YAVAŞ ÖNSEZİ

10 Haziran 2001’de Arizona’daki FBI ajanı Ken Williams Newyork ve Washington’daki üstlerine bir elektronik mesaj dosyası gönderdi. 6 sayfalık belge şu kehanet cümlesiyle başlıyordu: “Bu mesajın amacı Usame Bin Ladin’in muhtemelen Amerika’daki sivil havacılık üniversitelerine düzenli şekilde öğrenci gönderme çabası içinde olduğu yolunda Büroya ve New York’a bilgi vermektir.” Bu belge artık “Phoemix mesajı” adıyla efsaneleşmiştir. Williams bir yıl boyunca Arizona’daki havacılık üniversitelerine çok sayıda “soruşturulması gereken” öğrenci girdiğini fark etmiş, fakat tehdidin aciliyetini göremeyerek ilerde dünyanın çeşitli noktalarında havacılık hedeflerine yönelik terörist eylemler geçekleştirecek bir kadro kurma çabası olarak nitelendirmişti.

Mesaj, onu okuyan analistler tarafından acil yerine “rutin”, “spekülatif”, “önemsiz” şeklinde etiketlenince hiçbir zaman merkezdeki radikal dinciler bölümü başkanı David Fresca’ya ulaşamayıp merkezdeki “ Kara delik”e düştü. Dünyayı değiştiren muhteşem fikirleri inceleyerek innovasyon tarihi hakkında epeyce bir şeyler öğrenebiliriz. Fakat bunların başarılarını hep ya fikrin, ya da onu düşünen zihnin parlaklığına bağlar, yayılmalarında ve yaratılmalarında çevrenin rolünü düşünmeyiz. Bu yüzden, bitişikteki açılımın’ eşiğinde olduğu halde fiyaskoyla sonuçlanan kıvılcımları incelemek de aynı derecede önemlidir. Phoenix mesajı işte bu başarısız kıvılcımlardan biriydi. Mesaj açısından başarısızlığın nedenleri, orta düzey analistleri önemi konusunda ikna edememesi, üstlere ulaşsa bile FBI’ daki organizasyon yapısının hemen harekete geçebilecek esnekliğe sahip olamamasıydı. Bunlara rağmen, dünyayı değiştiren fikirlerin izlediği süreci izleyebilseydi Williams’ın önsezisi saldırıları önleyebilirdi. Ancak bunun için bu ön sezinin başka bir önseziyle çarpışması gerekiyordu.

Ken Williams’ın mesajını göndermesinden tam bir ay sonra Minnesota’daki Pan Am uçuş akademisine Zekeriya Musavi adında bir kişi kaydolup Boeing 747 simülatöründe eğitime başladı. Öğretmenleri 8300 liralık toplam ücreti nakden ödeyen ve kuleyle iletişime, kokpit kapılarının çalışmasına olağan dışı ilgi gösteren bir öğrenciden derhal şüphelenip FBI’la temasa geçtiler. Musavi göçmen yasasını ihlal gerekçesiyle tutuklandı. Sorgulamada çok daha derin bir komplonun varlığını fark eden FBI ajanları mahkemeden Musavi’nin bilgisayarındaki dosyaları inceleme izni alabilmek için çılgınca uğraş verdiler. Hatta bir noktada ajan Jones, Musavi’nin “Dünya Ticaret Merkezine bir şey uçurabileceğinden bile söz etti. Fakat istenen izin, kanıtların yeterli olmadığı gerekçesiyle reddedildi.

Bu iki önsezi de tek başlarına birer önseziydi yalnızca. Fakat iki nokta birleştirilebilseydi etkinlikleri kat kat artacak ve Musavi’nin bilgisayarının incelenmesiyle saldırılar durdurulabilecekti.

Büyük fikirler genellikle önce kısmen natamam biçimde şekillenir. Çok önemli bir şeyin tohumları bulunduğu halde önseziyi uygulamaya geçirecek kilit elemandan yoksundurlar. Ve çoğu zaman bu eksik eleman, başka bir yerde başka bir kişinin kafasında bir önsezi olarak yaşamaktadır. Sıvı şebekeler bu kısmi fikirlerin bağlanabileceği ortamı yaratırlar.

Malcolm Gladwell’in çok satan kitabı “ Blink” ani önsezilerin gücüne ve tehlikelerine odaklanır. Ancak dünyayı değiştiren fikirler tarihinde ani sezgiler pek az yer kaplar. Çoğu sezgiler çok uzun zaman çerçevesinde önemli innovasyonlara dönüşürler. Bir problemin henüz kimsenin önermediği bir çözümü bulunduğuna dair belirsiz, tanımlanması zor bir duygu olarak başlarlar. Zihnin gölgelerinde, bazen on yıllarca oyalanarak yeni bağlantılar kurar, güç toplarlar. Bu yavaş önseziler gelişmek için çok uzun süreye ihtiyaç duyduklarından nazik yaratıklardır; günlük meselelerin hayhuyu arasında kolayca yitip gidebilirler. Fakat bu uzun kuluçka dönemi aynı zamanda güçleridir. Zira başkalarının göremediği biçimde gerçeklere ulaşmamızı sağlarlar. 18. yy bilim adamı Joseph Priestley bu fanusun içine bir nane fidesi yerleştirirken beyninin arkasında 20 yıl önceki, örümcekleri cam kavanozlara kapatma tutkusu yatıyordu. Organizmaların kapalı kaplar içinde ölmesinin ilginç bir tarafı olduğunu fark etmişti. 20 yıl boyunca çok farklı konular ve deneylerle uğraştı. Nihayet bir gün evindeki laboratuarda fanus içinde nanenin rahatça büyüdüğünü görünce bitkilerin hayvanların aksine oksijeni tüketmeyip ürettiklerini keşfetti.

Önsezilerin zaman içinde kaybolup gitmesini önleminin sırrı basittir: Herşeyi yazmak.

Darwin’in fikirlerinin gelişimini net biçimde izleyebilmemizin sebebi, başka kaynaklardan alıntı yaptığı, yeni fikirler geliştirdiği, sahte ipuçlarını sorgulayıp kenara attığı, şemalar çizdiği defterler tutma adetine sıkı sıkıya bağlı olmasıydı. 17. ve 18. Yy aydınlanma çağı Avrupa’sında günlük tutmak zamanın bütün bilim adamı, sanatçı ve düşünürlerinin vazgeçilmez tutkusuydu. Bu tür defterler geçmişteki sezgilerinin evrimini izlemenize imkan vermektedir.

Victoria çağında yayınlanan “ Herşey Hakkında Sorgula” ( Enquire Within Upon Every Thing”) adlı günlük benzeri bir yaşam kılavuzu yayınlıyordu. Zamanında çok ünlü olan bu kılavuzun bir kopyası 1960’larda Londra’da yaşayan matematikçi bir çiftin evine ulaşmıştı. Kılavuz evin oğlunun çok ilgisini çekiyor, içindeki bilgi hazinesini saatlerce okuyordu.

Yıllar sonra İsviçre’de bir araştırma laboratuarında danışman olarak çalışırken kuruma gelen bilgi akışı başını döndürmüştü. Bütün bu verilerin izini sürmesini sağlıyacak bir proje üzerinde çalışmaya başladı. Geliştirdiği ilk aplikasyona kılavuzdan esinlenerek “enquire” adını verdi. Program çok başarılı olmasına rağmen iş değiştirince olduğu gibi bıraktı. Arada başka şeyler denediği 10 yıldan sonra, hipertekst linkleri kullanarak farklı bilgisayarlardaki dosyalar arasında bağlantı kurabilen daha sofistike bir aplikasyon tasarlamaya koyuldu. Platformuna doğru isim bulabilmek için bir süre debelendi. Nihayet, platformun yoğun şebeke yapısından yola çıkarak “World Wide Web (wwwdünya çapında ağ) adını verdi.

Tim Berners Lee Web’in öyküsünü anlatırken muhteşem buluşunun evrimini ani bir mucie gibi göstermeye kalkışmaz. Web yavaş bir sezginin usul usul gelişmesinin tipik bir örneğidir. Bir çocuğun yüzyıllık bir ansiklopediyi incelemesiyle başlamış, zaman içinde gezegenimizdeki tüm bilgisayarları bağlayan bir bilgi platformuna ulaşmıştı.

Birçoklarında fikirler çalışma ortamının içinde ve çevresinde, gündelik baskılar, sorumluluklar, meşguliyetler arasında doğar ve filizlenemeden yok olup gider. Berners Lee o açıdan çok şanslıydı. Çalıştığı İsviçre ve partikül fiziği laboratuarının CERN‘de görevi “veri toplamak ve denetlemek” ti. 10 yıl boyunca küresel iletişim platformu araştırmasını hobi olarak yürüttü. İşi ile hobisi arasında pek çok ortak nokta olması dolayısıyla üstleri yan proje olarak hipertekst üstünde çalışmasına izin vermişlerdi. Internet üzerinden de başka programcılarla istişare yapabiliyordu.

CERN’deki ortam açık bağlantı kurmaya ne kadar müsait ise, FBI’ın Otomosyonlu Vaka Destek Sistemi de o kadar kapalı, bağlantı kurmaya izin vermeyen bir sistemdi. Bilgiye dışardan ulaşılamadığı gibi, belgeler kurumun diğer üyelerinden de gizlenecek şekilde tasarlanmıştı. İpuçlarının ve önsezilerin son derece önemli olduğu bir kurumda önsezileri tam anlamıyla öldüren bir sistem yaşıyordu. Sonraki araştırma komitesi FBI’ın bilgi ağını başlıca suçlulardan biri ilan etmişti.

Aslında “ Enquire-Sorgula” pek ala Google’ın adı olabilirdi. Google, Web’i yaratan yavaş önsezili innovasyonu en fazla benimseyip geliştiren kurumdur. Başlangıçta google bütün mühendisleri için ünlü % 20 kuralını koymuştu. Mühendisler şirket projelerinde çalıştıkları her dört saata karşılık bir saat da kendi özel projeleri üzerinde çalışıyorlardı. Bu projelerin çoğundan bu sonuç çıkmasa da arada bir bu sezgilerden biri müthiş başarı yakalar. Google’a 2009’da 5 milyar dolar kazandıran AD sense böyle bir projeydi. Orkut Büyükkökten adlı bir Türk google mühendisi, Brezilya ve Hindistan’daki en büyük sosyal paylaşım ağı olan Orkut’u kendi özel proje saatinde yarattı. Gmail’in de kökleri oradan geldi.

Google ile FBI arasındaki tezat, Krishna Bhanat’ın hikayesinde açıkça görülür. Bhanat 11 Eylül’den sonra haberlerin çokluğu karşısında şaşkına dönmüştü. Bütün yazıları konularına göre sıralayan bir yazılım yaratmaya koyuldu. Bhamat’ın kafasındaki bir sezgiden başlayıp Google News’un Eylül 2002 de yayınlanmaya başlaması sadece bir yıl sürmüştü. FBI ise 11 Eylül üzerinden 9 yıl geçtiği halde hala otomasyonlu vaka destek sistemini kullanıyor.

İYİ FİKİRLER NEREDEN GELİR – İnnovasyonun Doğal Öyküsü

Giriş

Kent, Mercan resifi ve Web Darwin’in Paradoksu

4 Nisan 1836. Darwin Hint okyanusu açıklarındaki Keeling adalarının atollerinde kıyıda durmuş, mercan resiflerini seyrediyor. Kıyı denizin dibine doğru inen bir dağın zirvesi gibi. Darwin bu zirveyi inşa eden kuvvetler hakkında bir fikrin eşiğinde. Bu fikir ilerde mesleğinin ilk büyük keşfini oluşturacak. O anda ve sonraki günlerde, haftalarda kafasını meşgul edecek olan bir başka mesele de şu: parçalanmış mercan kayalıklarının meydana getirdiği bembeyaz kumlarla kaplı adanın yüzeyinde sadece birkaç Hindistan cevizi ağacı, yosun ve otlar varken, havada ola ola bir kaç kuş uçarken, resifin çevresindeki deniz nasıl oluyor da sonsuz çeşit ve sayıda canlıyla kaynıyor? Oysa okyanusun başka yerlerinde doğru dürüst varlık bile yok. Darwin’in sözcükleriyle “Okyanusun ortasında bir mercan adasının eko sistemiyle karşılaşmak, tıpkı çölün ortasında bir vahaya rastlamak gibi”. Biz bu olguyu şimdi “ Darwin’in Paradoksu” olarak adlandırıyoruz.

Mercan resifleri dünya yüzeyinin yalnızca binde birini kapladığı halde, bilinen deniz canlılarının kabaca dörtte biri buraları mesken tutar.

Beagle gemisinin 5 yıllık yolculuğunu onaylayan amirallik kararnamesinde ana talimatlardan biri, atol formasyonunun araştırılması. Resifin çevresindeki deniz ölçülemeyecek kadar derin. Atollerin denize batan veya denizden yükselen volkanların tepesi olduğuna dair teoriler Darwin’e yeterince açıklayıcı gelmiyor. Gerçeğe ulaşması daha uzun yıllar alacak.

Süperlineer Kent

Bilim insanları ve hayvan severler çoktandır canlıların cüsseleri büyüdükçe kalplerinin yavaşladığının farkındaydılar. Sineklerin ömrü saatler ve günlerle ölçülürken filler yarım yüzyıl yaşar. Kuşların ve küçük memelilerin kalbi zürafalara veya balinalara göre çok daha hızlı atar. Ancak büyüklükle hız arasındaki ilişki doğrusal gibi görünmüyordu. Bir At bir tavşandan 500 kat ağır olabiliyordu fakat nabzı tavşandan 500 kat daha yavaşı atmıyordu. İsviçre kökenli Amerikalı tarım bilimcisi Max Kleiber, Davis’deki laboratuarında yürüttüğü sayısız ölçümden sonra bu orantının “eksi 1/4 üncü kuvvete küçülme” adını verdiği matematiksel formüle sıkı sıkıya uyduğunu keşfetti. Sonuçlar logaritmik skalaya uygulandığında farelerden, güvercinlerden boğalara, fillere kadar kusursuz bir düz çizgi veriyordu.

Buluş, metabolizmanın kütleye oranının eksi ¼ üncü kuvvete (kare kökün, kare kökü) göre değiştiğini ifade ediyordu. Bu şu demektir: örneğin bir inek, bir ağaçkakanın 1000 katı ağırlığında. Binin kare kökü 31. Bunun da kare kökü 5.5, bu da bir ineğin bir ağaçkakana göre 5.5 kat daha uzun ömürlü olduğunu, nabzının da 5.5 kat daha yavaş attığını gösterir. ( bütün rakamlar yaklaşıktır) İlerleyen yıllarda Kleiber’in formülünün bakteriler, hücre, hatta bitkiler için geçerli olduğu kanıtlandı. Kleiber yasası şunu göstermektedir: Hangi tür olursa olsun bütün canlıların kalp atışı sayısı yaklaşık aynıdır. Büyük hayvanlar sadece kotalarını daha uzun sürede tüketmektedir.

Birkaç yıl önce teorik fizikçi Geoffrey West, Kleiber yasasının en büyük yaratık olan insan yapımı kentler için de geçerli olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Bir araya getirdiği uluslar arası araştırmacılar grubu dünya üzerinde düzinelerle kent için suç oranından elektrik tüketimine, yeni patentlerden akaryakıt satışlarına kadar her türlü bilgiyi topladı. Nihayet rakamlar incelendiğinde West ve grubu, Kleiber denkleminin kent yaşamının ana ögelerinden olan enerji ve ulaşım artışında bire bir geçerli olduğunu sevinçle gördüler. Yolların yüzey alanı, elektrik kablolarını uzunluğu, benzin istasyonları ve satışları hep bu denkleme uyuyordu. Asıl şaşırtıcı olan, Kentsel istatistiklerde yaratıcılığa ve innovasyona ilişkin her veri de (patent sayısı, Ar-Ge bütçesi, super yaratıcı meslekler, mucitler) Kleiber yasasına uyuyordu ama ters yönden; yani bir kent bir diğerinden 10 kat daha büyük ise 10 kat değil, 17 kat daha innovatifti. Bir kasabadan 50 kat daha büyük bir metrepol 130 kat daha innovatifti. West modeline “ Superlineer değişim” diyoruz. Yaratıcılık logaritmik bir doğru üzerinde arttığından büyük kentlerde patent ve icatların sayısı da artar. Fakat kişi başına düşen sayı sabit kalır. Bütün gürültüsüne, kalabalığına, dikkat dağıtan unsurlarına rağmen büyük kent ortamı acaba neden sakinlerini kasaba sakinlerine göre çok daha yaratıcı kılıyor?

10 / 10 Kuralı

İlk ulusal renkli TV yayını, 1 Ocak 1954’te NBC’nin 1 saatlik Güller Geçidi programını yayınlamasıyla başladı. Ancak prime time programlarının renkli yayını 60’ların sonunu buldu. On yıllar boyunca da görüntüde bir değişiklik olmadı.

1980’lerin ortalarında önde gelen medya, teknoloji ve siyaset mensupları bir araya gelerek artık izleyiciye daha iyi görüntü sunmanın zamanı geldiğine karar verdiler. Nihayet 1996 da CBS ilk kez HDTV sinyalini kamuya yayınladı. Fakat diğer medya kuruluşlarının katılımı 1999’u, Analog standartın terk edilmesi 2009’u buldu.

“Teknolojik ivme” çağında yaşadığımız bir gerçek ve bu ivme hem durmaksızın yeni ürünlerin piyasaya çıkışı, hem de bizim onları seve seve satın almamız şeklinde tezahür ediyor.

Fakat renkli TV ile HDTV’nin serüveni hiç de öyle görünmüyor. Acaba neden her ikisinin de ilk yayından kitlelere ulaşması 10 yılı aştı?

Aslında 20.yüzyıla bütünüyle bakarsanız, en önemli kitlesel gelişmelerin aynı sosyal innovasyon hızına tabi olduğunu görürsünüz. 10/10 kuralı dediğimiz bu kurala göre yeni bir platformun inşası 10 yıl, bunun kitlelere yayılması bir 10 yıl daha sürmüştür. FM yayın ,Video kayıt cihazı, DVD oynatıcı, cep telefonları, kişisel bilgisayarlar, GPS cihazlarının hepsinin innovasyondan kitlelere yayılması aynı çerçevede gerçekleşti. Ancak günümüzün en önemli platformlarından You toube’un kavramdan uygulamaya geçmesi sadece 2 yıl sürdü. Chad Harley, Steve Chen ve Cavit Kerim 10/10 kuralını alıp 1/1’e indirgediler. Bazıları bunun TV gibi bir donanım değil, yalnızca bir yazılım olduğunu iddia edecektir. Fakat Web 1990’ların ortalarında yaygınlaşıncaya kadar yazılım da innovasyonun 10/10 kuralına uyuyordu. 10/10 kuralının 1/1 e inmesi Web sayesinde gerçekleşmiştir.

Bu kitap innovasyon ortamı hakkındadır. Bazı ortamlar yeni fikirleri boğar, bazıları da bir çaba göstermeden besler. Web ve kentler innovasyon makineleridir. Her ikisi de yeni fikirlerin yaratılması, yayılması ve benimsenmesi için uygun ortamlardır. İkisi de kusursuz değildir (büyük kentlerdeki suç oranını ve istenmeyen e-postaları bir düşünün) fakat innovasyon geçmişlerindeki başarı yadsınamaz. İyi fikirlerin nerden geldiğini öğrenmek istiyorsak onları bir çerçeveye yerleştirmemiz gerek. Darwin’ce düşünün! Dünyayı değiştiren fikri kafasında doğdu fakat buna ulaşmak için bu gemi, adalar topluluğu, bir kütüphane ve mercan kayalığından yararlandı. Bu kitabın savı da, olağanüstü verimli ortamlarda bazı ortak özellikler ve kalıpların tekrar tekrar karşımıza çıktığıdır. Bunları ben 7 başlıkta topladım. Çalışma alışkanlıklarımızda, ofis ortamlarında ve yeni yazılım araçlarında bu özellik ve kalıpları ne kadar benimsersek o kadar yaratıcı olabiliriz.

ELSİZ KIZ

Bir varmış, bir yokmuş. Yolun aşağısında oturan adamın birkaç gün öncesine kadar köylülerin tahılını öğütüp una çevirdiği büyük bir taşı varmış. Bu değirmenci zor günler geçirmiş, elinde, bir barakadaki büyük sert değirmen taşından ve arkadaki meyve veren büyük elma ağacından başka bir şey kalmamış.

Bir gün gümüş ağızlı baltasıyla kuru ağaçları kesmek için ormana giderken, bir ağacın arkasından tuhaf, yaşlı bir adam çıkmış karşısına. Yaşlı adam “Odun keserek kendine eziyet etmene gerek yok,” diye dil dökmüş “Değirmenin arkasında duran şeyi verirsen seni servete boğarım.”

“Değirmenimin arkasında meyve veren elma ağacından başka ne var?” diye düşünmüş değirmenci ve yaşlı adamın pazarlığına razı olmuş.

“Üç yıl içinde gelip benim olanı alacağım,” diye kıkırdamış yabancı ve topallayarak uzaklaşmış, ağaçların dalları arasında kaybolmuş.

Değirmenci yolda karısına rastlamış. Evden koşarak gelmiş, eteği uçarak ve saç baş dağınık bir halde konuşmuş. “Herif, herif, saatin vurmasıyla birlikte evimizin içine daha güzel bir duvar saati geldi, sade koltuklarımızın yerini kadifeyle kaplı olanlar aldı, değersiz dolabımız şimdi av etiyle dolu, valizlerimiz ve sandıklarımız dolup taşıyor. Söyle n’olur, bu nasıl oldu?” Daha bu soruları sorarken parmaklarında altın yüzükler belirmiş ve saçı altın bir taçla toplanmış.

Kendi yeleğinin satene dönüşmesini dehşet içinde izleyen değirmenci, “Aa!” demiş. Topuk namına bir şeyi kalmamış olan, bu yüzden arkaya doğru kaykılarak yürüdüğü tahta ayakkabıları da gözlerinin önünde çok zarif ayakkabılara dönüşmüş. “Şey, bir yabancıdan dolayı,” diye nefes nefese konuşmuş. “ Ormanda kara bir redingot giymiş, tuhaf bir adama rastladım ve değirmenimizin arkasındaki şeyi ona vermem halinde büyük bir servet vaat etti. Hem hanım, başka bir elma ağacı dikebiliriz.”

“Ah, herif!” diye inlemiş kadın, cin çarpmış gibi görünüyormuş. “ Kara ceketli adam İblis’ti ve değirmenin arkasındaki de evet, elma ağacıydı, ama kızımız da orada söğüt dallarından bir süpürgeyle avluyu süpürüyordu.”

Ve böylece karı koca sendeleyerek evlerine gitmişler, bütün süslerinin üstüne gözyaşı dökmüşler. Kızları üç yıl kocasız kalmış. İlkbaharın ilk tatlı elmaları gibi bir huyu varmış. İblis’in alıp götürmeye geldiği gün banyo yapmış, beyaz bir gecelik giymiş ve etrafına çizdiği bir tebeşir dairesinin içinde duruyormuş. İblis onu kapmak için elini uzattığında, görülmeyen bir kuvvet tarafından avlunun öte tarafına fırlatılmış.

İblis, “Bir daha asla yıkanmamalı, yoksa ona yaklaşamam,” diye haykırmış. Ana baba ve kız korkuya kapılmışlar. Ve böylece birkaç hafta geçmiş ve kız çocuğu saçları keçeleşene, tırnakları siyah hilallere benzeyene, derisi grileşene, elbiseleri kirden kararıp sertleşene kadar yıkanmamış.

Sonra, kızın giderek daha fazla hayvana benzediği günlerden bir gün İblis tekrar çıkagelmiş. Ama kız ağlamış da ağlamış. Gözyaşları parmaklarından kollarına akmış – o kadar çok akmış ki, kirli elleri ve kolları ak pak ve tertemiz hale gelmiş. İblis öfkelenmiş. “Ellerini kesin, yoksa ona yaklaşamam.” Baba dehşete düşmüş: “Kendi çocuğumun ellerini kesmemi mi istiyorsun benden?” İblis bağırmış:”Yoksa buradaki her şey ölür, buna sen de, karın da ve gözüne ilişen bütün tarlalarda dahil.”

Baba o kadar korkmuş ki, boyun eğmiş ve kızının kendisini bağışlaması için yalvarırken gümüş ağızlı baltasını da bilemeye başlamış. Kız da boyun eğerek, “ Ben senin çocuğunum, gerekeni yap,” demiş.

O da İblis’in isteğini yerine getirmiş. Bütün bunlar olup bittiğinde kimin acı içinde canhıraş bir sesle bağırdığını, kızın mı, yoksa babanın mı, kimse söyleyemez. Kızın hayatı böylece bildiği şekliyle sona ermiş.

İblis tekrar geldiğinde kız o kadar çok ağlamış ki, kesilen uzuvlarından geriye kalanlar yine temizmiş ve onu yakalamaya çalışan İblis bir kez daha avlunun öte tarafına fırlatılmış. Ormanda küçük ateşler yaratan sözlerle küfrederek sonsuza kadar kaybolmuş, çünkü kıza yönelik bütün haklarını yitirmiş.

Baba bir yüzyıl ömür sürmüş, keza karısı da. Ormanın asıl halkı gibi onlar da ellerinden gelen en iyi şekilde hayatlarına devam etmişler. Yaşlı baba, kızına çok güzel bir şatoda hayatını zenginlikler içinde sürdürmeyi önermiş, ama kız bir dilenci olup rızkı için başkalarının iyiliğine bağımlı olmasının daha uygun olduğunu hissettiğini söylemiş. Ve böylece kollarını temiz bir bezle bağlatmış ve şafak sökerken bildiği şekliyle kendi hayatından yürüyerek uzaklaşmış.

Yürümüş, yürümüş. Öğle güneşi yüzündeki kiri yol yol boyamış.Rüzgar saçlarını hepsi birbirine karışmış ince dallardan oluşan bir leylek yuvasına benzeyene kadar dağıtıyormuş. Gece yarısı, ayın ağaçlardan sarkan tüm meyvelere ışık saçtığı muhteşem bir bahçeye gelmiş.

İçeri girememiş, çünkü bahçe bir hendekle çevriliymiş. Dizlerinin üstüne çöküp yığılmış, çünkü açmış. Beyazlar içinde hayalet gibi bir gölge belirmiş ve bent kapaklarından birini kapatarak hendeğin boşalmasını sağlamış.

Kız armut ağaçları arasından yürümüş. Her nasılsa, nefis armutların hepsinin sayılıp numaralandırılmış olduğunu ve korunup gözetildiğini biliyormuş. Yine de bir dal çatırdayarak aşağıya sarkmış, böylece uçtaki leziz meyveye ulaşabilmiş. Dudaklarını armudun altın derisine koymuş ve ay ışığında orada öylece durup armudu yemiş; zavallı elsiz kızın kolları bezle bağlı, saçları ürkütücüymüş ve çamurdan bir kadın gibi görünüyormuş.

Bahçıvan olanları görmüş, ama kızı koruyan ruhun büyüsünü tanıyormuş ve karışmamış. Kız armudu yemeyi bitirdikten sonra hendekten geçerek geri dönmüş ve ormanın örtüsü altında uyumuş.

Ertesi sabah kral armutlarını saymaya gelmiş. Birinin kaybolduğunu anlamış ve bir yukarı bir aşağı bakmış, ama kayıplara karışan meyveyi bulamamış. Bahçıvan açıklamış;”Geçen gece iki ruh hendeği boşalttı, ay yükseklerdeyken bahçeye girdiler ve elsiz olanı kendisini ona sunan armudu yedi.”

Kral o gece gözetlemeyi sürdürmesini söylemiş. Karanlık olunca bahçıvanıyla ve ruhlarla nasıl konuşulacağını bilen büyücüsüyle birlikte çıkagelmiş. Üçü bir ağacın altına oturup etrafı gözlemeye başlamış. Gece yarısı olduğunda kız, kirli paçavralardan elbiseleri, dağınık saçları, kirden yol yol boyalı yüzü, kolsuz elleri ve yanında beyazlı ruhla birlikte ormandan süzülerek bahçeye gelmiş.

Bahçeye daha önce yaptıkları gibi girmişler. Yine bir ağaç, lütfederek dallarından birini onun erişebileceği şekilde eğmiş ve kız da ucundaki armudu yemiş.

Büyücü onlara doğru ilerlemiş, ama fazla yaklaşmadan sormuş:” Bu dünyadan mısınız, bu dünyadan değil misiniz?” Kız da yanıtlamış:”Bir zamanlar dünyalıydım, artık bu dünyadan değilim.”

Kral büyücüye sormuş:”İnsan mı, hayalet mi?” Büyücü, her ikisi de, diye yanıtlamış. Kralın yüreği hoplamış, hızla kıza doğru koşmuş ve bağırmış: “Seni yüzüstü bırakamam. Bugünden itibaren sana ben bakacağım.” Şatosunda ona, kollarına bağlanan bir çift gümüş el yaptırmış. Ve böylece kral, elsiz kızla evlenmiş.

Günlerden bir gün kralın çok uzak bir ülkeye savaşa gitmesi gerekmiş ve annesinden, genç kraliçeye göz kulak olmasını istemiş, çünkü onu bütün kalbiyle seviyormuş. “ Eğer bir çocuk doğurursa, bana hemen haber gönder.”

Genç kraliçe, sağlıklı bir bebek doğurmuş ve kralın annesi iyi haberleri ulaştırması için krala hemen bir haber göndermiş. Ama krala giderken haberci yolda yorulmuş, bir nehre doğru yaklaşırken uyku giderek ağırlığını hissettirmiş ve sonunda nehrin kıyısında uykuya yenik düşmüş. İblis bir ağacın arkasından çıkmış ve haberi değiştirerek, kraliçenin, yarı insan yarı köpek olan bir çocuk doğurduğunu yazmış.

Haberi alan kral dehşete kapılmışsa da, annesine kraliçeyi sevmesini ve ona bu korkunç dönemde göz kulak olmasını söyleyen bir mesaj göndermiş. Mesajla koşan delikanlı yine aynı nehre gelmiş ve bir şölende yemek yemiş gibi ağırlaştığını hissetmiş, suyun kıyısında hemen uykuya dalmış. Bunun üzerine İblis tekrar ortaya çıkmış ve mesajı “Kraliçeyi ve çocuğu öldürün,” şeklinde değiştirmiş.

Yaşlı anne, oğlunun emriyle sarsılmış ve doğrulatmak için bir haberci göndermiş. Haberciler gidip gelmiş, hepsi nehir kıyısında uykuya dalmış ve İblis mesajları giderek daha korkunç bir hal alacak şekilde değiştirmiş. Sonuncusu şöyleymiş: “Öldürüldüğünü kanıtlamak için kraliçenin dilini ve gözlerini sakla.”

Yaşlı anne, genç ve sevimli kraliçenin öldürülmesine katlanamazmış. Onun yerine bir hayvan kurban etmiş, dilini ve gözlerini ayırıp saklamış. Sonra genç kraliçeye bebeği göğsüne bağlamasında yardım etmiş ve onu peçeyle örterek hayatını kurtarması için kaçmasını söylemiş. Kadınlar ağlaşmışlar ve birbirlerini öperek vedalaşmışlar.

Genç kraliçe hayatında gördüğü en büyük, en vahşi ormana gelene kadar dolaşmış durmuş. Bir yol bulmaya, kendine yol açmaya çalışarak zorlukla ilerlemiş. Karanlık yaklaşırken, öncekiyle aynı olan beyazlar içinde bir hayalet görünmüş ve iyi kalpli orman insanları tarafından işletilen yoksul bir hana kadar ona rehberlik etmiş. Beyaz elbiseli başka bir kız kraliçeyi içeri götürmüş, onu adıyla tanıyormuş. Çocuk yatırılmış.

“Benim bir kraliçe olduğumu nereden biliyorsun?” diye sormuş kraliçe.

“Biz ormandakiler bu konuları takip ederiz, kraliçem. Şimdi dinlenin.”

Böylece kraliçe handa yedi yıl kalmış, çocuğuyla beraber mutlu mesut yaşamış. Elleri zamanla tekrar büyümüş; önce inci gibi pembe küçük bebek ellerine, sonra küçük kız ellerine ve en sonunda da kedin ellerine dönüşmüş.

Bu sırada kral savaştan dönmüş, yaşlı annesi ağlayarak, “Bana iki masumu neden öldürttün?” diye sormuş ve oğluna sakladığı dili ve gözleri göstermiş.

Korkunç öyküyü duyan kral sendelemiş ve avutulmaz bir şekilde ağlamış. Annesi onun yasını görmüş ve ona bunların bir geyiğin dili ve gözleri olduğunu, kraliçeyle çocuğunu ormana yolladığını anlatmış.

Kral onları bulmak amacıyla yemeden içmeden yaşamaya ve göğün maviliğini koruduğu en uzak yerlere kadar yolculuk etmeye yemin etmiş. Yedi yıl araştırmış. Elleri kararmış, sakalı yosun gibi küflü kahverengiye dönmüş, gözleri çökmüş ve kurumuş. Bu süre zarfında ne yemiş, ne de içmiş, ama kendisinden daha görkemli bir kuvvet, yaşamasına yardım etmiş.

Sonunda orman insanları tarafından işletilen hana gelmiş. Beyazlı kadın onu içeri davet etmiş, o da yatmış, çok yorgunmuş. Kadın yüzüne bir peçe örtmüş ve o da uyumuş. En derin uykunun nefesini solurken, örtü havalanarak yüzünden yavaşça sıyrılmış. Uyandığında gözlerini dikmiş kendisine bakan sevimli bir kadın ve güzel bir çocuk bulmuş.

“Ben senin eşinim, bu da çocuğun.” Kral inanmaya can atıyormuş, ama kızın elleri olduğunu görmüş. “Çabalarım ve iyi bakılmam sayesinde ellerim tekrar büyüdü,” demiş kız. Beyazlı kadın da saklandıkları sandıktan gümüş elleri çıkarıp getirmiş. Kral, kraliçesini ve çocuğunu kaldırıp kucaklamış ve ormanda o gün büyük bir sevinç yaşanmış.

Bütün ruhlar ve han sakinleri güzel bir ziyafet çekmişler. Ondan sonra kral, kraliçe ve bebek, yaşlı anneye geri dönmüşler, ikinci kez evlenmişler ve birçok çocukları olmuş. Çocuklar bu öyküyü başka yüz kişiye anlatan yüz kişiye anlatmışlar, tıpkı sizin de benim öyküyü anlattığım yüz kişiden biri olmanız gibi.

Kurtlarla Koşan Kadınlar – Clarissa Estet

Nuh Tufanı Nasıl Oldu?

Hepimiz Nuh Tufanı’nı biliriz. Fakat gerek elimizdeki kaynakların yetersizliğinden gerekse tarihsel olarak izlerinin çok farklı olmasından dolayı hepimizin aklındaki senaryo farklıdır.

Bu başlık altında herkes inandığı, aklındaki Nuh Tufanı senaryosunu yazsın. Bunun için dinsel veya bilimsel bilgileri kullanabilirsiniz. Kimse bir diğerinin yazdığı senaryoya müdahale etmesin tartışma kısmına geçene kadar.

Nuh Tufanı gerçeği nedir? Sembolik bir anlatım mı, yoksa gerçek mi? Bölgesel mi, dünya çapında mı? Suların yükselmesi nasıl olmuştur? Bölgeselse, size göre neresidir? Gemideki canlı çeşitleri nelerdir? Gemide ve sonrasında yaşam nasıl devam etmiştir? Bugüne kadar öğrendiklerinizle düşüncelerinizde oluşan Nuh Tufanı senaryosu nasıldır?

(Unutmayın, yazdığınız senaryoyu her gün yüzlerce kişi okuyacak)