giz.
… gün batmak üzere neredeyse,
kapandı gri örtüsüyle gökyüzü mavisinin üstüne.
özlediğim bir kadın var gözümde,
kapandım maviler içinde özlediğim biçimde…
gök içine kapandı gizlediği maviyle,
ben özleme açıldım istediğim haliyle…
Yabancı,
giz.
… gün batmak üzere neredeyse,
kapandı gri örtüsüyle gökyüzü mavisinin üstüne.
özlediğim bir kadın var gözümde,
kapandım maviler içinde özlediğim biçimde…
gök içine kapandı gizlediği maviyle,
ben özleme açıldım istediğim haliyle…
Yabancı,
Hiç olmadığım kadar mutlu olduğum bir gezegen ki evren armağan etti böylesi harikuladeliklerin var olduğunu bilmiyorken…
:><:
gezegenin arşivinden…
Zaman zaman gündüz düşler görürsün,
ama şimdi benim düşlerim daha ileri gitmiyor…
Şimdilik bir kakafoni ki yanıltmasın zihnimizi…
Dereler, denizler ve değirmenler
Bir sevgi gibi aynı imgelemde, aynı yerler
Akıp giden bir sevgi ki derinliğince denizler
Bitmeksizin kendiyalnızlığına akan sesler, yüzler, şehirler içinden
Sonsuzluğuna akan nehirler gibi sözcükler
link to dailymotion.com
Tarikattan şeriattan geçmez yolumuz
Uğrayıp bakarız kalamaz orada umudumuz
Sonsuza akıp gider bir ince yoldur yolumuz
Aynı sonda bitip aynı sonda tükenecek ise topumuz
Etinden de yerim rahatsız etmez beni domuz
Onlar ne kadar derine inse fersah fersah iner bizim borumuz
Ne melek ne şeytan yoktur sadece insan sağımız solumuz
Sen yaranmak için semaya kıçını dönerken
Yerde gördüklerinden usanmış göğe dönmüştür bizim yüzümüz
Önce akıl diye başlar akıl ile biter sözümüz
İlk insan adem demişler sana. o da dinler bizi
Ademe de öter bizim borumuz
Biz, sorgulanmamış bir hayatın yaşanmamış bir hayat olduğu hakikatine uygun nefes alan canlılarız, onlar, sorgulamalarının olası sonuçlarından korkularına en iyi geleni mutlak sonuç olarak ölçüt almış uyurgezerler. Uyurgezerler sayıca kalabalık olduklarının zihinlerindeki yanılsamasına göre nefes alan diğer canlı türleri. Sanıyor olduklarından, var saydıklarından sarsılmaz mutlak değerler elde etmediklerini gördüğümüz içindir onlara benzemez oluşumuz. İçlerinde yaşayıp, dışlarına doğru çağırırız onları fakat derin bir çukur kazmış, çukura onları doldurmuş, tepelerine de dikilmiş otoriteleri. Bizim için geçilmiş olan istasyonların gediklisi olmuş onlar, kilitli kapılar arkasından, sessiz ve korkak bakışlarla dokunmaya çalışıyorlar gökyüzüne…
Şarlatanlar, bilgi ile özgürleşen bir aklın kendilerine yasaklandığı lanetlilerdir.
Sözcükler, içinde yüzler taşıyan yorgun, yaşlı, sıkkın bir tarihin gösterenleri. Gösterdiklerine bakıyorum seninle geçerken sözcüklerin tarihinden. Eskiyor muyuz, yenileniyor muyuz, değişiyor, dönüşüyor muyuz sarsılıp köklerimizden? Bilemediklerimiz mi var, bulamadıklarımız mı, gidemediğimiz adresler taşıyan? Sözcükler, yazıldığı kadar küçüklük, olmamışlık, büyümemişlik vurgusunu hak etmeyen büyük sarsıntılar, içimizde devinen. Sözcükler, dokunuşlarımız gibi yetenekli değil miydi, anlatmaya yönelik bütün sırlarımızı? Etrafımızda dolaşan ölüler, geçmiş zamanlardan gelmiş kanlı çığlıklar ve yorgun, güçsüz, eskimiş anlamlardan kısa bölümler. Duygularımızı aşan o ışıklı sözcükler, düşüncelerimizi büyüten, zihnimize birikip dilimizden köpük köpük akan o ışıltılı sözcükler, bir gece, bir bakış, bir dokunuş sonrası etkisinden uzaklaşarak bütün ışıklarını kapatan o ıssız sözcükler…
Anlamlarından ayrılamayan, anlamlarına tutku ile bağlı sözcükler… Olmadıklarında, boşluklarımızı kendimiz ile doldurabildiğimiz bazen…