Albert Einstein’ın Atatürk’e yazdığı mektup

Ekselansları Atatürk

OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profösörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.

Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum

Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan

Prof. Albert Einstein


Am 17.September 1933 schrieb Albert Einstein einen Brief an den Ministerrat der Republik Türkei. Er bat darin die türkische Regierung, resp. Atatürk, um die Aufnahme von 40 jüdischstämmigen Wissenschaftler an türkischen Hochschulen, da diese im damaligen 3.Reich von ihren Posten entlassen wurden. Ferner erklärte er, das diese 40 Menschen keinerlei Gegenleistung von der Türkei erwarten würden, und die Türkei im Falle einer Aufnahme dieser Menschen nicht nur eine menschliche Geste zeigen, sondern sie auch von dieser Aufnahme profitieren würde.

Dieser Brief existiert nachwievor im Archiv des “Cumhuriyet Arşivi” (Republiksarchiv) und kam durch Mesut Ilgım an’s Tageslicht, als er an einem Buch über Fritz Neumark, einem aus dem damaligen 3.Reich in die Türkei geflohenen Professor, arbeitete.

“Eure Hoheit

Als Ehrenpräsident der Weltorganisation“OZE“ wende ich mich mit der Bitte an Eure Hoheit, vierzig Professoren und Doktoren aus Deutschland zu erlauben, ihre wissenschaftliche und medizinische Arbeit in der Türkei fortzusetzen. Die genannten Personen können ihre Tätigkeit nicht weiter in Deutschland ausüben wegen der nun herrschenden Gesetze dort.

Die meisten von ihnen verfügen über weitgehende Erfahrungen, Kenntnisse und wissenschaftliche Verdienste und könnten sich als sehr nützlich erweisen, wenn sie sich in einem anderen Land niederlassen.

Aus einer großen Zahl von Bewerbern hat unsere Organisation 40 erfahrene Spezialisten und bekannte Gelehrte ausgewählt, und möchte Eure Hoheit hiermit bitten, diesen Männern zu erlauben, sich in Ihrem Land niederzulassen und dort ihren Beruf auszuüben.

Diese Wissenschaftler sind bereit, ein Jahr lang ohne Bezahlung in einer Ihrer Organisation zu arbeiten gemäß den Voraussetzungen Ihres Landes….

Indem ich dieses Ansinnen unterstütze, möchte ich mir die Freiheit nehmen, meine Hoffnung auszudrücken, dass ihre Regierung – indem sie diese Bitte unterstützt – nicht nur einen Akt der Menschlichkeit begeht, sondern auch dem eigenen Land Nutzen zukommen lässt.

Ich habe die Ehre ihr untertänigster Diener zu sein….”

Albert Einstein

Doğa Sistemindeki Karmaşa

Yazar: Doç. Dr. Haluk Berkmen

Bilimsel Makale, İstanbul

İnsanlar en eski dönemlerden beri doğada belli bir sistem, bir döngü olduğunu fark etmişlerdir. Güneşin doğup battığını, gündüz ile gecenin birbirlerini kovaladıklarını, mevsimlerin değişip tekrar geri geldiklerini saptamışlardır. İnsanlar çevrelerini anlamak ve tutarlı bir şekilde açıklamak için önce mitoslar ve destanlar, zaman içinde çeşitli doğa bilimlerini geliştirilmişlerdir. Fakat, maddeyi ve doğayı anlamak, her şeyden önce bir yorum meselesidir. Maddi dünyayı yorumlamak ise insanoğlunun en önemli uğraşları arasında yer almaya devam etmektedir.

Maddi dünyadan kasıt evren, evrendeki büyük gök adaları, dünyamız ve dünyamız üzerinde olan bitkiler ile hayvanlar ve insanlar alemidir. Hepimizin bildiği gibi değişik bilim dalları evrenin kendisi ile ve içindekilerle ayrı ayrı ilgilenmekte, ayrıntılı açıklamalar getirmeye çalışmaktadır. Bu yazıda yapmaya çalışacağım yaklaşım, tüm var olanlarda bulunan ortak bazı özellikleri gün ışığına çıkarmak olacaktır.

Eskiden beri insanların yapmış olduğu en temel tespit doğada değişmeyen hiç bir şey olmadığıdır. Her “şey” sürekli değişim halindedir. Değişmeyen tek şey değişimdir, sözünü hepimiz duymuşuzdur. Bizim vücudumuzdaki hücreler dahi değişiyor. Eskiler ölüp yenileri yerlerine geliyor. Fakat öte yandan değişim sürekli olsa da bir tekrar durumu var. Bu tekrar durumu aynen fotokopi gibi bire-bir tekrar olmayıp daha doğru bir ifade ile “benzeşim” şeklinde gerçekleşiyor.

Örneğin, bir elma çekirdeği yere karışınca bir elma fidanı oluyor. Fidan ağaca dönüşüyor ve ağaç elma meyvası oluşturuyor. Meyve yere düşünce çürüyor ve çekirdek yeniden fidan üretiyor. Bu örnekte sürekli değişim var ama bir tekrar da var. Fakat tıpatıp tekrar yok. Çünkü hiç bir elma ağacı diğer bir elma ağıcının aynen kopyası değil. Hiç bir elma da diğer bir elmanın kopyası değil. Rengi az da olsa farklı, şekli farklı, boyu farklı. Ama hepsi de elma.

Doğada gözlediğimiz sistemlerde ortak bir yapı, temel bir benzeşim olmakla birlikte, bu karmaşık yapıyı lineer (çizgisel ve sürekli) denklemlerle ifade etmek mümkün değildir. İlk bakışta çok karmaşık gibi görünen pek çok doğal olayı oluşturan ortak bir tabanın bulunduğu görüşü artık kaçınılmaz bir gerçek olarak beliriyor. Bu tabanın adına matematikçiler, kesirli boyut içerdiği için, ‘Fraktal’ demişlerdir.

Fraktal yapıları oluşturan matematiğin kökeninde lineer olmayan bir denklemin kendi içinde ‘iteratif’ sürekli tekrarı bulunur. Bu tür fraktal yapılara örnek olarak gökteki bulutları, ağaçların dal ve yapraklarını, hatta akciğerin iç yapısını ve parmak izlerini dahi gösterebiliriz. Fraktal matematik bir sanat dalı olarak o kadar ileri gitmiştir ki doğadaki oluşumları büyük bir gerçeklikle kurgulayabilmektedir. Resimde görülen fraktal bir dünya ve bir ay oldukça gerçekçi bir görünüm sergiliyorlar. Keza dağlar ve çiçekler içeren alttaki resim de bilgisayarla üretilmiş matematik fraktallerdir.

Fraktal bir yapıyı matematik bir temelden başlayarak görüntü halinde dünyaya sunan kişi Benoit Mandelbrot’dur. Mandelbrot’un geliştirmiş olduğu fraktal matematiği basit bir denklemden başlayarak ve sürekli kendini tekrar ederek gittikçe karmaşık hale dönüşen, fakat temel benzeşimini koruyan geometrik yapıları gözler önüne sermiştir. İlk yayınlandıkları 1980 yılından bu yana matematiksel fraktallar hem bir sanat kolu hem de bir matematik dalı oluşturmuşlardır. Matematik fraktalları inceleyen fizikçi Mitchell Feingenbaum ise fraktallar ile karmaşa (kaos) arasında yakın bir ilişki bulunduğunu göstermiştir.

Doğadaki karmaşık ve kaotik yapının ortaya çıkmasını sağlayan, belli bir noktada ‘çatallaşma’ diyebileceğimiz mekanizma ile sistemin yeni dallara bölünmesi ve farklı yönlere doğru gelişimin devam etmesidir.

Bu şekil bir matematik fonksiyonun gelişimini gösteriyor. Fonksiyon kendi üzerine dönüşümlü, “iteratif” bir fonksiyondur. Önce tek bir değer olarak gelişen fonksiyon, bir anda iki çatala ayrılıyor. İterasyonlar devam ettikçe çatallaşmalar hem artıyor hem de daha sık aralıklarla oluşmaya başlıyorlar. Yani bölünme ve farklılaşma önce yavaş sonraları gittikçe daha hızlı olmaya başlıyor.

Günümüzde, basit diferansiyel denklemlere dökülemeyen olayları fraktal geometrisi ile açıklamaya çalışan yeni bir ‘Karmaşa (Kaos) Bilimi’ gelişmek üzeredir. Karmaşa deyince sonucu tahmin edilemeyen, hiçbir bilgisayarın çözemeyeceği kadar girift matematik gerektiren doğa olayları akla geliyor. Oysa ki sayıların renklere dönüşümü sayesinde çok karmaşık bir gelişim sürecini, bütüncül olarak, tek bir dinamik resim olarak izleyebilmekteyiz. Fraktal geometride incelenen nesnenin veya olayın boyutu önemli değildir. Bu bakımdan fizik alanında kullanılabileceği gibi biyolojide de kullanım alanı bulacaktır. Bugün için sanat alanı olarak kabul edilen fraktal geometrisi gelecekte iklim biliminde, biyoloji ve genetik biliminde, tıpta, hatta ekonomide bile uygulama alanları bulacaktır.

Bir ağaç büyürken bir anda belli bir noktadan budak verir ve bu budak yeni bir dalın oluşumunu başlatır. Dal büyürken yine belli bir anda olay tekrarlanır ve yeni bir budaktan yeni bir dal oluşur. Bu dalların ortaya çıkışı zaman içinde yavaş bir şekilde oluştuğundan hepimizin gözlemlediği bir örnek olarak kavranması nispeten kolay bir olgudur. Eğer aynı oluşumu hızlandıracak olursak ‘çatallaşma’ olayı sayesinde anlaşılması ve kavranması çok daha güç olan karmaşık olayların ve yapıların da temeline inmiş oluruz.

Çatallaşmanın oluşması için bir kritik etkinin bulunması gerekir. Bu konuyu biraz ileride açacağım. Yani kritik bir etki olmadıkça değişim peryodik olarak kendini tekrarlayan hareketler içeriyor. Kısaca ifade etmek gerekirse doğada bulunan her canlı hatta cansız sistemin en temel özelliği nedir? sorusuna benim yanıtım Simetri ve Denge olacaktır. Önce simetrinin bir tanımını yapayım.

Bir nesne veya olguya (fenomene), uygulanan herhangi bir etkinin sonucunda değişmeyen, aynı kalan, bir yapı varsa o yapıda gizli veya açık bir simetri bulunması gerekir.

Doğada birçok simetri açıktır, kolayca algılanabilir, örneğin kar kristallerinde görülen simetri açık bir simetridir.

Oysa ki doğada bulunan pek çok sistemde gizli bir simetri bulunur. Yani sistemde kendi üzerine dönüşümlü bir yapı vardır ama bu yapı gözle görülen açık seçik bir görüntü sunmaz. Nedeni de dönüşümün lineer olmayan bir özellik içermesinden dolayıdır. Lineer (çizgisel) dönüşümlerde herhangi bir değişiklik olması mümkün değildir. Bu bakımdan çizgisel dönüşümler kolaylıkla izlenip saptanabilirler. Çizgisel olmayan dönüşümler üstel bir yapı içerdiklerinden simetrileri örtüktür.

Örnek olarak, DNA kopyalamasında bazı “mütasyon” adını verdiğimiz değişikliklerin olabilmesi için kopyalamada çizgisel olmayan bir yapı bulunmalıdır. Elma ağacı örneğinde olduğu gibi tekrar olsa da asla 100 de 100 kopyalama söz konusu değildir.

Şu halde Doğal sistemlerin gelişiminde iki önemli etki veya şart bulunmalıdır:

1- Temel yapılarında çizgisel (lineer) olmayan bir özellik bulunmalıdır ve,

2- Temel yapılarında kendi üzerlerine dönüşümü sağlayan bir özellik bulunmalıdır.

Günümüze kadar geliştirilmiş olan doğa bilimi olan fizik biliminde hep trigonometrik lineer (çizgisel) fonksiyonlar kullanılmıştır. Fakat, bu fonksiyonlarda karmaşık değişim olmadığından, bu fonksiyonlarla doğanın karmaşık yapısı asla açıklanamamıştır. Görüyoruz ki kendi üzerine dönüşüm içeren Fraktal yapılar sadece statik, durağan resimler olarak karşımıza çıkmıyorlar, aynı zamanda doğada hareket halinde olan canlı yapıların da davranışlarını açıklıyorlar. Çizgisel bir gelişme göstermeyen sistemlerde, çok yakın başlangıç şartları dahi çok farklı sonuçlar verebilirler. İşte Karmaşa kuramında “Kelebek Etkisi” denen olay budur. Eğer gelişim ve etkileşim çizgisel olmayıp karmaşık ise bir kelebeğin kanat çırpışı kadar ufak bir fark dahi çok büyük farklara yol açabilir.

Kayalardan akan suyun türbülansı, yükselen sigara dumanının hareketi, fırtınalı rüzgarlar, tayfunlar, borsa hareketleri, zarların yuvarlanışı, kalbin fibrilasyona girmesi gibi çok farklı olaylar türbülans içerirler ve ancak karmaşa kuramı ile açıklanabilirler.

Önemli bir fraktal, Lorenz Fraktali’dir. Bir ağacın yeni bir budak vererek dal oluşturması, hatta kan damarlarının oluşumu dahi Lorenz Fraktalindeki parametrenin belirli birtakım değerler arasında kaldığı durumlarda gerçekleşebiliyor. Bir coğrafi bölgede bazı tür hava akımlarının oluşumu (hortum, tayfun, muson rüzgarları gibi) belirgin bir sıcaklık aralığına bağlı olduğunu ve aynı olayın farklı sıcaklık aralıklarında neden oluşmadığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Bir meterolog olan Lorenz, hava akımlarındaki mevsimlik değişimleri incelerken havadaki belli birtakım ölçüm değerlerinin iki adet acayip çekici nokta arasında gidip geldiklerini saptamıştır. Belli birtakım yörüngeler boyunca değişen bu değerler benzeşmekte fakat asla tekrarlanmamaktadır. Her yörünge diğerine göre biraz farklı olduğu görülüyor. Demek ki tekrar olsa da asla aynı olay bire bir tekrarlanmıyor. Daima ufak farklılıklar oluşuyor. Bu sayede sistemde ufak değişimler oluşuyor.

Doğadaki sistemlerin daima hareket halinde oluşu ve sabit bir nokta etrafında belirsizlik içeren titreşimler yapışları onların temel bir özelliğidir. Canlı veya cansız tüm sistemlerin yapılarında bu tür belirsiz titreşimler bulunmaktadır.

Son yıllarda birçok ülkedeki tarlalarda aniden bir gecede birtakım simetrik şekiller belirmektedirler. Bunlara “tahıl daireleri” denmiştir. Resimde görülen tahıl daireleri son derece simetrik olup, merkeze yaklaştıkça gittikçe küçülen ve kendini tekrarlayan bir görüntü sergiliyorlar. Daireler küçülürken kendilerine olan benzeşim sürüyor. Bir gecede, karanlıkta, bu derece hatasız bir simetrik şekil oluşturulabilir mi? Bazı kimselere göre pekala mümkündür. Ancak, bu şekiller insan elinden çıkmış iseler, o insanların hem matematik bilgisi, hem estetik duygusu, hem de el becerisi düzeylerinde bir hayli ileri gitmiş olmaları gerekir. Yapan her kim ise kutlamak gerektiği görüşündeyim. Çünkü tahıl daireleri, doğanın sistemini şifreli anlatan çok estetik şekillerdir. Bu şekiller adeta evrenin yapısında bulunan kendi üzerine dönüşümlü tekrarları bize göstermek ister gibidirler. Altta görülen gök adalarında bu fraktal yapı açıkça belirmektedir. Her ikisinde de merkez etrafında dönen milyonlarca güneş ve güneş sistemi bulunmaktadır. Resimde görülen gök adaları düzenli bir karmaşa içermektedirler.

Evrenin yapısını ve doğa olaylarını açıklamaya çalışan gerek klasik fizik kuramları gerekse Kuantum kuramı veya Görelilik kuramları birtakım “doğa sabitleri” tanımlamışlardır. Kuram içinde bu sabit sayıların gerçekten sabit oldukları sanılır. Oysa ki bu sayıların yapısında dahi karmaşa vardır. Örneğin pi, e ve c ışık hızı ve h Planck sabiti denen sabit sayıların her biri “irrasyonel” sayılardır. Bunlar sonsuza kadar uzayan fakat asla belirgin bir yapı içermeyen sayılardır. Üstelik iki tam sayının oranı olarak da ifade edilemezler. Her bir sabit sayı kendini tekrarlamayan bir yapı içinde sürer gider. Fizik kuramlarında kullanılan sabit sayıların dahi karmaşa içerdiklerini kabul etmek zorundayız.

Bir diğer doğal sayı Fi adı ile bilinen Altın Oran sayısıdır. Göze en hoş gelen, en estetik oran olduğundan bu isim verilmiştir. Bu sayı dahi sabit olmayıp, irrasyonel bir yapı içinde sürüp gider. Fi = 1.618033988…. şeklinde sonsuza kadar devam eder. Doğada pek çok yapı Fi sayısını (Altın oranı) içerir. Bitkilerin kozalaklarında, Nautilus adı verilen bir tür deniz kabuklusundan deniz minaresine, hatta en eski fosil kalıntılarından salyangoza kadar bu oranın varlığını görmekteyiz.

Resimde görülen deniz kabuklularının hepsinde altın oranı bulmaktayız. Altın Oran içeren diğer bir şekil eşkenar beşgendir. Bu beşgeni deniz yıldızında ve birçok çiçeğin taç yapraklarında buluyoruz. İlginç olan beşgenin içinde oluşan yıldız kendini sürekli tekrarladığıdır. Bir merkezden başlayarak kendini tekrarlayan ve sıfırdan sonsuza kadar genişleyen bir yapı görüyoruz. Fakat Fi sayısı irrasyonel olduğundan her yeni yapı biraz farklı oluşur ve bu şekilde doğada çeşitlilik ortaya çıkar. Karmaşık yapıların temelinde bulunan belirsizlik, her yeni yapının biraz farklı olmasını sağlar.

Elbette ki burada verdiğim basit örnekler bizim evrenimizde bulunan her türlü yapıyı açıklamaya yetmezler. Ancak bu basit örnekler sayesinde, doğada sürekli Acayip Çekici merkezlerin oluştuğunu ve böylece kendine benzeyen (fakat kopyası olmayan) yapıların oluştuğunu kavrayabilmekteyiz. Bu benzerlik her boyutta görülmektedir. Hem düzen hem de düzensizlik acayip çekici merkezler sayesinde olur. Zaten düzensizlik, bizim farkında olmadığımız bir gizli düzenin dışa vurmuş görüntüsüdür.

“Acayip” sözü dilimizde tuhaf bazı çağrışımlara neden olduğu için yerine “gizli” sözünü kullanmayı tercih ederim. “Gizli çekici”, yani gözlerden gizlenmiş bir boyutu olduğu kanısındayım.

Sistemler, ister cansız ister canlı olsun, farklılaşarak varlıklarını sürdürürler. Çünkü farklılığı oluşturan etki dıştan geldiği kadar içten de geliyor. Örneğin, canlılarda beslenme şartları, su durumu, dış düşmanların sayısı, yani genel olarak çevre şartları her sistemde ufak da olsa farklı oluşumlara yol açıyor. Ancak, canlı sistemin bölünerek çoğalma yeteneği ile kendi yapısında bulunan non-lineer (çizgisel olmayan) özellik yeni türlerin ortaya çıkmalarını sağlayan iç yapıdır. Burada önemli olan değişikliği oluşturacak olan kritik bir değere ulaşılıp ulaşılmadığıdır.

Karmaşa kuramı sayesinde yeni türlerin oluşumunu ve Darwin kuramını daha farklı bir açıdan yorumlayabiliyoruz. İki gizli çekici noktadan biri üst kritik noktayı oluştururken diğeri alt kritik nokta olarak tanımlanabilir. Birçok sistem iki kritik nokta arasında salınım yapar ve dalgasal bir davranış sergileyerek varlığını sürdürür.

Çatallaşma anı geldiğinde bazı sistemler yeni bir sistem oluşturabilirler. Bu durumu canlı türlerinde görmekteyiz. Yeni tür oluştuğunda o türde bulunması gereken birtakım özellikler vardır. Yani olay tümüyle tesadüfi değildir. Öncelikle yeni oluşan sistemin (türün) eskisine benzemesi gerekir. Tümüyle farklı bir türün varlığını devam ettirme olasılığı son derece azdır. Değişiklikler süreksiz fakat küçük adımlarla gerçekleşirler. Günümüzde Neo-Darwinizm olarak bilinen bu görüşe göre türler süreksiz bir şekilde ve oldukça kısa sürede oluşuyorlar. Ara nesillere hemen hiç rastlanmıyor. Bunun nedeni kritik noktaya ulaşan türün iki seçenekle karşılaşmasından dolayıdır. Ya yok olacak veya değişen dış şartlara süratle uyum sağlayacaktır. Bilindiği gibi uyum sağlayan türler kısa sürede değişerek varlıklarını sürdürüyorlar. Uyum sağlayamayan türler ise yine kısa süre içinde yok olup tükeniyorlar.

Her canlı varlık farklı denge durumları içinde bulunduğu gibi canlılığını sürdürebilmek için şartlar değiştiğinde yeni denge durumlarının arayışına girer. Canlı varlıkları cansızlardan ayıran özellik çevredeki enerjiyi kullanabilmek için hem kendilerini hem de çevrelerini değiştirebilme yetenekleridir. Varlığın canlı veya cansız olarak tanımlanması sadece enerji türlerini kullanmadaki uyum yeteneği ile ilişkilidir. Canlı türü ne derece ileri bir yapıya ulaşmış ise o derece fazla enerji türü ile etkileşip o derece fazla enerjiden yararlanabilir. Canlı varlık sandığımız yapılar, çevreleri ile etkileşmede uzmanlık kazanmış, enerjilerini optimum seviyede tutmayı başarabilen cansız yapılar olarak yorumlanabilir. Canlı-cansız ayırımı sadece bizim kendi yargılarımız sonucu ortaya çıkan bir ayırımdır. Canlılık değişik şekil ve düzeylerde sürekli olarak var olmaya devam eder. Çevrelerindeki enerjiyi kullanan canlı varlıklar çevreleri ile sürekli iletişim içinde olmaları gerekir. Bu bakımdan her canlı varlıkta bir miktar “bilinç” bulunması gerekir. Herhangi bir davranış bilinç içeriyorsa, öncelikle tesadüfi olmaması ve belli bir amaca yönelik olması gerekir. Canlı varlıkların çevreleri ile ve birbirleri ile haberleşip hem kendilerini hem de çevrelerini değiştirme yetenekleri vardır.

Bilinçli karar veren bir canlı varlık hem o andaki çevresel durumu göz önüne alır, hem de daha önceki benzer durumlarda tecrübe kazanmış ve başarılı olmuş hemcinslerinden yararlanır. Demek ki bilinç oluşumunda hem çevre ile iletişim hem de bir iç bellek gereklidir. Canlıların iç belleği ise onların her hücresinde bulunan DNA molekülleridir. Çevre şartları değiştiğinde bu DNA moleküllerini değiş-tokuş ederek bellek bankalarını zenginleştirirler.

Demek ki canlı veya cansızların davranışlarına yön veren önemli etkilerden biri ortamdır. Bir nesnenin veya nesneler topluluğu olan bir sistemin çevresinden ayrılıp daha yoğun ve farklı bir yapı oluşturması için iki şart gereklidir. Bunlar:

1- Ortamın veya sistemin kritik bir değere ulaşmış olması ve

2- Kritik değere ulaşmış olan ortam içinde değişikliğe önayak olacak bir merkezin bulunması.

Eğer sistem alt veya üst kritik değere ulaşmış ise değişikliğe hazır demektir. İnsan toplumlarda belli dönemlerde oluşmuş olan ani isyanlar, ihtilaller, krizler, harpler hep kritik bir değere ulaşıldığında ortaya çıkmışlardır. Liderleri ve kahramanları, bilim adamlarını da ortaya çıkaran ortamdır. Demek ki, her şeyden önce doğru değerler üreten bir ortam yaratmak gerekir. Toplumda bu sayede faydalı ve değerli fertler yetişir.

İnsanın Fizyobiyolojik Değişimi

Haber: Didem Çivici

İklim değişiyor; gezegenimiz değişiyor; DNA yapılarımız değişiyor; biz değişiyoruz! Değişim; son birkaç senedir belki de en çok işittiğimiz ve tartıştığımız kelime.

Her birey kendi içinde hissettiği gibi, “dışında” gördüğü dünyada da değişimlerin farkında artık. Öyle ki, bilimsel açıklamalarla desteklenen DNA değişimleri de bunun “somut” kanıtlarından biri olarak görülüyor. Şu bir gerçek ki, “değişiyoruz!”. En küçük yapı birimlerimiz değişiyor; mikro makroya yansıyor ve bu değişimi tüm kainatta seyretmeye hazırlanıyoruz!

DNA yapılarımız, şimdiye kadar bilinen 2 sarmallı karbon bazlı yapıdan 1.024 sarmallı kristal yapıya dönüşmekte. Bu değişimin hissedilen ve tahmin edilen nedeni ise, geçmekte olduğumuz boyuta ayak uydurmak diyebiliriz. Elbette ki bu değişimi kucaklayanlar sadece biz insanlar değiliz; bizimle birlikte diğer tüm canlılar; hayvanlar, bitkiler, gezegenimizin yapısı da değişmekte. “Kıyamet” diye anılan sürecin başladığı buradan da anlaşılıyor sanıyorum; değişim…

Bilinçli ya da değil, her birimiz bu sürece tanık olmaktayız. Çoğunlukla doktor ya da benzeri şahıslara başvurulduğu taktirde sorun ya da çözüm bulunamaz. DNA değişimleri, canlılar üzerinde farklı şekillerde tepkimelere yol açmakta:

• Grip, soğuk algınlığı şeklinde tepkimeler (ateş, kemik ağrıları, terleme vb. Ancak ilaçlara yanıt vermezler.)

• Migren ağrıları;

• Nasal akıntılar;

• Baş dönmesi;

• Kulaklarda çınlama;

• Kalp çarpıntıları;

• Tüm bedenin titreşmesi-özellikle geceleri vücudun dinlencesi sırasında;

• Yoğun kas spazmları-boyun ve bel ağrıları;

• Kol, el, ayak ve bacaklarda sızlama ve karıncalanma;

• Kas gücünde kayıp-dolaşım sistemindeki değişiklikler nedeniyle ellerde;

• Sıklıkla nefes güçlüğü;

• Bağışıklık sisteminde değişimler;

• Lenf sistemi değişimleri;

• Çok çabuk yorgun düşme, nedensiz yorgunluk;

• Normalden daha fazla uyuma ihtiyacı-uykuda düzensizlik; yoğun şekilde rüya görmek;

• Tırnak ve saçların daha hızlı uzaması;

• Nedensiz yere depresif hal;

• Geçmişi ve kendini sorgulamaların yoğunlaşması;

• Geniş çaplı arınma isteği duyma;

• Tansiyon, sinir ve yüksek stres hali-bu durum çoğunlukla olmakta olan değişimi anlamlandıramamaktan dolayı kaynaklanır.

• Sebepsiz şekilde ağlamak- bedenimizde oluşan enerjisel değişimler, hormonal yapımızı değişime zorlar ve etkiler. Bunun sonucunda tepkime ağlamak olarak kendisini gösterir. Böyle anlarda en rahatlatıcı davranış kendini enerjinin akışına teslim etmek ve kainatla birleşmektir.

Aslında bu değişimlerin hepsi DNA ile birlikte Evrensel değişimi, yani “İçsel” değişimlerimizi yansıtıyor. Dünyamızın elektromanyetik alanlarında oluşan değişimler, bedenimizin kutup ve meridyenlerindeki farklılaşmalarla eş zamanlı ve aynı. Farkında olduğumuz bu değişimleri farklı şekillerde okuyabiliyoruz. Maya takvimine baktığımızda enerji atılımlarının kendisini yoğun bir şekilde göstererek takvimin sonuna doğru yaklaştığını görürken, Foton Kuşağı dalgalarının adeta birer atom bombası gücünde gezegenimizi salınımlara teslim ettiğine tanık oluyoruz. Aslında değişen “BİZ”iz, ve tabii ki kainattaki her şey!

DNA değişimleriyle ilgili bir röportaj yayınlanmıştı geçtiğimiz sene. Dr. Berrenda Fox, kan testleriyle bazı insanların şu anda yeni DNA iplikleri geliştirmiş olduklarını kanıtlamıştı. Kendisi Kaliforniya Shasta Dağı’ndaki Avalon Tıp Kliniği’nde çalışan bir holistik (bütüncül) tıp uygulayıcısı ve tıp doktoru. Fizyoloji ve Naturopati üzerine doktoraları var ve Avrupa’daki eğitimi sırasında yayınladığı çalışmaları da var. Şu anda Fox televizyonuyla dünya dışı zeki varlıkları ve insanlık üzerinde olan rollerinin anlaşılması amaçlı yapımlarda çalışıyor. Bunlardan en bilineni tüm dünya televizyonlarında gösterilen X-dosyaları adlı yapım.

Patrica Resch: Şu anda gezegenimizde olan değişimler neler ve sizce vücutlarımız bundan nasıl etkileniyor?

Dr. Berrenda Fox: Büyük çapta değişimler var, daha önce hiç olmamış değişimler oluyor. Genetikçilere göre söz konusu değişimler insanlığın sudan çıktığı tarihten bu yana ilk defa gerçekleşiyor. Birkaç sene önce Mexico City şehrinde tüm dünyadan genetikçilerin katıldığı DNA’daki değişimler konulu bir toplantı yapıldı. Şu anda insan bedenleri büyük bir evrimsel değişim geçiriyor; fakat ne yazık ki henüz tam olarak neye dönüştüğümüzü bilemiyoruz.

Patrica Resch: DNA’mız nasıl değişiyor?

Dr. Berrenda Fox: Herkesin bir çift helezonlu (Kıvrımlı) DNA’sı vardır. Bizim şu andaki bulgularımıza göre ise oluşmaya başlayan başka helezonlarda var. Çift helezonun içinde DNA’nın spiral şeklini almış iki DNA kodonu var. Benim anlayabildiğim kadarıyla insan DNA’larında 12 helezon gelişiyor. Tahminen 5 ila 20 sene önce kadar başlamış görünen bu değişim süreci içerisinde insanlık sürekli bir değişim içindeydi. Bu konunun bilimsel açıklaması. Ve bu türümüzün henüz sonuçlarının ne olacağı bilinmeyen bir değişimi. Değişimler henüz kamuoyu tarafından pek bilinmiyor çünkü bununla ilgilenen bilim adamları söz konusu bulguların halkı korkutacağı endişesini taşıyor. Yine de insanlar hücresel düzeyde değişiyorlar. Ben şu anda üç DNA helezonu olan üç çocuk üzerinde araştırmalar yapıyorum. Bu değişimleri bilen ve hisseden aslında birçok insan var dünyada. Birçok dinde ve kutsal kitaplarında söz konusu değişimlerin değişik yollarla geleceğinden bundan asırlar önce zaten bahsediliyordu. Ve söz konusu değişimler fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak yanlış anlaşılabilir ve korkutucu gözükebilir ve hafif rahatsızlıklar verici olabilir olsalar da aslında tamamen olumlu değişimler.

Patrica Resch: Söz konusu üç DNA heliksine sahip çocuklar diğerlerine göre farklı karakteristikler gösteriyorlar mı?

Dr. Berrenda Fox: Bu çocuklar yalnızca yoğun olarak bir odanın içinde eşyaları dokunmadan hareket ettirebiliyorlar. Ve aşırı telepatikler. Çocukları kendiniz görseydiniz bunların yarı melek yarı süper insan olduklarını düşünürdünüz ama değiller. Fikrimce onlar insanlığın bundan sonraki kuşaklarındaki bireylerin nasıl olacağının zamanımızdaki örnekleri.

Patrica Resch : Sizce bu değişim hepimizin başına gelecek mi?

Dr. Berrenda Fox: Savunma ve hormonal sistemlerimiz bu değişimlerin gerçekleştiğine dair güçlü deliller sunuyorlar. Benim Bağışıklık Bilimi testleri ve terapisinde çalışmam ve araştırmalar yapmamın sebeplerinden biri de bu. Test ettiğim bazı yetişkinlerde DNA’larındaki üçüncü kıvrım oluşmaya başlamış. Bazılarında ise tıpkı o çocuklar gibi üç kıvrımlı DNA’ları oluşmuş ve mevcut. Bu insanlar fiziksel bedenlerinde ve bilinçlerinde büyük değişikliklere maruz kalıyorlar çünkü bedenin her parçası bir bütün. Fikrimce DNA değişimleri yoluyla dünya ve üzerinde yaşayan herkes titreşimini yükseltiyor. Ve çocuklara oranla daha yaşlı bedenlere sahip olanlarımızdan değişimi seçenler de birçok fiziksel değişiklik ve etkilerle yüzleşmek zorundalar.

Patrica Resch: Normal çift kodonlu DNA’larla doğmuş bedenlerdeki değişikliğe ne sebep oluyor?

Dr. Berrenda Fox: DNA’yı değişime uğratmanın en kolayı yolu bir virüsle etkileşimidir. Sonuç olarak virüsler her zaman zararlı değiller. Virüsler yalnızca canlı dokularda yaşarlar. Epstein Barr ve Herpes 6 gibi DNA virüsleri hücresel yapıda değişikliğe sebep oluyor. HIV retro virüsü ise bir DNA virüsü değil. Bedeni değişime uğratmaktansa,onu deyim yerindeyse yiyip bitiriyor. DNA’daki mutasyon sürecinden geçenler ilk önce yeni bir düşünce sistemi oluşturuyorlar veya en azından yeni bir yaşam biçimine geçiyorlar. Dönem dönem kendilerini gerçekten hasta, yorgun ve umutsuz hissetseler de, bu aslında bir hediye. Kendilerine beden DNA’larının değişimi yoluyla ve sonraki kuşaklara da aktarılacak daha hafif, daha sağlıklı bir beden yapısı oluşturma şansı veriliyor. Ve söz konusu çocuklar gibi melekler de insanlığın bedenen titreşimsel olarak yükseldiğini ve büyük bir değişimin içinde olduğunun işaretleri. Ve anladığım kadarıyla, bu değişimi tamamlamak için 2012 yılına kadar bir süreç söz konusu.

Patrica Resch: Başka hangi değişimler bekleniyor?

Dr. Berrenda Fox: Hastalıklar olmayacak, ölmemize gerek kalmayacak. Yaşam derslerimizi acılar çekerek değil zevk ve sevgi içinde öğrenebilmeye başlayacağız. Eski sistemin uzaklaşması gerekiyor, ve tabii ki o da bunu büyük bir kavga vermeden yapmıyor, bırakıp gitmiyor. Bu yüzden tüm bu savaşlar çıkıyor; tıpta kullanılan birçok ilaç ve tedavi tam anlamıyla işe yaramıyor ve devletler de toplumları mutlu edebilecek düzeyde çalışamıyorlar. Birçok eski paradigma (Ortak anlayışlar) daha uzun süre var olamayacak; varlıklarını sürdürmek için mücadele etseler de, şüphe yok ki değişiyorlar ve değişecekler. Bu zamanda yaşamayı seçmiş olan bizler yepyeni bir türün müjdecileriyiz. Bu tür insan, ve aynı zamanda Dünya’daki cenneti ortaya çıkaracak tür. Hepimiz ustalardan ve dünya dışı varlıklardan, meleklerden farkında olsak da olmasak da olağanüstü yardımlar alıyoruz ve içeri doğru ilerlemeyi öğreniyoruz. Daha fazla içeri yönelebildiğimiz ve o sessiz sesi dinleyebildiğimiz oranda, bedenimizdeki DNA değişimlerini hızlandırıyoruz ve her şeyi yeni baştan değiştiren bu oluşumla uyumlanıyoruz.

Patrica Resch: Bu değişimlerin bazı yan etkileri neler?

Dr. Berrenda Fox: Hücresel bir değişimlerden geçerken kendinizi bazı zamanlar aslında bulunduğunuz yerde değilmişsiniz gibi hissedebilirsiniz.Yorgunluk hissedebilirsiniz, çünkü hücrelerimizi harfi harfine değiştiriyoruz ve yeni varlıklara dönüşüyoruz. Yeni bir bebek gibi, çok daha fazla dinlenme ve uykuya ihtiyaç duyabilirsiniz. Zihinsel karışıklıklar ve sıradan işlere yoğunlaşmada güçlükler daha geniş bir şeye programlandığımızdan dolayı oluşabilir. Vücudunuzda belli bir sebebi olmayan ağrı ve sızılar sıklaşabilir. Bazı insanlar kendileri tüm bu değişimlerden geçerken çıldırmaya başladıkları fikrine kapılıyorlar. Ve modern bulguları tıp kurumlarına giderek Prozac gibi ilaçlarla söz konusu semptomları yok ettirilmeye çalışılıyorlar; çünkü ortada görünen fiziksel bir sebep yok ve bu yüzden mental bir ruhsal çöküntü ve problem olduğu teşhisine varılıyor. Oysa gerçek böyle değil. Klasik tıpla uğraşan doktorlar için de bu durum zor çünkü insanın enerji bedeni hakkında, tüm o sistem hakkında hiçbir bilgiye sahip değiller. Tek tanıdıkları sistemin tek bir parçası olan fiziksel beden. Çakralar hormonal sistemimizle bağlantılı oldukları için, kadınlar hormonal değişimlerden geçecekler. Bazı anlar sebebini bilmeden ağlayacaklar çünkü ağlamak birçok yararlı hormonun salgılanmasına yol açıyor. Birçok kadın menopoza daha erken yaşlarda giriyorlar çünkü tür olarak gelişimimizde hızla değişiyoruz. Erkekler önceleri çok enerjik ve canlı olmaya alışmışken karşılaştıkları bu yorgunluk ile huzursuzlaşabilirler. Sezgisel taraf olan feminen, şefkat yönlerinin dışarı çıktığını hissedebilirler. Son 20-30 yılda sayıları artan duygusal tedavi yöntemleri yeni tedavi tekniklerinin geliştirilmesiyle daha büyük bir hızda artabilirler. Çünkü şu anda tür olarak kısa bir dönem içerisinde büyük duygusal değişimler gerçekleştiriyoruz. Normal koşullarda söz konusu işlerin yapılması evrim düzeyinde belki binlerce yıl sürebilirdi.

Patrica Resch: Siz bu tür değişimleri yoğun olarak yaşayan kişilere nasıl davranıyorsunuz?

Dr. Berrenda Fox: Ben burada hastalıklarla değil bireylerle ilgilenen yaklaşımı uyguluyorum. Doktor Latince de eğitimci demektir. Gerçek bir şifacı olarak en etkili yapılabilecek şey gerekli araçlarla bireylere kişisel güçlerini yeniden kazandırmaktan ve olanların gerçek olduğunu onlara anlatmaktan geçiyor. Böylece iyileşebilir ve bu süreç içinde negatif semptomlardan özgürleşme yoluyla kurtulabilirler. İlk olarak, geleneksel olarak yapılmayan savunma sistemi(immünoloji) testi istiyorum. Bu uzman bir araştırma laboratuarı tarafından yapılan bir kan testi. Bundan sonra hastayı kendim bizzat bilgilendiriyorum. Bu hastaya kendi kendini iyileştirebilmesi için verilen bir tür değişim haritası. Bu sebeple aslında şifayı veren burada ben değilim. Yalnızca DNA değişimleri geçiren ve etkilerinden yakınan hastaların bireysel şifa bulma işlemlerindeki aracım. Her insanın içinde kan testlerine bakıp kendi vücutlarında olup bitenin haritasını görme ve bunu oluşturan sebepleri bilinçaltı düzeyinde yok etme gücü var. Gerçek anahtar ise bu insanın kendini iyileştirme sürecinin sorumluluğunu üzerine alıp alamayacağı. Kullandığım yöntemler geleneksel tıpta henüz yoğun olarak kullanılmaya başlanmamış olanlardan bazıları. Bunlardan ilki, hormonal sistemin DNA’daki değişimleri kabul etmesi için kullandığım Avrupa’da öğrendiğim bir tür hormonal bez tedavisi olan Organoterapi. Ayrıca, enerjetik bedenin üzerinde çalışmak için Homeopati, vitamin, şifalı ot ve de soğuk lazer terapisi kullanıyorum. Terapiler tamamen hastanın bireysel ihtiyaçlarına göre belirleniyor. Yaptıklarımın çoğuna kendilerine eski kız ve erkek kardeşler denebilecek ruhsal atalarımızdan öğrendim. Bunların çoğu diğer güneş sistemlerindeki gezegenlerden bu gezegene şimdiki değişim sürecinde yardım etmek için enkarne olmuş varlıklar.

Patrica Resch: Yaptığınız işteki gelişimsel süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Berrenda Fox: İşime bir köprü veya bir halden diğerine geçiş olarak bakıyorum. Hem bilimsel hem de artistik. Şifalandırma bir sanat olduğu kadar bir bilimdir de. Tüm yaşamım boyunca insanları iyileştirmek için çalışacağımı sanmıyorum çünkü inanıyorum ki DNA’mızda değişimlerin tamamlanmasıyla hastalıklar ileride ortadan kalkacaklar. Bizler bilinçli varlıklar olarak tüm hastalık ve acıları önleyebileceğiz.

Evet, sanırım inkar edilebilecek hiç bir olgu yok artık; zira biz reddettikçe gezegenimizdeki kaos ortamı sürmekte. Lakin her şeyin olması gerektiği düzende ilerlemekte olduğunun bilincini taşıyarak, şu an içerisinde bulunduğumuz bu “özel” dönemin enerjileri ile bütünleşerek birlikteliğimizi doğuruyor olduğumuz “an”da VAR OLUYORUZ. Yapılması gerekenlerden çok içsel seslerin dinleneceği bir süreç; zira her varlık kendi yolunu kutsamakta ve keşfetmekte artık. DNA değişimlerimizi ve yarattığı etkileri bedenimize kabul ederek kainatın birliğini doğurmak, şu an için toprak ve göğü birleştirecek unsur olacaktır sanıyorum; yani bizi…

Dünyanın en eski destanı: Mahabharata (Onbin Yıllık Nükleer Savaş)

Dünyanın en eski destanı;
Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.”

Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”

Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained”

“Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.”

Henri Michaux

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

  1. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?

Sanskritçe´de “maha” büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır. Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, heryere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek “yükselir” ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb… Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi;

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur “Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz.” Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanısıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.

Nedir bu silahlar? Başka hiçbir mitolojide böyle bir tanım yoktur, yıldırımlar, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil; umudumuz zamanla öğrenmek. Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir? 1944 yılında Paris Üniversitesi Hint Uygarlığı Enstitüsü´den Emil Senart´ın özgün çevirisi olan “La Bhagavad-Gita” böyledir (Ruh ve Madde Yayınları-1995). Türkçe çevirinin önsözünde Ergün Arıkdal şöyle der; “… o halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir.” Galiba ikisi de doğrudur yani Mahabharata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta, hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir; bu öğreti Senart´ın tanımıyla “Rabb´in Ezgisi”dir.

Bilim ve Vimanalar

  • “Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçlar yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydüler, Tao rahipleri onlara ´Tüylü Rahipler-Yu Ke” diyorlardı; “fei tian” yani uçan ölümsüzler Çin mitolojisinin sayısız yerinde raslanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçlardırlar ama yönetenler acaba insan mıdırlar? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü vardır. Bunlardan yola çıkarak olası kaynaklara giden ilginç ipuçlarına ulaşabiliriz. İşte bir araştırma sonucu; 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.” – Dr. Benjamin B. Olshin, “Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts”

  • “Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, “Aydınlanmış Rahip Kral” bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde “7 Rishi Kenti” olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler… Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana” ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, “Kral balıkçı”, “İbis” adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır. Bunlara epik Hint destanlarında çok sık raslanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir. Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir.” – D. Hatcher Childress, “Ancient Indian Aircraft Technology-Anti-Gravity Handbook”

Ufoloji ve Vimanalar

  • “Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır. Bunlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar. İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatif askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar. Vedik Evren Maya´nın ürünü veya bir hayaldir ya da evrensel bir sanal gerçeklik olarak düşünülebilir. Ana bilgisayarın görevi, “pradhana” adlı geleneksel enerjiyi sağlamaktır. Bu enerji Maha-Vişnu olarak bilinen ve sürekli genişleyip yayılan İlahi Güç tarafından harekete geçirilir yani Maha-Vişnu bir evrensel programcıdır. Aktif pradhana, enerjinin özel bir formu olarak oluşur ve kaba maddeye dönüştürülür. Şiva´nın eşi Uma (aynı zamanda Maya Devi olarak da bilinir), sanal enerjinin tanrıçası veya “yükleyici”sidir. Uma, Ana Tanrıça olarak da bilinir, kocası Şiva ise Hayallerin ve Teknoloji´nin Efendisi´dir, Şiva ile Mahabharata´da adı geçen Salva arasında doğal bir ilişki vardır, bu ilişkinin kökeninde Salva´nın bir Vimana´ya sahip olma gayreti ve Maya Danava´ya sahip olma arzusu vardır. O zaman, Hayallerin Efendisi olacak ve enerjiyi o üretecektir.” – Richard L. Thompson, “Alien Identities”

  • “Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların ardıllığındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık “zirve deneyimi” niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara raslanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz “bedensel parçalanma” olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların “ölüm-yeniden doğum” trans deneylerine çok benzemektedir.” – Alvin H. Lawson

  • “Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar. İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; “Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı.” diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı. Bu araştırmanın ve tartışmaların ışığında Hindu kökenli Sankritçe metinler daha iyi gözden geçirilmeli ve tanımlanan Vimana modelleri daha bilimsel bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.” – Nick Humphries, “UFO Guide”

  • “Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.” – Brad Steiger, “Worlds Before Our Own”

Mahabharata ve Vimanalar

  • “Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu.” – Ramayana Destanı

  • “Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.” – Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

  • “Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu.” – Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

  • “Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” – Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)

  • “Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor.” – Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)

  • “Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür… Oklar “ışınlar” Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler.” – Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

ALINTIDIR…

Olasılıksız

ALINTIDIR…

Yaşamımızda yaptığımız her seçim için beklenen değer (fayda) sökonusudur. Bazen bir şans oyunu oynarken, bazen de hayatta bir seçim yaparken.. Her seçimin bir olasılığı var mıdır? Her zaman vardır bazen seçeneksiz kalsak bile..

İnançsız bir kişi gelerek Hz.Ali’ye ölümden sonra bir hayatın olmaması durumunda inananların yaptıklarının hepsinin boş olduğu üzerine uzun bir söylev verir.

Hz.Ali sessizce dinledikten sonra da o ünlü cevabını verir: -Ya varsa!

OLASILIK’ ın babası Fransız matematikçi BLAISE PASCAL Beklenen Değer teorisi ile hayatını dine adaması gerektiğini de kanıtlamıştır. Bir kaç olay olasılığının toplamını her bir olay gerçekleşirse elinize geçecekleri de ekleyerek topluyorsunuz.

hangisi daha büyüktür?

Pascal’a göre hayat iki beklenti üzerine inşa edilebilirdi;

• Hedonizm: Fiziksel yani dünyevi hayattan alınacak zevk
• Dini hayat: Dinin izin verdiği ölçüde alınacak dünyevi zevk ve ölüm sonrası hayattan beklenen ödül

Bu iki beklenti üzerine iki olasılık vardı;

• Tanrı var ve ölümden sonra sonsuz hayat vaat ediyor
• Tanrı yok ve ölümden sonra hayat yok

a) beklenen değer (hedonizm)
b) beklenen değer (dini hayat)

varsayım;

a) olasılık [ (ölümden sonra hayat yok) * (hedonizmden alınacak zevk) ] + olasılık [ (ölümden sonra hayat var) * (sonsuza dek lanetlenmek) ]

b) olasılık [ (ölümden sonra hayat yok) * (dinden alınacak zevk) ] + olasılık [ (ölümden sonra hayat var) * (sonsuz mutluluk) ]

eğer (a) > (b) ise hedonizm’e devam etmek gerek,
eğer (b) > (a) ise dindar olmak gerek.

Pascal bu iki denklemin sonuçlarını hesaplayabilmek için bazı varsayımlarda bulundu. Birincisi sonsuz mutluluk pozitif sonsuz, sonsuza dek lanetlenme ise negatif sonsuz olacaktı. Elde edilecek diğer zevkleri ise, hedonist zevkler ve dini yaşarken elde edilecek dünyevi zevkler, sonlu pozitif sayılar olarak kabul ediyordu. Matematikte sonlu sayılar sonsuz sayılar yanında değersiz kalmaktadır. Bunlara ek olarak, dinsel kitaplar ve buralarda anlatılan mucizevi kanıtları görmezden gelerek, tanrının var olup olmama yani ölümden sonra hayatın olup olmaması olasılıkları eşittir. Yani %50 var, %50 yok. Bu varsayımlar ışığında Pascal iş hayatında da çok kullanılan olasılıksal değer hesaplama yöntemiyle hedonist bir yaşam ile elde edilecek zevkin değerini eksi sonsuz, dindar bir hayat yaşanarak elde edilecek değeri ise pozitif sonsuz olarak hesaplamıştır.

“sonsuzlar” çok büyük olduğundan belirleyici olacağı için diğer durumların sayısal değerlerinin bir önemi kalmıyor ve ortaya çıkan sonuç;

a) hedonizm = – sonsuz
b) din = + sonsuz

yani (b) > (a) yani (hedonizm) < (dini hayat) Yani Pascal’a göre, mantıklı ve matematiğe güvenen bir insanın dindar hayatı seçmesi kaçınılmazdır. Pascal’ın ortaya koyduğu mantığa göre dini hayatın beklenen değeri çok daha fazladır ve bu sebeple dini hayatı tercih etmeye başlamıştır. Pascal’ın beklenen değer teorisine göre dindar olmanın beklenen değeri çok daha fazladır.. Beklenen değer = fayda olduğun göre net bir fayda bekleyerek yaptığım için yine lanetlenmem gerekmezmi? Yani bunu biliyorsam içten gelerek yapmıyorsam ne boka yaradı beklenen değer.. Mutlu olduk yetmez mi?

Tabi ki yaptığımız seçimleri, istediklerimizi kişiliğimiz, çevre, ekomik etkenler vs. gibi bir çok etken oluyor. Ama din gibi hassas konularda; böyle bir seçimi yaparken bu faydaları gözetmeksizin yapıyormuyuz sadece iyi insan olmayı istemeden?

Uzun süredir saçlarımı kestirmiyorum.

Hangisi daha büyüktür?
a) Beklenen değer (saç uzatmak)
b) Beklenen değer (saç kestirmek)

Varsayım…
a) Olasılık (berbere gitmek yok) * (uzun saçtan alınacak zevk)+Olasılık (berbere gitmek var) * (sonsuza kadar bitlenmek)

b) Olasılık (berbere gitmek yok) * (kısa saçtan alınacak zevk)+Olasılık (berbere gitmek var) * (sonsuz mutluluk)

konuyla ilgili: OLASILIKSIZ (Adam Fawer)
Adam Fawer’ın Türkçeye “Olasılıksız” diye çevrilen “Improbable” kitabı