Cern Deneyi Tartışması

NTV’de profesör canlı yayını terk etti

NTV gecenin en şiddetli tartışmasına sahne oldu. CERN deneyini tartışan bilim adamları fena kapıştı. Prof. Saçlıoğlu stüdyoyu terk etti!

NTV gecenin en hararetli canlı yayınına imza atarak izleyenlere ilginç bir tartışma izletti. Ancak programın konusu ne Balyoz soruşturmasıydı ne de anayasa değişiklik paketi.

Celal Pir’in hazırlayıp sunduğu ‘NTV soruyor’da bilim dünyasının gözlerini diktiği tarihi bir deney tartışıldı. İsviçre’de yapılan CERN deneyinin uzmanlarca değerlendirildiği programda tam anlamıyla bir bilim savaşı yaşandı. Cumhuriyet yazarı ve bilim-teknoloji gazetecisi Orhan Bursalı, Prof. Hayrani Altıntaş, Prof. Cihan Saçlıoğlu, Doç. Dr. Caner Taslaman’ın katıldığı programa fizikçi Prof. Cihan Saçlıoğlu stüdyoyu terkederek damgasını vurdu.

Fizik alanında uzman olan isimler NTV’de CERN deneyinin olası sonuçlarını ve hedeflerini tartıştı. Ancak tartışma hayli gergin bir atmosferde yapıldı.Fizikçi Prof. Saçlıoğlu, ilahiyat Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Hayrani Altıntaş’la girdiği tartışmada adeta çıldırdı. Tartışmanın fizik ve din konusuna kayması üzerine Saçlıoğlu ‘buna daha fazla tahammül edemem. Bu programın bu kadar saçma bir noktaya geleceğini tahmin edemedim. Orada insanlar 10 milyar Euro para yatırarak neler yapıyorlar, burada neler konuşuluyor..’ diyerek canlı yayında stüdyoyu terketti.

Haber kaynağı: Gazeteciler.com

FAZLA ÜRETİMİN ARDINDAN GELEN

FAZLA ÜRETIMIN ARDINDAN GELEN

Cicero döneminin Yunan sairi Antiparos, su degirmeninin (tane ögüten) bulunmasini, tutsak kadinlari özgürlüge kavusturacak ve altin çagi geri getirecek diye söyle kutluyordu:

“Siz ey degirmende çalisan kadinlar! Degirmen tasini döndüren kolu birakin, rahat rahat uyuyun! Horoz, varsin günün isidigini bos yere haber versin size! Dao, kölelerin isini perilere yükledi. Iste, onlar simdi güle oynaya çarkin üstünde siçrayip duruyorlar. Ve iste sallanan dingil isiltilarla dönüyor, agir tasi çevire çevire. “Babalarimizin yasamini sürdürelim. Tanriçanin bize verdigi bos zamanin tadini çikaralim.”

Yazik! Pagan sairin mustuladigi bos zaman gelmedi. Kör, sapik ve insan canina kiyan çalisma tutkusu, özgürlestirici makineyi, özgür insanlari kölelestiren bir araca dönüstürüyor: üreticiligi, yoksullastiriyor onlari.

Iyi bir kadin isçi, igle dakikada ancak bes ilmek atar, oysa kimi dönüsümlü dokuma tezgâhlari ayni süre içinde 30 bin ilmek atiyorlar. Buna göre, makinedeki her dakika, kadin isçinin 100 saat çalismasina esittir; ya da, makine her dakikada kadin isçiye on günlük bir dinlenme zamani saglamaktadir. Dokuma sanayisi için dogru olan, modern mekanikle yenilenen tüm sanayiler için de az çok dogrudur. Ama, ne görüyoruz? Makine gelistikçe ve insan çalismasini durmadan artan bir hiz ve kesinlikle yendikçe, isçi, dinlenme süresini ayni oranda uzatacak yerde, makineyle yarisircasina çabasini iki kat artiriyor. Saçma ve öldürücü bir yarisma bu! Insan ve makine yarismasinin alabildigine serbest kalmasi için, isçiler, zanaatçilarin çalismasini sinirlayan eski loncalarin akla uygun yasalarini ve tatil günlerini ortadan kaldirmislardi. (14) Çünkü o dönemin üreticileri, yedi günün yalnizca besinde çalistiklari için, palavraci ekonomicilerin anlattiklari gibi, yalnizca hava ve suyla yasadiklarina mi inaniyorlardi? Haydi canim siz de! Dünyanin tadini çikarmak, sevismek, nese verici Tembellik Tanrisi’nin onuruna sölenler düzenlemek için bos zamanlari vardi onlarin. Protestanliga batmis olan o nesesiz Ingiltere, o zamanlar kendisine “Neseli Ingiltere” dedirtiyordu. Rabelais, Quevedo, Cervantes ve serüven romanlarinin bilinmeyen yazarlari, iki savas ve yikim arasinda, içkilerin çanak çanak tasindigi, o keyfi çikarilan içki âlemlerinin betimlemeleriyle agzimizin suyunu akitiyorlar. (15)

Jordaens ve Flaman ressamlar, bunlari o gönül açici tablolarinda resimlemislerdir. Siz ey ulu Gargantua mideliler, ne oldu sizlere? Tüm insan düsüncesini kusatan ulu beyinler, ne oldunuz? Bizler, çok küçüldük ve yozlastirildik. Kudurmus inek eti, patates, kirmizi sarap ve Prusya schnapsi ustaca birbiriyle kaynasarak bedenlerimizi zayiflatti, aklimizi kisaltti. Iste o zaman, insan midesini küçültür ve makine üreticiligini artirir; yine o zaman, iktisatçilar Malthus’un kuramini, din de perhizciligi ve çalisma dogmasini ögütler bize. Ama, onlarin dilini koparip köpeklere atmak gerekirdi.

Isçi sinif, her seyi basite indiren o iyi niyetiyle özünü körü körüne asilamalara ve dogal taskinligiyla gözü kapali kendini çalismaya ve perhize kaptirdigi için, kapitalist sinif, kendini tembellige, zoraki zevke, verimsizlige ve asiri tüketicilige vurmustur. Ama, isçinin asiri çalismasi canini çikariyor ve sinirlerini geriyorsa, bu, kentsoylu için aci çekme bakimindan ayni ölçüde verimlidir.

Üretici sinifin kendini adadigi perhiz rejimi, ha babam ha ürettigi ürünler, kentsoylulari asiri ölçüde tüketmek zorunda birakiyor. Kapitalist üretimin baslangicinda, yani bir ya da iki yüzyil öncesinde, kentsoylu, yerli yerine oturmus, akla yatkin ve kendi halinde gelenekleri olan bir insandi. Karisiyla söyle böyle yetiniyordu, susayinca içer, acikinca doyasiya yerdi. Sefilce yasamin soylu özelliklerini dalkavuklara ve kibar fahiselere birakirdi. Bugün, sonradan görme hiçbir kisinin çocugu yoktur ki, orospulugu gelistirmeyi ve civa madeni isçilerine bir amaç saglama yolunda üstünü basini civaya bulama zorunda oldugunu düsünmesin… Bu meslekte, insanin bedeni hizla çöker, saçlari ve disleri dökülür, gövdesi çarpilir, göbegi siser, solugu kesilir. Devinimleri agirlasir, eklemleri kireçlenir, parmak kemikleri dügümlenir. Cümbüslerin yorgunluguna katlanamayacak kadar güçsüz, ama, Proudhonculugun yükünü sirtlanmis olanlar, ekonomi politigin Garnierleri, hukuk felsefesinin Acollaslari gibi besteci ve yayimcilarin bos zamanlarini doldurmak için karaladiklari koca koca uyutucu kitaplarla beyinlerini kurutuyorlar.

Sosyete kadinlari, acinin acisi bir yasam sürüyorlar. Terzi kadinlarin didine çirpina yaptiklari o perilere yarasir tuvaletleri deneyip degerlendirmek için, sabah aksam, bir giysiyle bir baskasi arasinda mekik dokuyorlar. Saatlerce, saçlarini enselerinde toplatip topuz yaptirma tutkularini, her ne pahasina olursa olsun doyurmaya çalisan usta berberlere teslim eden, o içi bos kafalilar. Korselerinin içinde sikisip kalmis, kunduralari içinde ayaklari büzülmüs, bir itfaiyecinin yüzünü kizartacak denli açik saçik bir giyimle, yoksullar için birkaç metelik toplamak amaciyla, gecelerce balolarda fir dönüp dururlar. Sevsinler sizi. Kentsoylu, üretmeyen ve alabildigine tüketen iki katli toplumsal görevini yerine getirmek için, yalnizca, kendi halindeki zevklerini dürtüslemek, iki yüzyil önceki yorucu aliskanliklarini yitirmek ve kendini asiri lükse, alabildigine bikkinliga ve frengili cümbüslere teslim etmek degil, ayni zamanda kendine yardim saglamak amaciyla, büyük bir insan kalabaligini üretici islerden uzak tutmak zorunda kalmistir.

Iste size, üretici güçlerin kaybinin ne denli büyük oldugunu kanitlayan birkaç sayi. 1861 nüfus sayimina göre, Ingiltere’nin ve Galler ülkesi’nin nüfusu 20.066.244 idi. Bunun 9.776.259’u erkek, 10.289.965’i kadindi. Çalisamayacak kadar çok yasli ve çok genç olanlar, verimsiz kadinlar, erginler ve çocuklar, sonra üretici olmayan yöneticiler, polisler, yargiçlar, askerler, orospular, sanatçilar, bilimadamlari vb. gibi ideolojik meslekler, daha sonra da, isleri güçleri, özelikle yalnizca toprak geliri, faiz, kâr payi vb. adi altinda baskalarinin emegini sömürmek olan insanlar bir yana birakilirsa, geriye üretim, ticaret ve para islerinde çalisan kapitalistlerle birlikte her yastan kadin ve erkek 8 milyon kisi kalir. Bu 8 milyonun içinde sunlar var:

  • Tarim isçileri (çobanlar, çiftlik sahibinin yaninda oturan usaklar ve hizmetçilerle birlikte): 1.098.261.

  • Pamuk, yün keten, kenevir, ipek ve dokuma fabrikasi isçileri: 642. 607.

  • Kömür ve maden ocaklari isçileri: 565.835.

  • Maden isçileri (yüksek firin, hadde makinelerinde vb. çalisanlar): 396.998.

  • Usak sinifi: 1.208.648.

“Dokuma fabrikasi isçileriyle kömür ve maden ocaklari isçileri sayisini ele alirsak, 1.208.442; birincilere demir-çelik fabrika isçilerini eklersek toplam olarak 1. 039.605 sayisina ulasiriz. Bu, her seferinde, modern is kölelerinden daha düsük bir sayi demektir. Iste size makineli kapitalist sömürünün essiz bir sonucu!” (16).

Sayica büyüklügü, kapitalist uygarligin vardigi düzeyi gösteren bütün bu usak sinifina sunlari eklemek gerekir: kendilerini, salt zengin siniflarin büyük harcamali ve (gereksiz, kof, uydurma, ise yaramaz) zevklerini doyurmaya adamis bir takim zavallilar sinifi, elmas yontuculari, dantelacilar, nakisçi kadinlar, lüks cilt isçileri, eglence evlerinin bezekçileri vb. (17)

Zorlama bir zevkin ahlaksizlastirdigi katiksiz bir tembellik içine gömülen kentsoylu sinifi, bu yüzden çektigi sikintiya karsin, yeni yasam biçimine alisiverdi. Her türlü degisikligi igrene tiksine karsiladi. Isçi sinifinin bir yazgi olarak kabullendigi acinasi yasam kosullariyla sapik çalisma tutkusunun yarattigi organik alçaltinin dogurdugu görüntü, her türlü çalisma zorunlulugu ve her türlü zevk kisitlamasina karsin tiksintiyi artiriyordu.

Iste, tam o sira kentsoylu sinifin kendine bir toplum görevi olarak benimsedigi ahlaksizligi hesaba katmaksizin, isçiler, çalismayi kapitalistlere zorla kabul ettirmeyi kafalarina koydular. Saf yürekli isçiler, ekonomicilerin ve ahlakçilarin çalismaya iliskin kuramlarini ciddiye aldilar ve bunun uygulamasini kapitalistlere zorla kabul ettirmeye çalistilar, imanlari gevreyerek. Isçi sinifi “Çalismayan yiyemez” ilkesini atti ortaya. 1831’de Lyon isçileri, “ya bizi kursuna dizin ya da is verin!” diye ayaklandi, 1871 federeleri de ayaklanma eylemlerine Is Devrimi adini verdiler.

Tüm kentsoylu zevklerine ve her türlü tembellige son vermeye çalisan bu kiyici öfke seline karsi kapitalistler, yalnizca acimasiz bir bastirma eylemiyle yanit verebiliyorlardi. Ama sunu da biliyorlardi ki, devrimci patlamalari bastirabildilerse de, isçilerin aylak ve karni toklar sinifina çalisma zorunlulugu getirmek gibi saçma düsüncelerini o akil almaz kiyimlarinin kaninda bogamayacaklardi. Bu beladan yakayi siyirmak için, dört bir yanlarina, sikintilarina yol açan bir verimsizlik içinde besledikleri koruman birliklerini, polisleri, yargiçlari ve zindancilari topladiklarini da biliyorlardi. Bugünkü ordularin niteligi üzerinde yanilgiya düsülemez artik. Bunlar yalnizca ve yalnizca “iç düsmani” bastirmak için sürekli hazir tutulmaktadirlar. Böylece, Paris ve Lyon Kaleleri, kenti yabancilara karsi korumak degil, ayaklandigi zaman iç düsmani cezalandirmak amaciyla yaptirilmislardir. Ve su götürmez bir örnek vermek gerekirse, Belçika ordusunu, hani su kapitalizmin bolluk ülkesi Belçika’nin ordusunu ele alalim: Ülkenin yansizligi, Avrupa Devletlerince güvence altina alinmistir. Bununla birlikte ordusu, nüfusuna oranla, en güçlü ordulardan biridir. Yigit Belçika ordusunun savas alanlari Borinage ve Charleroi dolaylaridir. Belçika subaylari kiliçlarini silahsiz madencilerle isçilerin kanina bulayip apoletler kazaniyorlar. Avrupa uluslarinin ulusal ordulari yok, parali askerleri var. Bunlar, kapitalistleri, 10 saatlik maden isçiligine ya da dokumaciliga köle etmek isteyen halkin öfkesine karsi koruyorlar.

Demek, isçi sinifi kemerlerini sikarak, asiri tüketime yazgili kentsoylularin göbegini alabildigine sisirmistir. Kentsoylu sinifi, can sikici çalismasinin acisini çikarmak için, isçi sinifindan, yararli üretime ayrilanlardan çok daha üstün olan isçileri uzaklastirmis, ayirdiklarini da verimsizlige, “üretimsizlige” ve asiri tüketime mahkûm etmistir. Ama, bu yararsiz insan sürüsü, doymak bilmez açgözlülügüne karsin, çalisma dogmasinin aptallastirdigi isçilerin, tüketmeyi düsünmeden, tüketebileceklerin bulunabilecegini de akillarina getirmeden, deliler gibi ürettiklerini tüketemez olmuslardir.

Isçilerin, kendilerini öldürürcesine çalisma ve yokluk içinde sürünerek yasama gibi çilginligi karsisinda, kapitalizmin büyük üretim sorunu üretici bulmak ve onlarin gücünü iki katina çikarmak degil, tüketici bulmak, isteklerini kamçilamak ve onlarda sahte gereksinimler yaratmaktir artik.

Madem soguktan ve açliktan titreyip duran Avrupa isçileri kendi dokuduklari kumaslardan giysi yapmak, ürettikleri saraplari içmek istemiyorlar, o zaman fabrikacilarla açikgözler, saga sola kosusturup, bu ürünleri giyecek ve içecek insanlari aramaya gitmek zorundadirlar. Avrupa’nin her yil, dünyanin dört bir bucaginda, bunlari ne yapacaklarini bilmeyen insanlara sattiklari yüzlerce milyon ve milyar maldir bunlar. (18) Ama kesfedilen kitalar yeterince genis degildir, ayak basilmamis ülkeler gerekmektedir. Avrupali fabrikacilar, gece gündüz Afrika’yi, Sahra Çölü’nü, Sudan demiryolunu düsünüyor; Livingstonelarin, Stanleylerin, Du Chaillularin, Brazzalarin basarilarini kaygiyla izliyor, bu yigit gezginlerin olaganüstü öykülerini, agizlari bir karis açik dinliyorlardi. Ne bilinmez, sasirtici seyler sakliyordu su “Kara derililer kitasi!” Tarlalari fildisleriyle kapli, hindistancevizi yaglariyla dolu irmaklarda kumla karisik altin pullari akmakta, milyonlarca zencinin, Dufaure ve Girardin’in yüzleri gibi çirilçiplak kiçi, örtünmek için pamuklulari, uygarligin erdemlerini ögrenmek için schnaps siselerini ve kutsal kitaplari beklemektedir. Ama, her sey etkisiz ve yetersizdir: Karni tok, sirti pek kentsoylular, sayica üretici sinifi asan usaklar sinifi, bogazlarina kadar Avrupa mallarina bogulan yabanci ve vahsi uluslar; hiç, hiçbir sey, Misir ehramlarindan daha yüksek ve kocaman mal yiginlarini satmayi basaramaz: Avrupa isçilerinin üretkenligi, her türlü tüketim ve savurganliga meydan okuyor. Çilgina dönen üreticiler, isçilerinin düsüncesiz, düzensiz ve sapik tutkularini doyurmak amaciyla hammadde için nereye basvuracaklarini bilemiyorlar hiç. Yün üretilen eyaletlerimizde, yari yariya çürümüs ve kirli paçavralardan, seçimlerde verilen sözler kadar ömürleri olan bezler dokuyorlar. Lyon’da ipek liflerine, basitligini ve dogal esnekligini koruyacak yerde, agirligini artiran mineral tuzlar ekleyerek onu gevreklestirip, pek kullanilmaz duruma sokuyorlar. Ürettigimiz tüm mallar, sürümleri kolay olsun ama çok dayanmasin diye, bile bile üstünkörü yapiliyor. Ürünlerinin nitelikleri dolayisiyla insanligin ilk dönemlerine nasil tas çagi, tunç çagi deniyorsa, bizim çagimiza da kalpazanlar çagi denecektir. Bilgisizler, bizim sofu sanayicilerimizi dalaverecilikle suçluyorlar. Oysa, gerçekte onlari harekete geçiren düsünce, elleri kollari bagli yasamaya katlanamayan isçilere is saglamaktir. Tek dürtüleri insanca bir duygu olan, ama sahteciligi uygulayan fabrikacilara büyük kazançlar saglayan bu davranislar, mallarin niteligi bakimindan çok kötü ve insan gücü savurganliginin tükenmez bir kaynagiysalar da, kentsoylularin insansever becerilerini ve isçilerin o korkunç sapikligini kanitlar. O isçiler ki, çalisma sapikliklarini doyurmak için, sanayicileri vicdanlarinin sesini bastirmaya ve ticari dürüstlük yasalarini çignemeye zorlamaktadirlar.

Bununla birlikte, asiri mal üretimine ve sanayideki sahtecilige karsin, isçiler “Is, is istiyoruz!” diye piyasayi tika basa dolduruyorlar. Sayica çokluklari, tutkularini durduracak yerde, en asiri noktalara vardiriyor. Bir çalisma firsati ortaya çikmayagörsün, üstüne üsüsüyorlar. O zaman, gözleri doysun diye 12, 14 saat çalisma istiyorlar ama, ertesi gün yine kendilerini kaldirimlara atilmis buluyorlar, sapkinliklarini besleyecek hiçbir sey de elde edemeden. Her yil, bütün sanayi dallarinda, mevsimlerin sasmazligiyla birlikte issizlik yeniden gelip çatiyor. Beden için öldürücü olan asiri çalismanin yerini 2 ve 4 aylik tam dinlenme aliyor. Artik ne is var, ne de yiyecek içecek parasi. Madem isçilerin yüregine çalisma sapkinligi ibliscesine çakilip kalmistir, madem kaçinilmaz gereksinimleri bütün öbür dogal içgüdülerini bastiriyor, madem toplumun istedigi çalisma süresi ister istemez hammaddenin tüketimi ve bolluguyla sinirlidir, öyleyse niçin bütün bir yilin isi alti ayda tüketilsin? Niçin yillik çalisma ayni biçimde 12 aya dagitilmasin ve alti ay içinde 12 saatlik bir sindirim güçlügüne ugrayacak yerde, her isçi alti ya da bes saat çalismayla yetinmeye zorlanmasin? Günlük islerinden güvenli olan isçiler, artik birbirlerini kiskanmayacak, birbirinin elinden isini, agzindan ekmegini kapmak için dövüsmeyecek, o zaman, bedence ve ruhça yipranmad an tembellik erdemlerinin tadini çikarmaya baslayacaklardir.

Sapkinliklarinin aptallastirdigi isçiler, herkese is saglanmasi için, su sikintisi çekilen bir gemide oldugu gibi, isin bölüsülmesi geregini kavrayacak zekâya ulasamamislardir. Bununla birlikte, sanayiciler, kapitalist sömürü adina, uzun zamandan beri, çalisma gününün yasal olarak sinirlanmasini istemislerdir. 1860 Meslek Egitimi Komisyonu’nda, Guebwiller bölgesinde Alsace’in en büyük yapimevi sahiplerinden Bay Bourcart, “günde 12 saatlik çalisma çok fazladir, 11 saate indirilmelidir. Cumartesi günleri saat 2’de ise son verilmelidir” diyor ve sunlari ekliyordu: “Ilk bakista harcamalari artirici görünse de, bu önlemin kabulünü salik veririm. Sanayi kurumlarimizda bunu dört yil boyunca denedik ve sonuçtan hosnutuz. Ortalama üretim, azalacagina artmistir.”

“Makineler” adli incelemesinde Bay F. Passy, Belçikali büyük sanayici Bay. M. Ottavaere’in su mektubunu alintiliyor:

“Makinelerimiz, Ingiliz iplik makinelerinin aynisi olmakla birlikte, gerekeni, yani Ingiltere’de günde iki saat daha az çalisan ayni makinelerin ürettigini üretemiyor… Bizler iki saat daha fazla çalisiyoruz. Benim kanim su ki, 13 yerine yalnizca 11 saat çalisirsak, ayni üretimi yapar ve dolayisiyla da daha tutumlu üretebiliriz.” Öte yandan, Bay Leroy-Beaulieu, Belçikali büyük bir fabrikacinin gözlemlerine dayanarak, bir bayram gününe raslayan haftalarda, üretimin normal haftalardakinden asagi düsmedigini ileri sürüyor. (19) Ahlakçilarin saf bulup aldattigi halkin hiçbir zaman yapmayi göze alamadigi seyi bir soylular hükümeti yapti. Fabrikalarda günlük çalisma saatini 11’e indirmenin Ingiliz sanayisi için yikim olacagini bas bas bagiran ugursuz agizli ekonomicilerin ahlak ve sanayiye iliskin görüslerini hiçe sayan Ingiliz hükümeti, siki sikiya uygalanan bir yasayla günde 10 saatten çok çalismayi yasakladi. Peki ne oldu? Ingilizler, eskiden oldugu gibi, sonra da, dünyanin birinci sanayi ulusu olarak kaldi. (20)

Büyük Ingiliz deneyimi ortada, birtakim akilli kapitalistin deneyimi ortada. Bu, insan soyunun üretkenligini güçlendirmek için, çalisma saatlerini azaltma, ödemeleri ve bayramlari artirmak gerektigini su götürmezcesine kanitliyor. Gel gör ki, Fransiz halkinin buna akli yatmis degil. Ama, eger çalismada iki saatlik önemsiz bir azaltma, on yilda Ingiliz üretimini 3’te 1’e yakin oranda artirmissa, günlük yasal çalisma saatinin 3’e indirilmesi, Fransiz üretimine ne denli basdöndürücü bir ilerleme saglar, düsünün bir. Isçiler anlamayacaklar mi ki, asiri ölçüde çalisarak, kendilerinin ve çoluk çocuklarinin gücünü tüketmekteler; tükene tükene vaktinden önce hiç çalisamaz olacaklar; bir tek sapkinliga kendilerini kaptira kaptira aptallasip, artik birer insan taslagina dönüsecekler; o kudurgan çalisma çilginliklarini ha babam ha ayakta tutmak için, kendilerindeki bütün yetileri öldürecekler.

Ne yazik! Arcadia papaganlari gibi ekonomicilerin dediklerini yineleyip duruyorlar: “Çalisalim, ulusal zenginligi artirmak için çalisalim!” diye.

Ey aptallar! Sizler asiri ölçüde çalistiginiz içindir ki, sanayi avadanligi çok yavas gelisiyor. Anirmayi birakin da bir ekonomiciye kulak verin: Çok akilli bir adam degil, birkaç ay önce yitirme mutluluguna erdigimiz Bay L. Reybaud’dur bu:

“Çalisma yöntemlerinde devrim, genel olarak, el emegine göre ayarlanir. Isçiler, yaptiklari isi düsük fiyata sagladiklari sürece, patronlari bol bol onlari simartirlar, gördükleri isler daha pahaliya mal olunca da yüz vermezler onlara” (21).

Kapitalistleri, tahta ve demirden makinelerini gelistermeye zorlamak için, ücretleri artirmak, et ve kemikten olusan makinelerin (yani isçilerin) çalisma saatlerini azaltmak gerekir. Bunu destekleyen kanitlar var mi? Yüzlerce bulunabilir. Iplikçilikte mekik tezgâhi, Manchester’de icat edilip eskisinden daha uzun süre uygulandi.

Amerika’da makine, tarimsal üretimin tüm alanlarini doldurdu, tereyagi üretiminden bugdayin yabani otlardan ayiklanmasina kadar. Niçin? Çünkü, özgür ve tembel olan Amerikali, Fransiz köylüsünün sigirimsi yasamini benimsemektense, bin kez ölmeyi yegler. Anli sanli Fransamizda çok zahmetli, bikkinlik ve yorgunluk yaratmakta essiz olan çiftçilik, Bati Amerika’da açik havada yan gelip tembel tembel pipo tüttürülerek yasanan hos bir vakit geçirme isidir.

ÇALIŞMANIN KUTSANMASI

ÇALISMANIN KUTSANMASI

1770’te, Londra’da “Alisveris ve Ticaret Üstüne Bir Deneme” adli imzasiz bir yapit yayimlandi. O dönemde belirli bir yanki uyandirdi. Büyük bir insansever olan yazar söyle diyordu: “Ingiltere’nin fabrika isçisi güruhu, Ingiliz olduklari için, kendini olusturan tüm bireylerin, dogustan kaynaklanan bir hakla, Avrupa’nin baska ülkelerindeki isçilerden daha özgür, daha bagimsiz olma ayricaligina sahip bulundugu saplantisina kaptirmisti kafasini. Bu düsünce, askerlere yararli olabilir, yigitlik asilamak bakimindan. Ama fabrika isçileri, bu düsünceyi ne denli az benimsemis olurlarsa, hem kendileri, hem de devlet için o kadar iyi olur bu. Isçiler, kendilerini hiçbir zaman üstlerinden bagimsiz sanmamalidirlar. Böylesi özgürlük ve bagimsizlik hayranligi, bizimki gibi bir devlette, belki de nüfusunun sekizde yedisinin malinin mülkünün az oldugu ya da hiç olmadigi bir devlette çok büyük tehlikedir. Endüstrideki yoksullarimiz bugün dört günde kazandiklarini alti günde kazanmaya razi olmadikça, tam iyilesme gerçeklesemez.”

Böylece, Guizot’dan (Gizo) yüz yil önce Londra’da çalisma, insanin soylu tutkulari için bir fren olarak ögütleniyordu açiktan açiga.

Napoléon, 5 Mayis 1807’de, Alman kenti Osterode’dan sunlari yaziyordu: “Halklarim ne kadar çok çalisirsa, kötülükler o kadar azalir. Ben bir buyurganim (…) ve pazar günleri, dua saatinden sonra, dükkânlarin açik tutulmasini ve isçilerin islerine gitmelerini buyurmaya hazirim.” Tembelligi kökünden söküp atmak ve onun dogurdugu böbürgenlik ve bagimsizlik duygularini bastirmak için, “Ticaret Üstüne Deneme” yazari, yoksullari ideal çalisma evlerine (Idea Workhouse) kapamayi öneriyordu. Ona göre, bu evler, yemek saatleri disinda, dolu dolu 12 saatlik bir ugrasmayla, günde tam 14 saat çalisilan terör evleri olacakti.

Günde 12 saat çalismak; iste, 18. yüzyil filozof ve ahlakçilarinin ideali. Öteleri olmayanin (nec plus ultra) nasil da astik sinirini! Günümüzün islikleri, isçi kitlelerinin hapsedildigi, yalnizca erkeklerin degil, kadinlarin ve çocuklarin da 12-14 saat zorla çalismaya mahkûm edildigi ideal çocuk iyilestirme evleri durumuna gelmistir. (7)

Demek, “Terreur” (Terör) Dönemi kahramanlarinin çocuklari, 1848’den sonra, fabrikalarda çalismayi 12 saatle sinirlayan yasayi bir devrim basarisiymis gibi kabul edecek denli çalisma dininin alçaltisina teslim etmisler kendilerini! Onlar, “çalisma hakki”ni devrimci bir ilke ilan ediyorlardi. Yaziklar olsun Fransiz isçi sinifina! Yalnizca köleler böylesi bir alçalmaya düsebilirlerdi. Kahramanlik Dönemi’nin Yunanlisina, böyle bir alçalmayi düsünebilmesi için yirmi yillik bir kapitalist uygarlik gerekirdi.

Zorunlu çalismanin acilari, açlik iskenceleri, Incil’de sözü geçen çekirgelerden daha çok sayida isçi sinifinin üzerine abanmissa, onlara kucak açan isçi sinifinin kendisidir.

1848’de isçiler, elde silah, istedikleri bu çalisma eylemini yine kendi ailelerine zorla kabul ettirdiler; karilariyla çocuklarini, endüstri babalarina teslim ettiler. Aile yuvalarini kendi elleriyle yiktilar; karilarinin sütlerini kendi elleriyle kuruttular. Gebe kadinlar, çocuk emziren zavalli kadinlar maden ocaklarina, fabrikalara gittiler, belleri büküle büküle, sinirden öle öle. Erkek isçiler, kendi elleriyle çocuklarinin yasamini söndürdüler, canliligini yok ettiler. -Yuf olsun isçilere! Nerede o ortaçag halk öykülerimizin, eski masallarimizin o sözünü sakinmayan, dobra dobra konusan, sarap düskünü halalari, teyzeleri! Durmadan taban tepen, yemek pisiren, sarki söyleyen, neseler yaratip canlilik saçan, agrisiz sizisiz, saglam ve gürbüz çocuklar doguran kadinlar nerede? Bugün, uçuk renkli ciliz çiçekler örnegi, solgun tenli, bozuk mideli, kolu budu tutmaz olan fabrika kizlarimiz ve kadinlarimiz var!… Saglam zevkler tatmamislar hiç ve bu konuda yüzlerini güldürecek hiçbir sey söyleyemezler! -Ya çocuklar? Çocuklara 12 saat çalisma! Gözün çiksin yoksulluk!- Ama, Manevi ve Politik Bilimler Akademisi’nin bütün Jules Simonlari, Cizvitlerin tüm Germinysleri, çocuklari aptallastirmak, içgüdelerini bozmak, bedenlerini çürüge çikarmak için, kapitalist isliklerin bozuk havasi içindeki çalismadan daha yikici bir kötülük bulamazlardi.

Çagimiz, çalisma yüzyilidir, diyorlar; aslinda acinin, yoksullugun, kokusmuslugun yüzyilidir.

Bununla birlikte, burjuva filozoflar, ekonomiciler, söyledikleri güç anlasilan Auguste Comte’dan gülünç ölçüde açik seçik Leroy-Beaulieu’ye, sarlatanca romantik Victor Hugo’dan, böncesine kaba saba Paul de Kock’a kadar kentsoylu yazarlarin hepsi, çalismanin büyük çocugu Ilerleme Tanrisi’nin onuruna mide bulandirici sarkilar söylediler. Onlara bakilirsa, mutluluk egemen olacakti dünyada; daha simdiden ha geldi, ha geliyor gibiydi. Bu baylar, geçmis yüzyillara uzanip günümüzün tadini tuzunu kaçiracak seyler getirmek için, derebeylikteki yoksullugun kirini pasini eselediler. Bu karni tok, sirti pek, daha dün büyük senyörlerin çanak yalayicisi, bugün kentsoylularin kalem usagi olanlar canimizdan bezdirmediler mi bizi, retorikçi La Bruyère’in anlattigi köylüyle. Eh, peki! Alin size, 1840 kapitalist ilerleme yilinda isçilerin yararlandigi nimetlerin parlak bir tablosu. Bu tabloyu, bu baylardan biri, enstitü üyesi Dr. Villermé çiziyor. Bu kisi, 1848’de kitlelere kentsoylu ahlakinin ve ekonomisinin aptalliklarini asilayan bu bilginler derneginin üyesiydi. Thiers, Cousin, Passy ve akademisyen Blanqui de bu dernekte yer aliyordu.

Dr. Villermé, islikler kenti Alsace’dan, hani su insanseverligin ve sanayi cumhuriyetçiliginin gülleri Kestnerlerin, Dollfuslerin Alsace’indan söz ediyor. Ama, doktor, isçilerin yoksunlugunu önümüze sermeden önce, eski endüstri zanaatçisinin durumunu anlatan Alsaceli bir islik sahibine, Dollfus-Mieg Sirketi ortaklarindan Th. Mieg’e kulak verelim:

“Mulhouse’da, bundan elli yil önce (1813’te makineli modern endüstri dogarken), isçilerin hepsi, kentte ve çevredeki köylerde oturan ve hemen hepsi, bir evi, çogu kez bir küçük tarlasi olan topraga bagli kisilerdi.” (8)

Çalismanin altin çagiydi o dönem. Ama o günler, Alsace, endüstrisi ve pamuklulariyla dünyayi mala, Dollfuslarini, Koechlinlerini milyonlara bogmuyordu. Ama yirmi bes yil sonra, Villermé, Mulhouse’a gittiginde, modern minotaure (9) kapitalist islik, ülkeyi fethetmisti; insan çalismasina olan susuzlugu içinde isçileri yuvalarindan koparip almisti, onlari daha bir egip bükmek, içlerine çalisma istegini daha bir sokabilmek için. Isçiler makinenin sesine kosuyorlardi binler ve binlerce.

“Bunlarin büyük bir bölümü, 17 binde 5 bini,” diyor Villermé, “kiralarin yüksekligi yüzünden, komsu köylerde oturmak zorundaydilar. Kimileri de, çalistiklari islikten bir buçuk fersah ötelerde oturuyordu.” “Is, Mulhouse’da, Dornach’ta, yaz-kis sabahin besinde basliyor, aksamin besinde sona eriyordu.. Her sabah kente gelislerini, her aksam dönüslerini görmeli. Aralarinda, solgun benizli, bir deri bir kemik kadinlar var, hepsi de çamur deryasinda yalinayak yürüyen, yagmur ya da kar yagdiginda, semsiyeleri olmadigi için, yüzlerini ve boyunlarini korumak için önlüklerini ya da etekliklerini baslarina geçiren kadinlar. Onlarin yani sira, onlar kadar kire pasa batmis, solgun benizli, partallar içinde, üstleri baslari makine yaglarina bulanmis sürü sürü gencecik çocuk var. Bunlar, su geçirmez giysileri altinda yagmurdan daha iyi korunuyorlar. Sözünü ettigimiz kadinlar gibi koltuklarinin altinda günlük yiyecekleri bile yok. Yalnizca, eve dönünceye kadar agizlarina atacaklari ekmek parçasini ellerinde tutuyor ya da ceketlerinin altinda sakliyorlar.”

“Böylece, en az 15 saat sürdügüne göre, upuzun bir günün yorgunluguna, bu zavallilar için, sik sik zahmetli gidis gelislerin yorgunlugu da ekleniyor. Sonunda, aksamlari evlerine uyuma gereksinimiyle yorgun argin dönüyor ve ertesi gün, açilma saatinde atölyelerde bulunmak üzere evden çikiyorlar, doyasiya dinlenmeden.”

Iste simdi, kentlerde oturanlarin üst üste, tikis tikis yasadigi berbat konutlar:

“Mulhouse’da, Darnach’ta ve komsu evlerde, iki ailenin birer kösede, iki tahta arasinda yere serpilmis samanlar üzerinde yattigini gördüm. Haut-Rhin ilinde pamuk sanayisi isçilerinin içinde yasadiklari asiri yoksulluk, su yürekler acisi sonucu doguruyordu: Üretici tüccarlarin, kumasçilarin, fabrika müdürlerinin ailelerinde yasayan çocuklarin yarisi 21 yasina basarken, dokumaci ve pamuk iplikçisi ailelerdeyse, ayni çagdaki çocuklarin yarisi iki yil önce ölüp gidiyorlardi.”

Villermé, islik çalismalarindan söz ederken, sunlari ekliyor:

“Oradaki çalisma, bir is, bir görev degil, bir iskencedir. Ve bu iskenceyi alti ile sekiz yas arasindaki çocuklara uyguluyorlar. Bu, özellikle pamuk ipligi isliklerinde çalisan isçileri yipratan, her Tanrinin günü çekilen sonu gelmez bir iskencedir.”

Çalisma süresi konusunda da Villermé, ceza sömürgelerinde kürek mahkûmlarinin günde 6 saat, Antiller’deki kölelerin 9 saat, oysa 1789 Devrimi’ni gerçeklestirmis ve o gösterisli Insan Haklari’ni ilan etmis olan Fransa’da, bir buçuk saat yemek molasiyla birlikte, atölye isçilerinin günde 16 saat çalistirildiklarini saptiyor. (10)

Ey burjuvazinin devrimci ilkelerinin acinasi basarisizligi! Ey Ilerleme Tanrisi’nin iç karartici armagani! Filozoflar, hiç çalismadan para pul, han hamam edinmek için yoksullara is verenlere, insansever diye alkis tutuyorlar. Bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumlari saçmak, su kaynaklarini zehirlemek daha iyidir. Fabrika isçiligini baslatin, ne nese kalir ortada, ne saglik, ne de özgürlük. Yasami güzel ve yasanmaya deger yapan ne varsa, hepsi gitti gider. (11)

Ekonomi uzmanlari da, isçilere “toplumsal zenginligi artirmak için çalisin!” deyip duruyorlar hep. Ama, bir baska ekonomist, Destut de Tracy, onlara söyle yanit veriyor: “Yoksul uluslarda halkin rahati yerindedir. Zengin uluslardaysa, halk, genellikle yoksuldur.”

Tracy’nin izleyicisi Cherbuliez de söyle ekliyor: “Isçiler üretken anaparalarin birikimine katkida bulunarak, kendilerini er geç ücretlerinin bir bölümünden yoksun birakacak olaya yardim etmis oluyorlar.” Ama, kendi yaygaralariyla sagirlasmis ve aptallasmis olan ekonomi uzmanlari “kendi gönencinizi yaratmak için çalisin!” diyorlar isçilere yanit olarak. Anglikan Kilisesi rahibi saygideger Townshend, Hiristiyan hosgörüsü adina sunlari söylüyor boyuna: “Çalisin, gece gündüz demeden çalisin! Çalisarak yoksullugunuzu artirirsiniz; sizin yoksullugunuz da, yasa gücüyle sizleri zorla çalistirmaktan kurtarir bizi. Yasa zoruyla çalismak çok sikinti verir, çok zorlanma gerektirir, çok gürültü patirtiya yol açar. Açliksa, tam tersine, gürültüsüz, sessiz sürekli bir baski degildir yalnizca, çalisma ve ugrasin en dogal dürtüsü olarak, en etkili çabalara da yol açar ayni zamanda.”

Çalisin, çalisin isçiler, toplumsal serveti ve kendi yoksullugunuzu artirmak için çalisin. Çalisin ki, daha da yoksullasarak daha çok çalismak ve yoksullasmak için birtakim nedenleriniz olsun. Kapitalist üretimin acimasiz yasasi budur iste.

Isçiler, ekonomi uzmanlarinin aldatici sözlerine kulak verdikleri için, kendilerini canla basla çalisma tutkusuna adamislardir. Isçiler, tüm toplumu, toplumsal organizmayi bastan basa sarsan sanayideki asiri üretimin bunalimlari içine atiyorlar. Öyle ki, mal çoklugu, alici yoklugu yüzünden islikler kapaniyor ve açlik, isçi nüfusa adeta kirbaçla veryansin ediyor. Çalisma dogmasiyla serseme dönen isçilerin, sözde gönenç döneminde baslarina bela ettikleri asiri üretim, bugünkü yoksulluklarinin nedenidir. Bugday ambarina kosup “Açiz, bir seyler yemek istiyoruz! Bir tek mangirimiz bile yok. Isin dogrusu bu, ama metelige kursun atmakla birlikte, bugday hasadini ve bagbozumunu yine de bizler yaptik..” demeye gerek yok. Sanayi manastirlarinin kurucusu Bay Bonnet de Jujurieux’nün ambarlarini kusatip, söyle haykirmanin da geregi yok: “Bay Bonnet, iste sizin iplikçi, dokumaci kadin isçileriniz, bir Yahudi’nin gözünü yasartacak denli yamali pamuk giysileri içinde soguktan titresiyorlar. Ama bununla birlikte, tüm Hiristiyan dünyasinin hoppa kadinlarinin ipekli giysilerini dokuyanlar onlardi. Zavalli kadinlar günde 13 saat çalisiyorlardi. Süslenmeye zamanlari yoktu. Simdi issizdirler ve dokuduklari ipeklileri hisirdata hisirdata giyebilirler. Sütdislerini döktüklerinden beri, kendilerini sizin servetinize adadilar ve perhizli bir yasam sürdüler. Simdi günleri bos geçiyor ve çalismalarinin meyvalarini almak istiyorlar biraz. Haydi Bay Bonnet, ipeklilerinizi veriverin, Bay Harmel muslinlerini, Bay Pouyer-Quertier kasalarini, Bay Pinet de, soguk ve islak küçük ayaklari için potinlerini verecek… Bastan ayaga giyinik ve kipir kipirdirlar, onlari seyretmek hosunuza gidecektir. Haydi, hik mik etmeyin. -Siz insanligin dostusunuz, üstelik Hiristiyansiniz degil mi?- Canlarini dislerine takarak kazandirmis olduklari servetinizi kadin isçilerinizin buyruguna verin. -Siz ticarete gönül baglamis degil misiniz?- Öyleyse mallarin dolasimini kolaylastirin; iste size haphazir tüketiciler. Onlara sinirsiz krediler saglayin. Bunu, Adem ve Havva’dan bu yana tanimadiginiz ve size hiçbir sey, hatta bir bardak su bile vermemis olan tüccarlara da yapmak zorundasiniz. Kadin isçileriniz, ellerinden geldigince bunu saglayacaklardir. Vadenin son buldugu günde kaytarmaya baslar, imzalarinin protesto edilmesine yol açarlarsa, onlari iflasa sürüklersiniz; eger haczedecek hiçbir seyleri yoksa, borçlarini duayla ödemelerini istersiniz: onlar, les gibi tütün kokan, kara cüppeli papazlardan daha iyi yollarlar cennete sizi.”

Ürünlerin genel bir dagiliminda bunalim anlarindan ve evrensel bir eglenceden yararlanacak yerde açliktan ölen isçiler, gidip baslarini isliklerin kapilarina çarpiyorlar. Solgun yüzler, bir deri bir kemik bedenler, acinasi sözlerle fabrikacilari kusatiyorlar: “Iyi yürekli Bay Chagot, sevecen Bay Schneider, daha is verin bize. Bize aci çektiren açlik degil, çalisma tutkusudur.”

Ve ayakta zor duran bu zavallilar 12-14 çalisma saatini sofralarinda ekmek oldugu zamankinden iki kat daha ucuza satiyorlar. Sanayinin insanseverleri de ucuza üretim yapmak için, issizlikten yararlaniyorlar. Eger sanayi bunalimlari, gecenin gündüzü izledigi gibi, asiri çalisma dönemlerini ister istemez izliyor ve kaçinilmaz yoksullukla çikar yolu olmayan issizligi ardindan sürüklüyorsa, o zaman acimasiz iflaslari da getiriyordur yedeginde. Üretici, üretme kredisi buldugu sürece, çalisma kudurganliginin dizginlerini koyverdi mi, islenecek ham madde saglamak için habire borçlanir da borçlanir. Piyasanin bogazina kadar dolup tastigini; mallar bir türlü satilmayinca da, bono vadelerinin dolacagini düsünmeksizin, durmadan üretir de üretir. Kuyrugu sikisinca da gidip Yahudi’ye yalvarir, ayaklarina kapanir, kanini, onurunu ayaklar altina atar. Rothschild: “Birazcik altin isi görür. Deponuzda 20 bin çift çorabiniz var. Ben onlari dört metelige satin alirim…” diye yanitlar onu. Çoraplari alinca da, onlari 6-8 metelige satar ve hiç kimsenin olmayan çil çil yüz meteligi indirir cebine. Ama üretici, daha iyi atlayabilmek için geri geri çekilmistir. Sonunda iflas sökün eder ve depolar dolup tasar. O zaman kapidan içeriye nasil girdikleri bilinmeyen mallar pencereden disari firlatilir. Çünkü, yok edilen mallarin degeri yüzlerce milyonu bulmustur. Geçen yüzyilda bunlar, ya yakilir ya da suya atilirdi. (12) Ama bu sonuca varmadan önce, üreticiler, yigilan mallari için pazar pesinde dünyayi dolasiyorlar, pamuklularini piyasaya sürmek için de hükümetlerini, Kongolari yurt topraklarina katmaya, Tonkenleri almaya, Çin Seddi’ni topa tutup yerle bir etmeye zorluyorlar. Son yüzyillarda Amerika’da ya da Hindistan’da kim satis tekelini elde edecek diye, Fransa ile Ingiltere arasinda ölesiye bir savasim sürüp gidiyordu. Binlerce genç ve gürbüz insan, 15., 16. ve 17. yüzyillarin sömürge savaslarinda, denizleri kanlariyla kizila boyamislardi.

Mallar gibi anaparalar da bollasiyor. Para babalari, onlari nereye koyacaklarini bilemiyorlar. O zaman, sigaralarini içerek aylak aylak güneslenen uluslara gidiyorlar, demir yollari dösemeye, fabrikalar kurmaya ve çalismanin ugursuzlugunu götürmeye. Fransiz sermayesinin disa akisi, bir sabah diplomatik güçlüklerle sona eriyor: Fransa, Ingiltere ve Almanya’nin, hangi tefecinin önce alacagi konusunda saç saça, bas basa birbirlerine girmek üzere olduklari Misir’da; sonra da netameli borçlari toplamak amaciyla mübasirlik yapmak üzere Fransiz askerlerinin gönderildigi Meksika Savaslari’nda. (13)

Bu bireysel ve toplumsal yoksunluklar, büyük, sayisiz ve sonsuzmus gibi görünseler de, isçi sinifi “istiyorum onu!” deyince, yaklasan aslanin karsisinda toz olan sirtlan ve çakallar gibi, ortadan kalkacaklardir. Ama isçi sinifi kendi gücünün bilincine varmak için, Hiristiyan ahlakinin, ekonominin, liberal düsüncenin önyargilarini ayaklar altina almalidir. Dogal içgüdülerine dönmeli; kentsoylu devriminin metafizikçi savunucularinin hazirladigi veremli Insan Haklari’ndan binlerce kez daha kutsal olan Tembellik Hakki’ni ilan etmeli; günde üç saatten çok çalismamaya kendini zorlamali, günün ve gecenin geri kalan saatlerinde tembellik etmeli ve tika basa yemeli.

Buraya kadar isim kolaydi, hepinizin çok iyi bildigi kötülükleri dile getirmekten baska bir sey yapmadim, ne yazik ki! Ama verilen sözlerin bir saptirmaca; daha yüzyil basindan bu yana içine itildigi asiri çalismanin insanoglunun basina gelen belalarin en korkuncu olduguna isçi sinifini inandirmaya kalkismak, benim gücümü asan bir istir. Ancak, akillica düzenlendigi, günde en çok üç saatle sinirlandigi zaman, çalismanin, tembellik zevkinin tadi tuzu, insan bedenine hayirli bir alistirma, toplumsal düzene yararli bir tutku olacagini anlatmak da yine beni asan bir istir. Yalnizca fizyologlar, saglikbilimciler ve komünist iktisatçilar bu ise girisebilirler. Ilerideki sayfalarda, modern üretim araçlari ve onlarin sinirsiz üretim güçleri belli olduguna göre, isçilerin o ipe sapa gelmez çalisma tutkularini bastirmak, ürettikleri mallari tüketmek zorunda olduklarini kanitlamakla yetinecegim.

TEMBELLİK HAKKI – YIKICI BIR DOGMA

TEMBELLIK HAKKI

YIKICI BIR DOGMA

Sevme, içme ve tembellik disinda,
Tembellik edelim her seyde

Lessing

Kapitalist uygarligin egemen oldugu uluslarin isçi siniflarini garip bir çilginlik sarip sarmalamistir. Bu çilginlik, iki yüzyildan beri, acili insanligi inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadir. Bu çilginlik, çalisma aski; bireyin, onunla birlikte çoluk çocugunun yasam gücünü tüketecek denli asiriya kaçan çalisma tutkusudur. Rahipler, iktisatçilar ve ahlakçilar bu akil sapincina karis çikacak yerde, çalismayi kutsallastirmislardir. Bu gözü kapali, bu dar kafali adamlar, Tanrilarindan daha bilge olmaya kalkistilar; bu güçsüz ve zavalli yaratiklar, Tanrilarinin ilendigi seyi yeniden sayginliga kavusturmak istiyorlar. Ben ki, ne Hiristiyan, ne iktisatçi, ne de ahlakçiyim; onlarin yargilarini Tanrilarin yargisina; din, ekonomi ve özgün düsünce konusundaki vaazlarini da, kapitalist toplumdaki çalismanin korkunç sonuçlarina havale ediyorum.

Kapitalist toplumda çalisma, her türlü düsünsel yozlasmanin, her türlü örgensel bozuklugun nedenidir. Iki elli usak takiminin baktigi Rothschild ahirlarinin safkan atlarini; Normandiya çiftliklerinin topragi süren, gübreyi tasiyan, ekini ambarlayan agir yük hayvaniyla karsilastirin bir. Ticaret misyonerlerinin henüz Hiristiyanlikla, frengi ve çalisma dogmasiyla kokusturamadiklari soylu vahsilere, sonra da, bizim o zavalli makine usaklarina bir bakin hele. (3)

Bizim uygar Avrupamizda, insanin dogal güzelliginin izini bulmak isteyince, onu, ekonomik önyargilarin henüz çalisma düsmanligini kökünden söküp atamadigi uluslarda aramaniz gerek. Ne yazik ki, simdi yozlasan Ispanya, bizden daha az fabrika, daha az tutukevi ve kislasi olmakla övünebilir. Ama sanatçi, kestaneler gibi esmer, çelik bir çubuk gibi dümdüz ve esnek, gözüpek Endülüslü’yü seyretmekten zevk duyar; hele delik delik “capa”sina görkemle bürünmüs dilencinin Ossuna düklerine “amigo” diye seslenisi karsisinda insanin yüregi yerinden oynar. Içindeki ilkel hayvanin körelmedigi Ispanyol için çalisma, köleliklerin en kötüsüdür. (4) O büyük çagin Yunanlilari da, çalismayi hor görüyorlardi; yalnizca köleler çalisabilirdi; özgür insan, bedensel devinimlerden, zekâ oyunlarindan baska sey bilmezdi. Bu, ayni zamanda, Aristoteles’in, Phidias’in ve Aristophanes’in üyesi olduklari bir ulusun içinde insanin dolastigi, soluk alip verdigi bir dönemdi; bu, çok geçmeden Iskender’in fethedecegi Asya’nin göçebe sürülerini bir avuç yigidin Marathon’da yenilgiye ugrattigi dönemdi. Eskiçag Yunan filozoflari, özgür insani alçaltan çalismayi asagi görüyorlardi. Sairler, Tanrilarin armagani olan tembelligi övüyorlardi: O Melibae, Deus nobis hoec otia fecit. (5)

Isa, Dagdaki Söylev’inde tembelligi ögütlemisti:

”
Tarlalardaki zambaklarin gelisip serpilisine bakin. Onlar ne çalisiyor, ne de yün egiriyorlar. Buna karsin söyleyeyim size, Süleyman, o görkemi içinde daha göz alici giysilere bürünmüs degildi. (6)”

Sakalli ve ürkütücü Tanri Yehova, hayranlarina ideal tembelligin en üstün örnegini vermis, alti günlük çalismadan sonra sonsuzluga dek dinlenmistir. Buna karsilik, çalismayi organik bir zorunluluk sayan irklar hangileridir? Overnyalilar (Auvergneliler); Britanya adalarinin Overnyalilari Iskoçlar, Ispanya’nin Overnyalilari Gallegoslar, Almanya’nin Overnyalilari Pomeranyalilar, Asya’nin Overnyalilari Çinliler. Bizim toplumumuzda çalismayi çalisma olarak seven siniflar hangileridir? Toprak sahibi çiftçilerle küçük kentsoylular. Birileri topraklari kapmis, öbürleri dükkânlarina siki sikiya baglanmis, yeralti dehlizlerinde köstebekler gibi devinip dururlar, gönüllerince dogaya söyle bir bakmazlar hiç.

Ne var ki, isçi sinifi, bütün uygar uluslarin üreticilerini bagrinda toplayan o büyük sinif, bagimsizlasarak insanligi kölece çalismadan kurtaracak ve insan-hayvani özgür bir varlik durumuna getirecek olan isçi sinifi, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalisma dogmasina kurban etmistir. Cezasi sert ve korkunç olmustur. Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalisma tutkusundan dogmustur.

Tembellik Hakkı

TEMBELLIK HAKKI

PAUL LAFARGUE

BASSÖZ YERINE

Tembellik Hakki, kapitalist düzenin kiyasiya elestirisi, devrimci yazinin basyapiti, sosyalizmin klasigi niteligiyle, Komünist Manifesto’dan sonra, tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmis olma onurunu tasiyor.

Kimilerine göre, bu yapit, yalnizca sosyalizmin degil, Fransiz yazininin da klasigidir. 1880’de Egalité dergisinde bölüm bölüm yayinmlanan, sonra da 1883’te kitaplasan bu “saldiri yapiti”, 1905-1907 arasinda, Çarlik Rusyasi’nda 17 baski yapmis ve Lenin’e bakilirsa, 1917 Ekim Devrimi’nin kotarilmasinda büyük etkisi olmustur. Yapiti ele almadan önce, Fransa’da sosyalist düsünce ve eylemin önderlerinden biri olan, özellikle de Marx’in damadi olarak taninan yazarin yasami ve kimligi üzerinde duralim.

Fransiz sosyalizm tarihinde, Marksizmi ülkeye ilk getiren düsünür ve eylem adami Paul Lafargue, 1842’de Küba’nin Santiago kentinde dünyaya gelmistir. Soyu sopu, uluslararasi bir nitelik tasimaktadir. Dedesi Bordeauxlu Fransiz, babaannesi zenci-beyaz melezi, annesinin babasi Fransiz Yahudisi, anneannesi de Karaibli bir kizilderiliydi.

Paul Lafargue, dokuz yasindayken ailesiyle birlikte Fransa’ya göçer. Buna, göçten çok, dede yurduna kavusma demek gerekiyor.

Lafargue, Bordeaux ve Toulouse’da ortaögrenimini yaptiktan sonra, Paris’te Tip Akademisi’ne yazilir ve ayni siralarda kralci hükümete karsi yogunlasan gençlik eylemlerine katilir.

O günlerin -ve tüm günlerin- Paul Lafargue’i cumhuriyetçi, sosyalist, materyalist ve ateisttir. Fransa’da sosyalist düsüncenin halk arasinda yayilmasi için vargücüyle çalismis, eylemlerini daha çok Isçi Partisi safinda yogunlastirmistir.

Paul Lafargue, Marx’la tanismadan önce Proudhoncudur. Ahlaki ve ekonomi bilimini her türlü Tanrisal ögeden arindirma girisiminin temsilcisi Proudhoncu.

Lafargue, gençlik eylemlerine katildigi bu dönemde, kültürünü artirma yolunda yogun bir okuma tutkusuna kaptirir kendini. Kant’tan baslayarak okudugu ve etkilendigi düsünürler arasinda Hegel, Feuerbach, Littré, Taine, Claude Bernard, Fourier, Saint Simon, Darwin, Auguste Comte ve özellikle Proudhon’u sayabiliriz.

Önceleri baglandigi cumhuriyetçi ve demokratlardan kopup, “gençlik düslerinden ‘vazgeçerek’, hükümetin degil, toplumun degismesini isteyen” isçilere katilir. Artik yolunu bulmus, sosyalizmi seçmistir, daha çok Proudhoncu olarak.

Gençlik deviniminin militani Lafargue, kongrelerdeki tartismalarda sesini yükselterek dinle bilimin uzlasamayacagini ileri sürüyor: “Bilim Tanriyi yok saymiyor, daha iyisini yapiyor, onu gereksiz kiliyor.” Düsüncesini, bir yazisinda “ilerlemenin tek yolu, Tanri’ya savas açmaktir” diyerek özetliyor.

Lafargue, bir ara Blanquicilere yanasiyor, sonra da Enternasyonal’e üye oluyor. 1865’te, Londra’da Genel Konsey’e, Fransiz isçi devinimi üzerine bir rapor sunuyor ve bu olay dolayisiyla da Marx’la tanisiyor. Marx, Lafargue’in coskusuna, politik gücüne hayran oluyor. Engels’e yazdigi bir mektupta, ondan “yakisikli, zeki, enerjik ve sportif” olarak söz ediyor. Hem, öyle olmasa, en sevdigi kizini, Laura’yi ona verir miydi?

Paris’te hükümete karsi direnise geçen gençleri kiskirttigi gerekçesiyle akademiden uzaklastirilan Lafargue, tip ögrenimini Londra’da sürdürüyor. Laura’ya olan tutkusu, iki yillik bir bekleyisten sonra, evlilige dönüsüyor. Marx, kiziyla evlenecek bu gencin yasamiyla yakindan ilgilenmektedir. Engels’e yazdigi bir mektupta, kaygilarini söyle dile getiriyor: “Anladigima göre… Lafargue evlenmeden önce doktorasini Londra ve Paris’te yapacak. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak, dün melezimize (Lafargue’i böyle tanimliyor) yine söyledim, eger Ingilizlerin o sogukkanliligini benimsemezse, Laura ona kisa zamanda güle güle der. Bunu kafasina koymak zorunda. Yoksa yapacak hiçbir sey yok.”

Sonunda Lafargue Londra’da ögrenimini tamamliyor ve Laura ile evleniyor. Yil 1867. Kari koca Paris’e yerlesiyorlar. 1868’de bir ogullari, iki yil sonra bir kizlari, bundan bir yil sonra da bir ogullari dünyaya geliyor. Ne var ki, hiçbiri yasayamiyor. Ve Lafargue tiptan soguyor, kendini tümüyle sosyalist düsünce ve eyleme adiyor. Laura ile omuz omuza.

1870’te Fransiz-Alman savasi patlak verince, Paris’ten ayrilip Bordeaux’ya tasiniyorlar. Alti ay süren savasi Fransa yitirmis, imparatorluk yikilmis, yerini III. Cumhuriyet adiyla kentsoylu bir yönetim almistir. Lafargue, bu durum karsisinda Ulusal Savunma adli bir gazete çikararak isçi devinimini canlandirmaya çalisiyor. Bu dönemde Fransa, büyük bir ekonomik bunalim içindedir. Thiers hükümeti, dolayli dolaysiz vergileri yükseltmis ve çalisan yiginlari dayanilmaz yükler altina sokmustur.

Iste, adina Komün denen ayaklanma, 18 Mart 1871’de bu kosullarda patlak verir. Bu, isçinin sinifinin uyanisidir. Kentsoylu hükümet, bu ayaklanmayi kanla bastirir. Lafargue, tutuklanacagini anlayinca Ispanya’ya geçer. Burada kaldigi bir yil içinde, “Kapital”in Ispanyolca’ya çevrilmesine yardimci olur. Yil 1873. Fransa, hâlâ büyük bir ekonomik bunalim yasiyor, amansizca sömürülen isçi sinifinin bilinçlenmesine de yol açarak. Lafargue, önde gelen bir sosyalistle, Guesde ile tanisiyor bu dönem ve Fransa isçi sinifini örgütlemek üzere kollari siviyor. 1877’de Egalité gazetesinde bu yönde yazilar yaziyor 1880’de, Londra’da Engels’in evinde Marx ve Guesde ile birlikte örgütün programini hazirliyor. O günlerde, “Tembellik Hakki” da Egalité’de tefrika olarak yayimlaniyor…

Lafargue’in yasam öyküsünü tüm ayrintilariyla anlatmaya sayfalar yetmez. Yalnizca, 1891’de milletvekili seçilerek Bourbon Sarayi’na girdigini belirtmek gerek. Bu seçim, gerici basinda büyük tepkilere yol açiyor. Lafargue, “yabanci” sayiliyor ve “Marx’in damadi”nin Almanya’ya gönderilmesi öneriliyor. Bütün suçlamalara karsin, Lafargue, Fransiz Sosyalist Partisi’nin kuruculari arasinda yer almistir. Ne yazik ki, sosyalizmin zaferini göremeyecektir. 26 Kasim 1911’de, onu esi Laura ile bir koltukta kucak kucaga son solugunu vermis olarak bulurlar. Kendilerini öldürmelerinin nedenini, biraktigi mektupta söyle açiklamaktadir Lafargue: “Bedence ve ruhça sapasaglamken, yasama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparip götüren acimasiz yaslilik, enerjimi felce ugratip istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime, gerek baskalarina yük olacak duruma düsürmeden, canima kiyiyorum. Yillardir, yetmis yasimi asmamaya söz verdim kendime. Yasamdan ayrilmanin yili olarak bu dönemi seçtim ve kararimi uygulama yolunu tasarladim: deri altina siyanür enjekte etmek. 45 yildan beri kendimi adadigim davanin, yakin bir gelecekte basariya ulasacagindan emin olmanin büyük sevinciyle ölüyorum.”

Tembellik hakki deyince, söyle yan gelip yatmak, ekmek elden su gölden bir yasam gelir insanin aklina önce, “armut pis, agzima düs” deyimine uygun bir yasam… Oysa, emek vermeden insanca bir yasam elde edilemez.

Aslina bakarsaniz, tembellik insanin dogasinda var. “Çalisma” sözcügünün Fransizcasi Travail “zahmetli is”, “aci veren is”, bir tür “iskence” anlamini içeriyor.

Eskiçag Atinasi’nda, çalisma, kölelere özgü, asagilik bir ugras sayiliyordu. Gelgelelim, çalisma insan dogasina ters düsse de, ter dökmeden yasamanin olanagi yok artik. Bu gerçeklik dogrultusunda, yüzyillar boyu tembellik yerilmis, çalisma kutsanmis. Tembellige karsi savas, her toplumda atasözlerine yansiyan bir yer edinmis. “Çalismaya usanan, aç kalir”, “Baga bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun”, “Çalisan el, tok karin üzerindedir”, “Çalisan kul yoksun kalmaz.”

Insan dogasina inat, çalismayi yücelten tutum, daha çok din çevrelerinde yanki bulmus. “Allah çalismayan kulunu sevmez” diyen Müslümanlik da, “Çalismayana ekmek yok” yildirisini savuran Hiristiyanlik da, çalismayi bir dinsel görev durumuna sokarak tembellige savas açmislar.

Peki, Paul Lafargue, neden tembelligi savunma geregi duymus? Bunu en iyi o anlatacak. Biz söyle bir deginelim.

Lafargue’in yetistigi dönem ve çevre, genel olarak, isçi kitleleri için insanlik disi bir ortamdi. Aydinlar arasinda, öldürücü çalismaya karsi bir tepki filizlenmekteydi.

1848’de, çalisma saati Paris için günde 10, tasra için 11 saatti. Yasama Meclisi, 9 Eylül 1848’de fabrika ve yapimevlerinde toplu çalisma saatini 12 olarak saptiyor. Sonralari bu 17 saate kadar çikacakti. Iste Lafargue, sosyalistlerin bile çalisma zorunlulugunu insanlik disi noktalara vardirdigi bir dönemde, tembellik hakkini savunmak geregini duydu. Aslinda, bir düsünürün dedigi gibi, buradaki “tembellik” sözünün yerine “bos zaman” sözünü koyarak Lafargue’i aklamak gerekir.

Babeuf’ten, Robert Owen’dan Marx’a kadar tüm sosyalist düsünürler, zorunlu çalismayi ögütlemislerdir. Lafargue bunlari biliyordu. Ve yine biliyordu ki, Cabet,, icarei adli ideal ülkesinde tembellige çok az yer veriyor, yazin 7, kisin 6 saatlik sevilesi bir çalisma ugrasina çagiriyordu insanlari. Oysa Lafargue, günde üç saatlik bir çalismayi yeterli buluyordu. Bütün bu saydigimiz sosyalist düsünürlerden çok önce, tembellik, yani bos zaman hakkini Rousseau dile getirmistir. 1758 tarihli d’Alembert’e Mektup adli yazisinda: “Halkin, ekmegini kazanmak için harcadigi zamandan baska zamani yoksa, yazik. Ekmegini sevinçle yiyebilmesi için de zamani olmasi gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmegini. Halkin çalismasini isteyen su adaletli ve iyiliksever Tanri, onun dinlenmesini de ister. Doga da halkin ayni zamanda çalismasini ve dinlenmesini; didinmesini, ayni zamanda da haz duymasini ister. Çalismaya karsi duyulan tiksinti, yoksul insanlari çalisip didinmekten daha çok bunaltir.”

Lafargue, çalismaya degil, insani insanliktan çikaran asiri çalismaya karsi savasiyordu. Ona göre, 19. yüzyildan beri isçi sinifinin basina bela olan sey “asiri çalisma”ydi. Bu tempo, isçileri her türlü düsünsel yozlasmaya, organik rahatsizliklara götürüyordu. Bu yalnizca bir kötülük degil, ayni zamanda delilikti. Iste Lafargue, isçileri, bellerini büken bu delilikten kurtarmaya çalisiyordu.

Bos zaman, T.S. Eliot’a göre “kültürün temelini” olusturur. Lafargue’in Tembellik Hakki’ni okurken, Eliot’in bu sözünü aklinizdan uzak tutmamanizi dilerim.

Vedat Günyol