Bildirimler Susunca Yok Olacağını Sanan Zihin

Telefonu masaya yüzüstü koyduğun o küçük an var ya; sanki modern çağın mağara girişine kılıcını bırakmak gibi. İçeride bir canavar yok, sadece sessizlik var. Ama biz sessizliği canavar sanmaya başladık. Çünkü bildirim gelmiyorsa hayat akmıyor, hayat akmıyorsa biz de sanki yaşamıyoruz. FOMO, yani gelişmeleri kaçırma korkusu, aslında haberlerden geri kalma endişesi değil; varlığımızın sosyal akışta görünmezleşince buharlaşacağına dair derin ve komik derecede trajik bir yanılgıdır.

Dijital dünya bize sürekli şu büyüyü fısıldar: Görülüyorsan varsın. Beğeniliyorsan değerlisin. Cevap veriyorsan ilişki içindesin. Paylaşıyorsan yaşıyorsun. Bu büyü ilk başta tatlıdır; cebimizde küçük bir evren taşırız. Arkadaşlar, haberler, fikirler, felaketler, kediler, savaşlar, indirimler, estetik tabaklar ve birilerinin Bali’de yaptığı yoga aynı akışta yan yana durur. İnsan zihni ise bu karışımı çorba gibi içip sonra neden midesinin bulandığını merak eder.

FOMO’nun gizli cümlesi

FOMO’nun yüzeydeki cümlesi şudur: Ya bir şeyi kaçırırsam? Ama dipteki cümle daha serttir: Ya ben unutulursam? İşte mesele burada psikolojik bir düğüme dönüşür. İnsan tarih boyunca kabileden dışlanmaktan korktu; çünkü dışarıda kalmak soğuk, açlık ve tehlike demekti. Bugün kabile ateşinin yerini çevrimiçi çevreler aldı. Bir grupta yazılanlara geç cevap vermek, bir trendi bilmemek, herkesin konuştuğu diziyi izlememiş olmak, zihnin ilkel bölümüne göre sosyal ölüm provası gibidir.

Oysa dikkat et: Zihnin sana her zaman hakikati söylemez. Zihin çoğu zaman hayatta kalmak için abartır. Bir bildirimi kaçırmayı terk edilmek sanır. İki saat çevrimdışı kalmayı mağaradan kovulmakla karıştırır. Bu yüzden dijital detoks, yalnızca telefonu kapatma pratiği değildir; içindeki panik tellalını masaya oturtup ona şu soruyu sormaktır: Gerçekten neyi kaybetmekten korkuyorsun?

Bir savaşçı için eğitim, gürültünün ortasında hedefi görmekse; modern insan için eğitim, sessizliğin içinde kendini kaybetmemektir. Dijital detoks, kaçış değil, karşılaşmadır. Ekrandan değil, ekran olmayınca beliren iç seslerden ürkeriz. Can sıkıntısı gelir, sanki kapıda vergi memuru gibi. Ardından boşluk hissi oturur koltuğa. Sonra tuhaf bir huzursuzluk: Şimdi ne yapacağım? İşte tam orada benlik yeniden nefes almaya başlar. Çünkü sürekli uyarılan zihin düşünmez; sadece tepki verir.

Bağlantı ile bağ aynı şey değildir

FOMO’nun en büyük hilesi, bağlantıyı bağ zannettirmesidir. Birinin hikayesini izlemek onu anlamak değildir. Her mesajı anında cevaplamak samimiyetin garantisi değildir. Her tartışmaya yetişmek bilgelik değildir. Bazen dünyadan kopmak, dünyaya daha dürüst dönmek için gereklidir. Nasıl ki kas gelişmek için dinlenmeye muhtaçsa, dikkat de anlam üretmek için kesintiye ihtiyaç duyar.

Dijital detoksu romantik bir orman kaçamağına çevirmeye gerek yok. Himalayalar’a gitmeden de başlayabilirsin. Sabah uyanır uyanmaz telefon yerine yüzünü yıka. Yemek yerken ekranı değil lokmayı fark et. Bir yürüyüşte kulaklığı çıkar ve şehrin çirkin ama canlı senfonisini dinle. Günde bir saat ulaşılmaz ol. İlk gün huzursuz olacaksın; bu kötüye işaret değil. Bağımlılıkların çoğu, kapıdan çıkarken gürültü yapar.

Jung’un diliyle söylersek, gölgemiz bazen ekran ışığında saklanır. Sürekli meşguliyet, yüzleşmek istemediğimiz soruların üstüne örtülen parlak bir battaniyedir. Ben ne istiyorum? Kimin hayatını izlerken kendi hayatımı erteliyorum? Paylaşmadığım anlar da gerçek mi? Cevap acı ama özgürleştirici: Evet, paylaşılmayan anlar da gerçektir. Hatta bazen en gerçek olanlar, kimsenin alkışlamadığı anlardır.

Dünyadan kısa süreli kopunca varlığın silinmez; tam tersine konturların belirginleşir. Çünkü sen, akışta beliren bir piksel değilsin. Sen, akışı izleyen, ona anlam veren, gerektiğinde sırtını dönüp gökyüzüne bakabilen bilinçsin. Bildirimler sustuğunda boşluk duyuyorsan, bu yokluk değil davettir. Orada seni bekleyen şey güncel kalmak değil, kendine dönmektir.

FOMO’nun panzehiri her şeyi kaçırmamak değildir; bazı şeyleri bilerek kaçıracak kadar sağlam bir iç merkez kurmaktır. Çünkü hayat, sonsuz sekme arasında açık kalan bir tarayıcı değildir. Bazen en büyük güncelleme, telefonu kapatıp kendi varlığının çevrimdışı da çalıştığını fark etmektir.

Çok Yönlü iletişim

Televizyonlar tek yönlü iletişimin demode araçları olduğunu çoktandır biliyorlar ve bu sebepten reyting sistemi Nielsen İzleyici Oranları adıyla ilk kez 1950 yılında uygulanmaya başladı ve bugüne kadar da geliştirilerek devam ediyor. Bu sistem her ne kadar reklam verenler için icat edilmiş gibi görünse de daha derin düzeyde iletişimin tek yönlülüğünün tedavi edilmesi ihtiyacıdır bence. Fakat ne kadar gelişse de iki yönlü hatta çok yönlü bir iletişim halini alamayacaklar. İşte bu tekillik, televizyonların tıpkı gazeteler gibi eskiye dair nostaljik birer varlık olarak hikayemizde yerini koruyarak yavaş yavaş gündelik yaşamımızdan çekilmesinin kaçınılmazlığıdır.

Televizyon ve gazete için söylediğimiz tekillik, çift yönlü iletişim aracı telefon ve çok yönlü internet için geçerli olmaz.
İletişim araçları içindeki gömülü sistemler ise yani filmler, romanlar,öykü ve şiirler gibi ürünler gelip geçmezler, her seyreden her okuyanda hatta aynı kişilerin her yeniden dikkatlerini ürüne lütfettiklerinde yeni birer anlam bularak sonsuzca update edilir ve zamanları aşarak insan varoldukça ebediyen yaşarlar. Ürünlerin yapıcıları da bunun farkındadırlar üstelik, ürünler kendilerine ait değildir, anonimdir, öyle ki kendi yapıtlarından öğrenmeyi sürdürebilirler hayatları boyunca.