Seyr i Sülük (Bilincin Yolculuğu)

ALINTIDIR…

İnsan hayatı boyunca hep bir arayış içindedir. Mutluluğa ulaşmak için sahip olmak istediklerinin hayalini kurar ve bu hedeflere ulaşacağı zaman mutlu olacağını zanneder büyük beklentilerle yaşar. Benlik bunları ister.. sonrası.. gerçekleşmezse mutsuz olur.. sahip oldukça daha fazlasını ister ve bu denklem sonsuza kadar uzar. Asla mutlu olmaz. Bütün mutsuzluklar, bir şeylere sahip olduğumuz zannından ve zaten olacak olana direndiğimizden doğuyor.

Özgürlük ve zorunluluk
Aşırı özgürlük ve seçim fazlalığı insanların hem maddi hem de manevi yönden dağılmalarına neden olur. Manevi yönden aşırı özgürlük “seçim fazlalığı” olarak belirir. Eğer insanın, herhangi bir konuda, seçenekleri fazla ise tereddüde düşmesi ve seçimini geciktirmesi doğaldır. Tereddüdün nedeni de bilgisizliğin sonucu oluşan bir umuttur. Oysa ki, az seçimi olan veya hiç seçimi olmayan bir insan için ne tereddüt söz konusudur, ne umut. Seçimi olmadığından hiçbir tereddüde yer kalmadan gerekli davranışta bulunur.

insan ne ise, o olmayı reddeden tek yaratıktır.(Albart Camus)
Çoğunlukla toplumun bir parçası olmak adına kendimiz dışında herşey olmaya çalıştıkça hep eksik hissederiz birşeyleri.. değilmiş gibi yaparız.. İstediğimiz son şey yalnız kalmaktır.. Ölesiye korkarız yalnız olmaktan. Halbuki bu korkuyla(kaygıyla) yaşayan bir ölüyüz..

İnsanlar yalnız kalmamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Kendi akışına bırakmadan sürekli arkadaş, sevgili ve ahbap arayışı hep bu korkudan kaynaklanıyor. Nedeni de kendi özlerinden uzaklaşmış olduklarıdır. İnsan kendi özü ile yüzleşmekten her nedense çekiniyor. Özünden uzak olan insan da bir boşluk ve hiçlik duygusu içine düşüp bunalıma giriyor. Özünü arayan insan için yalnızlık hiç de korkulacak bir şey değildir. Yalnızlıkta özgüven ve teslimiyet vardır.

Kozmik Çocuk ve Yüreğimizin Hapisanesi
Saflığın, bozulmamışlığın simgesidir çocuk. Henüz üzerine yazılmamış beyaz bir kağıttır.
Ana rahminde huzur, güven ve rahatta iken istemediği halde yeni bir aleme doğar ansızın.
Ağlayarak ve istemeden doğar çocuk; huzur, güven ve rahatlık aleminden niçin dışarı atılır ve ondan beklenen nedir?

Ana rahminden ayrılıp bu dünyaya adım atan ve doğduğu andan itibaren acıyla tanışan insan için bir yolculuk başlar. Bir dönüş yolculuğudur bu ve bir zamanlar huzur, güven ve rahatta olunan aleme özlem nedeniyledir ki ona aşk diyoruz. İnsan tüm yaşamı boyunca bilinç altında taşıdığı o alemin özlemi içinde yaşar ve O’na kavuşmak için her yolu dener. İnsan denilen varlığın bu dünyadaki macerası bundan ibarettir. Bu dünyada yaptığımız her eylemin altında -bilinçli yada bilinçsiz-bu amaç, bu özlem yatar.

Bu yolculuk süresince her insan bir yalnızlık adasıdır. Yada kendi yüreğinin hapishanesinde yaşayan bir mahkumdur. Bu anlamda aydınlanmamış insanın yüreği bir hapishanedir. Bu hapishanede doğar ve bu hapishanede ölürüz. Yalnız gelir, yalnız gideriz . Hayat; yalnız olanın yalnız olana doğru yaptığı sonsuz bir keder ve hüzün yolculuğudur. Her hapishane gibi kapıları kilitlidir bu yürek hapishanelerinin ve açılmayı beklerler umutla. Bütün hapishanelerin kapıları dışarıdan açılır ve anahtar mahkumda değil gardiyandadır. Fakat yürek hapishanelerinin kapıları içerden açılır ve anahtar mahkumun boynunda asılıdır da yine de kapıyı açamaz yürek mahkumu. Neden?

Çünkü yürek mahkumuna kapıyı açmaması öğretilmiştir. Çünkü özgürlük vardır dışarıda ve özgürlük “korkulacak” bir şeydir. Toplum kurallarına, geleneğe, öğrenilmiş davranışlara uyma, atalara ve yönetenlere baş eğme ve yabancı olana düşmanlık öğretilmiştir. İnsana en çok yakışan ve onu gerçek insan yapacak olan özgürlük öğretilmemiştir. O nedenle mahkumun eli boynunda asılı olan anahtara gitmez, bir türlü.

Dünyadaki bütün kadim arayış ve kişisel gelişim öğretileri- ana rahmine dönülemeyeceğine göre- dönülecek yerin insanın kendi gönlü olduğu konusunda hemfikirdirler. Kendi yüreğinin hapishanesinden çıkan insan, daha sonra kapıları açılmış ve özgürlüğün yurdu olmuş kendi gönlüne girecektir. Kendi gönlüne giren tüm gönüllere girmiş ve ikilik son bulmuş olur. Yolculuk senden sana doğrudur. Ana rahminin yerini gönül almıştır.

Aslında herşey içimizde yaşanır. Fakat herşey bizim dışımızday-mış gibi yaşarız, öyle algılarız. Dünyadaki olaylara nasıl bakarsak öyle algılarız. Herkesin Dünya bakışı izafi olacağından çatışmaların nedeni de bu değilmidir?

Farketmesek bile içimizde hakikati bulma arzusu vardır. Kendim olursam özümdeki iyi olursam tüm insanları etkilerim gerçeği bu kapıya giden ilk adımdır. Hakikate açılan kapı da burdan geçer. Gerçek izafidir Hakikat bir.

Ama şimdi ile tehdit edilmekteyiz ve bazen bu bizi rahatsız ederken geçmiş yada geleceğe atlarız.

GEÇMİŞ, ŞİMDİ, VE GELECEK ASLINDA AYNI ZAMANDIR (AN)

İnsan çocukken kolayca mutlu olabiliyorken zaman içinde Neden? “biz büyüdük ve kirlendi dünya” demeye zamana küfretmeye başlar. Kirlenen dünya mı yoksa bizmiyiz?

İnsanın 5 duyusuyla algıladığı zaman kavramı yaşanmış yaşanan ve yaşanacak olaylardır. Akan bir zamana tabi olduğumuzu algılar, yaşamlarımızı geçmiş, şimdi ve gelecek olduğunu sanırız. Bizi yanılgıya sokan hırslarımızla, maddi arzularımızla özümüzden uzaklaşmadır.

İnsanın sahip olduğu her türlü bilgi, yaşadığı her olay, karşılaştığı her detay, hayatı boyunca gördüğü, duyduğu, bildiği, hissettiği her şey bu hafızada depolanır, zamana ait hisler de aynı şekilde hafızadaki bir bilgiden ibarettir. İnsan özündeyken saf iyilikle yaptığı şeyler hep hafızadadır, özünden uzaklaşıp başkalaştığında yaptığı şeyler de. Bunlar geçmiş şeyler olsa da geleceği etkiler. Öyleyse öze dönüp anı hakikat aşkıyla yaşayıp bütünleşmek lazımdır.

Fizik dünya bir zaman-mekan dünyası, ruhsal dünya ise bir zaman-durum dünyasıdır.

İnsan için var olmak ancak “an” denen çok kısa bir noktasal boyutta yaşamaktır. An hem sıfır hem de sonsuz süre içerir. Yani nokta gibi boyutsuzdur. An’ın eni, boyu ve uzantısı yoktur. Öte yandan, zaman denen süre insan ürünüdür. Ama bu fark anlatılamaz. Çünkü her söz bir süre içerir.

An denen nokta, aşk noktasıdır. O noktanın verdiği hareketle dolaşma, gezinme ve uzaklaşma olunca, zaman kavramı ortaya çıkar. O noktada ne derinlik, ne uzunluk vardır ama uzaklaşılınca zaman ortaya çıkmaktadır.

Bu durumu sürekli yaşayabilmek elbette ki çok zordur. Fakat, bu düzeye ulaşmış ve yaşamlarına katmış olanların ifadesine göre aşkınlığı tanımlayan tek sözcük “aşk” sözcüğüdür. Çünkü aşk, aşkınlık durumudur da ondan.

Aşkınlık durumu olan “aşk” bir duygu bütünlüğü içerir. Aşık insan, beş duyusundan gelen verileri yorumlamakla ilgilenmez, onlarla bütünleşir. Yani, aşık olan insan için özne-nesne ayrılığı biter.

Kozmik Şuur
İnsan kendini tanır ve bilirse, kendi ruhsal bedeninde olan kanunları ve ilkeleri tanırsa evreni de tanır. Onun için Sokrat’tan beri, kendini bilen tanrısını bilir, evreni bilir denmektedir.

Alimliğin de, cahilliğin de sonu yok!
Hakikati arama yoluna çıkan kişiler önce bilgi toplamaya başlar. Yolda ilerledikçe özellikle de edindiği bilgiler nedeniyle bir şeyin bilgisine sahip olmayı o şeyin haline de sahip olma yanılgısına kapılır ve kendisini bu tür uğraşıların dışında olan kimselerden farklı ve üstün görmeye başlar.

“İlim beni uçurumun kenarına getirdi. Oradan vecd ile bilinmezlik denizine daldım. Vecdim beni boğuyordu ki, cahilliğim kurtardı.”

Vecd : sevgi veya heyecandan doğan çoskunluk, kendinden geçmedir.

Ta ki karşılıksız bir sevgiyle, suretsiz bir aşkla bu evrenin parçası olan dek..

“ Aşktan mutluluk, güvenlik beklerler, halbuki aşk son zerresine kadar kendini vermektir, ruhundaki son zerreye kadar sevdiğin olmak istemektir, onun içinde eriyecek kadar sevmek, kendinden kopmak demektir. İşte ben aşk derken böyle bir aşktan bahsediyorum, ölmekten bahsediyorum. Var mı o’nun aşkıyla ölmeye cesareti olan? ” (Şems-i Tebrizi)

bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam;
cevheri lamekan benem, kevnu mekana sığmazam!.. (Seyyid Nesimi)

lamekan : mekansız
kevnu : dünya

Peki nedir bizi biz yapan can yapan;

Benlik yani can; ilahi bir oluş sırrı ile yaratılan madde ötesi manevi şahsiyetimiz, kişiliğimizdir. Huy, akıl, gönül, irade, düşünce gibi çeşitli unsurlarıyla bizdeki benlik duygusu ve insanın özü.

Benlik iki kısımdır. Bir parçasını nefs, diğer bir parçasını da ruh teşkil etmektedir.

Nefs; Benliğin çirkin, bedensel istek ve arzuların tümünü kapsar. Nefsin özellikleri; bencillik, kibir, dedikodu, gurur, şehvete aşırı düşkünlük, öfke, kin, cimrilik, v.s.dir. Kendi varlığını herşeyin üstünde tutan hep kötülüklere çalışan tutumuyla yanılgıların kaynağıdır. (Benlik duygusu olan kimse bu sıfatların bir tanesini bile kabul etmez)

Ruh; Nurdur. İnsana yansıyan ve ona hayat veren ilahi bir kudret, Yaratıcı ile insan arasında ilahi bir ceryandır. Benliğe güzel ve iyi sıfatların kazanılması için, ona gerçekleri hissettiren ilahi bir güç.

İçimizde 2 tane ses devamlı konuşup duruyor. Hiç susmuyorlar. Biri diyor ki “O sana şunu dedi, sen de ona hemen şunu söyle” Öbürü de diyor ki “Ya boşver öyle deme, morali bozuktu bu sebeple öyle dedi. Sen en iyisi onu hoşgör, ona güzel bişi söyle”

Peki ya kötü bişi yaptıktan sonra çektiğimiz vicdan azabı nedir? Neden vicdan azabı çekeriz? Bu azabı bize ne çektirir?

İşte birbirinin zıddı bu iki yönümüzle Dünyada ya aşağılara ineceğiz veya yükseklere çıkarak yüceleceğiz.

İçimizdeki bu çatışmalar bitmeden nasıl mutlu olacağız? Bir tarafın sesini bastırarak ya da es geçerek mi yoksa her iki sesi de aynı şeyi söyler hale getirerek mi?

Ruh nefsi, nefs de ruhu hakimiyeti altına alabilir. Nefsin ruha galibiyetinde negatif kuvvetlerin eline geçen nefs, azab çekerek cehennemi yaşar; nefsin ruh gerçeğini hissederek ona sahip çıkması halinde ise pozitif kuvvetlerin kaplaması ile o kul, sonsuz kurtuluşu ve cenneti yaşar. Yaratılış yasası gereği nefs; acı çekerek, yoğrularak adım adım olgunlaşır ve kemale erer. Ruh için olgunlaşma düşünülemez, o Allah’tan gelen ilahi bir yönümüzdür.

Nasıl doğada hiçbir maden saf olarak bulunmuyor, her daim saflaştırmak, şekil vermek, düzeltmek için ateşe ihtiyaç duyuluyorsa; nefs de maden gibidir. soğukken şekil almaz, ateşte eritilmedikçe ne düzelir ne yola gelir. ki o ateş, aşk’tır. Bu yüzden aşk, nefsi terbiye methodudur.

Ruhun esareti nefsin hürriyetidir, nefis esir alınamadıkça ruh hürriyete kavuşamaz. Nefsin istek ve arzularını öldürmedikçe, ruhu diriltmek mümkün değildir. Şu halde ölmeden evvel ölmek, yani nefsi öldürmek lâzım ki ruh dirilsin. Nefsin işgali altında kalan ruh ya hastadır, ya da ölü mesabesindedir, yani canlı cenazedir.

Doğumdan mezara yolculuk halinde, seferdeyiz.

Önümüzde uzanan 7 ayrı basamak..

Bilenler güzergahtaki her menzile bir isim vermiş. Nefsimiz buralardan bir bir geçmeden, kendini ayrı bir varlık sanmaktan vazgeçmeden yolculuğunu tamamlayıp Hak ile bütünleşemez. İnsan yalandadır, ziyandadır, zandadır. Yedi basamağı çıkmadıkça hakikate eremez.
Kulluğun son noktasına gelen insan hiçtir ve Hep’e ayna olmuştur.
1.Nefs-i Emmare: (Zorlayan Nefs)
Yoz, ham ve her daim başkalarını suçlayan nefs basamağı. Ne yazık ki pek çok insan ömrü boyu bu aşamada takılıp kalır. Kurtulamaz cendereden. Dünyevi işlerden gayrısını düşünmeyen, paraya, iktidara, makama tamah eden şişkin ve semiz bir “Ben” kaygısıyla yaşayan insan bu basamaktadır. Burada takılmış kişileri hemen tanırsın. Hep başkalarını suçlar, eleştirir, çekiştirir; nefes alır gibi doğallıkla dedikodu ve iftira eder; katiyen kendilerinde kusur bulmaz; başkalarını yargılar; şüphe, kuşku ve kibir ikliminde yaşarlar. Bilirsin onları. Kendinden bilirsin. Çünkü madem ki insanız ve madem ki beşer dediğin şaşar, Nefs-i Emmare’ye düşmeyenimiz yoktur. Aynada kendini görüp başkası zannetmek gibidir. Önemli olan o çukurdan çıkabilmek.

Sıfatları: kibir, hırs, kin, şehvet, açgözlülük, cimrilik, riya, yalancılık, boş ve faydasız şeylerle uğraşmak, alaycılık, ahmaklık, çabuk isyan, çok yemek, çok konuşmak, fazla neşe, avarelik, şımarıklık vs..

Elementi : Ateş

  1. Nefs-i Levvame: (Kınanan Nefs)
    Başkalarında gördüğü hataları kendinde bulduğu basamaktır. Kişi ne zaman ki nefsinin arızalarını, takıntılarını, hatalarını ayırdeder ve düzeltmeye niyetlenir, işte o zaman içsel bir yolculuğa çıkar. Bundan böyle gözleri dışarıya değil, kendi içine çevrilir.
    Kişi, kendisinin ulaşması gerektiği noktaya dair bir takım bilgiler edinmiştir. Kendisinde bir takım idraklar oluşmuştur. Ne var ki, dönüp kendine baktığı zaman, ulaşmak istediği hedefin gerektirdiği çalışmaları zaman zaman yapamadığını; kendisini bu noktaya ulaşmaktan alıkoyan davranışlar içinde bulunduğunu farkeder. Bundan dolayı, bu çalışmaları yapabildiği zaman sevinir, yapamadığı zamanlarda ise üzüntüye, ümitsizliğe kapılır.
    Kendi kendine kızar, “levm” eder. “Niye ben, bu gerçekleri bildiğim halde gereken çalışmaları yapamıyorum?..” gibi düşüncelere kapılırak üzülür!. İşte bu, kendi kendine kızma, levm etme, yani “Levvame nefs” durumudur…
    Kişi bu hal içindeyken… Zaman zaman aldığı ilim ve ilhamlar sonucu, idraki ağır basar; kendi aslının hakikatinin O yani Allah olduğunu fark eder; devre devre kendini O gibi hissetme durumuna girer!.. İlham yolu ile oluşan bir ilimle kendi aslının ve hakikatinin O olduğunu hissedip, bunun yaşamı başlar.
    Elementi : Hava

  2. Nefs-i Mülhime : (Kötülüklerden Arınmış Nefs)
    Bu basamakta olan kişi biraz daha pişer. Bu basamakta insanın nefsi, ilham alan olduğundan, kişi dünyada gördüğü herşeyden ve herkesten esinlenir. Teslimiyet denilen halin nasıl bir özgürlük olduğunu kıyısından köşesinden hissetmeye başlar. Nasibiyse İlim Şehri’ne adımını atar.

İlham aldığı anlarda, sanki bedeni yokmuş gibi, sanki dünya yokmuş gibi hisseder. Kendini, O olarak hissetmeye başlar. Kendini Hak olarak görmek düşüncesi dolayısıyla; rehavete kapılıp kibir yapmaz ise.. artık kendisinin, Onun varlığıyla varolduğu olduğu yolunda içinde herhangi bir şüphe kalmaz. Kendini beden kabul etme hali ortadan kalkar!. Dolayısıyla, bedene dönük menfaatler, istekler, hırslar kalmaz... Artık bu düşünce düzeyinde, bedene dönük her hangi bir olay olsa da olmasa da onun için birdir!. Olmazsa, niye olmadı diye üzülmez; olursa, nasıl oldu diye sevinmez. Şuur boyutunda Onun varlığı olarak yaşama konusunda tatmin olmuştur…

Zaman zaman sıkılma ve daralma yaratsa da çoğunlukla ferahlama genişleme getirdiğinden gönle hoşluk verecek kadar güzeldir bu makam. Fakat cazibesi en büyük tehlikesidir. Zira bu aşamaya gelenlerden çoğu buradan çıkmak istemez. Zanneder ki yolun sonuna gelindi. Oysa yol daha uzun ve çetindir. Yüceleri hedefleyenler için tuzaktır. Buradan öteyi geçmeyi başaran kişi İlim Şehri’ni kat eder.

Elementi : Su

  1. Nefs-i Mutmaine: (Tatmin Olmuş Nefs)
    Nefs çok değişmiştir. Kişi artık çok daha üstün bir şuura sahiptir. Gözü doymuş, gönlü genişlemiştir. Para, pul, ad san, mal mülk makam derdinde değildir. Herkesle iyi geçinir, her zaman huzurdadır. Kalp kırmaz, kul hakkı yemekten gözü gibi sakınır, kimsenin kusuruna bakmaz, hatta kusurlarını örter. Yunusun sözü olan,Yaradılmışı hoş görürüm, Yaradandan ötürü`nün yaşam halidir bu… Bu dereceye ulaşmış olana yüce yaradan der ki “ben senden razı oldum, şimdi sen de benden razı ol.” Ölmeden önce ölmeye ve varlıktan hiçliğe giden yolun giriş kapısıdır. Ayrıca sufilere göre şeriat ile gidelebilecek son noktadır.

Uzak Doğu Felsefesi: Bu düzeyde insan gerçek mutluluğu yaşamaya başlamıştır, dünyada cennete girmiştir. Rengi Yeşildir. Ruhsal gelişmemize yardımcı olur, sevgi ve şefkatle nasıl davranacağımızı ve sahip olduğumuz en güçlü enerjinin sevgi olduğunu anlamamızı sağlayan aşamadır.

Buradan ötesi Tevhid şehri’dir. Son üç mertebeye kemal mertebeleri denir. Oraya ulaşabilen insane çok azdır. Bu insanlar hangi durumda olursa olsunlar mesut, munis ve müteşekkirdirler.

Elementi : Toprak (Yeşil)

  1. Nefs-i Raziye(radiye):
    insan ruhunun temizlenmeye başladığı andan itibaren kazandığı sıfat ve durumların dördüncüsüdür. Bu mertebeye “rıza makamı” da denilir. Nefs-i raziye; Allah için ibadet ve zikir ve taat ile meşgul olarak dünyaya hiç gönül vermeyen, nefs-i hayvaninin arzu ve isteklerinden tamamen vazgeçen, Allahın sevgi ve rızası dışında bütün arzu ve isteklerini terkeden kâmil kimsenin ruhudur. Bu makama gelen ruhta kazaya rıza esastır. Böyle bir kimse Allah Teâlânın iradesine kayıtsız ve şartsız teslim olur. Allahtan gelen her musibet ve nimet karşısında aynı derecede memnun ve razı olur. Böyle bir zat, asla zalimlere boyun eğmez ve onları sevmez; zalimlerin zulümlerinden de selamet bulur.

Elementi : Eter (Ses)

  1. Nefs-i Mazriye: (Razı Olunmuş Nefs)
    Allah razı olduğu için ona Razı Olunmuş Nefs de denir. Buraya ulaşan kişi başkalarına deniz feneri olur. Işığını kime isterse ona tutar. Sönmeyen bir kandil gibi aydınlatır. Bazen şifa dahi dağıtabilir. Davranışlarında anormal aşırı durumlar kesinlikle olmaz. Ayrı düşneleri buluşturur, düşmanları uzlaştırır, ortamları yumuşatır.; en hırçın iklimlerde esen ılık bir yel gibidir.

Uzal Doğu felsefesinde: Üçüncü göz de denir. Zihin ve ruh arasındaki etkileşimin sezgisel görüş ve bilgelikle sonuçlanabileceği ruhsal merkezdir. Bilgelik çakrasıdır.

  1. Nefs-i Kamile: (Olgun Nefs)
    Burada ayrı bir benlik olgusu toz duman olur.. Kendi varlığı yok olmuş hak ile bütünleşmiştir. Cenâbı Hakk’ın ilminden ve kudretinden ihsan etmesi ile gizli sırları öğrenme mutluluğuna erişen kul, makamların en yücesine yükselmiştir. Bilinen ve bilinmeyen alemleri ziyaret edebilir. Cisimlerin moleküllere ayrılıp, enerji dalgası haline dönüştürüldükten sonra, istenilen bir yere giderek orada tekrar yoğunlaşması, şüphesiz ki ilahi ilim için tabii bir neticedir. Zaman ve mekan sorunu olmadığından, zaman ve mekan ötesine ulaşabilir.

Hak Yolu’ndaki makamları tek tek sıralamak kolay, yaşamak ise zordur. Güzergahın kendine has engebeleri yetmezmiş gibi, dümdüz bir çizgi halinde ilerlemek de mümkün değildir. Dolambaçlıdır. Üst makamlara varan kişinin orada kalacağının garantisi yoktur. Hatta “artık piştim, erdim, ben bu yolları çözdüm” zannedip de yukarıdan aşağılara tepetaklak yuvarlananlar vardır.

ben bensiz geleyim/ sen sensiz gel/ şu ırmağa bir dalalım/ çünkü bu dünyada ölümden kederden başka bir şey yok. (Mevlana C.Rumi)

Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır Aşk…

Sufizm
1. Saflaşma anlamında safa kökünden,
2. Yün elbise giyinme anlamında suf kökünden,
3. Peygamberin evinin yanında ikamet eden ve peygamber tarafından yetiştirilen ve oldukça fakir olan Ashab-ı Suffe gibi yaşama anlamında suffe kökünden türemiş olabilir.

Sufizm de ekol yoktur. 11. Yüzyıldan itibaren özellikle Türkistan ve İran bölgesinde doğmuştur. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan karmaşık sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Mala mülke değer vermeyen, bazen çıkınları bile olmadan gezen ve her gittikleri yeri aydınlatan abdallarca yayılmıştır.

Batıni-Ezoterik bir öğretidir..

“Bir damlaya bakarsanız onda okyanus bulursunuz. Bir insana bakarsınız onda Tanrısal bir güç bulursunuz.” Bu, bir damlanın okyanusla bütünleşmesinin öyküsüdür…

“Gül de bir bize, diken de bir, bunu aşıklar bilir”

Mistik arınmanın en saf halidir… ideolojinin, bilimin, sanatın ve insan gelişimininin tek potada eritilmişi olup, sıkı bir otodisiplin ve tolerans gerektirir… sufi düşünürler sosyal şartlanmayı derinden incelemiş olup, kuantum fiziğinde ispatlanan insanın enerji haline geçebileceğini, zaman ve mekan arasındaki bağı, Einstein’dan yaklaşık 1000 yıl kadar önce görmüşlerdir…

Anasır-ı erbaa (Anasır-ı çehergâne):
Dört unsur. Madde aleminin temel unsurları: Ateş, hava, su, toprak. Sufiler nefsin dört mertebesini, dört unsura benzetirler. Nefs-i emmare ateşe, nefs-i levvame havaya, nefs-i mülhime suya, nefs-i mutmainne toprağa benzetilir. Tasavvuf ehlinin yaptıkları birçok izahlar ve yorumlar dört unsur nazariyesine dayanır.

Sufi
toprak gibidir,
üzerine gübre serpilir ama içinden güller biter. masumu da mücrimi de besleyen toprak,
herşeyi örten sema,
herşeyi yıkayan yağmur gibidir

Sufi evrenseldir. Evrenin Hakikat’in berrak bir tecellisine yer açabilmek için nefsinin izlerini azaltmış, yoketmiştir. Kozmozu sarıp sarmalamış, silip öteye geçmiştir. Sufi ‘Allah’ demiştir, kavrayıncaya kadar. Bütün erkek ve kadınlar dünyada çocuklar gibi oyundadırlar. Sufi’nin görevi başlangıçtaki sonu farketmek, sondaki başlangıcı kabul etmek, vahdete ulaşmaktır. Zahirdeki zıtlıklar aynı kabulle karşılandığında, an ‘hal’ olduğunda ve kalp doluda da boşta da sükûnetini koruduğunda, bunu nur üstüne nur kabul ettiğinde yün hırkaya bürülü kişi aynı zamanda şeref hırkasını giymiş ve kemâle ermiştir.

“Gelme nasıl olsa gideceksin, ben senin ayak seslerini seviyorum”
bu yüzdendir ki sufiler çevrelerinden takdir ve övgü aldıklarında tedirgin olurlar ve davranışlarında bir yanlışlık olup olmadığı endişesine kapılırlar.

bir sufi ile şeriatçı konuşmaktadır

sufi : Siz allah’ın nimetlerine nasıl karşılık verirsiniz?
şeriatçı : Allah verdiğinde şükrederiz vermediğinde sabrederiz.
sufi : O kadarını bağdat’ın köpekleri de yapıyor!
şeriatçı : Peki siz ne yaparsınız?
sufi : Verdiğinde dağıtırız, vermediğinde paylaşırız.

Allah yolunda kalbini saflaştıran, bedeni bir kafes olarak gören, cenneti de cehennemi de bu dünyada yaşayan, tüm dinlere hoşgörü ile yaklaşan, arınmış ruhlardan oluşan kişilerdir sufiler. sofu ile çok sık karıştırılan bir tanımdır aynı zamanda. sofu olmak demek dinin kurallarına kayıtsız şartsız bağlanmak demektir. ama sufi olmaya en güzel örnek mevlana celaleddin rumi ‘nin “kim olursan gel” sözleri ile açıklanabilir. Bir sufi için arınmak demek, ilk önce kötüyü tanıyıp iyiyi büyük bir aşkla kabul etmektir. Dünya üzerinde kötü olan ne varsa hepsinden uzaklaşmak, sonsuz iyiliğin içinde kaybolmak demektir. hayat amacı arınmak olan sufilerin en büyük özelliği astral boyutlara yakın olmalıdır. Dinin izin verdiği pencerelerden sürekli olarak hayata bakarlar rüyalarında. geçmişte bir anda birden çok fazla yerde görülen sufilerde mevcuttur(abdulkadir geylani). hapis oldukları bedenleri arınmış olmalarının verdiği rahatlıkla dünyanın her yerinde dolaşabilmektedirler.

bazen iyiye giden yol en kötüden, en yanlıştan geçebilir. insan olmanın en büyük amacı sufi inanışına göre her ne olursa olsun arınma yolunu seçmektir. ölmedikten sonra hiçbir zaman geç değildir, şu anki zaman dünyaya ait bir kavramdır ve sona erdiğinde onunla birlikte kaybolup gidecektir.

Tasavvuf:
Sufizmle aynı kapı olmakla birlikte Sufizmden sonra ekollerle doğmuştur. İslam’ın özüdür. Özünde; Tanrı’nın evreni, kendi güzelliğini görmek icin kendinin eşi olarak yaratması yatmaktadır. Tüm Evren aslında Tanrının bir görüntüsüdür. Daha açık olmak gerekirse Tanrı’nın özünde bizim kendi dünyamızda görüp göremeyeceğimiz her şey mevcuttur. Tüm Evren Tanrının kendisidir. Hepimiz onun bir parçasıyız.

Çevresindeki herşey ile empati kurmayı başaran tasavvufi kişinin bir süre sonra etrafımda iyi kötü ne varsa hepsi benim içinde bendendir bende onların toplamıyım o zaman varolan hersey benim, bende var olan herşey o toplamdır fikrine yakın bir fikre kapılarak kendini o tek şey saymasıdır.

Tassavvuf, mana alemi ile ilgili bir duyuş, düşünüş, ve inanış sistemidir. Bu sistemde sadece Allah’ın birligi değil, Allah’ın varlığı ve onun yegane mutlak varlık olduğu esasına dayanır. Buna gore insan da Allah’tan kopmuş bir nurdur ve geçici bir süre için beden kılıfına bürünmüştür. Bundan dolayıdır ki insana büyük saygı duymak gerekir. (mutasavvıflar insanları cok severler, sevmelidirler)`:tasavvuf dusuncesine baglananlara mutassavvif denir.

Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yani marifete) ulaşma yoludur. Hakiki bilgi ise Allah’ı bilmekdir. Sufizm olarak da adlandırılır.
sükutun altına dönüştüğü tefekkür yoludur.
tohumu her insanın kalbinde mevcuttur
fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir
başlangıçtaki sonu farketmek, sondaki başlangıcı kabul etmektir.
bencillik değil, diğer benliktir.. başkalarıyla kaynaşmadır..
merhamettir, muhabbettir, hizmettir..
laf ebeliği, söz kalabalığı değil, samimiyettir..
taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir..
mevlana’nın dediği gibi “ne olursan ol yine gel” dir..
tasavvuf deliyi veli yapar..
taşkını uslu kılar, taş bağrı ısıtır, yumuşatır,
katı kalpliyi gözü yaşlı yapar..
şaşkını, kendini bilmezi karanlıktan aydınlığa ulaştırır..
denizde çırpınanı selamet sahiline ulaştırır..
çobanı sultanlaştırır, sığ bilgiyi ummanlaştırır..
topraktan yaratılan insanı nurlaştırır, melekleştirir..
tasavvufla samanlık seyran, daracık yerler adeta meydan olur..
tasavvufta asıl amaç; “insan-ı kamil”(kamil insan) olmanın yolu ve yöntemidir..
yazılanlar yazılamayanlara göre denizlerden bir damla gibidir..

tasavvufa ulaşan 4 kapı vardır.

1- şeriat kapısı
2- tarikat kapısı
3- marifet kapısı
4- hakikat kapısı

öğreti olarak bu kapılar geçilerek hakikate ulaşılır.

Şeriat der ki: “Seninki senin benimki benim”
Tarikat der ki: “Seninki senin benimki de senin”
Marifet der ki: “ Ne benimki var ne seninki”
Hakikat der ki: “Ne sen varsın ne ben”

Aşk, Uyum, Tevekkül ve Huzur

“Dünya’ da bir ben varım” der sufi sonra farkeder ki “Benim içimde bir dünya var” son aşamada görür ki “Ne Dünya var ne Ben varım”

Öğrencilerinden biri mevlana’ya sormuş:

“Efendim bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?”

“Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.”

Öğrenci gitmiş birincinin ensesine bir tokat aksetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla mevlana’nın ögrencisini yere yıkmış. öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. yaradana güvenip ikinciye de bir tokat aksetmiş. o da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. üçüncü söyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan calışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana’ya dönmüş, olanları anlatmış. mevlana:

“İşte sana istediğin örnekler… birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti. ikinci, tarikat kapısındadır. tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. “sana kötülük yapana bile iyilik yap”. onun için döndü, oturdu. üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. iyinin ve kötünün tek yaradandan geldiğini bilir, inanır. yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından söyle bir dönüp baktı. dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. iyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. onun için dönüp bakmadı bile…

Bu durumu garipseyenler, bunu bi edilgenlik (pasiflik) olarak görenler için yazıyorum;
Hazreti Ali bir gün kendini savunmak için bir kafirle kavga ediyormuş. Ali tam Zülfikarı adamın kalbine daldıracakken birdenbire adam nefretle suratına tükürmüş. Ali kılıcını kaldırmış derin bir nefes alarak yürüyüp gitmiş. Adam şaşkına dönmüş. Peşinden koşup “Niye beni öldürmedin?” diye sormuş. “Çünkü sana çok kızgınım” demiş Hazreti Ali. Adama şaşkınlık içinde bakarken devam etmiş. “Yüzüme tükürünce gururuma dokundu, nefsim tahrik oldu senden intikam almak istedim.. Nefsime yenik düşemezdim” demiş.

Taş yeşermez, geçmiş olsada nevbahar
Toprak olda bak, nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın! Yeter!
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.

Mevlana

Abdal: Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimseler. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ederler. Abdal, kırkı Şam’da, otuzu diğer memleketlerde olmak üzere yetmiş kişidir.

Batın: İç, kalb, derun, zamir, vicdan, ruh, sır. Allah’ın dört isminden biri. Evvel, âhir, zahir, bâtın. Bunlara “Ana Adlar” denir. Ayetlerin ve hadislerin, ancak arifler ve veliler tarafından bilinen gizli manaları. Salikin kalbi ve ruhu, iç alemi.

Erbain: 40 sayısı; kırk günlük riyâzet. maddi bağları azaltıp, manevi tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usüllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibadet etmek. buna çile de denir.

halk arasında zemheri diye bilinir.
kışın en sert zamanı olduğundan karakış diye de anılır.

esen sert rüzgârlar da erbain veya zemheri fırtınası olarak da anılır.
gün dönümünden hemen sonra başlar.

kırk günlük riyâzet. maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. buna çile de denir.

erbain çıkarmak ve çile çıkarmak: Kırk gün, kırk gece ışıksız ve tenha bir yer (halvet-hane-çilehane) de az uyumak, az konuşmak, devamlı düşünmek, ibadet ve taatta bulunmak suretiyle nefis terbiyesi yapmak gayesiyle vakit geçirmek, riyazet ve perhiz, nefis mücahedesi, itikaf.

YAY HAYATTIR, OK NİYET, HEDEF İSE AMAÇTIR

ALINTIDIR…

Hepimiz ilâhi iradenin okçularıyız. Bu sebeple hangi aletleri nasıl kullanacağımızı bilmeliyiz. Benden size önemli birkaç tavsiye…

Yay

Yay hayattır… Bütün enerji ondan gelir. Ok bir gün mutlaka terk edecektir. Hedef ise uzaklardadır. Ama hayat her zaman sizin yanınızda kalır, bu yüzden ona nasıl iyi bakacağınızı bilmeniz gerekir. Durgun kalacağı dönemlere ihtiyacı vardır. Her daim kuşanılmış ve gerilmiş halde tutulursa gücünü kaybeder. Bu yüzden gücünüzü tazeleyebilmek için dinlenmeyi kabul etmelisiniz. Böylece yeniden yayı germek için asıldığınızda gücünüz eksiksiz olur.

Yayın bilinci yoktur: O okçunun elinin ve arzularının bir uzantısıdır. Öldürmeye ya da düşünmeye hizmet eder. Bu yüzden her zaman amacınızı net olarak belirleyin.

Yay esnektir ama yine de onun da sınırları vardır. Kapasitesinin ötesinde herhangi bir girişim onu kıracak ya da onu tutan elleri tüketecektir. Bu durumda yayın yanı sıra kendi bedeninizden de size verebileceğinden fazlasını talep etmeyin. Ve unutmayın, bir gün yaşlılık zamanı gelecek, bu bir lanet değil bir nimettir.

Yayı zarifçe gerin, her iki tarafın da kendine düşen payı gerektiği biçimde yapmasını sağlayın, enerjinizi boşa harcamayın. Bu sayede yorgun düşmeden pek çok ok atabilirsiniz.

Ok

Ok sizin niyetinizdir… Yayın gücünü hedefin tam ortasına bağlayan araçtır. Niyetimiz her zaman son derece net, açık ve iyi dengelenmiş olmalıdır.

Ok bir kez yaydan ayrıldı mı artık asla geri gelmez, bu yüzden sürece müdahale etmek – oka yön verecek hareketler doğru ve düzgün olmadığında – sırf ok gerilmiş ve hedef bekliyor diye eski kafalı bir şekilde hareket etmekten daha iyidir.

Sizi durduran tek şey hedefi tutturamamak korkusu ise, bu durumda niyetinizi açıkça göstermekten çekinmeyin. Doğru hareketleri yerine getirin ve elinizi açıp yayın telini bırakın, gerekli adımları atarak girdiğiniz mücadele ile yüzleşin. Hedefi vurmayı başaramasanız bile bir dahaki sefere daha iyi nişan almaya muktedir olacaksınız.

Eğer hiç risk almazsanız bir dahaki sefere neleri değiştirmeniz gerektiğini asla bilemezsiniz.

Hedef

Hedef ulaşılmak istenen amaçtır… Sizin tarafınızdan belirlenir. İzlenen yolun güzelliği de işte burada yatar. Asla bahaneler uydurmaya ya da rakibinizin daha güçlü olduğunu söylemeye hakkınız yoktur. Çünkü hedefi seçen sizsiniz ve tüm sorumluluk size ait.

Eğer hedefinizi bir düşman olarak görürseniz belki iyi bir atış yapabilirsiniz ama kendinizi geliştirmeyi asla başaramazsınız. Tüm hayatınız boyunca okunuzu, kağıttan ya da tahtadan yapılmış, anlamı olmayan şeylerin ortasına atmaya çalışırsınız. Ve diğer insanlarla bir araya geldiğinizde hayatta hiç ilginç ya da heyecanlı bir şey yapmadığınızdan yakınırsınız.

İşte tam da bu yüzden bir amaç belirlemeniz gerekir, ona ulaşmak için elinizden gelenin en iyisini yapmalı, ona saygıyla ve önemseyerek bakmalısınız: Onun sizin için anlamını ve onun için ne kadar çaba, eğitim ve sezgi harcadığınızı iyi bilmelisiniz.

Hedefinize nişan alırken sadece ona odaklanmayın, onun çevresinde olup biten her şeyi de görün; çünkü ok fırlatıldığında, rüzgâr, ağırlık, uzaklık gibi kolay kolay hesap edemeyeceğiniz etkenlerle karşılaşacaktır.

Bir amaç, sadece insan ona ulaşmayı hayal edebildiği sürece vardır. Onun varlığını gerçek kılan insanın tutkusudur, aksi taktirde amaç ölü bir şey, uzak bir hayal, tatlı bir düş olur.

Ve tıpkı niyetin bir amaca ihtiyaç duyduğu gibi, amaç da bir insanın niyetine ihtiyaç duyar. Çünkü varlığına anlam veren şey budur; bu sayede o artık sadece bir düş değil, bir okçunun dünyasının merkezidir.

Paulo Coelho

İnsan Kendi İradesiyle DNA’sını Değiştirebilir mi?

Yazan: Nesrin Dabağlar

Beyin Dalgaları ile DNA Aktivasyonu

Beynin çeşitli duygu durumlarında farklı dalga boylarında titreştiğini biliyoruz. Beynin Teta boyutu şifalanma ve değişim boyutudur ve teta bandında kalmayı başaran pek çok kişinin şifayı kendi kendine başarabildiği artık bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Son yıllardaki pek çok örnek bilim tarafından incelenmiş ve kanıtlarıyla sunulmuştur.

Öz İnanç Sistemi Nedir?

Kendimizi hissettiğimiz durum, sağlığımız ve yaşama bakış açımız, inanç modellerimiz ve bilinçaltı programlanmamız tarafından belirlenen inanç sistemi, öz inanç sistemimizdir. Kendi realitemizi biz yaratırız ve kendi sağlık ve sıhhatimizin anahtarını biz taşırız.“Yeterince akıllı değilim”, “Yeterince güzel değilim”, “Para şeytandır”, “Ben yetersizim”, “Hayatımı değiştiremem” “Benim her işim ters gider”, gibi algıları ve inanç kalıpları istenirse değiştirilebilir. Beden, herhangi bir fiziksel hastalığı yenebilir ve kendiniz için istediğiniz yaşamı size sağlayabilir. Çünkü her şeyin sırrı yine kendinizdedir. Bunun yolu bu blokajları yenip öz inanç sistemimizi değiştirmekten geçer. Öz inanç sistemi dört kademeden oluşur;

  1. Öz (bilinçaltı) seviye

Doğumdan bugüne dek öğrendiğimiz şeyler öz seviyemizdedir. Çevremizdeki insanlardan, özellikle hayatımızda önemli yer tutanlardan duyduğumuz sözleri ve duyguları bilinçaltımızda saklar inanç kalıpları oluştururuz. Bu inançlar öz seviyededir. “Sen aptalsın” veya “Sen işe yaramazsın” şeklinde hitap edildiğinizde değersiz olduğunuz bilinçaltı inancına sahip olabilirsiniz ve herhangi bir şeye erişemediğiniz için kendinizden nefret edebilirsiniz.

  1. Genetik seviye

DNA iplikçiklerinin etrafında “morfogenetik alan” olarak adlandırılan garip bir bilgi alanı vardır. (kodlanmamış DNA) DNA hücresinin içinde ve DNA’nın bu yapısı içinde, en azından yedi nesil geriye giden genetik hafıza bulunur. Genetik inançlarımızı bu morfogenetik alan içinde buluruz. Böylece, üç kuşak önceki büyük annemiz veya babamız ile aynı inanca ve özelliklere sahip olmamız çok şaşırtıcı değildir.

  1. Geçmiş Seviyesi

Geçmiş yaşam anılarını (genetik hafızanın ötesinde), kolektif bilinçliliği kapsayan farklı bir hafıza vardır. Bu geçmiş seviyesi olarak adlandırılır. Çoğu insanın ırksal önyargısı bu seviyeden kaynaklanır. Çoğu insanın para kazanma ve parayı kabul etme yeteneğini bloke eden en önemli faktör, bu seviyede bulunan “yoksulluk yemini”dir. Bu durum geçmiş seviyesi ile ilişkisi olan “ruh parçalarının” enerjisidir. Ruh parçaları, sizin veya “ailenizin” başka bir yerde veya zamanda kalmış olan kendinizin parçalarıdır. Geçmiş seviyesinde çalışırken, ruh parçalarının yeniden kazanılması gerekir. Ruh parçaları şimdiki yaşamınızda birçok durumlarda arkada kalmış olabilir.

  1. Ruhsal seviye

İnançlar ve programlar ruha kadar inebilir. Ruhsal seviyede bulunan bazı inançlar nefret ve kendine acımaktır. “içim ağlıyor ben değil” programına sahip olduğunuzu keşfettiğiniz zaman bunun ruhsal seviyede olduğunu anlamanız gerek. Ruhun sürekli olarak öğrendiği ve kendi var oluşunda yaşaması beklenen asıl amacına yönlendirildiği asıl gerçektir. Kendi asıl var oluş sebebimizi bulmak gerçek ruhumuza kavuşmamızı sağlar.

DNA’da, gen fonksiyonu ve gen statüsünün (kusurun ne olduğu) gerçek kayıtlarının, gen ile ilişkili olan anıların, duyguların, bedenin ve gelecek bedenin kayıtları, o gen tarafından belirlenen bedenin parçalarının şimdiki işlevlerini etkiler. Yani, bu modeller şimdiki bedenin nasıl davranacağını etki eder. Biz sadece bizim başımıza gelenlerin anılarını saklamayız, ayrıca bu anılar ile ilişkili olan duyguları da saklarız. Örneğin, miyobu olan bir gencin sorunu büyükannesinin etrafındaki üzüntüleri görmek istemeyişi ile ilgili olabilir. Büyük annenin taşıdığı duygular bedeni ile o gende bir kusur veya zayıflık bırakmış ve torununa aktarılmış olabilir.

İnsan beyninin kendini yeniden kurma yeteneği ve DNA aktivasyonu bizlere hayata ve değişen koşullara uyum şansını vermektedir.

DNA aktivasyonu aynı zamanda manyetik alan dengelemesini de içerir. Geliştirilen tekniklerin bir arada kullanılması ve süper genlerin ortaya çıkarılması ile değişen koşullara kolaylıkla uyum sağlamak mümkündür. DNA aktivasyonu uyum yeteneğimize kuantum düzeyde etki ettiğinden sonuçları son derece hızlı ve kalıcı olmaktadır. Aktivasyonunun gündelik yaşamdaki tezahürü, zihninde, yaşamdan ne istediğinin resmini oluşturabilmek; sonra da bunu evrene gönderebilmektir. DNA aktivasyonu sayesinde, DNA iplikçiklerimiz değişerek yol alır ve daha yüksek bir benliğe ulaşırız. Düşündüklerimizin gerçekleştiğini görebiliriz.

Sonuç olarak pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor. Bunu yapabilmesinin sebebi tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olmasıdır. Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.

Aslında, her birimiz Yaratan’ın bir parçayız… Hepimiz tekiz. Var olan her şey bu tekliğin bir parçası ve O’nun içindedir. Bu kimliğin duyguları, arzuları, niyetleri ve iradesi vardır. En önemlisi, bu kimliğin düşünceyi tezahür ettirme gücü vardır. Çünkü her birimiz, Tanrı, Allah, Yaratan, İlahi Güç gibi isimlerle andığımız bu kimliğin birer parçası, aynadaki birer yüzüyüz. İlahi Güç tezahür ettikçe, onun küçücük parçaları olarak bizlerin de tezahür kabiliyeti vardır.

Kendi Öz İnanç Sistemimiz’in içeriğini konumuza uygun tanımlamaya çalışılırsak karşılığı; Hurda DNA’nın kimyasının açılımıdır. Öz inanç ile Hurda DNA bir formüldeki eşitlikteki gibi karşı karşıyadır ve Öz inanç üzerinde yapacağımız çalışma ve talepler, hurda DNA üzerinde kendi belirlediğimiz komutlar ile moleküler şalterleri çalıştırabilir ve iyileşme yaratabilir. Eşitliğin bir tarafındaki değişim diğer tarafı da değiştirir. Bu iyileşme ya da değişmenin ne kadar olacağı ise bizim gücümüze olduğu kadar diğer etkileyen faktörlere de bağlıdır. Çünkü eşitliğin bir tarafında öz inanç ile birlikte başka etkenler de yer almaktadır.

Gerçek…

Gerçek usta, en çok öğrencileri olan değil, en çok usta yaratandır.
Gerçek lider, en çok takipçisi olan değil, en çok lider yaratandır.
Gerçek öğretmen, en çok bilgiye sahip olan değil başkalarını en çok bilgilendirendir.
Gerçek tanrı, en çok kulları olan değil, en çok kişiye tanrısal olmaları için hizmet edendir.
Bu tanrının yüceliğidir. Tanrının kulları yoktur. O ulaşılmaz değildir, ama kaçınılmaz olandır.

Anonim

SANRISAL YOGA

Yazan: Sri Brahmarishi Narad
Çeviri: Mayıs

Sanrısal Ayinlerde Kullanılacak Yoga Meditasyon Teknikleri Uygulaması

Bu yazı 1960’ların sonunda, muhtemelen San Francisco’da, telifsiz olarak teksir edilip sınırlı sayıda bedava dağıtılan kağıtlar olarak ortaya çıktı. Yazının kopyasını çıkartmakta ve bu bilgiyi canlı tutmakla ilgilenenlere dağıtmakta serbestsiniz, aksi halde eskiyip kaybolacaktır.


Sanrı uyandırıcı maddelerin, gizil ruhani ve psişik enerjilere karşı daha büyük bir duyarlılığa neden olması ve bilincin daha derin düzlemlerinden izlenimlerin akışını hızlandırması gerçeği, hemen bu enerjilerin nasıl gerektiği gibi anlaşılacağı ve idare edileceği sorusunu ortaya çıkarıyor. Şüphesiz bu enerjiler yönlendirilmezse yarardan çok zarar getirirler. Sanrısal deneyimler altındayken geleneksel Yoga tekniklerinin uygulanması bu soruna yapısal bir çözüm getirmekte.

Yoga felsefesine göre, insan doğasının en ruhani ve güçlü hali dikkat ya da bilinçtir. İnsanın özgür iradesinin en temel hali, dikkatinin neyin üzerinde duracağına karar vermesidir. Dikkat her zaman bir şeyin üzerinde olmalıdır ama neyin üzerinde durmasını istediğimize karar verebiliriz.

Tüm yoga uygulamalarının amacı insandaki dikkati ya da bilinç yetisini keşfedip doğrudan tecrübe etmektir. Yogi, onun aracılığıyla diğer her şeyin bilindiği ilkeyi bilme arayışındadır. Bu amaca, gözleyenin kendinin gözlenmesiyle ya da dikkatin bizzat dikkatin kendisinin üzerine yöneltilmesiyle ulaşılabilir. Bu başlangıçta çok soyut ve de pratik olarak kavranması güç gibi görünebilir; fakat bu saf bilinçlilik halini elde etmek için sürekli çalışıldığında sonuç veren uygulanabilir, zamanla kanıtlanmış yöntemler vardır.

Sanrısal bir oturumda hep hatırlanmalıdır ki ne çeşit algılar, düşünceler ve hatta halisünasyonlar oluşursa oluşsun, bunların tümü kişinin kendi zihninin ve bilincinin yaratımlarıdır ve bunlar kişinin kendi algı aracının süzgecinden geçmiştir. Bu algılar bizim kendi psişik enerjimizin modelleridir. Dikkatimizin üzerinde durmasına izin verdiğimiz düşünce ve duygulara enerji veririz. Dikkat gücü nerde odaklanırsa, orada zihinsel ve duygusal enerjiyi kendi alt armonilerine dönüştürür, böylece dikkatin üzerinde durduğu düşünce ve duygulara enerji verir ve onları besleriz. Sanrısal bir deneyimi kontrol etmenin anahtarının, dikkatin akışını kontrol etmekte olduğu açığa çıkıyor. Meditasyonun Raja Yoga tekniklerinin kullanılmasıyla ilk elde karmaşık deneyimlerden kaçınılabilir ve dikkatin akışı uygun biçimde yönlendirilebilir. Aşağıda LSD, marihuana, meskalin, DMT, haşiş, psilosibin ve diğer bilinç-yükseltici maddelerin etkisi altındayken uygulanabilecek bu türden bir çok teknik yer alıyor.

Bu noktada sanrı uyandırıcı maddelerin etkisi altındayken ortaya çıkabilecek paranoya ya da diğer huzursuz edici ya da korkutucu durumlar karşısında uygulanabilecek basit bir kurala değinelim. Her ne düşünüyor, hissediyor ya da yaşıyor olursanız olun onun, içinizdeki bilinç tarafından tecrübe edildiğinin farkında olun. Sonra tüm dikkatinizi size her ne oluyorsa onu tecrübe eden bilince çevirin. Bu işlem bilincinizi kendi saf doğasına döndürerek akli ve astral düşünce biçimlerini serbest bırakır. Daha sonra bu yıkıcı düşünce biçimleri dağılır ve başlangıçta biçimlendikleri enerji maddesinin homojen, salınım halindeki enerji düzeyine çözülürler. Kendini gözleyen bilinçten yayılan kuvvetli ışık, yıkıcı düşünce biçimlerinin hızla dağılıp çözülmesini sağlar. Bunun nedeni, oluşturulan saf bilincin kuvvetli alt armonilerinin, yıkıcı düşünce biçimlerinin uyumsuz, dengesiz salınımlarını ortadan kaldırmasıdır.

Bu meditasyon tekniklerini çalışırken dikkat dağıldığı takdirde, dikkatinizi hemen meditasyon işlemine geri döndürün ve bunu dikkatiniz, çalıştığınız meditasyon tekniğine odaklı kalana kadar gerekli olduğunca tekrarlayın. Deneyimsiz meditasyoncular karmaşalarla mücadele etmeye eğilimlidir, bu da kendi içinde bir karmaşa oluşturur. Dikkat tek bir anda yalnızca tek bir şeyde toplanabilir. Tek yapacağınız, onu üzerinde meditasyon yaptığınız şeyde toplamaktır.

Karmaşaları durdurmanın bir başka yolu da nefesinizi tutarak ya da salarak yalnızca nefes alma işlemini bir süreliğine durdurmaktır. Nefes alma bedendeki tüm biyolojik işlemlere derinde bağlı olduğu için (milyonlarca yıllık evrim içinde gelişen) yaşama içgüdüsü, dikkatin karmaşaya akışını kesintiye uğratacaktır ve onu solumanın kesilmesinin farkındalığıyla merkeze döndürecektir. Sonra normal nefes almaya dönmek ve dikkati çalışılan meditasyon biçimine yöneltmekse oldukça kolaydır.

Ses Akımı Meditasyonu:

Tüm, bütünlüklü dikkatinizi pineal bezin yer aldığı beynin merkezine odaklayın. Dikkatle ortaya çıkacak sesleri dinleyin. Bir süre sonra bir çok farklı ton ve perdeden sesler duyacaksınız. Başlangıçta yalnızca kulaklardaki moleküler gürültünün gelişigüzel hışırtısını duyabilirsiniz fakat zamanla bir orgla verilen notalar gibi kesin tonlar kendilerini ortaya koyacak. Bu ses doğrudan beyinde ve gizli bedenlerde duyulur, fiziksel kulak organında değil. Bu fiziksel bedende akan ve gizli bedenlerde titreşip dolaşan, bilinçli enerjinin salınımının sesidir.

Tüm, bütünlüklü dikkatinizi duyabildiğiniz en yüksek ses perdesine odaklamalısınız ve onun sizi daha yüksek bilinçlilik seviyelerine taşımasına izin vermelisiniz; ayrıca bırakın ses ruhsal ışığı ortaya çıkartıp yoğunlaştırsın. Konsantrasyonunuz daha iyi oldukça ses de daha yüksek ve belirgin olacaktır.

Bu ses titreşiminin tüm kafanızı, tüm bedeninizi ve sizi kaplayan uzayın tüm genişleyen hacimlerini içerene kadar yayılmasını tecrübe edin. Bu yolla yörünge-kürelerin müziğine akortlanacaksınız ve tüm varlığınız evrenin armonik ritmi için bir alıcı ve verici olacak. Böyle bir meditasyondan sonra gözlerinizi açtığınızda çevrenizdeki her şeyin ışıl ışıl olduğunu görmeniz mümkün.

Başlangıçta ses akımı başın belirli bir bölgesinde, büyük olasılıkla kulaklardan birinde, ortaya çıkabilir. Ses akımını sol kulakta dinlememelisiniz çünkü bu psişik olarak zararlıdır. Onu sağ kulakta dinleyin ve aşamalı olarak beynin merkezine taşımayı deneyin. Ses akımı titreşiminin Sahasraram çakra olarak bilinen bu tepe noktasından (bağlantılı bezi pineal cisimdir) tüm başı doldurmasına ve sonra başın da ötesinde tüm çevreleyen uzaya yayılmasına izin verin. Bu klasik yöntemlerden biridir ve sizi en yüksek deneyime götürebilir.

Kafadaki Işık Meditasyonu:

Bu meditasyon biçimini çalışmak için; gözlerinizi kapatın, dikkatinizi alnın ortasında hemen kaşların arasındaki noktanın üzerinde odaklayarak iç-görüş alanınızı gözlemleyin. Bu nokta üçüncü Göz Merkezi ya da Agna çakra olarak adlandırılır. Duru görü yetisiyle bağlantılıdır. Agna çakranın fiziksel belirtisi ya da destek noktası burun kökünün arkasında kemikli bir beşikte yer alan hipofiz bezidir.

Gözlerinizi kapadığınızda ışık, renk ve motifler ortaya çıkmaya başlayana kadar iç görüş alanınıza ısrarla bakın (rahat kalması gereken fiziksel gözlerinizle değil, dikkatinizle bakacaksınız). Birçok insan gözlerini kapattığında başlangıçta siyah bir boşluk görür, fakat bu boşluğa ısrarla bakarsanız, bir çok renk ve motif ortaya çıkacaktır. Bu olduğunda yalnızca onları bir film izler gibi tüm dikkatinizle gözleyin. Sonra düzenli aralıklarla tüm dikkatinizi görüş alanınızın merkezinde gördüğünüz en küçük noktaya odaklayın ve onu delip geçin. Bunu yaptıktan sonra, ışık yeniden o noktadan ileriye yeni bir enerji infilakıyla ışıyacaktır ve kendinizi daha yüksek bir titreşim boyunda ya da enerji düzeyinde bulacaksınız. Bu meditasyon biçimini sürekli çalışarak, ışıyan bir ışık denizine dalacaksınız ve bu ruhsal gücün ışıdığı bir merkez olacaksınız.

Dikkati başın tepesindeki Sahasraram çakra ya da Bin Taçyapraklı Lotus’ta yoğunlaştırarak, deneyimli bir meditasyoncu çok daha güçlü bir ışınım ve ruhsal güç yayabilir (bu çakrayı aktive etmek daha fazla zaman alabilir, yeni başlayanlar Agna çakra ya da üçüncü Göz Merkezi’nden bakarak daha erken sonuçlar alabilir).

“Sonsuza Açılan Kapı” ve Brahmarandra ya da “Brahma’nın boşluğu” denilen Sahasraram çarkı en yüksek çakradır ve insanda uyandırılabilecek tüm merkezlerin en güçlü ve en ruhsal olanıdır (bazı yogiler tarafından aynı önemde tutulan Kalp çakra’sı buna istisna olabilir). Mükemmel bir yogi ya da ermişte Sahasraram çakra tamamen harekete geçirildiğinde, Kozmik Kundalini’nin ateşi o kişinin üzerine çöker ve kendi yükselen kundalini gücüyle harmanlanır ve ruhsallığın beyaz ışığı millerce çevreye ışır.

Çakra Meditasyonu:

Dikkati bedenin içinde çakraların yer aldığı çeşitli bölgelere odaklayarak bu çakraları aktive etmek ve yüksek enerji seviyeleri ve gizli bedenlerden yüksek bir enerji akışını kolaylaştırmak ve fazla miktarda ruhsal enerji açığa çıkarmak mümkündür. Fiziksel bedeni ve gizli enerji bedenlerini birbirlerine bağlayan yedi esas çakra vardır.

Çakralar ruhsal enerjinin emilip yayılma işlevini gören, bir yörünge etrafında dönen anaforlardır. Fiziksel bedende temel sinir merkezleri ve bezlerle ilişkilidirler. Ruhsal bedende, dönen enerjinin stroboskopik etkisiyle oluşan çiçek taçyapraklarından çemberler gibidirler. Ruhsal çakra çiçekleri ait oldukları bez ya da sinir ağına bir çeşit huni benzeri sapla bağlıdır. Astral bedende çakralar bir su kaynağındaki ya da tıpası çekilmiş bir küvetteki girdaplar gibi anaforlar oluşturur. Zihinsel bedende ise yakınsayan ışık doğruları olarak görünürler.

Muladora çakra belkemiğinin temelindedir ve yükseltildiğinde ileri yoga aşamalarında belkemiğinin merkezinden yukarı çıkan ve Sahasraram çakra denilen serebral korteksteki en yüksek çakrayı aktive eden Kundalini Ateş Çemberi’nin tahtı olur.

Bir sonraki çakra Kuyruksokumu Merkezi ya da Swadisthana çakra adını alır. Adrenal bezleriyle bağlantılıdır ve havadaki pranik yaşam gücünün emilimiyle ilgilidir. Hava bu enerjiyi solar ışınımdan emer. Muladora çakra’nın mı yoksa Swadisthana çakra’nın mı cinsel etkinlikle doğrudan bağlantılı olduğu konusunda çeşitli metinlerde farklı görüşler yer alır.

Swadisthana çakra’dan sonra sindirim etkinliğiyle ve astral arzular ve duyguların duyumsanmasının yaşamsallığıyla bağlantılı olan Manipara ya da güneş Sinir Sistemi Merkezi gelir.

Yükseliş sırasına göre bir sonraki çakra ruhsal enerji kaynağıyla ve aşk, özgecilik ve yardımseverlik gibi daha yüksek duygularla bağlantılı olan Anahala ya da Kalp çakrası’dır.

Bir sonraki çakra tiroit bezleriyle bağlantılı olan ve hitabet gücünü etkileyen ve mantra yoga ve sanatsal yaratıcılık kapasitesiyle ilgili olan Vishudha ya da Gırtlak çakrası’dır. Bu merkez zikir ve Şarkı söylemeyle aktive edilir.

Bundan sonra alında, hemen kaşların ortasının üzerinde yer alan Agna çakra vardır. Bu hipofiz beziyle ve beyin korteksi altındaki bölgelerle bağlantılıdır. Agna çakra duru görü, bilimsel nedensellik, istekli ve felsefi düşünüş gibi zihinsel yetilerle ilişkilidir. Bu çakranın geliştirilmesi görme kabiliyetini uyandırır ve doğaüstü seviyede astral ve zihinsel güçleri düzenler.

Agna çakra’nın üzerinde, pineal bez ve serebral korteksle bağlantılı Sahasraram çakra ya da Bin Taçyapraklı Lotus bulunur. Bu, başın tepesinde yer alır. Ses akımıyla ve duru duyma yetisiyle bağlantılıdır ve tüm çakraların en ruhsal olanıdır. Bu çakra tamamen geliştiğinde Tanrısal bilinçle birlik mümkündür ve Aydınlanma gerçekleşir.

Dikkat bu çakralardan birinde odaklandığında, o noktadaki bilinç yoğunluğunun alt armonileri o çakrayı aktive eder ve üst-psişik enerji seviyelerine bilinçli bir giriş yapmayı mümkün kılan enerji akışını arttırır. Muladora çakra, Kuyruksokumu çakrası ve güneş Sinir Ağı Merkezi çakrası adındaki ilk üç çakra üzerinde meditasyon yapmanız önerilmez çünkü bunlar zayıf duyguları ve cinsel tutkuları harekete geçirebilir. Bu istenmeyen astral akışlara geçişe neden olabilir ve psikolojik denge bozukluğuna yol açabilir. Kalp Merkezi, Agna çakra ve Sahasraram çakra’yla çalışmak daha iyidir, çünkü bunlar üst bilinçliliğin açığa çıkarılmasıyla en doğrudan ilişkili olanlardır ve uyandırıldıklarında astral ve zihinsel bedenleri arıtma ve güçlendirmenin yanı sıra bedenin salgısal dengesini değiştirerek ve ruhsal bedenin enerji kanal ve boğumlarından yeni pranik güçler dolaştırarak kendiliğinden alt çakraları da geliştirecektir.

Hipofiz bezinin salgıladığı hormonlar timüs bezi, tiroit bezi, adrenal bezi ve cinsel bezlerle birlikte vücuttaki diğer bezleri de düzenler. Agna çakra’nın geliştirilmesiyle hipofiz bezi tamamen aktive edildiğinde, tüm diğer bezler uygun kimyasal dengeye getirilir, böylece tüm alt çakraların titreşim şiddetini arttırmayı ve hepsini uygun biçimde geliştirmeyi sağlar.

Gelişmiş bir yoga uygulaması olan Kundalini Yoga’da başın üstündeki en yüksek çakra olan Sahasraram çakrayı aktive etmek için, Kundalini Ateşi’ni yükseltip onu belkemiğinin merkezine taşımak üzere konsantrasyon belkemiğinin temelindeki Muladora çakra üzerinde yapılır. Ancak Kundalini ateşi vaktinden önce yükseltilirse ve uygun yönlendirilmezse aşağıya geri dönebilir ve anormal cinsel arzulara ve sapkınlığa yol açabilir. Bu yüzden Kundalini’yi yükseltmek yalnızca gizli bedenlerin büyük oranda arındırıldığı ve kişilik üzerinde ruhsal denetimin iyi kurulduğu ileri yoga aşamalarında yapılmalıdır.

Mantra Yoga ve Meditasyonun birleşimi:

Om zikrini ya da diğer mantraları tekrarlarken çeşitli çakraları aktive etmek mümkündür. Değişen perdelerde zikrederek vücutta farklı dokuları titreştirirsiniz, böylece sinir bez merkezlerini uyarır ve onlarla bağlantılı çakraları aktive edersiniz. Biraz deneyimle hangi ton ya da perdelerin bedenin hangi kısımlarını ve hangi çakraları titreştirdiğini bulabilirsiniz. Bunu ortaya çıkarttığınızda aktive etmek istediğiniz çakra üzerinde meditasyon yaparken tüm gücünüzle zikredin.

Ses dalgaları ruhsal, astral ve zihinsel atmosferde görme kabiliyeti geliştirebileceğiniz titreşim motifleri meydana getirir. Bunlar rengarenk, çok karmaşık ve çok güzeldir; bazen geometrik motifler ve ışınlardan oluşan mandalalar oluştururlar. Müziğin de benzer bir etkisi olacaktır. Sanrısal bir oturum esnasında Agna çakra ya da üçüncü Göz Merkezi’nden içsel ışığı gözlerken müzik dinleyin. Sonra müzikle gelişen renk motiflerinin değişimini izleyin. Bu amaç için klasik müzik ve Hint raga’ları özellikle uygundur.

Ben ilkesi üzerine Meditasyon:

Bu meditasyon biçiminin uygulanmasında bilinç kendi üzerine yöneltilir. Gerektiği gibi ve başarılı biçimde uygulandığında bu en güçlü ve en yüksek meditasyon biçimidir. Kalp çakra’sı ya da baş tacındaki Sahasraram çakra’da odaklanırken dikkati, dikkatin kendisinin üzerine çevirin. Eğer düşünceler ya da özel nitelikli algılar biçiminde karmaşalar oluşursa hemen dikkatinizi bu düşünce ve algıları tecrübe eden bilinçte yoğunlaştırın. Ruhsal ışık ya da ses akımının ortaya çıkması halinde bile bu şekilde davranın. Ses akımı ve ışık yalnızca üzerinde meditasyon yaptığınız bilincin alt armonileridir. Dikkati konsantrasyonun kendisinin üzerinde ne kadar sabit tutarsanız ışık, ses akımı, bedendeki elektrik duyumlar, manyetik güç hisleri, ağırlıksızlık vb. de o oranda kendilerini ortaya koyacaktır. Ancak, dikkatinizin bu görümlerin herhangi biri tarafından dağıtılmasına izin verirseniz, karmaşanın sınırlamasıyla karşılaşırsınız ve saf bilinç kesintiye uğrar ve onunla birlikte saf bilinç üzerine odaklanmanın alt armonileri ve yan ürünleri olan her şey, muhtemelen dikkatinizi dağıtan psişik görümün kendisi de sona erer. Önce saf bilincin alemini araştırın ki tüm diğer psişik görümler size katılsın.

Dikkati, dikkatin kendisinin üzerine çevirmek, saf bilinç Tanrı’yla aynı olduğu için, her yerde her zaman mevcut olan ilke olduğu için, herhangi bir nokta üzerinde yapılabilir. Başlangıçta bunu en kolay çakralarda, tercihen Kalp çakrası ya da Sahasraram veya Baş Merkezi’nde yapabilirsiniz. Alındaki Agna çakra ya da Üçüncü Göz Merkezi de iyi sonuçlar verebilir, fakat eğer aktive edebiliyorsanız Sahasraram çakrayı kullanmak daha iyi olur.

Bu meditasyon biçimini uyguladığınızda saf bilinciniz kendini her yönde sonsuzca yayılan ışıltılı, beyaz bir ışık denizi olarak tecrübe edecek. Saf bilincin kendisi kristalden ve renksizdir; ancak o, saf bilincin yarattığı titreşimin belirli alt armoni dalgaları olan tüm renklerin aynı anda bulunduğu beyaz ışığı oluşturur.

Dikkati belirli bir çakra’da dikkatin kendisinin üzerine çevirmek, o çakra’daki titreşim yapısını armonik ve tüm titreşim dalgaları ya da görünüm düzeylerinde geometrik sıralı bir duruma getirir. Bu, çakranın iç düzlem yapısında ortak boğum noktaları oluşturur. Farklı frekansta ve dalga boylarındaki titreşimlerin hepsi bu ortak boğum noktalarından birlikte başlayıp birlikte biterler. Bu muhtemelen çeşitli titreşimlerin ve frekansların değişik dalga boylarının bir müzik gamındaki notalar gibi, kesin matematiksel oranlarla bir diğerini doğurmasından kaynaklanmaktadır. Titreşim dalgaları ya da uzaysal dağılımı açısından salınımı bozuk titreşimler ortak boğum noktalarında diğer dalgaların müdahalesiyle nötrleşir. Hem kısa hem uzun bir çok dalga boyunun döngülerine birlikte başlayıp, son bulduğu yerde, boyutlar arasında kaymak ve yüksek ruhsal titreşim dalgalarını tecrübe etmek ve sonsuz hızla hareket eden Atman’a yaklaşmak mümkün olabilir. Bu ortak boğum noktalarında enerjinin bir oktavdan ya da düzlemden diğerine dönüşümü de, yüksek enerji boyutlarından alçak boyutlara bir akışla mümkün olabilir. Böylece alt boyutlarda bulunan titreşim kalıplarının daha üsttekilere dönüştürülmesi mümkün olur. Daha sonra ruh kişilik yapısını, insanoğlunun gidişatında elverişli bir ruhsal dışavurum aracı yaparak kontrol edebilir. Bu meditasyon biçimi konsantrasyonun Tek-noktalılığını geliştirir.

Sanrı uyandırıcı maddelerin kullanımı yüksek düzlemlerden alçak düzlemlere çok büyük miktarda enerji akışını uyardığından, sanrısal bir oturum sırasında oluşan herhangi bir düşünce ya da duygu kalıbı çok güçlü biçimde damgalanır ve titreşim yapılarına katılmış büyük miktarlarda enerji içerir. Bu düşünce ve duygu kalıpları daha sonra güçlü bilinçdışı etmenler olarak günlük yaşantımızda belirleyici rol oynarlar. Bu yüzden sanrısal bir oturum sırasında yapıcı damgalar oluşturulması son derece önemlidir. Dikkati kontrol etmek bunu sağlayabilir.

Bu hususta son olarak bir kaç noktada tavsiyede bulunmak isterim. Dikkati bir şeyden bir başkasına çok hızlı odaklamamaya çalışın. Tamamlanana kadar bir düşünce ya da meditasyonda devam edin. Ürkütücü vizyonlar ya da halisünasyonlar ortaya çıkarsa panik yapmayın. Korku onlar üzerinde daha fazla yoğunlaşmanıza neden olacaktır ve böylece onları sizin dikkatinizin gücüyle besleyecektir.

Bağımsız kalın ve dikkatinizi halisünasyonları tecrübe eden içinizdeki bilince yöneltin. Tanrı’nın sizin içinizde sizin dikkat gücünüz olarak bulunduğunu ve doğru yönlendirildiğinde daha küçük güçlerin hepsini idare edeceğini her zaman hatırlayın.

Bazı araştırmacılar, okültistler ve yogiler tarafından sanrı uyandırıcı maddelerin Sahasraram ve Agna çakra’yla (aynı zamanda Bin Taçyapraklı Lotus ve üçüncü Göz Merkezi de denir) bağlantılı olarak bilinen pineal ve hipofiz bezlerinin salgı işlemini uyardığına inanıyor. Bu uyarım ruhsal ve fiziksel beden arasındaki enerji akışını arttırır. Sanrı uyandırıcı maddeler fiziksel bedenin hücrelerini stres altına sokuyor olabilir, böylece stresin üstesinden gelme etkinliklerini hızlandırıyor olmalılar. Hücrelerin etkinliği artınca titreşim dalgaları da artar, böylece onları gizli fizikötesi enerji düzlemlerindeki yüksek titreşim dalgalarıyla armonik bir tınıya sokar. Bu işlem bez sistemlerinde, beyin ve sinir sistemlerinde daha yüksek bir bilinçliliğin dışavurumunu mümkün kılabilir.

Arttırılmış fiziksel hücre etkinliği fiziksel bedenin yükseltilen etkinliğini sürdürmek için ruhsal bedende daha fazla çalışma ve etkinlik gerektirir. Böylece ruhsal bedenin titreşimsel dalgası hızlandırılır bu da ruhsal bedenle armonik uyumda kalmak ve devam ettirmek için astral bedende etkinliğin arttırılmasını gerektirir. Astral bedenin titreşim dalgalarının arttırılması ve yükseltilmiş etkinlik, zihinsel bedende titreşimsel dalga etkinliğinin arttırılmasını gerektirir. Bu zihinsel bedeni sırasıyla ruhun gücü, sevgisi ve bilgeliğiyle daha bütünsel olarak uyumlu kılar. Böylece bütün seviyelerdeki tüm varoluşun sıralanması sağlanır ve motif dalgalarının ve çeşitli oktavlar ya da enerji düzlemlerinin arasında enerji değişimi daha hızlı gerçekleşir.

Ayrıca sanrı uyandırıcı maddelerin yüksek düzlemlerdeki belirli anahtar frekansların düşük armonileriyle mükemmel rezonansta olmalarını sağlayan kimyasal bir yapıları da olabilir ve böylece fiziksel bedendeki bu titreşimlerin yansıması için bir giriş noktası rolü oynuyor olabilirler. Böylece bir çok farklı boyutun titreşim yapısında ortak boğum noktaları oluşturmayı sağlayabilirler.

Yalnızca benliğin yaşamında ruhun sevgisi, bilgeliği ve gücünü doğurmuş olmakla kalınmaz, aynı zamanda evrimsel süreçte üretilen fiziksel bedenin ve ruhsal, astral ve zihinsel bedenlerin uyumlu organizasyonu ruha armonik olarak yansıtılmış ve korunmuş olur. Fiziksel beden en az sürekliliğe sahip olan, en yoğun olan ve en alt düzlemin maddelerinden oluşmuş olduğundan evrimsel ifadeyle en yeni olan ve yapısal olarak en yüksek organize olandır. Bu yüzden onun gizli düzlemlerin enerji maddesinden yapılmış tam bir kopyası, ruh ve gizli bedenler için evrimsel bir kazanımdır. Fiziksel beden daha yüksek boyutlardan enerji akışıyla yeterince canlandırıldığında, akasha’yı ya da yüksek düzlemlerin enerji maddesinde kendi üst armonilerini yaratmaya başlar ve böylece modeli korunur ve ölümsüz kılınır.

Bu yüzden doğru kullanıldıklarında sanrı uyandırıcı maddeler evrimsel süreci hızlandırmayı sağlar. İnsan, üstinsana evirildiğinde evrimde göründüğü gibi Tanrısal istekle uyum içinde, bilinç üstü zihnin yönlendirmesiyle; mineral, bitki ve hayvan alemlerinin evrimsel biçimlendirmesi ve yönlendirilmesinde aktif bir rol alacaktır. Bugün bile, insanın titreşimleri bu alemlerin doğasını içtenlikle iyi ya da kötü yönde etkilemektedir.