Singleton Patron, Observer Komşu: Yazılım Desenleriyle Toplumun Gizli Tiyatrosu

Yazılım tasarım desenleri ilk bakışta soğuk bir mühendislik sözlüğü gibi görünür: Singleton, Observer, Factory, Adapter… Oysa biraz yaklaşınca bu desenlerin sadece kodu değil, toplumu da tarif ettiğini fark ederiz. Çünkü insan kalabalıkları da tıpkı büyük yazılım sistemleri gibi karmaşıktır; tekrar eden problemler üretir, bu problemlere pratik çözümler bulur ve sonra bu çözümleri gelenek, rol, unvan ya da karakter diye paketler. Mahalledeki her şeyi bilen teyze ile bir olay olduğunda anında haberdar olan Observer deseni arasında sandığımızdan az mesafe vardır.

Design pattern dediğimiz şey, aynı türden problemlere defalarca verilmiş sınanmış cevaptır. Kod dünyasında bu, geliştiricinin her seferinde sıfırdan kahramanlık yapmasını engeller. Toplumda da roller benzer bir iş görür. Öğretmen, arabulucu, asi genç, bilge ihtiyar, düzen koruyucu, girişimci, günah keçisi… Bunların her biri sosyal sistemin tekrar eden gerilimlerine verilmiş kalıplaşmış çözümlerdir. Klişe olmaları onları değersiz yapmaz; tam tersine, klişe dediğimiz şey çoğu zaman kültürel hafızanın önbelleğidir.

Singleton: Tek Adam, Tek Kapı, Tek Hakikat

Singleton deseni, bir sınıftan yalnızca bir örnek üretilmesini garanti eder. Yazılımda bazen gereklidir: merkezi yapılandırma, log sistemi, kaynak yönetimi. Toplumdaki karşılığı ise daha tehlikelidir: her şeyi bilen tek lider, tek uzman, tek ağabey, tek kanaat önderi. Bir ailede herkesin son sözüne baktığı kişi, bir ofiste bütün kararların önünde düğümlendiği yönetici, bir toplulukta gerçeğin tek distribütörü olan figür… Singleton sosyal hayatta pratiklik sağlar ama bağımlılık üretir. Sistem hızlı karar alır; fakat o tek nesne bozulursa, bütün mimari titrer.

Observer deseninde bir nesnenin durumu değiştiğinde ona bağlı gözlemciler haberdar edilir. Sosyal medyayı düşünün: biri ilişki durumunu değiştirir, yüzlerce Observer tetiklenir. Mahalle kültürü de eski usul bir event-driven mimaridir. Perdeler aralanır, balkonlar subscribe olur, haber yayılır. Observer sağlıklıdır; çünkü sistemin çevresel farkındalığını artırır. Ama aşırı kullanıldığında paranoyak bir toplum üretir: herkes herkesin olay dinleyicisidir, kimse kendi iç sürecinde yalnız kalamaz. Bildirim çağında insan, kendi ruhunun bile push notification alıcısına dönüşür.

Factory deseni, nesne üretimini merkezileştirir ve soyutlar. Toplumda bunun karşılığı kurumlar ve ritüellerdir. Okullar öğrenci üretmez sadece; vatandaş, uzman, itaatkâr, muhalif, başarılı çocuk gibi sosyal nesneler üretir. Aileler, şirketler, tarikatlar, üniversiteler ve algoritmalar birer Factory gibi çalışır. Hangi girdiden hangi rolün çıkacağını belirleyen görünmez kalıpları vardır. Burada soru şudur: Bizi kim instantiate ediyor? Kendi kurucumuz biz miyiz, yoksa başkalarının sınıf şemasından türetilmiş birer nesne miyiz?

Adapter deseni iki uyumsuz arayüzü konuşturur. Toplumun Adapter karakterleri tercümanlardır: kuşaklar arasında köprü olan çocuk, mühendisle müşteri arasında sıkışan ürün yöneticisi, aileyle modern hayat arasında arabuluculuk yapan genç kadın, akademiyle halk arasında dil kuran popüler bilimci. Adapter görünmez emek harcar. Herkes anlaşmayı doğal sanır, oysa arada biri protokol çevirisi yapıyordur. Bu rol yorucudur; çünkü Adapter hem kaynak sistemin hem hedef sistemin hatasını üstlenir. Yine de medeniyet dediğimiz şey, büyük ölçüde iyi yazılmış adaptörlerden oluşur.

Decorator deseni bir nesneye davranış ekler; onu kökten değiştirmez, katmanlandırır. Sosyal hayatta unvanlar, kıyafetler, diplomalar, biyografiler ve marka kimlikleri birer Decorator’dır. İnsan aynı insandır, ama üzerine profesörlük, CEO’luk, sanatçılık, aktivistlik, influencer’lık sarılır. Sorun, dekorasyonun özü yutmasıdır. Kodda aşırı Decorator okunabilirliği bozar; hayatta aşırı imaj da karakteri belirsizleştirir. Bir noktadan sonra karşımızdaki kişinin kim olduğunu değil, hangi katmanları taşıdığını görürüz.

Strategy deseni, davranışı koşullara göre değiştirilebilir hale getirir. Bu, sağlıklı yetişkinliğin yazılımsal metaforudur. Her durumda aynı tepkiyi veren insan kırılgandır; bağırmak, susmak, kaçmak ya da memnun etmek tek stratejiyse sistem kolay tahmin edilir ve kolay sömürülür. Bilge kişi içinde çoklu Strategy barındırır: gerektiğinde savaşır, gerektiğinde geri çekilir, gerektiğinde pazarlık eder, gerektiğinde bekler. Jungiyen dille söylersek, olgun benlik tek bir persona’ya hapsolmaz; gölgesiyle, kahramanıyla, bilgesiyle ve soytarısıyla temas kurar.

Bu benzetmelerin büyüsü şurada: Tasarım desenleri bize klişelerden utanmamayı, ama onlara teslim olmamayı öğretir. Kötü yazılımcı deseni ezbere uygular; iyi yazılımcı bağlamı okur. Kötü toplum da insanları hazır rollere hapseder; iyi toplum rollerin geçici, geçirgen ve dönüştürülebilir olduğunu bilir. Belki de en büyük mesele şudur: Kendi hayatımızın kod tabanında hangi desenleri miras aldık, hangilerini bilinçle kullandık, hangileri artık teknik borca dönüştü? İnsan, bazen refactor edilmesi gereken bir mimaridir.

Kadınlar neyin peşindeler?

Kadınlar neyin peşindeler? Gerçekten?
Eski biçilmiş roller hızla siliniyor, sanki bi merci tarafından yutuluyor veeeee bu boşluğa ne doluyor? Bi fikriniz var mı?
Sanırım artık insanları iki cinse bölmek de zorlaşıyor. Böylece toptan ve en sade şekliyle sadece insan diyebileceğiz herhalde.
“Sadece insan”ların eski tarz ilişkiler kurup sürdürmesi beklenemeyeceğine göre, her bişeyi yeniden inşa etmek gerekecek. Daha doğrusu o kendiliğinden inşa oluyor da bizler; özellikle gözlemci konumunda olan yazarlar, şairler, ressamlar, kurgucular yeni oluşumun ilk ipuçlarını bilerek ya da bilmeyerek ele geçirmeye başlayanlar, onları izlemek lazım.
“Nereye gidiyoruz zaman erirken dondurma tadında” demiştim, hakikaten de öyle bi andayız galiba.

Daha geçenlerde ilişkiler konusundabi dizi yazı yazdım, tabi bunun için araştırdım ve gözlemledim. Belki şimdi oturup üzerinde biraz düşünmeliyim.
Aman canım düşünme yaşa işte diyenler de vardır (içimden bi ses diyor örneğin) velakin bir yönüm de izlemeye ve tahmin yapmaya bayılıyor işte, ne yapabilirim ki! 🙂

Zeynep A: günaydın..cama gelen kumrum 3 gündür yavuklusunu getiriyordu bu gün yerleşemeye karar verdiler.. :))) bence göz-le mek tahminlerden çook daha zevkli ve öğretici..çünkü içinde g-öz-lemek var,yani öz var…

Sibel A: günaydın. İzlemek-gözlemek aynı niyetle kullanılıyor. Bi de çıkarsamak var. Peki kumrular ile gözlemlediğin şey neydi?

Zeynep A:onu görüşünce anlatırım..hayvanlar kadar olamıyormuyuz detirtecek kadar muhteşemdi.. izlemek daha önce bir iz varda izleniyor hissi veriyor..gözlemek tamamen tarafsızlık hissi veriyor bana..

Sibel Atasoy Kelimeler herkesin içine bi aracı tarafından yerleştirilir ve kelimenin içeriği aracıdan muaf olamaz. Bu sebeple herkes aynı kelimeden başka şey anlar. Normaldir. Ben de gözlemek kelimesini çok severim ve hemen tüm eski yazılarımda detaylı olarak yer almıştır. Velakin bu keliime tek duyu organını göz’ü esas alan batı tarzı bi algıyı çağrıştırmaktayken, izlemek, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm duyu organlarımızla iz sürmeyi çağrıştırıyor artık bana 🙂  Sana “Hayvanlar kadar olamıyor muyuz” hissini veren bir işlem oldu içinde, o işleme ne ismi verirsin?

Zeynep A: enteresan..izlemek bana daha önce kurugusu olan bir şeyi izlemek gibi film tyatro tv vs gibi geliyor onlarıda izlemeyei sevmediğimi bilirsin..kuşlar içinde içimden tanımlama isteği gelmiyor..

Sibel Atasoy hayvanlar gibi olamıyoruz diyerek, insanları tanımladın ama?

Zeynep A: sanki isim onu tanımlıycak ve büyü kaçacak gibi his..kesinlikle isimlendirme isteğim yok. ordaki tanımlama değil doğayla uyumları açısından onlar gibi değiliz..bir gözlem..

Sibel Atasoy Hangi açıdan onlar gibi değiliz?

Zeynep A: doğayla uyumlarının doğal sonucu bir birleriyle uyumlarıda muhteşem.. beşeri ilişkilerde onlar kadar olamıyoruz..Olamıyorduk

Sibel Atasoy Güzel bi tamamlama oldu, geçmiş zaman. Bravo 🙂 Yani kuşlar (doğal olan)ile insan (beşer olan) arasında bir kıyaslama yaptığını söyleyebilir miyiz?

Zeynep A: doğaya uyum açısından evet..

Sibel Atasoy Teşekkürler. Bu işleme kıyas yoluyla çıkarsama yapmak deniyor.

Zeynep A: sonra bu çıkarsamaya bakarak yakında zeyno antalya dağlarından ceyn gibi bağıracak dersek buda tahmin mi oluyor.. :)))) tahminler bana sıcak gelmemesi şu yüzden; sanki geleceği belirliyoruz ve gelecek geldiğinde gazı kaçmış gazoz gibi zaten biliyordum modunda coşkusuz yaşanıyor…

Sibel Atasoy ‎:) Tahminler,desteksiz atışlara benzemez. Onu kurgucular bile çok nadir yapar, her şey bi çıkarsamadır.

Zeynep A: sibel sabah sabah en romantik konuyu bile matamatik mantık problemine dönüştürmeyi nasıl beceriyorsun..bu sabah sana bir tutam duygu atasım geldi..puffffffffff… :)))))

Sibel Atasoy Hissettim 🙂 Sence benim açtığım konu romantik miydi? Biçok insan öyle bulmuyor olabilir hani.

Zeynep A: ilişkiler değilmi konu bana örümcek ağını andırıyor evlerin en sağlamı örümceğin evidir.. :)) sence romantik değil mi? bence çook romantik.kast ettiğim kadın erkek değil anne çocuk dost komşu fark etmez..ilişkideysek romantizim başlamış demektir..bir öykü yazıyoruz demektir..bir ağ örüyoruz demektir.. :)) bu yeterince romantik değiil mi?

Sibel Atasoy sen nasıl anlıyorsan öyledir, zaten itiraz etmedim. Yalnızca bi şeyin tek anlamı olmadığına, her insanın aynı şeyin başka yönüne çekilebileceğini hatırlatmak istedim.

Zeynep A: haklısın..akord olmak için arasıra kahvaltıda gözlükleri değiştirmek hayatı renklendiriyor..seninle kahvaltı etmeyi seviyorum.. muck.. :))

Heqi Tong insanları iki cinsten fazlasına ayırıyorlar artık…androjen kavramı bunun bir arayışı mıdır sizce Sibel Hanım?
Sibel Atasoy Androjeni hangi anlamda kullanıyorsunuz? İngilizcede anlamına: Erkeklik karakteri sağlayan (madde), testislerden veya adrenal korteksten salgılanan hormonlar” demişler
Heqi Tong Bu maddenin erkekte az ve kadında çok bulunduğu durumlardaki insanlara verilen ad şu sıra…Tabii dikkati, kişilerin kendi fiziki kimliklerini artık kadın yada erkek olarak değil androjen olarak sunmasına çekmek istiyordum.
Sibel A: Anlıyorum. Bu durumda siz de ikiden fazla çeşide dönüşen insanı onaylıyorsunuz. Peki bu çeşitlerin hepsini teker teker bulup isim koyup özneleştirecek miyiz? Yoksa madem çoğaldı hepsine insan deyip geçelim mi diyeceğiz?
Heqi Tong Bana kalırsa, binde bir olsa,biner biner bir olsa insan yine sadece insan…Fakat tabi ki egonun kendi kimlik arayışı da doğal döngünün bir parçası…sanırım her parçasına bu “puzzle”n bir kod veriyoruz (özneleştiriyoruz) ki bütün resmi oluşturabilelim…
Sibel Atasoy Evet şimdiye kadar öyle yapmıştık. Bu aynen böyle devam edeceğiz anlamına mı geliyor? Her insana bir “isim” vermiyor muyuz zaten doğduğunda? Bu durumda insan ile kişinin ismi arasında sınırsız sayıda basamak ve seçenek bırakmış oluyoruz. Bi de bunu ara bölmelere ayırıp klase etmek gerekecek mi? Ve gerekecekse ne işe yarayacak?
Sibel B: sibelcim adaşım bu yazıyı ben de okuyabilir miyim? bugünlerde ben de ilişkiler üzerine master yapıyorum da
Sibel Atasoy Adaşım ben onu altı bölüm halinde yayımlamıştım sitemde, ancak bugün birleştirip, düşünüp kaşınıp tek bi yazı haline getirebilir miyim diye bakacaktım 🙂 Kolay gelsin bu arada. İlişkiler çok öneml, BEN’den BİZ’e geçmenin çağlar üstü bir sıçraması bence. Yani dalga yönümüze de parçacık yönümüz kadar değer vermeye başlıyoruz galiba
Heqi Tong Hayır , fakat daha fazla parçayı daha hızlı bir şekilde özneleştiriyoruz…Tek özneden ibaret olduğunu kavramaya doğru giderek hızlanan bir süreç…An meselesidir bahsettiğiniz gidişatın değişmesi fakat belki insan demeyi de bırakırız bir yerde…ne dersiniz, oraya doğru gidiyor olabilir miyiz?
Sibel Atasoy Sevgili Heqi, ilginç bi noktaya parmak basıyorsunuz, umarım orada bi süre kalabilirsiniz 🙂 İnsan demeyi bırakmak uzunca süredir duyduğum en ilginç öneri oldu. Biraz geliştirebilir misiniz?
-devam ediyor-

Her şey çift F arasında (ingilizcede); fact and fiction

Human Design Sistemi

Yedi sene önce tüm düşünenlerin, teologların ve bilim adamlarının yaptığı gibi ben de dünyanın ve evrenin ne olduğuna dair bir metin (Oyun Kuramı) yazdım. Gerçi bu sadece bir düşünce dizgesinin sonucu değildi. Şüphesiz tüm hayatım boyunca gözlemlediğim, okuduğum ve yaşadıklarımın bir bileşkesi vardı ama yine de ondan daha çoğuydu. Bir gece, altı saat içinde hiç hesapsız ve plansız bir akıştı o metin. Ben bile bazı yerlerini çok daha sonra anlayabildim, kısmen Bir Kadını Öldürmek kitabımda ve kısmen de günlük yazı ve makalelerimde bu metni anlama ve aktarma işlevini sürdürdüm.

İşte “Human Design”, İnsan Tasarımı yöntemi de, mucidi Alan Krakower isimli Kanadalıya benzer bir biçimde ulaştı. 4 Ocak 1987 akşamı, yanında köpeği BB ile evine dönerken, uzaktaki evinin içinde parlak bir ışık gördü. Lambanın içinde gaz olmadığını biliyordu. Eve girdiklerinde BB havlamaya başladı, ardından kendini yere attı. Krakower (sonradan kendine Ra diye hitap edilmeye başlanmış) bu sırada tuhaf içsel bir patlama yaşadığını söylüyor. Bir anda ter içinde kalmış ve bir erkek sesinin bir an önce işe başlaması gerektiğini söylediğini duymuş. Böylece sekiz gün ve gece boyunca yazıp çizmiş. Buna ister ilham, isterseniz kanallık deyiniz, sonuç olarak ortaya Human Design çıkmış.

Sistemi ve bu öyküyü bize ulaştıran Chetan Parkyn, Ra’nın bizzat kendisinden yöntemi öğrenerek zaman içinde uygulamakta ustalaşmış. Kişisel yaşam tasarımları çıkarmakla geçen uzun seneler sonucunda, bu çalışmalarının semeresi olan deneyimlerini, gerek internet sitesi gerekse aynı isimli bir kitapla Dünya ile paylaşarak bence fevkalade bir şekilde taçlandırmış.

Bu sistemin, tıpkı zamana yayılmış diğer farklı yöntemler gibi amacı, kendimizle en başından tanışıp, bizi olduğumuz kişiden sorumlu, tatmin olmuş ve hoşnut kılmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu amacı binlerce yıldır harika bir şekilde, nesilden nesile sürdürmüş olan astroloji sisteminin diğer üç başka bilgelik sistemi ile birleştirilerek, meslekten olmayanlar için bile anlaşılır kılıyor olması Human Design’ın bence başat özelliğidir.

Peki, Human Design –bundan sonra “Yaşam Tasarımı” şeklinde kullanacağız- nasıl işler?

Yaşam Tasarımı, dört eski bilgelik geleneğini alır ve aslında işlevsel olarak nasıl bir tasarımla bu dünyaya gelmiş olduğunuzu gayet sade bir dille ortaya koyar. İnternette de bulabileceğiniz bir yazılım, doğum bilgilerinizi girdiğinizde size bir Yaşam Tablosu sunar. Bu tabloda hem astrolojinin gereği doğum anınıza dair göstergeler hem de doğumdan üç ay öncesinin –beynin ön lobundaki neokorteksin açıldığı ve ruhun bedene girdiğinin söylendiği andır- bilgileri yer alır.

Doğuma ait astrolojik hesaplama yapıldıktan sonra çıkan veriler geliştirilir ve üç eski bilgelikle birleştirilir: Çakra sistemi, I Ching ve Kabala. Böylece tüm bu bilgiler ışığında kişinin Yaşam Tablosu’nu elde ederiz.

Hepimizin içinde üç parlak “değerli taş” vardır. Bunlar Yaşam Tablonuzdaki resimde, kare, üçgen ve pırlanta şekilleriyle temsil edilirler. Bu şekiller, tasarımımızın temelini oluşturan dokuz merkezdir ve Taç, Zihin, Boğaz, Benlik, Sakral, Duygular, Dalak ve Kök olarak bilinirler.
Bu parlak taşlar, otuz altı dar kanaldan oluşan karmaşık bir yapı içine oturtulmuştur. Bu kanalların iki ucunda, taşların kesim ve parlaklığını belirleyen altmış dört kapıyı ifade eden kanallar bulunmaktadır.

Öyleyse Yaşam Tasarımı, her biri gerçek doğamız ve yaşamdaki rolümüze dair bir şeyler söyleyen, dokuz merkez, otuz altı kanal ve altmış dört kapıdan oluşur. Dokuz merkez, açıp kapama vanaları gibi, benliğimiz içindeki enerji akışını düzenleyen çakralar, yaşam enerjisi merkezleridir.

Her kanalın iki ucunda, nötrinoların bıraktığı mührün, gerçek doğanızın DNA’sını temsil eden altmış dört kapıya ilişkin rakamları vardır. İnsanların hepsinde eşit olarak bulunan bu kapılardan, her bir insanda “aktif olan kapılar” değişiklik göstermektedir.

Yaşam Tasarımı, pratik anlamda, gündelik yaşamınıza neler katabilir?

  • Bu yaşamda sizi harekete geçiren içsel doğanızı, olabildiğince detaylı öğrenmenizi sağlar.
  • Uyum yakalayabileceğiniz, içinizdeki cevheri ortaya çıkarabildiğiniz, doğanızı tamamlayan insan ve oluşumları bulabilmenizde önemli ölçüde kolaylık sağlar.
  • Sevdiğiniz, sorumluluk hissettiğiniz insanların (aile üyeleri, amir ya da memurlarınız, dost ya da anlaşamadıklarınız) güçlü yanları, zaafları, becerileri ve dinamiklerini anlayarak onlarla tatmin edici ilişkiler kurmanıza, yaşamı keyifli bir dans halinde tadabilmenize aracılık eder.
  • Kucak açtığınız veya direndiğiniz ihtiyaç ve duygularınızı derinlemesine hatırlatarak, farkındalığınızı genişletir. Bu durum, ruhsal açığa çıkışınızla birlikte, gündelik yaşamınızı kolaylaştıran huzurlu anlara davetiye çıkarır.
  • Gerek kişisel, gerekse profesyonel iş yaşamınızda, sizi gerçekten tatmin ve hoşnut eden bir varoluş için, gerekli kararları almanıza yardımcı olur.

Yaşam Tasarımınıza ulaştığınız anda, hem bireysel(parçacık) hem de birleşik (dalga) yanınıza dair bir genişleme hissine sahip olabilirsiniz. Şüphesiz bu sistem hiçbir şekilde bir sihirli değnek değildir. Çünkü sihirli değnek sizsiniz! Bu sistem, uzun bin yıllar boyunca unutmuş olduğunuz bu gizemli parlaklığınızı size hatırlatmak için bir aracıdır yalnızca.
Kendinizle, eşinizle, arkadaşlarınızla, çocuklarınız ve ebeveyninizle, patronunuz ve iş arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz, bu sistemin gücünden etkilenir. Yaşam Tasarımı sistemi ile her birini daha derin bir seviyede anlamayı öğrenir, hoşnutluğun alanını genişletebilirsiniz. Bu size, benliğe ve varoluşa dair gerçekten mantıklı, taze ve net bir anlayış sunar.

Ayrıca son onbiraydan beridir uygulamakta olduğum, Birleşik Alan Kullanımı (BAK) yönteminin esasını oluşturan prensipler de tam olarak, Yaşam Tasarımı sistemini onaylar niteliktedir. Belki de bu sebeple sistemle tanıştığım an onu içsel anlamda bildiğimi anladım.  Prensipte bu görüş, varlığımızın iki temel BEN salınımı yaptığı gözlemine dayanır, tıpkı herhangi bir elektron, proton ya da nötronun yapmakta olduğu gibi.
Bu salınımın ilki; Biricik (unique) olan ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitte olan benlerimiz, kendimizi olduğumuz yaşa kadar belirleyip özelleştirdiğimiz ve genetik mirasımızla birleşen ben’dir ve Yaşam Tasarımı sisteminin açıklamayı hedeflediği esas konudur. Bu yönüyle bireysel benliğimizdir ve kuantumsal açıdan ‘parçacık’ yanımızdır.
Diğeri ise, hepimizde bulunan tek BEN yönüyle, birleşik benliğimizdir ve kuantumsal açıdan ‘dalga’ varoluşumuzdur.

Bu gözlemlerimiz neticesinde Birleşik Benliğimizin bir ağ bağlantısı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Holografik yapımızın harikulade bir göstergesi olan Birleşik Alan Kullanımı (https://blog.sonsuz.us/?p=4102), her birimizin bu hayattaki rollerimizi hem bilmeye ama hem de istediğimizde bu rolden rahatça çıkıp yine istersek tehlikesizce geri dönebileceğimize bizleri ikna etti. Adeta ne rollere, ne de zaman ve mekâna mahkûm olmadığımızın bir kanıtıydı.

Yaşam Tasarımımızı anladığımızda, onun herkesin tasarımından ne eksik ne de fazla olmadığını, benzersiz ve kusursuz doğamız olduğunu anlarız. Böylece ne sahip olduklarımız için övünmek ne de olmadıklarımız için yerinmenin anlamsızlığını apaçık görürüz. Sahip olduklarımız zaten sahip olmadıklarımız sayesindedir. Bir elmayı tavşanla, bir köstebeği kayın ağacıyla, oğlumuzu komşunun oğlu ile kıyaslamayı bırakırız. Bu bırakışla birlikte zaten bizde var olan yaşam sevincimiz tekrar bize hâkim olur ve her şeyi bambaşka, daha parlak ve geniş bir perspektif ile değerlendirebiliriz.

Bir Yaşam Tasarımı Görüşmecisi olarak önerim, kişisel yaşam analizinizi, beklentiye girmeden, sindirerek okumanız, varsa yakınlarınıza ait olanlarla karşılaştırmanız ve sonra onu, sizi tekrar çağırıncaya kadar –ki size özel zaman aralıklarında bu olacaktır-  sakince önemli eşyalar çekmecenize koymanızdır. Onu her okuyuşunuzda, geçen haftanın, ayın ve yılın üzerinizdeki önlenemez değişim etkisini memnuniyetle fark edeceksiniz.

Sevgi ve selamlarımla,

Sibel Atasoy

Yazar, Görüşmeci

 

Üstatlık / Yüksek Lisans Dizisi-1

Ben o Ben’im, Egemen/Mutlak Alan’dan Adamus. Yeniden hoşgeldiniz, Şambra. Dünya’nın, yaratının, sizin, bu güzel enerjisine hoşgeldiniz.

Şimdi buraya girerken kokuyu aldım… içerdeki enerji, sanki daha yeni yağmur yağmış gibiydi. Yağan yağmurun arkasından ormanda ya da çayırda yürümenin nasıl bir şey olduğunu bilir misiniz? Taze ve temiz kokar, hayat dolu ve gelişim içinde, ve bugün sizin enerjiniz işte böyle kokuyor. 

Zorluklarla dolu çok, birçok yaşamdan geçtiniz. On yılda, ruhsal anlamda, ilkokul, lise ve üniversiteyi bitirdiniz, şimdiyse yüksek lisans (master) için hazırız. Yeni Enerji Gizem Okullarını yeniden başlatmaya hazırız. Gizem Okulları’na son verdiğimizden bu yana 300 yıldan fazla geçti. Bir ara vereceğimizi söylemiştik, çünkü o zamanlar fazlasıyla sosyal ve politik baskılar vardı. Ayrıca, bu Yeni Enerji unsurunun nihayet gelmesini beklediğimizi de biliyorduk, ve o gelene kadar yeniden başlayamazdık. Ve şimdi burada oturuyoruz.

Farklı bir biçimde geri gelmek ne büyük mutluluk; bu etkinlik zamanında buraya gelen Kırmızı Meclis üyeleri, bizim her bir üyemiz – gerçekten mezun olmuş, kendi hakkına sahip çıkan üstatlar olarak her biriniz – bugün bana eşlik ediyor ve biz bu inanılmaz yolculuğumuzun bir sonraki aşamasına geçmeye hazırlanıyoruz. Ve yolculuğun bu sonraki aşaması farklı olacak. Farklı olacak. Bir dakikaya kadar bundan söz edeceğim.

Tobias’a Teşekkür

Ama şu anda, Tobias, ya da Muir olarak bildiğiniz To Bi Wah enerjisine, on yıllık hizmeti için – ah, aslında on yıldan çok daha fazladır ama sizin bu yakınlarda farkında olduğunuz o on yıl için -, Dünya’ya geri gelmek için bu kadar uzun bir süre beklediği için; öbür taraftan size reberlik ettiği, size eşlik ettiği, bazı gözyaşlarını sildiği, öykülerinizi dinlediği, öykülerinizi dinlediği, ve yine öykülerinizi dinlediği için (kahkahalar) yürekten teşekkürlerimi sunmak ve onu onurlandırmak istiyorum. Ah, belki de Tobias benden biraz daha sabırlı. Ben (öykülerinizi) sadece bir kez dinleyeceğim. (yoğun kahkahalar)

Çünkü Tobias, sevdiklerinin güvende olduğundan, yaşamlarındaki olaylarla başa çıkabilecek kadar akışta olduklarından emin olan bir ana-baba gibi, geri dönüp de sizinle olabilmeyi çok uzun süre bekledi. Böylece, Tobias geri gelmek için bekledi de bekledi.

Ve sonra, çok da uzun olmayan bir süre önce, bırakıverdi. Dedi ki, “Bu Tobias enerjisini dağıtalım. Siz kendi parçanızı geri alın; ben de benimkini. Size katılmak üzere Dünya’ya geri geleceğim, ve günlerden bir gün gözünüzün içine bakıyor olabilirim.”

Böylece Tobias’a duyulan sevgi ve onur ve saygıdan, eşi benzeri görülmemiş bu olayda Kırmızı Meclis’ten herkes size, Dünya’daki Kırmızı Çemberi oluşturan ve bir sonraki adıma hazırlanan sizlere katılıyor.

Sonraki Adım

Geçmişte çoğunuzla – hepinizle değil ama çoğunuzla – Gizem Okulları’nda çalıştım. Yaşamınız sırasında, artık sadece insan olmak istemediğinizi bildiğiniz bir noktada geldiniz Gizem Okulları’na. Gerek insan, gerek spiritüel, ve olduğunuz herşeyi olmak zamanıydı. Birinin annesi olarak, bir duvarcı ustası olarak, atın arkasında bıraktıklarını… bir an için kibar olmaya çalışıyorum… temizleyen biri olarak bir yaşam daha geçirmeyeceğinizi biliyordunuz. Bir toprak sahibi ya da asilzade olarak bir yaşam daha geçirmeyecektiniz. Çok daha fazlasını istiyordunuz. O şekilde bir insan olarak – en azından insan kılığında gizlenmiş bir halde – çok, çok yaşamlardan geçmiştiniz, ve spiritüel bir varlık olarak açılmak ve yola koyulmak amacıyla, dünyanın çok, birçok yerinde düzenlenen Gizem Okulları’na geldiniz.

Yani benim enerjim size çok tanıdıktır. Evet, zaman zaman iş buyuran bir amir olabilirim. Zaman zaman harika bir dost olabilirim, ama anlayacağınız gibi, bir dost tam olarak gördüğünü söyler. Bir dost, kendinizi kandırdığınızı hissettiğinde, bunu söyler. Bir dost, duymak istediğinizi değil de, en iyisi olduğunu hissettiği şeyi söyler.

Böylece, sevgili Şambra, bir sonraki adıma hazırız. Ve ben daha en başından bana bir iyilik yapmanızı isteyeceğim: Benimle ilgili bildiğiniz herşeyi salıverin, çünkü ben, geçmişi sürdürmek üzere geri gelen geçmiş değilim. Benim enerjim şimdi Adamus’tur. Hakkımda duyduğunuz tüm söylentileri – hani sizin başlattığınız o söylentileri – salıverin. (kahkahalar)

Sevgili Şambra, ben… ben rol yapmayı severim, ve tek tek her birinizi yüreklendireceğim şeylerden biri de rol yapmaktır. Sizinle benim aramdaki fark – temel fark – budur. Ben rol yapabilirim, ve bundan hiç korkmam. Farklı kimlikler üstlenmekten hiç korkmam, çünkü bunların her birinin benim bir parçam olduğunu ve güvenli ve kolay bir biçimde bana geri döneceğini bilirim. Böylece, o anın, o deneyimin, o an olmakta olanın yararına kimliğimin bir ifadesini yaratmaktan korkmam.

Bazılarınız rol yapmaya olumsuz bir kelime olarak bakıyor ve şöyle diyor, “Eh, bu aslında ben değilim.” Oysa kesinlikle sizdir. Sizin bir ifadenizdir. Ve siz rol yapmaya, oynamaya, bundan keyif almaya başladığınızda, bunun kendinize verebileceğiniz en büyük armağanlardan biri olduğunu fark edeceksiniz.

Sizinle benim aramdaki fark, sizin tek bir gerçekliğe, sıkı sıkı oluşturulmuş, sıkıştırılmış ve kısıtlanmış bir gerçekliğinize tutunmanız, ve onu bırakmaktan korkmanızdır. Neden bırakmaktan korkuyorsunuz? Kendinizin bu diğer ifadelerinin idareyi ele alacağından mı korkuyorsunuz? Eh, belki de almalılar. Kontrolü kaybedeceğinizi hissediyorsunuz, ki kontrolü kesinlikle kaybetmelisiniz. Tüm o enerjilerden ve karanlıklardan ve diğer herşeyden bunalacağınızı mı hissediyorsunuz? Bu eski, eski bir inançtır. Sizi ele geçirecek bir karanlık yoktur, hiç yoktur, tabii siz karanlıkla oynamayı istemedikçe.

Böylece, yolumuzda ilerlerken sizi yapmanız konusunda yüreklendireceğim şeylerden biri, rol yapmaktır. Ve bu konuda utangaçlık hissetmeyin. Kendinizi geri tutmayın. Rol yapın. Birazcık çıldırın. Bu size iyi gelecektir. Enerjisel sınırlarınızı genişletecektir. Kendinizin farklı karakterleriyle oynayın. Hangisinden gerçekten hoşlandığınıza, gerçekten keyif aldığınıza bakın. Hangisinin pek de size oturmadığına bakın. Başkaları ne diyecek diye kaygılanmaktan vazgeçin. Aslında onlar o hep aynı, bazen sıkıcı ve bazen yorucu sizi görmek yerine, kendinizin bu farklı ifadelerini görünce çok eğleneceklerdir.

Ben iş buyuran amir rolünü oynamayı, ya da bazılarınızın son günlerde dediği gibi, kıçınıza tekme atmak üzere gelecek biri rolünü oynamaya bayılıyorum. Bu arada, kıçınıza tekmeyi benim atmam gerekmiyor; bunu kendiniz zaten yeterince yapıyorsunuz. Ama bazen tekme atarken doğru yeri bulmanıza yardım edeceğim (kahkahalar), çünkü pek de iyi yönlendirilmiyorsunuz. Ama, sevgili Şambra, ben size – bu Şambra grubuna – mor alev olarak, bir zamanlar bildiğiniz o üstat olarak da gelmiyorum. Ben Adamus’um. Saint Germain’den geliyorum, ama şimdi tek tek her biriniz için Adamus’um. Biz birlikte Yeni Enerjiyi araştıracağız.

Sibelin notu: Bu toplantıyı şimdi gördüm, yani gözlerimle gördüm fakat içeriğe bakılırsa zaten yapılmadan önce görmüşüm ya da duymuşum, roller, yüksek lisans ve yeni enerji tam olarak geçirdiğim ayın konusuydu 🙂 Tobias’la aramızda yüzdeyüz bir uyum vardı, demek ki o gitse bile hala şambra ile ilişkimiz (bilmediğim bi şekilde) devam ediyor. Bunu anlamak hoşuma gitti, yüzümde bir hoşnıtluk gülümsemesi ile kalakaldım.

Dengesizlik konumu ve sevgi

Kerem- Sen galiba kişiliğin her an değişmesinden pek hoşlanmıyorsun?
Aslı – Hımm evet galiba… Ama değişmeyen kişiliklerden de hoşlanmıyorum.
Kerem – O halde?
Aslı – Ne bileyim?! Bir çelişki gibi görünüyor biliyorum ama öyle de hissetmiyorum doğrusu.
K. – Peki bir an için dur ve hisset, kapa gözlerini… Çevrende her an değişen ve öncekilerle ilişkilendiril(e)meyen kişilikler var, insanlar sürekli rol değiştiriyorlar, sen de onlar arasındasın, sen de rol değiştiriyorsun… Seyret biraz. Nasıl bir duygu?

A. -…..
K. – Yüzünde bir hoşnutsuzluk var?
A. – Hımmmm… Evet daha çok seveceğim kişileri bulamıyorum böyle olunca ve bu hoşuma gitmedi. Aman tanrım, yoksa sevebileceğim şeyler olsun diye mi sabitliği destekliyor bir yanım? Bu korkunç bi şey!
K.- Onları ne sevdiriyor sana acaba?
A.- Ama dur! Biraz bakınca başka bişey farkettim; aslında benim daha çok sevebileceğim kişiler değil daha çok sevdiğim roller var galiba. Bu durumda kişileri değil rolleri takip etmeye başladım.
K.- Hahahahahaha…
A.- Niye gülüyorsun, tuhaf mı bu?
K.- Yooo… Benim lugatta tuhaf diye bişey yok, herşey normal ve herşey tuhaf! Şuna güldüm aslında; demek ki senin rolün de “rol takipçisiymiş!”
A.- Neden?
K.- E her hangi bir rol alabilecekken izlemeyi seçtin ve rolleri takip etmeye başladın.
A.- Hımmm… Ama bi de şu var; aynı rolü oynayanlar arasında farklı çekilimler duyuyorum sanki, onlardan bazılarını daha çok seviyorum galiba.
K.- Bak bu hoş bi tespit oldu, devam et… Nasıl bi fark bulabiliyorsun da yön tayin ediyorsun?
A.- E bu çok tabi değil mi? Rolünü daha iyi oynayana çekiliyorum. Başkaları da böyle yapmaz mı?
K.- Bilmem, hangi başkaları?
A.- Öf işte bütün bu rolleri oynayanları kastettim. Kişilikler sürekli değişince insanın önemi kalmıyor sanırım, bunu mu göstermeye çalışıyorsun bana?
K.- Hiç bi niyetim yoktu, öyle geliverdi bu örnek. O zaman sen rolleri önemsiyormuşsun, öyle mi? Hangi roller favorin senin?
A.- Böyle seçmek gerekince çok zor, yaratıcı olabilen roller, gizemli olanlar daha hoş gibi sanki. Fakat dur bir dakika, başka bişey var. Bu tam bir tiyatro oyununa benzedi. Bazı rollerin bana daha çekici geldiği doğru ama bunun üzerinde başka bir kıstas var! Rolün hakkının nasıl verildiği. A bak şimdi bunun iki ölçü olduğunu anlıyorum: Birincisi, rolün iyi oynanma ölçüsü, ikincisi rolü oynarken ki niyet.
K.- Hımmmm sırası bana geldi, hahahahahaha.
A.- Dalga geçme! Gerçekten de rolleri bu iki kıstasla takip ettiğimi farkettim.
K.- Varsay ki dalga geçen rolünü oynuyorum, hahahahahahaha.
A.- Offff… Ben çok ciddiye alıyorum herşeyi.
K.- Dur asma suratını yaw! Peki bu kimin niyetii ve kabiiliyeti?  Ayrıca niyet dediğin şey nedir tam olarak?
A. Kişileri kaybedince bunun kime ait olduğunu söylemek zorlaştı! Niyet’den kastım “rolü araç olarak görenlerinvarmayı umdukları hedef” sanırım. Karışık mı oldu?
K.- Sürekli yeni şeyler ilave ediyorsun çorbaya! Şimdi bi de “araç” olma durumu çıktı! Bu durumda bazılarının rolleri araç gibi kullandığını bazılarının da bizatihi oynadıkları rol olduğunu mu söylüyorsun? Walla bunu nasıl ayırdın şaştım!
A.- Bilmiyorum, seyrederken kendimi ölçtüm galiba!
K.-Ahhhh… Sen “rol ölçücü” rolünü uygularken kendi rolünü de mi ölçüyorsun?
A.-Offf… Çok karıştırdın artık, ne bileyim ne yapıyorum.
K.- Peki peki başa dönelim, dağılmayalım. Rollerin sürekli değişmesi seni yoruyor anlaşılan. Belki de kişi kalmayınca kendini yanlız hissediyorsun. Ve sevecek insanlar olsun diye zamanı yavaşlatıyorsun sen. Böylece bir rolden diğerine geçiş anları arasında dinleniyorsun, severek hoşlanma duygunu tatmin ediyorsun. Fakat anladığım kadarıyla bu sürenin fazla uzamasını da istemiyorsun, doğru anlamış mıyım?
A.- Evet aynen öyle bu süreyi de ölçtüm hatta ben, toplam yedi dünya yılı sürüyor. İlk ikibuçuk yılına AŞK diyorum, yani yeni rolün öğrenilme aşaması. Sonraki ikibuçuk yılı rolün provası ve sahnelenmesi ve son iki yıl da o rolün terkedilmesi gereğinin üzüntüsü ve yeni rol arayışı.
K.-Yani sana başvuran yeni senaryoları gözden geçirdiğin dönem öyle mi?
A.- Aynen öyle.Ama bu arada artık otomatik olarak oynadığın ve doruğuna vardığın rolünü geride bırakmak, hani -ben yiyemedim sen ye- demek de kolay değil doğrusu.
K.- Neden ki?
A.- E çok kolay artık, enerji harcamıyorsun, otomatik pilot gibi oynuyorsun,  belki de ben tembelimdir.
Kerem- Sanmam… Belki biraz hahahahahaha… O rolün üzerine bir ömür yatanlar da var. Ayrıca sana yeni senaryoları gözden geçirip yeni bir rol seçmek için enerji lazım, değil mi? Mevcut rolünü otomatik pilota bağlayıp enerjini bu tarafa yöneltebiliyorsun.
Aslı- Eh. Böyle bakınca… Kafam karıştı ben bi kahvaltı yapayım izninle.