Hayatın müsveddesi var mı?-15

Hayatın müsveddesi yoktur. Hayatımızı doğal sistem işleyişine uygun olarak düzenleyip gereken şeyleri gereken zamanda yaparak yaşamımızı sürdürdüysek, gözümüz arkada kalmadan mutlu bir yaşamdan sonra tekrar hücrelerimize ayrışırız. Diğer durumda ise, mutsuz bir yaşamdan sonra, gözümüz arkada, yine hücrelerimize ayrışırız. Yaşamımızı doğadaki sistemle uyumlu olarak yaşayabildikse, yaşadık oluyor. Yoksa bir ömür geçiyor ve hücreler yeni bir varlık içinde yarışlarına devam ediyorlar.

Hücrelerimiz de yeni bir yaşam oluşturacak şekilde doğadaki bilgi edinme ve bu bilgilere göre kendilerini yeniden örgütleme işlemlerine devam ereler. Hayat bu şekilde devam eden bir bilgi edinme ve bu bilgilere göre tekrar örgütlenme yarışlarından oluşur. Çünkü zaman denilen faktör, maddelerin bu tür bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasını gerekli kılar. Ebediyet, sonsuzluk gibi bir şey olması mümkün değildir. Varlıklar (maddeler) birbirlerine dönüşmeyecek olurlarsa, zaman denilen şey durmuş olur (Zaman ve Zamanlama bölümüne bak.).

Ama atalarımız sanki hayatın müsveddesi varmış, bu dünya hayatı geçici, öteki dünya hayatı ebediymiş gibi bir düşünce oluşturmuşlardır. Peki atalarımız neden “öteki dünya” diye bir kavram oluşturmuşlardır?

Önceki bölümlerde gösterildiği üzere, insanların düşünce ve davranışları kalıtsal devreler yanı sıra, ana-babalardan (ve çevreden) aktarılan görsel ve sözel bilgilerle (hikayeler, gelenek ve görenekler, vs.) şekillenmektedir. Aktarılan bu bilgilerin çoğunluğu sözlü olarak aktarılmaktaysa da, yaklaşık 5 bin yıldan beri yazılı aktarımlar gittikçe ağırlık kazanmaktadır.

Arkeolojik bulgular, insanların geçmişte nasıl yaşadıkları hakkında çok önemli bilgiler içermektedirler. Bu veriler arasında toplumsal hayata geçişin yaklaşık 12 bin yıl önceleri olması yanında, bu geçişin ilk defa dünyanın neresinde gerçekleşmiş olduğu hakkında da gerekli ipuçlarını vermektedir. Bu bölge Mezopotamya adı verilen Dicle-Fırat ırmaklarının Basra Körfezine döküldüğü yöreler ve o bölgeye komşu çevrelerdir (Irak merkez olacak şekilde, Türkiye’nin Güneyi ve Güneydoğusu, İran’ın Güney-Batısı, Suriye-Mısır arası). Arkeolojik verilerden ayrıca, kültür düzeyinin, eski zamanlarda dünyanın bir yerinden diğerine ne kadar uzun bir sürede aktarıldığını da görmekteyiz. Örneğin Mezopotamya’da 9-10 bin yıl önceleri başlatılan kasaba-kültürü Kuzeybatı Avrupa’ya yaklaşık 4 bin yıl sonra ulaşabilmiştir! Tüm eski toplumsal yaşam noktalarının bu hilal (yarım-ay) şekilli bölgede bulunması, yöreye “Fertile Crescent” (bereketli hilal) yakıştırması yapılmasının bir nedenidir.

Yine arkeolojik bulgular yöredeki bu muazzam gelişmenin Sümerler denilen bir kavmin buraya gelmesiyle başladığını ortaya koymaktadır. Sümer ismi, yörede yaşayan semitik (arap-israil) ırka mensup Akad’ların dilinde “land of the civilised lords = kültürlü efendilerin ülkesi” anlamında “Sumeru” sözcüğünden gelmektedir. Sümerler ise kendilerini “the black-headed people = kara başlı toplum” olarak tanımlamışlar ve denizden iki-ırmak ülkesine geldiklerini belirtmişlerdir (Ceram 1972). Sümerler insanlık tarihinde yazı yazmayı ve yazılı belgeler oluşturmayı ilk defa bulan ve uygulayan kavim olarak büyük önem taşır.

Sümerler yazılarını çivi yazısı şeklinde kurutulmuş kil tabletlere üzerine yazmışlardır. Bu çivi yazısı tabletler 1920’lerde başlayan arkeolojik kazılarda bulunmaya başlanmış ve o tarihten sonra da, insanlığın kültürel gelişim tarihi, klasik yunan kaynaklı eserlerin etkisinden biraz kurtulunarak daha gerçekçi şekilde değerlendirilmeye başlanmıştır.

Arkeolojik kazı verilerine göre Sümerlerin tarihi tufan öncesi ve tufan sonrası olarak iki farlı döneme ayrılmaktadır. Tufan öncesi dönemin Dilmun denilen ve yaratılışın ilk başladığı yer olan bir adada geçtiği ve insanlığın o dönem çok mutlu olduğu ve altın çağını yaşadığı belirtilir. Dilmun aynı zamanda güneşin doğduğu yer olarak da tarif edilmiştir.

(Bir not: kazı yapılan ve bulunan çivi yazısı tabletler tufan sonrası döneme aittir ve hepsi Mezopotamyadaki kazılarda bulunmuştur. Dolayısıyla, tabletler, geçmiş bir zamana ait bilgileri, o günün bakış açısıyla yansıtmaktadır.)

Tanrıların diyarı olarak bilinen Dilmun’da

“Dimun’da karga bağırmaz,

…

Oğlak boğazlayan yaban köpeğine rastlanmaz,

Tahıl yiyen …(?) … bilinmez,

Dul kadın bulunmaz,

…

Güvercinin boynu eğik değildir,

Gözü ağrıyan “Gözüm ağrıyor” demez,

Başı ağrıyan “Başım ağrıyor” demez,

…

O günlerde orda yılan yoktu, akrep yoktu, kurt yoktu,

Orada korku bilinmezdi, terör yoktu,

İnsanın düşmanı yoktu.

O günlerde (doğudaki) Şubur ülkesi bolluk, hakaniyet yeri,

Güneyde tatlı dilli Sümer, sultanlığın egemen olduğu büyük ülke,

(Batıda) Martu ülkesi, güvenlik içinde,

Tüm evren, tüm insanlık bir birlik içinde,

Tek bir dilde Enlil’e methü sena etmektedir.” (Karmer 1961’den)

İlk insanın yaratılışı da Dilmun’da olur. Bir örneği Louvre Müzesinde, diğeri Philadelphia Üniversite Müzesinde bulunan iki ayrı Sümer belgesinde, “İnsanın yaratılışı” işlenmektedir. En iyi korunmuş olanı bile dört parçaya kırılmış olarak bulunan bu tablette, ‘insanın çamurdan yaratılışı olayı ve yaratılış gerekçesi (tanrıların yiyeceklerini sağlamak, vs.)” şöyle işlenmiştir (Kramer 1961):

(Başlangıç bölümünde, tanrıların, özellikle kadın tanrıçaların ortaya çıkışlarından sonra, karşılaştıkları ekmek bulma zorluğu anlatılmaktadır. Tanrılar, Sümerler’in aynı zamanda bilgelik tanrısı da olan, dolayısıyla yardımına ihtiyaç duydukları deniz tanrısı Enki’nin uykuda olmasından, dolayısıyla kendilerini duymamalarından yakınmaktadırlar. Bunun üzerine, tüm tanrıların anası, tanrıların yakarışlarını Enki’nin önüne getirir ve söyler:

“Ey benim oğlum, yatağından kalk, … , işe yararlıyı yap,

Tanrıların model hİzmetÇİlerİnİ, onların …i..ini üretmeleri için, …”

Enki düşünür ve annesi Nammu’ya şunları söyler:

” Ey benim annem, adını andığın yaratık …

,,,,,  …;

Derinlerdeki çamurun özünü karıştır,

İyi ve asil modelciler çamuru sertleştirsinler,

Sen onun kol ve bacaklarını yap;

Ninmah (Yer’i doğuran tanrıça) üstünde çalışsın,

,,, (doğum tanrıçası) modelleme sırasında yanında olsun;

Ey benim anam,  onun (yeni doğanın) kaderini sen tayin et,

Ninmah ona  tanrıların … ini bağlasın,

,,,, insan olarak ,,,.”

Bundan sonra, Ninmah derinlerden çamur alıp, 6 çeşit insan modeli yapar. Enki onların kaderini tayin edip yiyecek verir.

Tabletteki Sümerce metin yer yer eksik olduğu için sadece iki tipin özelliği bilinmektedir: Bunlardan biri cinsiyetsiz bir insandır, diğeri ise, kısır bir kadındır. ,,,,”

“(Ninmah’ın) kadın olarak yaptığı … doğurgan değildir.

Enki, doğurgan olmayan kadını görüp,

Onun kaderini tayin etti, onu “kadınlar evinde” kalmaya mahkum etti.

*

“(Ninmah’ın) ne erkek ne dişi organsız olarak yaptığı …nı.

Enki, ne dişi, ne erkek organı olmayanı görüp,

Onun kaderini, kralın önünde durmak olarak tayin etti.

Daha sonra, Enki’nin kendisi de bazı insan tipleri yaratır ve onların kaderini tayin yetkisini de Ninmah’ın yapmasını ister.

Tabletlerin kırık ve eksik olması nedeniyle, bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinilmesinin şimdilik olanaksız olduğu Kramer (1961) tarafından vurgulanır.

Görüldüğü üzere, Sümerler insanın oluşumunu atomik-hücresel bir sistemde tasarlayamamışlardır, çünkü kuvvet dediğimiz gücü güneş, ay, rüzgar, deniz gibi büyük sistemlerde görmüşlerdir. Bu nedenle gökte hareket eden her varlığı bir tanrı olarak kabul etmişler ve saptayabildikleri hareketli varlık (gezegen) sayısı 7 olduğundan, her birine bir gün atfederek 7 günden oluşan haftalık zaman birimini oluşturmuşlardır. Güneşe atfen Sun-day, aya atfen Mond-day, Marsa atfen Mardi (veya Tues-day), Merküre atfen Mercredi (veya Wednes-day), Jüpitere atfen Jeudi (veya Thurs-day), Venüse atfen Vendredi (veya Fri-day), Satürne atfen Samedi (veya Satur-day)!!! Bazı kültürlerde ise bu gök cisimleri görünür büyüklüklerine göre sıraya konularak; en büyüğü Güneş’e atfen 1. gün, ikinci büyüğe (Ay) göre 2. gün, .. 4. gün (car-ü-şembeh=çarşamba), 5. gün (penç-ü-şembeh = Perşembe), vs. şeklinde isimlendirmeler yapılmıştır. Bu nedenle yedi günlük, hafta denilen bir zaman birimi oluşturulmuştur. Diğer 3 gezegen – Uranüs, Neptun, Pluto- gravite kuvvetinin keşfi ve Dünyamızın Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunun saptanmasından sonra bulunmuşlardır; yoksa bir hafta 10 günden oluşturulmuş olacaktı!!).

Kuvvet sahibi olarak sadece gözle görülen büyük varlıklar kabul edilince, doğadaki her şeyin de bu büyük güçler tarafından oluşturulmuş olması gerekeceği varsayımıyla, insanların oluşumu da yukarıda sunulduğu şekilde tasarlanmıştır. Doğada önce büyük tanrılar bulunduğuna göre, o tanrılara hizmet etmek onların ihtiyaçlarını gidermek için de insanlar oluşturulur.  Oluşturulan bu insanlarda tanrı-özlü (asil soylu) olanlar uzun ömürlü olurlar ve ilahi güçlerin toplumlardaki temsilcileridirler. Onlara “me” adını taşıyan toplumsal hayata ait kutsal bilgiler verilir. (Sümerlerde bilgiler kil tabletlere yazılı olduğundan, bu “me” tabletlerinin bir sandık içinde saklandığı belirtilir. Bu sandığı ele geçirme savaşları olduğu bilinmektedir.) (Sibelin notu: ME için bakınız)

Tanrıların gökten inerek yeryüzünde ilk insan uygarlığını (Dilmun’da) başlatmasından sonra, Tanrılar Meclisinde insanların doğru yoldan çıktıklarına, namus ve ahlaklarının bozulduğuna bu nedenle de tüm insanlığın yeryüzünden kaldırılmasına karar verilir. Büyük bir tufan oluşturulacak ve tüm dünya sular altında bırakılarak insanlık yok edilecektir. Tanrılardan biri (Enki) bu kararı pek beğenmez ve Ziusudra adlı inançlı ve Tanrılara hizmette kusur işlemeyen iyi bir kralı bu karardan haberdar eder ve bir gemi yaparak yakınlarını ve her canlıdan bir çifti içine yükleyerek bu büyük tufandan kurtulmasını öğütler. Bu şekilde ilk insan uygarlığı yeryüzünden yok olurken, Ziusudra ve soyu gemiyle kurtulur.

Bu şekilde atalarımızın kafasında, eskiden mutluluk içinde yaşadıkları bir (Dilmun, Eden (Adn), Cennet bahçesi) ve tufan sonrası geldikleri günümüz dünyası diye iki farklı dünya kavramı oluşur. Zaman içinde de eskiden yaşadıkları o ortam öteki dünya olarak başka bir kavrama dönüşür.

(Tufan olayı Kutsal Kitaplarda da yerini almıştır. Tufanın oluşum gerekçesi de yine insanlığın namus ve ahlakının bozulması sonucu, Allah’ın insanları cezalandırması olarak bilinir.

Kutsal kitaplara göre,

— Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);

— sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);

— sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);

— sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);

— sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün);

— ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün).

Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Âdem’le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir.

Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Âdem’le Havva bir “günah” işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler? )

Bu soruya verilebilecek mantıklı bir yanıt geçmişimizi doğru yorumlamamıza yardımcı olacaktır. Ve yanıt jeolojik verilerde bulunmaktadır. Şöyle ki:

11-12 bin yıl önceleri Güneybatı Asya’da neler olup bittiğine bakalım. 11-12 bin yıl önceleri, dünyamızın soğuk bir buzul döneminden, ılıman bir buzul- sonrası-döneme geçişine denk gelmektedir. Aşağıdaki şekilde 20 bin yıl öncelerine ait buzul devri coğrafyası görülmektedir. Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m-lik bir deniz seviyesi alçalması demektir! Nereler buzullar altında, Nerelerden deniz çekilmiş? Örn. Basra Körfezi nerde?

Şekil 27: Son buzul devri coğrafik görüntüsü (Roberts 1984’den). Ve o dönemde Basra Körfezinin durumu.

13 – 73 bin yılları arası dünyamız iklimi çok çok soğuktur; insan yaşamına uygun bölgeler çok sınırlıdır. İnsan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle-Fırat, İndus, Ganj, Mekong vadileri gibi, suyun bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. Bu seçenekler arasında en ideali – Arkeolojik bulguların gerektirdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan –  Dicle-Fırat vadisi ve Basra-Hürmüz-Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde çok sığ ama çok büyük bir tatlı su gölü (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır (Şekil 27) . Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi (ve diğerleri), buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence vadisine dönüşmüştür. Çünkü, yüksek dağların (Zağros Dağları) tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtüleri, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamışlar; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar. (Solifluksiyon olayı!).

Şekil 28’de, Meteor araştırma gemisinin yaptığı araştırmalara göre Basra Körfezinin buzul dönemi sonu tekrar dolması aşamaları gösterilmektedir. Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisnayla: Buzul devirlerinin Basra-Hürmüz ovası üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde! Çünkü buzulların ergimesiyle oluşan suların denizlere dolmasıyla, deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1 cm kadar yükselmekte, dolayısıyla denizlere komşu olan tüm ovalar ve vadiler yavaş yavaş tekrar deniz suları ile kaplanmaktadır. Bu adalarda yaşayan insanlar, hem her yıl tekrarlanan sel felaketleriyle, hem de yaşadıkları ortamın her sene biraz daha deniz suları altında kalmasıyla boğuşmak zorunda kalmışlardır.

Şekil 28: Basra körfezinin buzul devri sonrası dolma aşamaları (Brentjes 1981’den değiştirilerek)

İnsanların bir araya gelip, toplumsal hayat sistemini oluşturmasına yol açan sınırlayıcı ortam koşulları işte bu durumdur! Bunun sonucu insanlar arası karşılıklı etkileşim kritik değere ulaşmış ve insanlar toplum hayatı denilen yeni bir üst sistem oluşturmuşlardır. Ama sistemin sahipliği konusunda çok büyük bir hata yapmışlardır. Kuvvet dediğimiz yaptırımcı faktörün, varlıkların dışında olduğunu varsaydıkları tanrısal güçleri temsil ettiklerine inandıkları tepedekiler bırakmışlardır.

Her şey bir ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaçlar bilgi oluşturularak giderilirler. Her darda kalan, sıkışan öğe, sorunu aşmak için arayışlara girer ve bunun sonucu bilgiler üretilmeye başlanır. İnsanların insanlaşması, yani vahşi davranışlı hayat tarzından, uygar ve birbirlerine karşılıklı saygı duyan bireylere dönüşmesi de bir ihtiyaçtan doğmuştur. Gittikçe sulara gömülen ve her yıl sürekli sel felaketlerine maruz kalan bir adada mahsur kalan yabani insanlar, bu zor durum karşısında çare arayışına girerler.

O zamana kadar herkes birbirlerini rakip veya düşman olarak görürken ve birbirlerinden bağımsız olarak avcılık ve yabani meyve toplayıcılığı ile geçinirken, doğanın karşılarına çıkardığı bu her yıl tekrarlanan sel felaketleri ve gittikçe yükselen deniz seviyesi karşısında, gidecek başka yerleri olmadığı için, karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşime girmek zorunda kalmışlardır. İnsanlar (ve çevre faktörleri) arası etkileşimler doruk noktasına ulaştığında, karşılıklı uzlaşma sağlanacak bir “order parameter= düzen ölçütü” oluşturulmuş ve insanlar bu düzen ölçütüne uyarak toplumsallaşmayı başlatmışlardır.

Adanın çevresine set şeklinde duvarlar örmek, taşkınlara karşı alınacak tek önlemdir. Duvar örme ve sürekli olarak bu duvarların yıkılan kesimlerinin onarımı için belli insanların görevlendirilmesi gerekmiştir. Duvarcıların geçimini sağlayacak besin maddelerini de başkalarının temin etmesi gerekmiş, bu şekilde insanlar arası karşılıklı bağımlılık sistemi, yani toplumsallaşma başlatılmıştır!

Bir insanın normal olarak toplayacağı yabani meyve veya avlayacağı canlı sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadardır; halbuki duvar yapımı ile uğraşan insanların besinlerini karşılamak da onlara düşünce, çözüm arayışına girmişlerdir.

Tavukları yabanda avlamak yerine, onları “kümes”te yetiştirmek; buğday tanelerini kırda tek tek toplamak yerine, “tarla” gibi bir yer yapıp, buğday haricindeki tüm otları oradan uzaklaştırıp, daha dar bir alanda daha bol ürün elde edebilme bilgileri oluşturulur. Bu şekilde “tarla”, “kümes” gibi yeni yapılar ve bu yapıların nasıl yapılıp, işletileceğine dair yeni bilgiler oluşur. Avlanacak hayvanları kendilerinin üreteceği hayvancılık, toplayacakları meyveleri kendilerinin yetiştireceği ziraat usulleri bilgileri geliştirilir. Karşılıklı bağımlılık ve farklı alanlarda uzmanlaşarak verim ve üretimin artırılması sistemi olan toplumsallaşma, böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve böyle yeni bilgi sistemlerinin oluşturulmasıyla gerçekleştirilebilmiştir.

Görüldüğü üzere sinerjetik sistemde sürekli yeni kavramlar, yeni özellikler çıkar. Eskiden duvarcı diye bir kavram yokken, ortaya “duvarcı” diye bir meslek kavramı çıktı. Öyleyse, başka meslekler de oluşturulmak zorunda, çünkü duvarcının ihtiyaçlarının karşılanması gerek! Eskiden herkesin bağımsız olarak yaşadığını ve her türlü ihtiyacını kendisinin karşıladığını düşünürsek, şimdi karşılıklı bağımlılık içinde bir hayat sistemi oluşturulması söz konusudur. Önceden herkes kendi ihtiyacı kadar meyve toplarken, şimdi duvarcı için de pay ayırmak zorunda, onun için daha fazla meyve toplaması gerekiyor.

Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgul olurken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla besin maddesi elde etme çabası içine girmişlerdir. Böylelikle TOPLUMSALLAŞMANIN İLK ADIMI atılmıştır!

İnsanların yaşam ortamlarında gerçekleşen bu zorlayıcı koşullar nedeniyle, yeni bilgiler üretilmiştir. Bu yeni bilgiler insanları karşılıklı olarak birbirlerine bağımlılık içine sokmuştur. Bağımlılık yaşam standardının yükselmesine ve daha dar bir alanda daha fazla insanın birlikte yaşayabileceği yeni bir hayat sistemi ortaya çıkışına yol açmıştır. Avcılık ve yabani meyve toplayıcılığına dayalı bireysel yaşam tarzında, 100 km2lik bir alanda yetişen hayvan ve bitki ürünleri ancak bir ailenin ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Karşılıklı bağımlılığa dayalı sistemde ise, bu alanda binlerce aile yaşayabilmektedir. Toplumsallaşmanın gizemi bu özelliğinde yatar. Önceki bölümlerde vurgulanan bağlayıcı kuvvet ve enerji kazancı ilişkisi toplumsallaşmanın sırrını anlamak için gereklidir.

Daha ekonomik bir yaşam tarzı olan toplumsallaşma, ancak ve ancak insanların bilgi düzeylerinde gerçekleştirecekleri gelişmelerle sağlanabilmektedir. Çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler, bu konularda özel bilgiler oluşturulmasıyla mümkündür.

Toplumsal hayat, yeni bir anlaşıp-uzlaşma sistemi gerektirmiş ve insanları tekrar büyük bir sorunla karşı-karşıya getirmiştir. Arkeolojik-paleoantropolojik bulguların gösterdiği üzere, ilk yazılı anlaşma öğeleri resimlerden oluşur.  Zamanla resimler gittikçe basitleşen simgelere dönüştürülmüş ve yaklaşık 5 bin yıl önceleri ilk çivi yazısı belgeler oluşturularak, toplumsal hayattaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesinde devreye sokulmuş ve bu sayede yeni birçok meslek türü ve yeni yapısal öğeler (çeşitli yasa kitapları, yazılı meslek metinleri, vs.) ortaya çıkmaya başlamıştır.

Böyle bir ortamda toplumsallaşmayı başlatan Sümerlerin tufan sonrası geldikleri Mezopotamya’da “kültürlü efendiler” olarak adlandırılmasının nedeni budur.

Özetle:

—Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası“ diye adlandırdığımız bu 10–15-bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler.

—Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar.

—Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar.

—Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar).

—Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.

—Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.

—Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..

—Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.

Sümerlerin, “denizden iki ırmak ülkesine geldik” şeklindeki yazılı belgelerinin arkasındaki gizem bu noktadan kaynaklanır.

Olaylar bu şekilde yorumlanırlarsa, her şey anlamlı bir duruma gelir. Görüldüğü üzere, kutsal kitaplardaki cennet ve yaratılış hakkındaki sayfalar, jeolojik ve arkeolojik bulgulara göre ortaya konulan çağdaş bilimsel görüşlere genelde ters düşmemektedir; sadece atalarımızın neleri nasıl yorumlamış oldukları konusunda gerçeklere uygun çağdaş bir yorumlama gerekmektedir.

(Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler (Atlantis kültürü, vs.) Gedik 2008’de bulunabilir.)

Toplum hayatında namus kavramının cinsel ilişkilerle bağlantılı düşünülmesinin nedeni: (Sibelin Notu, bakınız üçgenden dörtgene nasıl geçilir?)

Gerek Sümer belgelerinde, gerekse Eflatun’un kitaplarında, insanlığın oluşumu ve dünyaya yayılışı anlatılırken, kutsal soylu olduklarına inanılan yönetici kesimin, adi soylu olduğuna inanılan halk tabakasının kızlarıyla birleşmeleri sonucu, asil-kutsal özlerinin kaybolmaya başladığı ve soysuzlaştıkları ve bu nedenle de egemen oldukları toplumlarda işlerin kötüye gitmeye başladığı vurgulanır. Bu bilgiler dinsel öğretiler içine alınıp, gelenek-göreneklere işlenmiştir. Bu gelenek ve görenekler altında yetişen insanlarda, felaketlerin bu nedenle geldiği, toplumsal hayatta denge ve düzenin bu nedenle bozulduğu inancı yaygındır. Yani namus kavramının cinsel ilişkilerle bağlantı içinde düşünülmesi tufan olayının yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak şunu belirtmek gerekmektedir: Doğadaki oluşturucu güç sistemi kuantsal kökenli olarak tasarlanamayınca, ister-istemez harici güç sistemleri -Güneş (tanrısı), rüzgar (tanrısı), deniz (tanrısı), vs.- tasarlanmıştır. Doğada sürekliliğin korunması için de bu harici güç sistemlerinin ebedi (sonsuz ömürlü) olması kaçınılmazdır. Zamanın sonsuzluğu bu nedenle kabul edilmiştir.

Prof.İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Anu Anlatıyor

GirişDünyanın sevgili insanları; size selamlar. Ben sizin ebeveyn ırkınız “Pleaidian”ların bir üyesi olan Anu’yum; daha belirgin ifade etmek gerekirse, Pleaidian savaş yıldızı Nibiru’dan olduğumusöyleyebilirim. Bu evrende yalnız olmadığınızı ve gerçekten de sizi seven ve koruyan bir ırk olduğunuanlamanız için size evreninizin ve gezegeninizin tarihini anlatacağım.Size bu tarihi genel hatlarıyla, fazla detaya girmeden aktaracağım. Bunları, Jelaila Starr’ın rehberlikettiğim araştırması (“12. Gezegenin Dönüşü” kitabı) sonucunda elde ettiğimiz bilgileri toplayarak oluşturdum. Ebeveyn ırkınız olan bizlerin size bıraktığımız İncil adlı kutsal kitabınızda, bütün söyleyeceklerimi kanıtlayan ve sizlere aktaracağım tarihi onaylayan bilgiler bulunmaktadır.Anlatacaklarımın bir noktasında, Jelaila’nın size bazı kitap ve yazar isimleri vermesini sağlayacağım;ama her şeyi başka kaynaklardan kendinizin de araştırmanızı öneririm. Bu ancak kendi kendinize kanıtlayabileceğiniz bir konudur. Öncelikle biraz kendimden ve insanlarımdan, yani atalarınızdan söz ederek başlamak istiyorum. Sümer, Mısır ve Babil kültürlerinize ait tarih metinlerinizde benden sıkça söz edilmektedir. Lyransoyundan gelen safkan bir Pleaidian’ım; diğer bir deyişle, Avyon Kraliyet Soyu’ndan geliyorum. Kraliyet kelimesiyle, İnsan prototipinin DNA sarmalına örnek oluşturması için yaratılmış olanSananda’nın bir görünümü olan atamız Amelius’tan söz ediyoruz. Irk olarak, sizlere göre çok uzun boyluyuz; boylarımız sizin ölçülerinizle ortalama 3 metre civarındadır. Altın ya da platin sarısısaçlarımız, mavi gözlerimiz, beyaz tenlerimiz vardır. Ben 2.97 metre boyunda, platin sarısı saçlı ve mavi gözlüyüm. Lyra insanları orijinlerinde platin sarısı saçlı, mavi gözlü ve beyaz tenlidir. Bedenlerimizin ve saçlarımızın etrafındaki altın renkli ışık huzmesi, aslan insanlarla ya da bazılarının onlara verdiği isimle, Feline’ ler ile birleşmemiz sırasında ortaya çıkmıştır. Atalarım, Lyran takım yıldızında bulunan Vega yıldız sistemindeki Avyon adlı gezegenden gelmişti. Kurucuların ve Evrensel Ruhsal Hiyerarşi tarafından öngörüldüğü üzere Felineler tarafından tohumlanan ve geliştirilen insanırkının kökeni Avyon’a dayanır. Aynı zamanda evrenimizin dokuz kurucusundan biri olan Sananda’nın da kendisini Amelius olarak gösterdiği yerdir. Amelius, Avyon gezegenindeki ilk insan bedenindekiilk ruhtu. Onun soyu, Amelius soyu olarak bilinir; yani Avyon Kraliyet Soyu. Sizin zamanınıza göre milyonlarca yıl önce, Avyon Kraliyet Soyu, Pleaides’e göç etti ve oraya yerleşti.Samanyolu Galaksisi’ndeki diğer yıldız sistemleriyle kıyaslandığında, gezegenler ve yıldızlar arasında, Pleaides en yenilerdendir. Ailenin babası Devin tarafından yönetilen atalarımız, Pleaides’i dokuz Kurucu’nun yeni evi olarak teslim almışlardı; çünkü orijinal gezegenleri Lyran Avyon yaşanmaz halegelmişti. Bizler bağımsız insanlarız. Ama her zaman öyle değildi. Nibiru’nun yaratılmasından önce, kendilerini sadece dişil özelliklerle ifade eden bir ırktık. Nibiru’da yaşamaya başladığımızdan beri, bize bağımsızlık eğilimini getiren eril özelliği deneyimliyoruz. Irk olarak, ikisinin arasında bir denge kurmak için çalışıyoruz; buna entegrasyon aşaması diyebilirsiniz. Şimdi biraz da Nibiru’nun kendisinden söz etmek istiyorum. Nibiru kızıl renkli, yüzeysel açıdanzengin, güzel bir gezegendir; yeni bir güneş olarak gelişimini başlatan ama uzun, çok uzun zamanönce yaşanan küresel bir felaket yüzünden bu gelişimi duran Jüpiter’e çok benzer. Güç alanımızdakialtın rengi, ona morumsu bir hale kazandırır. Bizler sizin gibi gezegenin yüzeyinde değil, içinde yaşıyoruz. Gezegenimizin dış yüzeyi, sizinkinde bulunmayan bir tür metalden oluşmuş bir tabakayla kaplı. Gezegen/gemimizin etrafını saran koruyu güç alanları, gezegeninizde yaşamış eski kültürlerin – bunlardan biri de Mısır idi – insanlarının sözünü ettiği parlaklığı yaratır. Gezegenimizin etrafındaki halkalar, uzayda yolculuk yapmamızı sağlayan itici gücü oluşturur ve Nibiru’nun etrafındaki parlaklığıgüçlendiren de budur. Nibiru, Galaktik Federasyon tarafından barışı korumakla görevli bir savaşyıldızı/gezegen olarak tasarlanmıştı. Amacı, galaksimizdeki farklı ırklar arasındaki uyumusağlamaktır. Pleaides, galaksimizdeki tüm insan ırkının asıl vatanıdır ve uzun bir süre önce Vegasistemiyle yer değiştirmiştir.

Page 2

2Nibiru, Dünya’dan dört kat daha büyüktür. Kuşaklar boyunca uyum içinde yaşayabilecek birçok ırk vetürü alacak kadar yere sahiptir. Güzel gölleri, denizleri, okyanusları, dağlan ve vadileri vardır; tıpkıDünya gibi. Aklmıza gelebilecek her tür ağaç ve bitki yetişir. Nibiru, asıl vatanımız olan Avyon’un bir kopyası olarak tasarlanmıştı. Avyon’un iki güneşi vardı ve bu da gezegeni tropik bir cennete çeviriyordu. Gezegen/gemimiziniçindeki ışık yapay olmasına karşın, Nibiru hâlâ yeşil bir cennettir. Gezegenin bizim yaşadığımız iç tarafında yapay gündüz ve gece oluşturulmuştur. Dünya’da gördüğünüz bitkilerin çoğunun tohumları, Nibiru’daki zengin laboratuarlarımızda geliştirilmiştir. Tıpkı sizin gezegeninizde olduğumuz gibi, bizim de şehirlerimiz ve kasabalarımız vardır. Barışı koruyan bir savaş yıldızı olduğumuzdan, savunma ve keşif gemileri için devasa boyutlarda bakım ve depo birimlerimiz vardır. Uzay Yolu adlı dizinizdeki Enterprise adlı gemi, amacı göz önünealındığında Nibiru’ya çok benzer. Ruhsal açıdan yaklaşırsak, Nibiru’nun dişil eğilimli Pleaidianlar’ın negatifliği deneyimlemesi içinbüyük bir fırsat sunduğunu söyleyebiliriz. Kolonileri korumak zorunda olmak, bizi negatiflikle karşıkarşıya getirdi ve dolayısıyla da korkuyu deneyimleyerek kökenlerini anlamamızı sağladı. Irk olarak, fazla negatiflikle karşılaşmadığımız için durgun bir hale gelmiştik. Negatiftik, ruhsal büyüme açısından büyük önem taşır. Gezegenimizde hiç negatiftik olmadığı için, gelişme de olmuyordu. Bu sorunun çözümü, Nibiru’nun yaratılmasıydı. Nibiru, evrendeki en üstün teknolojiyle donatılmıştır. Ben henüz çocukken, gezegenin operasyonabaşlatıldığı o büyük günü anlatmışlardı. Fazlasıyla eğlence, ziyafet ve kutlama vardı. Nibiru, bir savaşyıldızı olmaktan öte önem taşır. Bizim için, ruhsal gelişimimiz için kendimizi fiziksel ortamda ifadeedebilmek için bir araçtı. Aynı zamanda yeni evimizdi. Nibiru’nun açılışı, görülmesi gereken bir zamandı. Atam Niestda, Nibiru’nun ilk hakimi ve kumandanıydı. On yedi kuşak sonra, Galaktik Federasyonüvey ağabeyim Alalu’nun görevini bırakmasını isteyince, Nibiru’nun yönetimi bana verildi. Babamın ölümünden sonra yönetimi devralmış ve soylu bir şekilde görevini sürdürmüştü. İyi bir kumandandıama o zamanlar artık insanların ve pozisyonunun ihtiyaçlarını karşılayamıyordu.Alalu, Sürüngenlere karşı verilen bir savaşta karısını ve kızını kaybetmişti. Uzaklaşması gerektiğini hissediyordu. Altın araması için Dünya’ya gönderildi. Bu tür yolculuklardan hoşlanırdı ve karısıylakızının acısını hafifletmesi açısından yardımcı oldu. Büyük bir savaşta onunla aramda iktidar mücadelesi olduğu konusunda yazılar olduğunu biliyorum ama bu doğru değil. Bunu yapan kişi, torunum Marduk idi. Marduk hakim/kumandan olduktan sonra, tüm yazılı belgeleri değiştirdi. Sizin zamanınızla M.Ö.2200 yılında Marduk güç kullanarak elimden alana kadar, Nibiru’nun hakimiydim. 480,000 yıl önce gezegeninize ilk kez gelmemden uzun zaman önce yönetmeye başlamıştım. Şimdi kardeşim ve eşim Antu, kızım Ninhursag, oğullarım Enlil ve Enki, ayrıca bir grupaile üyesiyle birlikte Pleaidian ana gemisinde yaşıyorum. Şu anda, zengin laboratuarlarımızın bulunduğu Satürn gezegeninin yörüngesinde 5. boyuttayız. Bu Pleaidian ana gemisinde Nibiru’dan, diğer gezegenlerden ve galaksilerden gelen ırklar, Dünya ile ilgili İlahi Plan’ın yerine getirilmesi için ortak görevlerini sürdürüyorlar. Bunların birçoğu, siz Dünyainsanlarının yıldız tohumlarını veren diğer ırklardır. Ayrıca, yıldız tohumlarının ebeveyn ırklarının bazı temsilcileri de bizimle birliktedir; Dünya’da enkarne olmuş çocuklarına rehberlik vermekamacıyla transfer ruhlar da bu gemidedir. Dünya üzerindeki insanlarımız aracılığıyla sizinle çalışmak çok heyecanlı bir iş. Onlar Galaktik Federasyon’un Nibiruan Konseyi’nin elçileri ve aynı zamanda da “Avyonian”lar olarak bilinmektedir. Aranızda enkarne olmuş bu çok sayıdaki elçiler, gerçek atalarınızla ilgili bilgileri yaymakta, sizler 3. Boyut gerçekliğindeki son sahneyi oynamaya hazırlanırken, bizim getirdiğimizi yardımla ilgili güzel

Page 3

3haberi vermektedirler. Yalanda bu büyük oyunu bitirecek ve 5. Boyut gerçekliğine geçerek yeniden bizlere katılacaksınız. Çoğumuz 5. ve daha yüksek boyutlarda yaşamamıza karşın, şimdi Nibiru 4. Boyut’tadır. Pleaidian ana gemisindeki bizler ise 9. Boyut kanalıyla 6. Boyut’tayız ve bu zamanda enkarne olduk. Ben, Galaktik Federasyon’un Nibiruan Konseyi’nin 6. Boyut Bölümü’nün başıyım. Şu anda en önemli görevimiz, adına “DNA Kodlaması ve Yeniden Bağlantı” süreçte insanlığa yardımcı olmaktır ama aynı zamanda evreninizin ve gezegeninizin tarihini öğrenmeniz için de çalışıyoruz. Bu süreçte, DünyaRuhsal Hiyerarşisi’nin Christos Ofisi ile de çalışıyoruz. Biraz sonra bu konuda biraz daha bilgivereceğim. Nibiruan Konseyi, oldukça büyük, çok katmanlıdır ve Dünya’nın yanı sıra gezegeninizdekidiğer gezegenlere de yardım sağlar. Birçok galaksiden ve yıldız sistemlerinden gelen varlıklarla birlikte çalışıyoruz. Şu anda rehber ırkımız olan ve Sirius A’da yaşayan Felineler ile yakın bağlantıdayız. BunaSirian/Pleaidian İttifakı deniyor. Sözünü ettiğim bu DNA Kodlaması üzerinde birlikte çalışıyoruz. Size ebeveynlik etmemizin dışında, aynı zamanda tarihinizle ilgili yeterince bilgi almanızı da sağlıyoruz. Felineler, astral bedenlerinizdeki DNA implantasyonunu ayarlıyor ve eterik bedenlerinizdeki on iki sarmallı DNA liflerini endokrin sisteminize yerleştiriyorlar. Christos Sirianları Dünya üzerindeYeniden Kodlama sürecine girmeye hazır olanlara ulaşabilmemiz için bize yardım ediyorlar. Bukişilerin rehberleriyle birlikte çalışıyor, süreç için temizliğin ve arınmanın sağlanmasına uğraşıyorlar.Şimdi, evreninizin tarihini sizlerle paylaşmak için birlikte bir zaman yolculuğuna çıkmamızıöneriyorum.

Page 4

4Başlangıç Evrenimizdeki her şey, Mutlak Yaratıcı’nın bir parçasıdır. Basitleştirmek için “O” şeklinde söz edeceğim Mutlak Yaratıcı, mutlak bir üstünlük ve mutlak bir mükemmellik durumundaydı. Bir süre sonra bu durum O’nun için bir hayli sıkıcı bir hal aldı ve Kendisi’ni daha fazla deneyimlemekistediğine karar verdi. Bunu yapmak için, Kendisi’ni parçalara ayırması gerekiyordu ve bunu yaptı. Kendisini binlerce küçük parçaya ayırdı. Her birisi birer İlahi Yaratıcı oldu. Her biri O’nun bir kopyasıydı ve onlara “İlk Kaynak Ruhları” adını verdi. Her biri yaratma, kendini ifade etme, mantık yürütme ve her türlü duyguyu hissetme yeteneklerine sahipti. Temel olarak, hepsi tıpkı O’nun gibi Tanrılar idi. İşte size bu yüzden “enkarne olmuş” Tanrılar diyoruz ve biz de öyleyiz. Her biriniz İlahi Yaratıcı’nın bir parçasıyız; tıpkı ben ve diğer herkes gibi. Her birimiz eşitiz, çünkü aynı mantık yürütme, yaratma vs. yeteneklere sahibiz. Kendi gücümüzle yaptığımız şey bu ve bu konuda hissettiklerimiz de eşitsizlikduygusuna neden oluyor. Bu yeni İlk Kaynak Ruhları, melekler ve enkarne ruhlar olmak üzere iki gelişim grubuna bölündüler. Enkarne ruhların gelişim sürecinde on iki boyutu ve meleklerin de kendi gelişimleri için yedi boyutu tamamlamaları gerekiyor. Melekler ve enkarne ruhlar birbirleriyle ayrı ayrı gelişemezler, dolayısıyla gelişmelerini tamamlayabilmek için birbirlerine ihtiyaçları vardır. Gelişebilmek için, ruhlar gelişimyaratacak bir şeyleri deneyimlemeye ihtiyaç duyarlar; bu yüzden, Mutlak Yaratıcı, adına KutupEntegrasyonu denen ana Oyun ile birlikte alt oyunlar yaratmıştır. Oyun, Işık ve Karanlık rollerini gerektirir. Amaç, ikisinin de tüm yönlerini öğrenmek ve entegre etmektir; yani Kutup Entegrasyonu. Ruh buna ulaştığında, Mutlak Yaratıcı’ya geri dönmesi gerekir. Mutlak Yaratıcı, kutup entegrasyonunu kolaylaştıracak araçlar da yaratmıştır. Buna, 13. Boyut ŞefkatFormülü denir. Mutlak Yaratıcı sevginin özü olduğundan, amaç oynanan rollere bağlı olmaksızın tüm yaratıklara karşı koşulsuz sevgiyi ve şefkati öğrenmektir. Bu formül, gezegensel Oyun sona ermedenönce bütün ruhlara verilir. Formül, gezegendeki ruhların tamamına herhangi bir ayırım yapılmadan sunulur. Bu formülü kullanarak bedenlerindeki negatif duyguları tamamen salıverir ve böylece aydınlanırlar. Bu işi yeterli sayıda ruh tamamladığında, gezegen bir sonraki boyuta geçer ve böyleceonlardan yukarıda bulunan diğer gezegenleri bir adım daha iterek Mutlak Yaratıcı’ya yaklaştırırlar. Bu oyunun yaratılmasından sonra, İlahi Planlar gelmiştir. Her evren, galaksi, yıldız, gezegen ve ruh, bir İlahi Plan’a sahiptir. Hiyerarşilerdeki melekler, bu planları yönetir ve rehberlik eder. Meleklere ait İlahi Planlar da vardır. Bireysel olarak sizler de birer İlahi Plan’a sahipsiniz. Aynı zamanda ruh grubunuzun, gezegeninizin, galaksinizin ve evreninizin İlahi Planları’nda da çalışıyorsunuz. Bu kadar yoğun olmanıza şaşmamak gerek! Evrensel İlahi Planımız Evrensel İlahi Planımız, yeni organize olmuş Evrensel Ruhsal Hiyerarşi ve Oyun Mühendisleri’ndenoluşan Kurucular (90 Feline ve Carian’dan oluşur) tarafından yaratıldı. Kurucular, İlk Kaynak Ruhları’nın bir araya gelmiş küçük bir grubuydu. Gezegeninizdeki birçokları bu Kurucuları “Dokuzlar Konseyi” olarak bilir. Kurucular, Mutlak Yaratıcı’nın Kutup Entegrasyonu Oyunu’nu kurulacak olan evrenlerinin oyunu olarak seçtiler. Aynı oyunu tamamlamış olan başka bir evrenin varlıklarından yardım istediler. Bunlar,Felineler ve Carianlar idi. Kendi evrenlerinde, Felineler Işık Güçleri’ni ve Carianlar ise Karanlık Güçleri’ni temsil ediyorlardı. Evreni oluşturmaları, yaşam formlarını ve ruhları taşıyacak bedenleri, gezegenleri ve yıldızları yaratmaları istendi. Yıldız kapılarının, boyutların, portalların ve ızgaraların da yaratılması gerekiyordu. Feline Evrensel Yapı Mühendisleri gezegenleri yarattılar ve Feline GenetikMühendisleri de yaşam formlarını oluşturdular; bu arada Carian Manyetik Mühendisleri de yıldız kapılarını, boyutları, portalları (çıkış giriş yerleri) ve ızgaraları yaratma işini üstlendi. Oyun için yaratılan iki temel ırk, İnsanlar ve Sürüngenler idi. İnsanlar, Felineler’in görünümünde ve

Page 5

5Sürüngenler de Carianlar’in görünümünde yaratıldı. İş tamamlandıktan sonra, Kurucular başka bir Feline ve Carian grubunun yardımcı olmasını istedi. Bu kez Oyun’un kendisi yaratılacaktı. Bunlar Oyun Mühendisleri idi ve ricaya cevap veren 90 varlık çıktı. Her biri Kutup Entegrasyonu Oyunu’nda deneyimliydi ve birçok evrende, galakside ve gezegende, sayısız ruha bu oyunu oynatmışlardı. Hepsi İlk Kaynak Ruhları’ndandı. Kurucular, 90 Oyun Mühendisi ile toplandı ve Oyun’un planı hazırlandı. Oyun’un başlaması için 9. Boyut’ta 90 varlık ikiye ayrılacak, 45’i Sürüngenlerin Lucifer Soyu’na ve 45’i de İnsanların Amelius Soyu’na doğacaklardı. Bu, iki ırka Kurul Entegrasyonu Oyunu’ nun tamamlanmış haliyle ilgilibilinçaltı anılarını yerleştirecekti. Oyun Gözlemcileri, On İkiler Konseyi ve Yirmi Dörtler Konseyiolarak 11. ve 10. Boyutlarda görev yapacaktı. Oyun Yöneticileri, Dokuzlar Konseyi olarak 12.Boyut’ta kalacaktı. Herkes rolleriyle ilgili bilgiyi aldıktan sonra, 90 Oyun Mühendisi aralarından birini Dokuzlar Konseyi’nde kendilerini temsil etmesi için seçti. Bu varlık Devin idi. Devin, Dokuzlar Konseyi’nin dokuzuncu üyesidir. Devin’in rolü, Amelius Soyu’nda doğarak ve aile reisi olarak Oyun’u başlatmaktı. Ondan sonraki görevi Dokuzlar Konseyi’nde kalarak, gezegensel ve galaktik oyunların belliaşamalarında diğer 89 varlığı uyandırmaktı. Evrendeki ruhların hepsi Kutup Entegrasyonu’nu tamamladığında, oyun bitecek ve evrenimiz yeniden Mutlak Yaratıcı ile birleşecekti. Şimdi sizinle birlikte üzerinde çalıştığımız şey bu. Dünya’daki KutupEntegrasyonu Oyunu’nun tamamlanması, evrenimizi Mutlak Yaratıcı ile yeniden birleşmeye bir adım daha yaklaştıracak. Şimdi, galaksimizin sizi ve beni ilgilendiren İlahi Planı’nı açıklayacağım.Galaktik ilahi Planımız Galaksimizin planı dahilinde, Kutup Entegrasyon Oyunumuz’da gelişmekte olan dört temel ırk vardır. Şimdi bu hikayede önemli roller oynayanlardan söz edeceğim. Bunlar İnsanlar ve Sürüngenler ile Felineler ve Carianlardır. Evrenimizde başka enkarne varlıklar da olmasına karşın, onlar da İnsanlarve Sürüngenler gibidir ve dolayısıyla onlar da Felineler’in ve Carianların çocuklarıdır. İlahi Plan’da Sürüngenler Karanlık Güçleri’ni ve İnsanlar da Işık Güçleri’ni temsil etmek üzerehazırlanmıştır. Ama gelişimimiz ve yaşamlarımız boyunca her birimiz bu ikisini de deneyimleriz. İnsanların ve Sürüngenlerin orijinal DNA planlarını Felineler hazırladı. Carianlar ise, her iki ırk da kendini savunacak hale gelene kadar onları koruma görevini üstlendi. Her ruh grubu, planda oynadıkları rollerden dersler alacaklardı. Durum aslında bundan çok daha karmaşık ama anlaşılmasıiçin basitleştirmek zorundayım.Sürüngenler ve İnsanlar, 13. Boyut Şefkat Formülü’nü kendi kodlarında aktif hale getirmek içinkorkudan, nefretten ve önyargıdan özgürleşmek zorundadır. Böylece sevgiye değer verebilir ve birbirlerinin farklılıklarını takdir edebilirler. Bu hâlâ gelişim amacımızdır ve galaksimiz bu tiyatronunsergilenmesi için sahneyi sağlamaktadır.Dünya’nın ilahi PlanıBir kez daha son derece karmaşık bir planla karşı karşıyayız. Bu plan, Avyonian İlahi Planı’nın veEterik Sirianların İlahi Planı’nın tamamlanmasını da içermektedir. Eterik Sirianlar, Kurucular tarafından Sirius B’te getirilmiş ve daha sonra da ev olarak kendilerine Dünya gezegeni verilmiş Lyran İnsanları’dır. Avyonian İlahi Planı’nın tamamlanması, Eterik Sirianlar’ın kendi planlarınıtamamlamalarını sağlayacaktır. Devam etmeden önce, her ırkın geçmişiyle ilgili biraz bilgi vermeningerekli olduğunu düşünüyorum. Felineler Felineler, birçoğunuzun Aslan İnsanlar dediği ırktır. Kendini çoktan tamamlamış bir evrendendirler ve galaksimiz oluşum aşamasındayken gelmişlerdir. Kurucular ve Evrensel Ruhsal Hiyerarşi tarafından, evrenimizin baş genetik uzmanları olarak davet edilmişlerdir. Sirius Takım Yıldızı’nda Sirius A olarak

devamı için: http://www.gnoxis.com/forum/anu-anlatiyor-34975.html

ve  http://www.supermeydan.net/forum/forum441/thread42305.html

 

Bu bilgilerin Sümer Tabletlerinden alındığına dair bir site var, tabi ki kontrol imkanım yok, tıklayınız

Sümerlerde mitoloji

-Sümerolog Muazzez İlmiye Çiğ’in Sümerli Ludingirra başlığıyla Türkçeye çevirip yayınladığı Sümer yazıtları (Tablet 2, 3, 10 ve 11), Sümer mitolojisi, tanrıları ve inançları hakkında geniş bilgiler içeriyor.

Bu yazıtlarda yer alan bilgilere göre:

Sümer Panteonun başı, yani tüm Sümer tanrılarının babası ve kralı hava tanrısı Enlil (Ellil)’dir. Enlil sözcüğü, bahsi geçen tabletlerin yazarı Ludingirra’ya göre, soluk, hava, nefes, ‘Havanın Beyi’ gibi anlamlara geliyor. Sümerler yeri ve göğü onun yarattığına inanırlardı.

-Onların inancına göre, çok eskiden (daha yer ve gök yok iken) her yer dipsiz, uçsuz bucaksız bir denizdi. Sümerler’de bu deniz tanrıca Nammu’nun şahsında kişileştirilir.
Bir gün bu deniz, yani kişi kimliğiyle tanrıca Nammu, koskoca bir dağ doğurur.

Bunu gören ‘Yüce Enlil’, hemen o dağı ikiye ayırır. Böylece ikiye bölünen bu dağın altı yeryüzü, üstü de gök olur. Yeryüzüne yer anlamına gelen Ki, göğe de gök anlamına gelen An adı verilir. Sümer mitolojisindeki tanrıça Ki ve tanrı An, Yer ve Gök (Cennet)’ün kişileştirilmiş simgeleridir. Göğü tanrı An alır, yeryüzü ise tanrıca Ki ile Enlil’in payına düşer.

Samuel Noah Kramer, Ancient Religions başlıklı bir derlemede (Edited by Vergılıus Ferm, New York, 1950) yayınlanan ‘Sümer Dini’ başlıklı yazısında tanrıça Ninhursag’ın yeryüzü tanrısı Ki ile aynı olabileceğine işaret etmektedir. Ki, yeryüzünün toprağı taşı; Enlil ise, havası, soluğu ve nefesidir diyen Ludingirra, bu yüzden yaşamın Enlil’siz var olamayacağına işaret eder.

Her kentin bir tanrı tarafından kurulduğuna ve onun koruması altında olduğuna inanılan Sümer’de, Enlil, Nippur kentiyle ilişkilendirilir. Bu kentin kurucusu ve tanrısı odur. O’nun evi de (tanrıların evlerine tapınak denir) bu kentteki Ekur Tapınağı’dır.

Enlil, bu tapınakta yaşar. Sümer Tanrılar Meclisi kendi toplantılarını bu tapınakta ve Enlil’in başkanlığında yapar. Tanrıların toplandığı ve kararların alındığı yer burasıdır. Yerin ve göğün yaratıcısı olarak görülen Enlil, diğer tanrılara burada emirler ve görevler verir, Sümer’i buradan denetler. Uzak yakın pek çok ülkeden hediye adı altında toplanan haraç bu tapınağa getirilir.

Enlil, Bel (Lord, Efendi) unvanı taşırdı. Bir yoruma göre ünlü Tufan’ı bir ceza olarak kararlaştıran Enlil’dir.

Tufan’ın Babil versiyonu olan Gılgamış Destanı’na göre ise, Tufan’ın yapıcısı tek başına Enlil değil, ama tanrılar meclisidir.
Enlil adı bazı kaynaklarda Ellil olarak yazılmaktadır.

Sümer’de mitolojinin Tanrılar Meclisi dediği şey, aslında kentlerin kuruluş dönemlerinde her yerde örneklerine tanık olunan Yaşlılar Meclisi’nin bir anısı olmalıdır. Bu meclisi oluşturanlar ise, topluluğun sonradan tanrılık atfettiği ve onuruna türbeler veya tapınaklar inşa ettiği kendi cetleri, aşiret büyükleri, kent kurucu önderleri ve ilk sözde krallarıdırlar

Nitekim, kendi zamanında kralların her şeyi yapmakta özgür olduklarını söyleyen Ludingirra da, bu uzak geçmişe referans vererek, kralların o devirde herhangi bir konuda karar alabilmek için halk tarafından seçilen ve yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmalarının zorunlu olduğundan söz etmektedir.

Sümerlerde otoritenin temeli dinseldi. Sümer kralları otoritelerini tanrılardan alırdı. Yazıtlar tanrılar meclisinin kral saptamasının örnekleriyle dolu.

Hiç başkent olmamışsa da Nippur kenti Sümer’in başta gelen bir kentiydi. Dinsel ve entelektüel bir merkezdi. Krallar taç giymek için Nippur’a giderlerdi. Bu kentteki Ekur Tapınağı’nda başta Enlil ve eşi Ninlilolmak üzere tanrılar tarafından kutsanır, kendilerine bir ad, taht, tac, halkı denetleyecek bir asa verilirdi.

Başka Sümer kentlerinde kral olanlar da ilk iş olarak iktidarlarının tanrı buyruğu olduğunu, yani Enlil tarafından atandıklarını kanıtlamak için Nippur kentine el koyarlardı. Nippur’u Sümer kralı adına Ensi denen bir başkan yönetirdi.

Deniz tanrıçası Nammu, gök tanrısı An, yer tanrıçası Ki (Ninhursag?), hava tanrısı Enlil ve eşi Ninlil gibi yukarıda adları anılanlar dışında Ludingirra daha pek çok başka Sümer tanrı ve tanrıçaları saymaktadır:
Nanna, Enki, tanrıça İnanna, Ninurta, İşkur, Utu, Nusku, Nidaba, tanrıça Ereşkigal, Dumuzi, tanrıça Geştinanna, Enkımdu, Ningişzida, tanrıça Nidapa, tanrıça Nanşe, Nindup, Ningirsu (Eninnu adlı bir tapınağı var) ve eşi tanrıça Bau (Lagaş kıralı Gudea, ona Lagaş kentinin kurucusu, kraliçem ve tanrıçam diye hitap eder),

ve Nusku. Nanna, Sümerler’de Ay tanrısı ve Ur kentinin koruyucu tanrısıdır. Ekişnugal adlı ünlü bir tapınağı/mabedi vardı. Ayrıca Nanna’nın karısı Ningal’den söz edilir. History Begins At Sumer adlı eserinde S. N. Kramer, eski Sümer kaynaklarında Ay tanrısının Nanna ve Sin olmak üzere iki isimli olduğuna işaret eder ve ay tanrısı Sin/Nanna’in Enlil’in oğlu olduğunu yazar.

Utu, Sümer Güneş tanrısıdır. Utu’nun kız kardeşi İnanna (Ninanna) Aşk tanrıçasıdır ve Uruk kenti tanrıçasıdır. Enlil’in torunudur. Çok sıcak ve ateşli olduğu düşünülen Venüs (dilbad) gezegeni ile özdeşleştirilir ve Sümerler’e sevgiyi ve sevmeyi onun öğrettiğine inanılır.

Sümer panteonunun en önemli tanrıçası olan İnanna’nın adı, ‘cennetin metresi’ anlamına geliyor. İnanna’nın bacısı Ereşkigal, yeraltı kraliçesidir. İnanna’nın kocası Dumuzi, Sümer çoban tanrısıdır.

Sümer krallarının belki de insanları güttüklerini düşündükleri için kendilerine ‘çoban’ dediklerine işaret eden Ludingirra, Dumuzi adında oldukça eski bir Sümer kralının varlığından ve Sümerlerin Kral Dumuzi’ye tanrı gözüyle baktığından söz eder. Ayrıca Şulgi adlı Sümer kralının tahta çıkar çıkmaz ‘Ben Tanrı’yım’ diyerek kendisini tanrı ilan edişine değinir (Şulgi, M.Ö. 2006 yılındaki Elam istilasında devrilen kral İbbisin’in babasıdır).

Böylece Ludingirra, bu örneklerle bilerek ya da bilmeyerek Sümer tanrılarının orijini konusunda açık bir fikir verir bize.

Tanrıça İnanna ise büyük olasılıkla bir rahibe-kraliçe idi. Çünkü, Sümerli yazar, bir Yeni Yıl Bayramı’nda Ekur Tapınağı’nda Sümer kıralı ile bir rahibenin evlendiklerini, ama bu olayın halka tanrı Dumuzi ile tanrıça İnanna’nın evliliği gibi duyurulduğunu anlatır ve bu törende kralın tanrıyı, rahibenin de tanrıçayı temsil ettiklerine işaret eder.

The Cambrıdge Ancient History (II, Part 2)’ye göre Dumu kelimesi Sümerce’de oğul/soy demektir. H. Zimmern, Enc. Of Religions And Ethicks adlı ansiklopedide Dumuzi kelimesinin anlamını ‘gerçek oğul/çocuk’ olarak açıklıyor ve bu adın bir şekli olan Tammuzteriminin de aynı anlama geldiğini söylüyor.

Dumuzi’nin kızkardeşi tanrıça Geştinanna, rüya yorumcusudur. Rüya yorumlayıcılardan biri de Nina kentindeki tanrıça Nanşe’dir. Enkımdu, Sümer çiftçi tanrısıdır. Dumuzi gibi o da aşk tanrıçası İnanna’ya aşık olur, onu elde etmek için Dumuzi’yle yarışır. Nindup ise, Sümer mimarlık tanrısıdır.

Sümer mitolojisinde Enlil’in yanısıra başka bir yaratıcı tanrı daha var. Su tanrısı Enki’dir bu. Ondan Eridu kentinin su tanrısı olarak da söz edilir. S. N. Kramer, History Begins At Sumer’de Enki’nin dipsiz su Abzu’da oturduğunu ve Abzu’nun da Eridu kentinde olduğunu yazmaktadır.

Arthur Cotterell’in A Dictionary Of World Mythology (1979)’de yer verdiği bir Sümer efsanesine göre, kil (çamur)’den insanlığı yaratan Enki’dir. Sippar kralı Ziusudra’ya Tufan’ı haber verip gemi yapmasını ve kendisini kurtarmasını söyleyen de odur. Enki, bir rivayete göre, insanların hayvanlar gibi kanunsuz ve kuralsız yaşadığı uzak bir geçmişte denizden ortaya çıkmıştır. Başlangıçta iki başlı ve balık-adam biçimlidir. İnsanlara bir günde uygarlığı (tarım, zanaat, mimari, büyü ve kanunu) öğretip geri denize döner.
Sümerler’in ilk insan olarak kabul ettiği Adapa (Sümerler’in Adem’i), efsaneye göre tanrı Enki’nin oğludur ve Tufan-öncesinin ilk Sümer kenti olan Eridu’nun kralıdır. Akad mitlerine göre konuşmayı (dili) Adapa keşfetmiştir. Tevrat’ın Adem’i, adı da dahil, Sümer mitolojisindeki Adapa’nın bir kopyesidir.

Bu konuyla ilgili diğer başlıklar:

….. https://blog.sonsuz.us/?p=3458 … https://blog.sonsuz.us/?p=2704 … https://blog.sonsuz.us/?p=2093