Sessiz Amerikalı ve Trio-2

Konu başı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1370

Sessiz Tanık Vigot

Fowler’ın Pyle’ın ölümü olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir. Fransız, Amerikalının ölümündeki İngiliz entrikasına sessiz kalır. Yıl 1952. Fransızlar çekilecek ve Vietnamdaki savaş bataklığına Amerika gömülecektir.  

Yıl 2002. The Quiet American yine popüler

The Quiet American, 2002 yılında Philip Noyce yönetiminde yeniden filmleştirildi. Fowler’ı o rolle oskara aday gösterilen Michael Caine,  Pyle’ı Brendan Fraser ve Puhong’u Do Thi Hai Yen canlandırmaktaydı.  

İkiz kulelerin vurulmasından sonra artık yeni Vietnam Orta Doğu’ydu. Körfez savaşları yapılmıştı. Amerika terörle mücadele bahanesiyle Irak’ı işgale hazırlanıyordu. Öykünün ruhu inanılmaz derecede canlıydı hâlâ. Sadece Puhong gitmiş yerine Pakize gelmişti. Diğer iki aktör aynıydı. 

Kitabın arka kapağında bulunan açıklayıcı metinden birkaç satıra göz atalım.

Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhlerle(Việt Nam Ðộc Lập Ðồng Minh Hội’nin kısaltılmışı) kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır.

Bir yere demokrasi götürmek amacıyla müdahale etmek altmış yıl önce de bayağı popülermiş. 

Trio Durumları

1991 de vefat eden Graham Greene Irak işgalini ve bunda İngilizlerin, Blair’in oynadığı trio rolünü göremedi. Ama şu anda Vigot(Fransız), Hans(Almanya), Kader(İran), Osman(Türkiye) ve İvan(Rus) da bundan sonraki filmde rol almak istemekteler. Pakize’nin rolü bu nedenle biraz karmaşıklaşmış durumda.  

Sessiz Amerikalı adlı kitap elli küsur yıl sonra dahi hem eğlencelidir, iyi kurgulanmıştır, hem de bize bugünlerin gözde dümenlerini faş eden pasajlarla yüklü olması açısından bilinç parlatıcı bir özelliğe sahiptir.  

The Quiet American’ın Mehmet Harmancı’nın keyifli diliyle yapılan çevirisi Everest yayınları tarafından 2003’de basıldı. Yarım yüzyıl sonra kitabın verdiği mesajın zerre kadar eskimediğini görmek şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olsa uzun soluklu hesaplar bunlar. 

Politik polisiye yazmak isteyenler için ideal bir adrestir Graham Greene. Len Deighton, John le Carre ve daha bir çok tanınmış yazara esin kaynağı olmuştur.  

    NOT: 1 – Fowl: Kuş, kümes hayvanı anlamına geliyor. Faul okunuyor. Bizde fol yok yumurta yok derler ya. Bu fol, o fowl olmasın? Pyle’de de Pilon, direk, kule tınısı var sanki.

            2 – Henry Graham Greene 1904’de Berkhamsted, Hertfordshire’de doğdu. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Gençliğinde çok duyarlı ve utangaçtı. Sporu sevmezdi ve Rider Haggard ve R. M. Ballantyne türü yazarların serüven öykülerini okumak amacıyla okulu sık sık ekerdi. Bu eserler üzerinde çok etkili olmuş ve yazım üslubunu şekillendirmesinde rol oynamıştır. Birkaç intihar girişiminden sonra on beş yaşında okulu bırakan Greene’i tedavi eden psikoloğu onu yazmaya özendirdi ve edebiyat çevrelerine tanıştırdı. Bayağı hayırlı bir iş yapmış psikolog. 

    Sadık Yemni

Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu-1

 
 Ünlü İngiliz yazar Graham Green,  Quiet American adlı kitabını 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlanmıştı. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene, sonradan İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktı.  Bir ara Komunist partiye de üye olan yazar çok seyahat etti ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde  geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır. 

Sessiz Amerikalı (Quiet American) kitabı 1958 yılında Joseph L. Mankiewicz tarafından filme çekildi. Genç Amerikalı Pyle’ı, Audie Murphy,  Orta yaşlı İngiliz Fowler’ı,  Michael Redgrave ve Vietnamlı dilber Phuong’u da Giorgia Moll canlandırdılar. 

Sessiz Amerikalı’nın konusu kısaca şöyledir: 1952 Saygon, Vietnam savaşı sürüyor. Yardım kuruluşları adına orada bulunan Alden Pyle adlı bir Amerikalı London Times gazetesi için çalışan Thomas Fowler’la arkadaş olur. Fowler Vietnamlı metresini adama tanıştırınca aralarında üçlü bir ilişki başlar. Gizli sırlar ortaya dökülür ve sonu ölümle biter.  
 

İki emperyal ve Phuong

Thomas Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir. Alden Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir bahane bulur. Kıskançlık daha çok metafordur. Avanta anaforunu gizlemek için ortaya salınmıştır. Üstlerinin kuklası da olsa Amerikalı daha dürüsttür. Tehlike anında Fowler’ın hayatını kurtarmakta tereddüt etmez. İngiliz bunu bir çeşit hakaret ve alçalma olarak algılar. Bu tavrı İngiltere’nin artık Amerika’nın hamisinde, liderliğinin gölgesinde kalacağı devrin geldiğini muştular. 

Phuong çocuksu, saf, kendini üsluplu bir şekilde peşkeş çektiren, bir üçüncü dünyalı, oryantal bir ruhtur. Biraz da bitmemeye kararlı gibi görünen savaş ortamı nedeniyle kendini garantiye almak için bir Batılıyla evlenmeye şartlanmıştır. Fowler sadece memleketteki henüz evli olduğu karısı nedeniyle değil, kadının İngiltere’de mutsuz olacağını düşündüğü için de Phuong’u oraya götürmeyi istemez. Oysa bir göçmen ülkesi olan Amerika, Pyle’ın gözünde kadın için ideal bir yerdir.  

İngiliz tarafsızlık adı altında savaşta pasif kalırken Amerikalı büyük bir gayretle doğru bildiği şeyleri yapmaktadır. Amerika yavaşça büyük bir kıyıma neden olacağı ve ağır bir hezimet yaşayacağı savaşa doğru çekilmektedir. Pyle öncüdür.  

Her gece çektiği afyon sayesinde Saygon’daki yaşamına tahammül edebilen Fowler’ı için için çileden çıkartan bir haldir bu. Dünyaya kendi menfaatine uygun bir şekil verme serüveninde ipler başkasının eline geçmiştir. Kendisi yaşlanmakta ve yolunu yalnızlık beklemektedir. Bu nedenle Phuong türünde genç, güzel, kendisine ömür boyu hizmet edecek, aşkını sunacak, emansipe olmamış, doğası bozulmamış  bir kadına ihtiyacı vardır. Aynı şeyi bir İngiliz kadınla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Amerikalının değiştirmek istediği dünya Phuong türü kadınların varlığını da sona erdirecektir. Pyle’ın sonunu getiren süreçte bunların da rolü vardır. Amerikalının Phuong’a aşık olduğunu itiraf ettiği sahneye bir bakalım. 

“Bundan sonraki hamlen ne olacak?”

Pyle doğrulup sırtını sandıklara dayadı. “Şimdi sen öğrendiğine göre her şey değişmiş görünüyor. Ona evlenme teklif edeceğim, Tom.”

“Bana Thomas desen daha iyi olur.”

“Aramızda bir seçim yapmak zorunda kalacak, Thomas. En adil çözüm bu.”

Öyle miydi gerçekten? İlk kez hissettim yalnızlığın vaat ettiği soğukluğu. Olanlar akıl almaz şeylerdi, ama yine de. Zavallı aşık olabilirdi ben de zavallı bir adamdım. Oysa onun elinde saygınlığın sonsuz serveti vardı.

Pyle soyunurken gençliği de var diye düşündüm. Pyle’ı kıskanmak ne acıydı.

“Onunla evlenemem.” Dedim. “Memlekette karım var. Beni asla boşamaz. Kilisesine çok bağlıdır bilirsin.”


“Thomas bu olayı kabul etmenle ilgili ne düşünüyorum biliyor musun?  Müthişsin, müthiş!”

“Teşekkür ederim.”

“Sen dünyayı benden çok görmüş bir insansın. Boston biraz sıkıcıdır, biliyor musun? Hatta adın Lovell ya da Cabot olsa bile. Bana öğüt vermeni isterdim, Thomas.”

“Ne hakkında?”

“Phuong.”

“Yerinde olsam vereceğim öğütlere pek güvenmezdim. Ben taraf tutarım. Onu elimden kaçırmak istemiyorum.”

“Senin dürüst, katıksız dürüst bir insan olduğunu biliyorum. Sonra ikimiz de kızın iyiliğini düşünüyoruz.”

Birden onun bu çocuksuluğuna isyan ettim. “Onun iyiliği beni ilgilendirmiyor. ” dedim. “Onun iyiliğini sen düşünebilirsin. Ben onun vücudunu istiyorum. Yatakta onu yakınımda istiyorum. Onun çıkarlarını gözetmektense onunla yatıp onu hırpalamayı tercih ederim.”

“Ah.” Dedi karanlıkta zayıf bir sesle.

“Sen yalnızca onun iyiliğini düşünüyorsan, Tanrı aşkına rahat bırak kızı. Diğer bütün kadınlar gibi o da esaslı bir…” Bir havan mermisinin düşmesi Pyle’ın Boston kulaklarını kaba bir Anglosakson sözcüğünden kurtardı.


“Ben de bedene düşkün bir insanım , Thomas. Ancak Phuong’u mutlu etmek için her zevkimden seve seve vazgeçerdim.”

“Ama mutlu o.”

“Olamaz… bu durumda mutlu olamaz. Çocuk sahibi olmaya ihtiyacı var. ”

“Sen onun ablasının anlattığı saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?”

“Bir abla kimi zaman daha iyi bilir.”

“Senin daha çok paran olduğu için bir fikri sana satmaya çalışıyordu o, Pyle. Bunu gerçekten başardı demek.”

“Benim aylığımdan başka param yok.”

“Eh, hiç olmazsa döviz kuru daha yüksek.” 

-devam edecek-

Hayal Tozu Gölgecisi

Sadık beyin öykü kitabını yavaş yavaş sindire sindire okudum. Pek çok roman yazdıktan sonra öykü yazmak ve öykü kitabı çıkarmak bence her yazarın harcı değil. (Bu konuda bi aralar yazmıştım, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=491 ) Roman öncesi öyküler ile roman sonrası öyküler arasında bence farklar var, bunları açıklamaya çalışmayacağım, okurlar kendi kanılarını çıkarsınlar.

Ben Hayal Tozu Gölgecisini çok beğendim, umarım şansı açık olur. Öyküler arasından seçim yapmak çok zor; çünkü her biri ayrı konularda ve farklı uçurtmalarla havalanmış, gerçi ortak noktalarını görmek de olası benim açımdan; yaşanmışlığın pozitife havalesi!

Yine de okurken merak/onaylama/şaşkınlık sinyallerimi maksimum harekete geçireni sanırım Dünya Hrönir Cumhuriyeti oldu. Bu öykü adeta Yeni Dünyada olmasını istediklerimiz kampanyamızın içeriğinin harika bir tarifle pişirilmişi gibi (kampanya için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328 ).

Bu harika öykünün sonu şöyle bitiyor:

Bir dakika… Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım.  Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.

Ve kitap da şöyle bitiyor:

Öykü yazmak beynin olumlu anlamda çocuklaşması, gençleşmesidir. Mucizevi Ö vitaminidir. Kararında doz alınırsa yüreği ve beyni genç tutar…

Nasıl kağıtları, camları ve bazı metalleri yeniden dönüşüm için biriktiriyorsak, öykülere de aynı işlemi yapmalıyız. İyi öykülerin bir satırını bile ziyan etmeden daha yeni, özgün, umut ışıyan ve özgürlük titreşimli satırlara dönüştürmeliyiz. Ö vitamini yüklü selam ve sevgilerimle.

Kutluyorum sevgili Yemni.

Kayıp Sinema

Sadık Yemni

Kayıp Sinema

Bir düş peynirini ısırayım derken kapana sıkışmış fare gibiyim. Kapan akıl almaz büyüklükte. İçinde nice hayatlar sürüyor.

                                                                  Yazi Meyyın

  O yere ilk kez on üç yaşındayken ulaştım. Sinemaya tek başına gitmeye başlamıştım. İzmir’de troleybüslerin hâlâ çalıştığı zamanlardı. Rüyamda buldurdular bana kendilerini.Kemeraltı’nda, kuyumcuları geçtikten sonra yol üçe çatallandığında çatalın orta dişi denebilecek darca bir sokaktan girilen meydancıktaydı.

  Film hastası biri olarak orada küçük bir sinema keşfetmekten ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Heyecanla kapısından içeri girip bir salona varınca şaşkınlığımın tırmandığı kerteyi hiç unutamıyorum. Yerde yılan, kartal ve akrep desenli kalın ve tertemiz yeni bir halı seriliydi. Ayak tabanlarında kalınlığını hissediyordum. Büfe de gıcır gıcır yenilik ışımaktaydı. Pirinç aksamlı aksesuvarlara, kocaman aynaya ve aşırı düzenli sıralanmış şişe ve bardaklara bakakalmıştım. Aynaki aksimin hemen solunda barın arkasındaki adam gülümsemişti. Kapıp koyuvermeyen, ölçülü bir hoşgeldin işareti. Kısa siyah saçlı, koyu renk gözlü, buğday tenli genç ve zayıfça biriydi. Üzerinde otuzlu yıllarda yapılmış yabancı filmlerden tanıdığım cinsten siyah ve gri nokta desenli bordo renkli bir yelek vardı. Kar beyazı beyaz gömleğinin üstten bir düğmesi çözüktü. Bildiğim hiçbir sinemada böyle elit bir hava, bu düzeyde bir özenin yarısı bile mevcut değildi.  Yirmi beş kuruşa gazoz, otuz kuruşa poğaça alınan salaş sinema büfelerinden çok farklıydı.

  “Gazoz değil mi?”

  Adama evet işareti yapıp yapmadığımı hatırlamıyorum. Etiketsiz şişenin içindeki sıvıya sıkışmış gaz foslayarak dışarı çıkarken elim gayri ihtiyari pantolonumun sol cebini dışardan yoklamıştı. İki adet sarı yirmi beş kuruş ve gümüş bir teklik ‘merak etme evlat buradayız’ dercesine sertliklerini hissettirdiler.

  “Bizden.”

  Şişeyi terk eden gazoz kapağı adamın ayaklarının dibindeki bir çöp tenekesini boylarken çıkardığı ses hâlâ kulaklarımda. Hayali gerçekliğe boyayan bir tınıdır. Gerçek ayrıntı tozutur. Hayal çiy tutmaz.

  “Teşekkür ederim.”

  Şişenin 4-6 derecelik ideal soğukluğunun teması parmaklarımdan mideme sabırsızlık olarak tercüme edilmekteydi. İlk yudum orada bulunan iki kişinin, seyirci olmalılar, bakışlarıyla tescil edilmekteydi sanki. Dikkatimi onlara yöneltici etkisi de vardı. Tipleri bellekte kayıt altına alınamayan cinstendi. Sadece bakışları. Nerede olduğunu biliyorsun, Bizim kim olduğumuzu seziyorsun değil mi ışıyan gözleri hatırlayabiliyorum. Suretleri de gözümün önüne geliyor, ama o tasvirlettirmez halleriyle.

  Uyandığımda rüyayı gazozun dilimi karıncalaştıran keskinliğine kadar hatırlayabilmekteydim. Bu nedenle çarşıda gündüz gözüyle o sinemayı bulabilmek için sayısız seferler düzenledim.  Dükkânların dışına asılmış ucuz kot pantolon, deri ceket ve kumaş pantolonların dört yanı çerçevelediği minik meydanın ortasında umutsuzca dikilip durdum. Çığırtkan delikanlıların gözlerinde yine o geldi bakışları oluşturdum.

  Bu sinemadan ilk bahsettiğimde heyecanımın sahiciliğinden etkilenip inananlar oluyordu. Ama birbirinden zevksiz modellerle dikilmiş giysilerle çevrilmiş küçücük alanı gördüklerinde mahsus kandırıldıklarını düşünerek kızıyorlardı. Yemin billah rüyada gördüğümde ısrar ettiğimde yüzlerinde hemen alaycı bir sırıtma beliriyordu. Yanıma uğur getirsin diye kimleri almadım. Benim yaşlarımda Yaşar diye geri zekalı bir çocuk vardı mahallemizde. Onu dondurma vaadiyle kötü dikimli giysi meydanına sürükledim. Belki tahtaları eksik olduğu için normaldışı yapıları görebilir umudum vardı, ama o da fos çıktı. İkinci dondurmayı ısmarlamadım diye kendini yerlere atarak ağlayarak beni rezil etti. Yılmadım. Bazen ne için olduğunu bile söylemeden arkadaşlarımın adımlarını o tarafa yöneltmeye devam ettim. Nafile. Ayık düzende o sinemaya geçit yoktu.

  Kayıp sinemanın bir adı varsa bile ben bilmiyordum. O kapıdan sinema olduğunun yarı bilinciyle giriyordum. Yarı diyorum. Çünkü her defasında sinemayı ilk kez keşfeden bir yanım vardı. Şaşkınlığım önceden orada bulunmuşluğun kayıtlarıyla kucak kucağaydı. İçersi hiçbir zaman kalabalık olmuyordu. Ben hep son gelen oluyordum. Herkes beni tanıyor gibiydi, ama konuşmaya yeltenmiyorlardı. Barın arkasındaki adam hep aynı kişiydi. Mesafeli, ama arkadaşça, hatta saygılı diyebileceği bir tavır takınıyordu. Görünürde gişe yoktu. Filmin gösterildiği salonu asla görmüyordum. Hiçbir yerde afiş mafiş te görünmüyordu. Verilen arada üç beş kişiyle gazoz içiyor gibiydim. Ara diyorum çünkü aklımdan kara tren hızıyla  izlenmiş film şeritleri geçiyordu.

  Bu şeritlerden de yararlanarak o yıllarda seyretmediğim filmleri anlatma alışkanlığı edinmiştim. Tutkulu dinleyicilerim vardı. Yaşça büyük çocuklar uyduruyor lan bu falan diyorlar, ama sonra yeni film var mı diye de sormadan duramıyorlardı. O sıralarda sokaklar bizimdi. Bütün gün eve kapanıp bilgisayarlarda oyun oynayan yaşıtlarımızın belirmesine daha 30 yıl falan vardı. En az 100 film anlattım güdümlü doğaçlamayla. On beş yaşı civarında hormonal gelişmelerin de itmesiyle bu hobim başka alanlara yöneldi. Eski arkadaşlarım bazen hâlâ bu filmlerin bahsini eder.

  Kayıp sinema peşimi hiç bırakmadı.

  Yirmili yaşlarda o yere ziyaretlerim iyice seyrekleşmişti. Otuzlarda nadiren hatırlanan bir karakter kazanmıştı. Yılda bir kez bile uğramıyordum sinemama. Sonraki yıllarda koptuğumu hatırlamadan kopmuşum sanırken, periskopunu bilinç alanıma uzatıverdi. Maişet motorunun aksamlarını yağlayarak zaman defteri dürmekteydim herkes gibi ben de. Düş kırpıntılarım seyrettiğim filmlerde parça olarak belirmeye başladı. Rüyalardan dışarı taşmıştı. İster evde, ister misafirlikte ya da sinema salonunda, ne izlersem izleyeyim birden o pırıl pırıl aksamlı büfeyi, benzersiz bakışlı insanları görmeye başladım. Başkalarıyla beraberken de olması ilginçti. Diğerlerinin bunu görmemesi ise sıkıcı. 

  Neydi gerçekten?

  Beyin kimyasının azizliği mi? Hafifçe tırlatmanın kibarca söylenişi yani. Benim gibilerin hatırlamasıyla varkalan bir yapı mıydı acaba diye de düşündüğüm oldu. Dışarıdan tasallut. Zeka ehli görüntüler. Film seyretmeyi deli gibi sevmenin yarattığı bir tutku döngüsü mü?

  Korkunç değildi, bir tehdit algılamıyordum. Tamamiyle dahil olamadığım bir bilinç aşaması diyeceğim geliyor. Diğer yandan kim on üç yaşındaki halini o barın arkasındaki aynada görmeye devam etmek istemez. Günlük hayatın, standart aymazlıkların, sonu gelmez çatışmaların bayıltıcı tekdüzeliğinin arasından fışkırmış gizem ve nostalji yeri olup çıkmıştı kayıp sinemam. Böyle hevesle geri gelişini neye yormalıyım acaba?

  Eskilere özlemin kışkırttığı bir eylem? Evrendeki kayıtları tutan merkezden minik bir sızıntı? Neden olmasın.

 Sadık Yemni

 

Not. Bu birçok anıyı ve fantaziyi canlandırıp kaşıyan güzel yazıyı bizimle paylaştığı için sevgili Yemni’ye teşekkür ediyorum, umarım zaman içinde başkalarını da okumak imkanımız olur.

Sadık Yemni

Sadık Yemni adını ilk kez beş sene önce Amsterdam’a gittiğimde duydum. Benim de kitap yazdığımı bilen bi arkadaş söylemişti, yerli yazarlarla seyrek temasım olduğu için biraz da mahcubiyetle tanımadığımı söylemiştim. Bu hatamı telafi edebilmek gayretiyle onda bir kitabı olup olmadığını sordum, varmış; Muska… Hemen alıp sanırım iki gün içinde okudum. Harikaydı. Hem şaşırmış hem de gururlanmıştım (bana ne oluyorsa).

Hatta öylesine etkilendim ki, (Amsterdam’da oturduğunu öğrenmiştim) kendisiyle tanışmak istedim, fakat izini bulamadım. Orada kaldığım bir ay boyunca biraz öksüz gibiydim zaten, elimin altında internet yoktu, hiç tanımadığım bir kentte, bir mihmandar en azından yanımda bir arkadaş olmaksızın, sadece sokakları arşınlayıp duruyordum. Bu arada Amsterdam ve çevresindeki köyler masallardan fırlamış gibiydi, beni öylesine etkiledi ki, hakkında gezi notu dahi yazamadım. Çünkü aklı başında bişeyler söyleyemiyecektim sanırım, ne zaman niyetlensem Alice gibi kafa karışıklığına uğradım!

Herneyse, bugün Sadık Beyin bir kitabını daha okudum, adı Muhabbet Evi. Ben bu tarzı mı seviyorum yoksa gerçekten çok mu güzel yazıyor bilemiyorum, yine bayıldım. Bir kere değil bikaç kere tebrik ediyorum kendisini. Son kitabı olan Hayal Tozu Gölgecisini -ki daha bikaç hafta önce yayımlandı- sipariş etmiştim, dün elime ulaştı. Hemen elime alıp bugün bitireceğim ama dişimi sıkıyorum. Seyahatte, merakımı iyice gıdıklayan kitaplar olsun elimin altında istiyorum.

Hayal Tozu Gölgecisi, bir öykü kitabı imiş, okuduktan sonra duygularımı paylaşacağım.