Boşluk: Yaratıcı Karanlık

Alıntıdır…

Yazar Cem Şen

Şekil boşluktur ve boşluk şekildir. Şekil boşluktan başka bir şey değildir. Boşluk şekilden başka bir şey değildir. Şekil ne ise boşluk da odur. Boşluk ne ise şekil de odur. Algı, algılama ve bilgi de boşluktur. Şekil şekildir ve boşluk boşluktur.
—Prajna Paramita Sutra

Adlandırılabilen Tao, Tao değildir.
Ona verilen adlar, onun adı değildir.
—Tao Te Ching,

Karanlığın içinde ışığı ararken zamanla olguların birbirlerine göre ve en nihayetinde de kendime göre biçim aldığını fark ederim. Demek ki tanım, bana göre oluşmaktadır. Bu anlayışla kimseyi suçlamamaya başlarım. Kendi hayatım için teşekkür edebileceğim ya da suçlayabileceğim kimse yoktur. Kendi gerçekliğimi kendim yaratmaktayımdır. Bunun üzerine kendimi değiştirdiğimde gerçekliği değiştirebileceğimi fark ederim. Bu farkındalıkla yaratma girişiminde bulunarak, tanrı ile ortaklık kurmaya kalkarım. Fakat yaratma eylemi, “benim” aklımdan, duyularımdan, duygularımdan, korkularımdan, arzularımdan ve elbette sahip olma isteğimden kaynaklandığı için gerçek bir yaratım değildir. Olsa olsa yaratımın kaba, eksik ve çoğu zaman da zararlı bir kopyasıdır. Olmak, yerini bir kez daha sahip olmaya bırakır. Mutluluğu yaratabileceğimi ve ona sahip olabileceğimi sanırım.

İlk başlarda her şey yolundadır. İstediğim gerçekliği, kaba bir düzeyde de olsa gerçekleştirmeye başlarım. Yine de zaman geçtikçe beni yeni bir ıstırabın beklediğine tanık olurum. Bu ıstırabın iki temel nedeni vardır: Birincisi, istediğim her şeyi yaratamam, ikincisi ise yaratımlarım gerçekten de beni mutlu etmez. İçimde, sahip oldukça kendini fakir hisseden insanın huzursuzluğu büyümeye başlar. Belki de hatalı şeyler istiyorumdur diye düşünürüm. Doğru şeyleri istemeliyimdir belki? Kendim için istemeyi bırakmalı ve başkaları için istemeliyim; fakat bu da mutlu etmez beni.
O zaman gerçek isteklerimi keşfetmeliyim. Belki de istemeyi bırakmalıyım? Peki ama isteyen Ben kim? Gerçek isteklerimi ya da onları isteyeni keşfetmek için “Ben” dediğim kişinin kim ya da ne olduğunu anlamalıyım. Bu arayışa giriştiğimde, kullandığım yöntem geçmiş yaşamlarımı bulmak da olsa psikoterapi de olsa durum değişmez. Mutsuzluğum hâlâ devam etmektedir. Mutsuzumdur, çünkü hâlâ bir tanım peşinde koşuyor ve bir şeye, “Ben” dediğim bir şeye sahip olmaya çalışıyorumdur. Gerçekliği değiştiren ve değiştirme arzusunda olan da bu Ben’dir. Her şey, bu Ben’e göre şekil almaktadır. Peki ama eğer tüm gerçeklik bana göre oluşuyorsa, gerçekten de kimdir bu Ben dediğim küçük insan?

Derken, Ben hakkında bildiğim her şeyi unutur ve tarafsız bir şekilde “Ben” dediğim şeyi gözlemlemeye başlarım. Gözlemlemenin ilk aşaması oldukça zordur. İnsanın elinde son derece kaygan bir buz tabakasını tutmaya çalışmasına benzer. Bir an yakalar gibi olur beni, hemen ardından kaybediverir. Bene bakarken, onu kendi bakış açısına göre biçimlendirdiğini fark eder. Her şey benim bakış açıma ve niyetime göre biçim almaktadır bu evrende. Ben dediğim şey de bu gerçeklikten ayrı bir yerde durmamaktadır. Beni, yalnızca “bana göre” gözlemleyebilirim. Ben, benim ona yönlendirdiğim niyete göre biçim alır. Tıpkı, ışığı parçacık olarak gözlemlemeye niyetlenen bir gözlemcinin onu parçacık, dalga olarak gözlemlemeye niyetlenen gözlemcinin onu dalga olarak görmesi gibi. Peki ama ışık gerçekte nedir? Ben nedir? Bunun için gözlemi bırakmalı mıyım? Fakat eğer onu gözlemlemezsem onun ne olduğunu nasıl anlayabilirim? Ben, beni nasıl gözlemleyebilir? Göz kendini nasıl görebilir? Bunun tek bir yolu olabilir diye düşünürüm; kendi gözümü ancak bir başkasının gözünden ya da bir yansıtıcıdan görebilirim. Bunun üzerine beni bana anlatacak kişileri kullanmaya başlarım. Elbette bu çaba boş bir çabadır; çünkü beni gözlemleyen ve bana anlatan, beni kendi benine göre gözlemlemektedir.

Bu durumda, Ben dediğim şeyi tarafsız, olduğu haliyle gözlemlemek için ne yapabileceğim konusunda aklım karışır. Ben, beni gözlemleyemez çünkü ben, beni gözlemlemeye kalkıştığında onu bana göre değiştirir. Başkası beni gözlemleyemez çünkü başkası beni kendine göre değiştirir. Ben, kimim ya da neyim? Ben’i nasıl gözlemleyebilirim?

Sonunda vazgeçerim. Bilirim ki Ben dediğim şeyi gözlemlememin bir yolu yoktur. Onu gözlemleme niyetim olmadan otururum. Bütün niyetler, bütün istekler ve bütün tanımlar anlamını yitirir. Bilirim ki bütün tanımlarım, bütün niyetlerim, Ben dediğim şeyi bana göre değiştirecektir. Bilirim ki, bilgim, bilmenin önündeki engeldir. Bunun üzerine, zihnimi bir ayna yapar ve gözlemleme niyetim olmadan gözlemlemeye başlarım. Gözlemleyen gözlemlenen olur. Derken yavaşça şekil boşluğa, boşluk ise şekile dönüşmeye başlar. Soru sormam, bir şey beklemem, niyetlenmem, yalnızca durur ve bakarım. Bakarım. Bakarım…

Derken, şekil kendini çözündürmeye başlar. Ben dediğim şeyin kocaman bir yanılgı olduğunu fark etmeye başlarım. Her şeyden ayrı ve bağımsız bir ben yoktur. Her şeyden öte, Ben yoktur. Tanımlanan şey Ben değildir. Yalnızca bir yanılgıdır. Bir cehalettir. Ben olarak adlandırdığım şey, yokluğun kendini var sanmasından başka bir şey değildir. Bilen bir Ben yoktur.
Baktıkça, çözünmeye başlar her şey ve geriye boşluktan başka bir şey kalmaz.
Bu boşluk, her şeyin temelindeki boşluktur. Her şey bu boşluktan yaratılmaktadır.

Peki ama boş olan bir şey nasıl yaratabilir?
Boşluğu gözlemlemeyi sürdürürken içimi mutlu bir duygu kaplamaya başlar. Tanımlayamam onu; boşluktayımdır çünkü. Yine de mutlu bir duygu olduğunu bilirim bunun. Sevgi ve cesarete benzer bir duygudur.
Boşluk, gözümün önünde gittikçe büyüyen bir ışık gibi parlamaya başlarken ilk aydınlanmamı yaşarım. Doğmadığımı ve ölmeyeceğimi anlarım.
Işık gittikçeartarken bunun gerçek bir ışık olduğunu anlarım. Boşluk, ışıktır! Gözlerimin gerisinde bir yerlerde parlar. Tüm evreni doldurur.
Boşluğu gözlemlemeyi sürdürürüm. Yavaş yavaş beni oluşturan şeyin boşluğa dönüştüğünü hissederim.
Işık olarak algıladığım boşluk her yer ve tüm zamanlardır; aynı zamanda hiçbir yer ve hiçbir zamandır. Boşluğun zamansız ve mekansız olduğunu fark ederim. Bir toplu iğne başındaki miktarı ile tüm evrendeki miktarının aynı olduğunu fark ederim.
Işığı izlemeyi sürdürürüm.
İzlerken, onun aynı zamanda yaratılışın temel nedeni ve kendisi olduğunu anlarım.
Işığın içinde bir bilincin varolduğunu fark ederim şaşkınlıkla.
Ve ışık bana ne olduğunu anlatır.
Işık, erdemdir!

Mu… Atlantis ve Öncesi

Alıntıdır…

“MU.. ATLANTİS VE ÖNCESİ…

Size anlatacaklarıma inanıp inanmamanız beni ilgilendirmez. Her büyük bilgelikte olduğu gibi, kendi kabul ediş derecenize, Kendi şuur noktanız karar verecektir. Bu dünyadan insanlığın farkında olmadığı birçok büyük uygarlıklar gelip geçmiştir.

Ökült öğretilere göre Raund denilen her büyük dünya devresinde 7 kök ırk yaşar ve her ırk da ayrıca 7 alt ırka ayrılır. İşte biraz sonra sözünü edeceğimiz Cordemia uygarlığı bu raund’un 1. kök ırkını oluşturur. Kendinden doğumlular olan yoga oğulları, 52 metre boyunda olan, âdem ırkı 1,5 milyar yıl önce ortaya çıktılar.1.kök ırkın kalıntıları Afganistan’daki bamyan kenti yakınındaki devasa heykellerde görülür. Vadi devasa kayalıklarla kuşatılmıştır. İnsan eli ile açılmış olan mağaraların bazılarının girişinde beş adet muazzam heykeller yer almaktadır. Bu heykellerin en büyüğü 52 metreyi bulur. İşte 1. kök ırka ait olan heykellerdir. Birincisi gibi kayaya oyulmuş olan 2. heykelde 38 metredir.(2, kök ırkı oluşturanlar hiperboreanlar) 3. heykelinse 18 metreye ulaşmıştır.(3, kök ırkı oluşturanlar lemuryalılar). 4.heykelise9 metre boyundadır.(4.kök ırkı oluşturan Atlantisliler ) .5.heykel ise daha kısa boylu olup, şimdiki insan ırkının yüksek boylu insanından biraz daha iricedir.(5.kök ırkı oluşturanlar aryenler)

İnsanlık bu dünya üzerine yerleştirildiğinde, insanlık, Yaradan’ın kendi mükemmelliğine benzetilerek yaratılmıştı. İnsanlık dünya üzerinde ilk kez yürüdüğünde hatanın ne olduğunu bilmeksizin mükemmel bir yaşam sürmüştü. CORDEMİA adıyla bilinen ve insanlığın bu dünya üzerindeki ilk büyük uygarlığı olan bir uygarlıkta yaşamıştı. Bu uygarlığın coğrafi konumu, ölü deniz dediğimiz su kütlesinin civarına rastlıyordu. Bu yeryüzünün ilk sakinleri sadece ruhtan daha yoğundular. Bu yoğunluktaki varlıklar dünyaya gelmeden önce, andromeda, sirius ve Orion galaksilerinden ve diğer boyutlardan güneş sistemimizdekiVenüs’e göç etmişlerdir. Bilindiği gibi Venüs üzerinde insanların yaşayamayacakları bir gezegendir. Bu yüzden oralarda fiziksel olmayan buharımsı bedenlerde varlıklarınısürdürdüler.(Cordemia uygarlığı birinci kök ırkı oluşturur.)
Hiperborea kıtası hakkında ise pek fazla bilgi kaynağı bulunmamaktadır. Hiperborea, ezoterik tradisyona göre, Dünya ekseninin değişmesinden önce, şimdi kuzey kutbunun bulunduğu bölgede yer almaktaydı. Yüzbinlerce yıl önce, ilk ”toplu doğal afetler dönemi”nde sulara gömülmüş, sonraki bir dönemde meydana gelen eksen değişikliğinden ötürü bölge buzullarla kaplanmıştır. Hiperborea’lılar sarı saçlı, mavi gözlü bir ırk olarak, hastalığı tanımayan, çok uzun ömürlü, mutlu insanların kıtası olarak betimlenir. Ve beyaz ırkın da ilk atalarını oluşturuyorlardı. Tufandan önce kutup bölgelerinin oldukça sıcak alanlar olduğu ezoterik tradisyonların genel bir kabulüdür. Tufandan önce, kutup bölgeleri oldukça sıcak alanlardı çünkü dünya, güneşe daha yıkan bir yörüngede dönüyordu, ekseni dikti. Dolayısıyla mevsimler yoktu.. Hatta Maya ve Hint tradisyonlarında Hiperborea Tanrılarıyla Lemurya majisyenleri arasındaki savaşın anlatıldığı metinler vardır. Bu savaş o kadar büyük ve etkileyici olmuştur ki, dünya üzerinde büyük iklim değişiklikleri meydana gelmiş ve buzul çağına girilmiştir.(Hiperboreanlar 2,kök ırkı oluşturur.)

Venüs’teki tekâmülleri sırasında henüz deneyimlemedikleri fiziksel var oluşu deneyimlemek için mavi ve yeşil bir gezegen olan dünyada ortaya çıkan zeki bir yaşam formuna girerler. Bu durumda kendilerine uygun bir yer bulmak için bu sezgisel olarak yapılan taranmada lemurya denilen kıtaya yerleşmeye karar verdiler. Lemuryadaki bu zeki yaşam formları ince uzun bedenlere, yakışıklı hoş bir görünüme, esmer bir tene, koyu renkli gözlere ve parlak siyah saçlara sahiptiler.

Lemuryada yaşamak mitolojik cennet bahçesinde yaşamak gibiydi. Bu dertsiz ve tasasız bir yaşamdı. “Acele et” sözü Lemuryada asla kullanılmazdı. Tropikal ve astropikal bitki örtüsü meyve, sebze, şifalı bitki ve kabuklu yeşimlerle doluydu.

Yerküre, enerjisinin ley hatları olarak bilinen meridyenler boyunca akması bakımından bir insan bedenine benzer. Bu ley hatları yer kürenin sinir sistemidir. Lemuryalılar bu ley hatlarına enerji ağı derlerdi. Bu enerji ağı üzerinde belli noktalarda muazzam enerji vorteksleri(anaforları) içeren akupunktur noktaları bulunur. İngiletere’deki Glastonbury, California’daki Shasta dağı ve Yeni Zelanda’daki Taupo gölü aynı enerji ağları ile birbirine bağlıdır.
O başlangıç dönemimdeki ruhlar yukarıdaki âlem ile tam bir irtibat içersinde yaşadılar. Yasak meyve sembolizmi ve elmanın yenmesi, insanlığın yaşam alanına irade özgürlüğünün girişini temsil ediyordu. Bundan böyle insanlığın masumiyeti yerini, sağ kalmak için gösterdiği çabalar ile kendilerince yaratılan yaşam güçlükleri almıştı. Zamanla ruhsal varlıklarla olan irtibatları devam etti ama zamanla bu tür irtibatlar insanlığın kendi yoğunluğu ile kesildi ve böyle insanlık kendi arzusu ile güzelim bahçesinden atıldı.

Atlantisliler evrim yasasına uygun olarak dördüncü alt ırkın ortalarına doğru fizik güzellikleri ile güçlerinin doruğuna varan devlerdi Dünyanın her yanında eskiden var olan bir devler ırkına yazılı ve sözlü tradisyonlar mevcuttur. Agarek dünyasında titanlar, Hindistan da danavalar, Kalde de izdubarlar… Türkçedeki ızbandut kelimesinin burdan geldiği aşikârdır.
Hz. Musa 4.60 metre yüksekliğinde ve 1.20 metre genişliğinde bir kral olan Og’dan bahseder.(Tevrat tesniye–3/11) Yine bu dönemde yaşamış olan Titanlar ve kikloplar Atlantis ırkına aittir. Kiklpolar gerçekten de üç gözlü ölümlülerdi. Üçüncü kök ırkın insanları fiziki bir üçüncü gözü vardı. Dördüncü kök ırkın üçüncü alt ırkının ortalarında insan organizmasının mükemmel v simetrik bir hale gelmeye başlamasından itibaren ancak bu beşinci kök ırkta tamamlanmıştır. Üçüncü gözde insanın anatomisinden kalkmıştır. Üçüncü gözün zihin ve görsel algılamaları hemen hemen dördüncü kök ırkın sonuna kadar sürmüş, Atlantis kıtasının büyük bir kısmının batması ndan öncede üçüncü gözün işlevi tamamen bitmiştir. Ancak arkasında bir zamanki varlığına tanıklık edecek bir iz bırakmıştır. Bu tanık beyin hipofizi’dir.

İlk iki kök ırk hakkında fazlaca bir bilgi bulunmaz Ancak 3,kök ırk ile bilgiler yavaş yavaş açılmaya başlar.
3.kök ırkı oluşturan lemuryalılar, o dönemde devasa kara parçası halinde günümüzde Tibet. Moğolistan, Gobi çölünün yer aldığı bölgeyi kapsayan iç denizden kendisine ayıran Himalayaların eteklerinden başlayarak güneyde antartiğe, batıda Avusturalyayı içine alarak Pasifik okyanusundan Paskalya adalarına kadar uzanıyordu. Paskalya adası 3,ırkın ilk uygarlığına aittir. Diğer kara parçaları ile birlikte sulara gömülmüş olan bu yer, Volkanik bir faaliyet sonucu okyanus yatağından aniden yükselmesi sonucu, volkanı ve heykelleri ile birlikte, kadim çağların el değmemiş küçük bir kalıntısı halinde Lemuryanın mevcudiyetinin bir tanığı olarak su üstüne çıktı.

Üçüncü kök ırk insanlarının fiziki bir üçüncü gözü vardı. Dördüncü kök ırkın üçüncüsü alt ırkın ortalarında beşeri organizmanın mükemmel ve simetrik bir hale gelmeye başlamasından itibaren ki ancak beşinci kök ırkta tamamlanmıştır. Üçüncü gözde insanlığın dış anatomisinden kalkmıştır. Fakat fiziki ve spritüel olarak, üçüncü gözün zihni ve görsel algılamaları dördüncü ırk’ın hemen hemen sonuna kadar sürmüş ve Atlantis kıtasının büyük bir kısmının batmasından önce de insanlığın maddiyata yönelik ve yozlaşmış durumdan ötürü üçüncü gözün işlevi tamamen yok olmuştur.
Dördüncü kök ırkı oluşturanatlantisliler,gerçekte, tamamıyla beşeri ve dünyasal mahiyette olan ilk ırktı. Ondan önceki ırklar, insani vegörünür hale gelebilmiş olmaktan ziyade ilahi ve etgerik mahiyetteydiler Atlantis ırkının 7 alt ırkı sırasıyla şunlardı.
1-Rmoahlar: lisanın ilk örneklerini geliştirdiler
2-Tlavatli’ler: Olumlu hırs ve hafıza doğdu
3-Toltekler: Kamu kuruluşlarını ve babadan oğla gecen yönetimi tesisi ettiler, ulusları başlattılar
4-Turanlar: Hırsı, nefsanî yönde, arzuların tatmininde kullandılar
5-Orijinal Samiler: Düşünce kudretine, muhakeme yeteneğine değer vermeyi öğrendiler, zeki olanlar ön saflara geçtiler.
6- Akatlar: Bireysel düşünceyi genel kanunlarla sınırlama ihtiyacını duydular, hak ve kanun sistemini kurdular
7-Moğollar: Düşünce gücü çok gelişti. En yaşlı olanın en akıllı olduğuna inandılar.

Her hangi bir büyük uygarlık dezentegre olmadan önce, bir sonrakinin tohumlarını emniyete alır. Bu gün mevcut olan ırkların kurucuları olacak olan halklar da Atlantis’ten çıkmışlardı. Şimdiki ırksal özelliklerin hepsi Atlantis’ten kaynaklanmıştır.

Bir zamanlar Atlantis yöneticileri dünyaya kâinatın başka bir yerinden gelmiş olan bir grup bilge ve yüce öğretmenlerce sevk ve idare ediliyorlardı. Bu ziyaretçilerden bazıları dünyalılarla evlenerek kendi türlerinden diğer varlıklarında uygun bedenler içinde enkarne olmalarını sağlamıştır. Böylece ilk ziyaretçiler uzay araçları ile fiziki olarak gelmişlerssede, bundan sonrakiler spritüel yoldan seyahat yaparak kendi seçtikleri bedenlerde doğmuşlardır.

Atlantis güneş sisteminin bir başka yerinde mevcut olup, dünyadaki Atlantis ölmekte olan bir planetin sakinlerini barındırmak üzere kurulan bir koloniydi. Atlantislilerin uygarlığı, mısırlılarınkinden daha büyüktü. Tüm dünya tarihi burçlar kuşağına kayıtlıdır. Mısırın kadim mabetlerinde bu hususa denderah burçlar kuşağı tanıklık eder. Burçlar kuşağı her biri 25868 yıl süren üç devrenin geçişini gösterir. Çünkü bu burçlar kuşağında aslan burçu ile terazi burçu arasında tam üç tane başak burçu kuşağı vardır. İşte bu üçlü kuşak beşinci kök ırkın dördüncü alt ırkının üç ayrı dönemini yansıtır. Alt ırkların ilki olan aryen Asyalılar, miyosen çağının kapanışına doğru. Yani 850000 yıl önceRuta ve daitya ada kıtaları ile birlikte dev Atlantislilerin son halkalarının yok oluşuna tanık olmuştur. Dördüncü alt ırk ise yaklaşıl 11000 yıl önce son Atlantis adasındaki aryen-Atlantislilerin yok oluşuna tanık oldular. İşte bizim dâhil olduğumuz 5.kök ırk, aşağı yukarı 1000000 yıldır mevcuttur.

KAYNAKÇA:
Bilim araştırma merkezi yayınları: tarih öncesi evrensel uygarlık
Lauren O Thyme & Sareya Otion: Lemurya yolu
Yüksel Yazıcı: İnsanın Ötesi
Jean Paul Bourre: Ölümsüzler ülkesi Agatra

TURHAN YENGÜL”

Luvi dili

Luvi dili\ Anadolu’nun yerli halklarından biri olarak kabul edilen Luviler’in dili olup, Anadolu’nun en eski dillerinden biridir. Bu aynı zamanda, Hititler’in hiyeroglif yazılarında kullandıkları dildir.(Mısır ve Girit hiyeroglif yazısından farklı olan bu hiyeroglif yazısı daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda kullanılmıştır.)

Anadolu’nun Hitit-öncesi tarihi henüz tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, 20.yy.’daki arkeolojik bulgular, Anadolu’ya yapılan Yunan göçünden çok daha önce, bu topraklarda Anadolu’nun yerlileri sayılabilecek Luvi ulusunun yaşadığını ortaya koymuştur.

Hititler’in çivi yazılı belgelerinde bu halktan Luvili (Luwi’li) olarak söz edilmektedir. Hitit imparatorluğunun yıkılmasından sonra Hititler’in çivi yazısının unutulmuş olmasına karşın, Luvi dili ve yazısı biraz değişikliğe uğramakla birlikte Anadolu’da varlığını sürdürmüştür. Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” adlı ünlü yapıtında belirttiği gibi, Pelasgos denilen insanlardan kalma tarihsel adların Luvi dili temeline dayandığı ortaya çıkmıştır.
Anadolu’nun en eski dillerinden biri olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi kültürel gelişimin Mezopotamya’dan veya Yunan yarımadasından Anadolu’ya değil, Anadolu’dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığı tezini güçlendirmiştir.

Luvi diliyle yazılan Hitit hiyeroglif yazısı H.T. Bossert’in katkılarıyla 1946 yılında çözülmeye başlanmış ve çözülme çalışması tam anlamıyla 1960’ta Emmanuel Laroche tarafından tamamlanmış olduğundan, yer ve ilah adlarına ilişkin olarak, Batı’da bu tarihten önceki etimolojik açıklama getiren yazılar geçerliğini yitirmeye başlamıştır. Büyük İskender döneminde Anadolu’nun Luvi ve Hitit kökenli adları hellenleştirilmeye çalışılmışsa da, esas yapılarını korumuşlardır. Anadolu ve Trakya’daki Yunanca yer adlarının yüzde yüzü olmasa da çok büyük bir kısmının Luvi dilindeki adlarından türetildiği anlaşılmış bulunmaktadır. Ayrıca eski Yunanca sanılan pek çok sözcüğün (dram, drama, tiyatro, komedya, tragedya vs.) Luvi kökenli olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır.

Luvi dili üzerine en fazla araştırma yapmış yabancı isimler arasında Emmanuel Laroche, 1973’te bu dili “Luvi dili” olarak kabul edip, tanıtan David Hawkins, Piero Meriggi ve Türk isimler arasında Bilge Umar ve Ali M. Dinçol sayılabilir. Luvi sözcüğü Hitit dilinde “ışık insanı” anlamına gelir ki, Luvi dilinde “ışık, parıltı” anlamına gelen “lu” kökü birçok dile “ışık” anlamında geçmiş olup, birçok dilde halen kullanılmaktadır (Örneğin, ilah Apollon’un Likya’lı sıfatının kökeni Luvi dilinde ışık anlamına gelen, kurt anlamındaki “lyk” ya da “lu” sözcüğüdür ki, sözcük Latince’de lux biçimine dönüşmüştür. Ayrıca, Hellen dilinde hiçbir anlamı bulunmayan Apollon adının kökeni de Luvi dilinde “su” anlamına gelen “apa” sözcüğünden gelmekte olup, ilk yazılışı Luvice ap(a)-ull(a)-wana’dır; bu ilah, Etrüsk dilinde Aplu, Apulu, ya da Aplum biçimlerinde belirtilmiştir).

Günümüzde, Likçe denilen Likya dilinin Luvi dilinin bir türevi olduğu kabul edilmektedir. Luviler’in yaşadığı kentlerden biri, Luvi dilinin konuşulduğu Truva’dır (Troya). Yedinci Truva kentinin B katmanında bulunan hiyeroglifik mühür Bir grup bilimci Luviler’in Kafkas ya da Orta-Asya kökenli olduğunu ve Etrüskler’in Luviler’in bir kolu olduğunu düşünmektedir.

ALINTIDIR…

Kayıtsız şartsız teslimiyet

İnsanların manevi anlamda yaptıkları, yapacakları her eylemin bir gün öldüklerinde kendilerin layık görülen mevkiinin cennet olmasıdır. Oysa insanoğlu hangi dine mensup olursa olsun her eyleminden sonra gideceğin yerin bir gün cennet olmasını istedikten sonra o iyiliğin mükafatını düşünmesi kendi kafasında inandığı Yaradan’ına şart koşmak değil de nedir? -ben bu iyiliği yaparsam sen de beni cennete göndereceksin- asıl önemli olan yapılan eylemin kayıtsız şartsız yapılmasıdır. Aksi takdirde Yaradan’a şart koşmak olur mu? -ben bu eylemi yaparım ama beni cennete layık görürsen!- Bu pazarlık değil de nedir?
Bu iyilik olarak nitelenen eylemleri başkaları yada ilahi varlıklar için yapmamalısınız; kendiniz için yapmalısınız. İşte o zaman kendinizi çok iyi hissedecek ve dünyanın en mutlu insanı olacaksınız. Dünyada da cenneti yakalamış olacaksınız.

İyilik yap ama kendin için yap ve yaparken duygularına dikkat et. Çünkü bu duyguyu bilincine varınca onu tekrar tekrar yaşamak isteyeceksiniz. İşte tarif edilen cennet o duygunun merkezindedir.

Bir Yolcu

ALINTIDIR…

“Yıllardır bu konularda okurum, yazarım, hissederim. Şimdi ise başka bir şeyler oluyor içimde. Adı yok gibi yaşadıklarımın. Dibe vurdum, çıktım sayısız defalar. Hep ya dibi çıkarsa ve düşersem içine, geri gelmemek üzere diye korkardım. Tutunmak için bir şeylere, resimler, evraklar, yazılar, defterler, gazeteler, dergiler saklamışım sıkı sıkı.

Bu sefer çıktı dibim. Tüm kitaplar gitti önce, tutunmadan da oluyormuş meğer. Saklanan gazeteler, dergiler, mektuplar, belgeler de gitti. Sanki ben öldüm de arkamdan birileri onların değerinin ne olduğunu anlamadan, yırtarmış gibi yırtıldılar çoğu. Ben yırttım “Ben”i

Sonra hobilerimle ilgili malzemeler, tahtalar, boyalar, mozaikler, dergiler gitti. Kullanabilecek birilerine.

Sıra eşyalarda şimdi. Tarihini bir tek benim bildiğim sandalyeler, sehpalar, dolaplar, kütüphaneler, çarşaflar, yastıklar, örtüler gidecek.

Ben olmazsam, onlara anlam katacak kimse de olmazdı. Ve “Ben” bırakmıştı kendini sonunda dipten aşağı doğru sonsuza açılan boşluğa. Boşluk olunca adı; aşağı da mı – yukarda mı ne fark ediyor ki?

Düşmek değilmiş meğer bu. Bir şeylere tutunmadan da devam ediyor farkındalık. Hem de kelimenin tam anlamı ile bir “vecd” içinde. Hani denize düşünce debelendiğinden boğulur insan, kendini bıraksa su taşır oysa onu. Ama kontrolü yitirmemek adına debelenmeye devam eder aklın esiri olan beden. Ve yitirir yaşamı. Böyle bir şey boşluğa tutunmamak.

Bilgiyi konuşmak dil istiyor, yaşamak ise yürek.

Bu yüreğin gözleri yeni renklere alışırken kamaşıyor şimdilerde.

Bir Yolcu”