Kırmızı Ayakkabılar Masalı

-Kurtlarla Koşan Kadınlar Kitabından-

Bir zamanlar ayakkabıları olmayan öksüz bir çocuk varmış.Fakat çocuk, bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirmiş ve bir süre sonra kendisine bir çift kırmızı ayakkabı dikmiş.Görünüşleri kabaymış, ama onları seviyormuş.Günleri, hava iyice kararana kadar dikenli koruluklarda yiyecek toplamakla geçse de, ayakkabılar ona kendini zengin hissettiriyormuş.

Bir gün paçavralar içinde ve kırmızı ayakkabılarıyla yoldan aşağı yorgun argın yürürken, yanında aniden yaldızlı bir at arabası durmuş.İçinde yaşlı bir kadın varmış.Onu eve götürüp kendi küçük kızıymış gibi davranacağını söylemiş.Böylece yaşlı zengin kadının evine gitmişler.Çocuğun saçları yıkanıp taranmış.Temiz beyaz iç çamaşırları, güzel bir yün elbise, beyaz çoraplar ve parlak siyah ayakkabılar verilmiş.Çocuk, eski giysilerini, özellikle de kırmızı ayakkabılarını sorduğunda, yaşlı kadın giysilerinin çok kirli ve ayakkabılarının çok gülünç olduğunu, bu yüzden onları ateşe attığını, orada yanarak kül olduklarını söylemiş.

Çocuk çok üzülmüş, çünkü çevresindeki bütün zenginliklere rağmen kendi elleriyle yaptığı basit kırmızı ayakkabılar ona en büyük mutluluğu veriyormuş.Şimdi hep uslu uslu oturmak, sekmeden yürümek ve kendisiyle konuşulmadan konuşmamak zorundaymış, ama yüreğinde gizli bir ateş yanmaya başlamış ve eski kırmızı ayakkabılarını her şeyden daha çok özlemeye devam ediyormuş.

Masumlar Günü’nde kilise topluluğuna kabul edilecek kadar büyüdüğünde, yaşlı kadın bu özel gün için hazırlanmış bir çift ayakkabı almak üzere onu yaşlı ve sakat bir ayakkabıcıya götürmüş.Ayakkabıcının sandığında, en güzel deriden yapılmış bir çift kırmızı ayakkabı duruyormuş; ayakkabılar adeta ışık saçıyormuş.Gerçi kırmızı ayakkabılar kilise için tam bir rezaletmiş, ama yalnızca yüreğindeki özlem ve açlıkla seçim yapan çocuk, kırmızı ayakkabıları seçmiş.Yaşlı kadının gözleri o kadar bozukmuş ki, ayakkabıların rengini görememiş ve parasını ödeyerek onları satın almış.Yaşlı ayakkabıcı çocuğa göz kırparak ayakkabıları paketlemiş.

Ertesi gün kilise üyeleri şaşkınlıkla çocuğun ayağındaki ayakkabıları süzüyormuş.Kırmızı ayakkabılar, parlatılmış elmalar gibi, yürek gibi, kırmızıyla yıkanmış erikler gibi parlıyormuş.Herkes bakakalmış; duvardaki ikonlar, hatta heykeller bile ayakkabıları uygun bulmadıklarını gösterir şekilde, bakakalmışlar.Ama kız, ayakkabıları her şeyden çok seviyormuş.Böylece papaz ses verip de koro uğuldadığı, org pompalandığı zaman çocuk hiçbir şeyin kırmızı ayakkabılarından daha güzel olmadığını düşünmüş.

Günün sonuna doğru yaşlı kadın, koruması altındaki çocuğun kırmızı ayakkabıları hakkında bilgilendirilmiş.”Asla, ama asla bu kırmızı ayakkabıları bir daha giyme!” diye tehdit etmiş yaşlı kadın.Ama ertesi pazar çocuk kırmızı ayakkabılarını siyahlara tercih etmekten kendini alamamış ve yaşlı kadınla küçük kız her zamanki gibi kiliseye doğru yola koyulmuşlar.

Kilisenin kapısında kolu askıda olan yaşlı bir asker varmış.Dar bir ceket giymiş ve kırmızı bir sakalı varmış.Saygıyla eğilmiş ve çocuğun ayakkabılarındaki tozu fırçalamak için izin istemiş.Çocuk ayağını uzatmış ve o da kızın ayak tabanlarını kaşındıran küçük bir dans şarkısı ritmiyle ayakkabıların altına hafifçe vurmuş.”Dansa kalmayı unutma,” diye gülümsemiş ve göz kırpmış.

Herkes yine yan yan kızın kırmızı ayakkabılarına bakmış.Ama o kıpkırmızı, ahududu gibi, nar gibi parlak olan bu ayakkabıları o kadar çok seviyormuş ki, pek başka bir şey düşünemiyor, ayini de pek duyamıyormuş.Ayaklarını kah böyle, kah şöyle döndürüp kırmızı ayakkabılarına hayran olmakla o kadar meşgulmüş ki, koroya eşlik etmeyi unutmuş.

Yaşlı kadınla birlikte kiliseyi terk ederken yaralı asker bağırmış:”Ne kadar güzel dans eden ayakkabılar!” Sözleri kızın anında birkaç hızlı dönüş yapmasına neden olmuş.Ama bir kez hareket etmeye başlayan ayaklarını durduramayan kız, çiçek tarhlarından ve kilisenin köşesinden dans ederek geçmiş, öyle ki sanki kontrolünü tamamen yitirmiş gibi görünüyormuş.Bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da yol boyunca tarlalardan kendi kendine vals yaparak geçmiş.

Yaşlı kadının arabacısı oturduğu yerden atlayarak inmiş ve kızın peşinden koşmuş, onu yakalayarak tekrar arabaya getirmiş, ama kızın kırmızı ayakkabıların içindeki ayakları sanki hala yere basmıyormuş gibi havada dans etmeye devam ediyormuş.Yaşlı kadın ve arabacı, asılıp çekmişler, kırmızı ayakkabıları çıkarmaya çalışmışlar.Bütün şapkalar yere düşüp bacaklar tekmeler savururken, ortaya görülmeye değer bir manzara çıkmış, ama sonunda çocuğun ayakları sakinleşmiş.

Eve dönünce yaşlı kadın kırmızı ayakkabıları çıkararak bir rafın üstüne fırlatıp atmış ve kızı, onlara bir daha dokunmaması için uyarmış.Ama kız onları izleyip özlem duymaktan kendini alamamış.Ona göre bunlar hala, yeryüzündeki en güzel şeylermiş.

Çok geçmeden, kader bu ya, yaşlı kadın yatağa düşmüş ve doktor gider gitmez kız kırmızı ayakkabıların saklandığı odaya dalmış.Rafın üstünde, epey yükseklerde duran ayakkabıları süzmüş.Süzüşü daha uzun bir bakışa, uzun bakışı da güçlü bir arzuya dönüşmüş, o kadar büyük bir arzu ki, kız ayakkabıları raftan alıp, ayaklarına geçirmiş ve yaptığının hiçbir zararı olmayacağını düşünmüş.Ama ayakkabılar topuklarına ve ayak parmaklarına değer değmez, dans etme dürtüsüne yenik düşmüş.

Ve böylece dans ederek kapıdan çıkmış, merdivenlerden inmiş ve ardı ardına hızla önce bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da büyük, cesur bir vals dönüşü yapmış.Kız,  zafer duygusu içindeymiş ve sola doğru dans etmek isteyip de ayakkabılar sağa doğru dans etmekte ısrar edene kadar başının belada olduğunu kavramamış.Dönerek dans etmek istediğinde ise, ayakkabılar öne doğru dümdüz dans etmekte ısrar ediyormuş.Ve ayakkabılar kızı dansettirirken, öteki tarafına dönmek yerine sağ tarafına, yola doğru dans etmişler ve onu çamurlu tarlalardan geçirerek karanlık ve kasvetli ormana doğru götürmüşler.

Orada bir ağaca dayanmış halde kırmızı sakallı, askıdaki kolu ve dar ceketiyle yaşlı asker duruyormuş.”Olur şey değil!” demiş.”Ne güzel dans eden ayakkabılar!” Dehşete düşen kız, ayakkabıları çekerek çıkarmaya çalışmış, ama o asıldıkça, ayakkabılar ayaklarını daha sıkı kavramış.Bir ayağı üstünde zıplayarak ötekinden ayakkabıyı çıkarmaya çalışmış ama, yerdeki diğer ayağı bu durumda bile dans etmeyi sürdürüyor, elindeki ayak da dansın kendine düşen kısmını yapıyormuş.

Ve böylece dans etmiş, etmiş, etmiş…En yüksek tepelerde ve vadiler boyunca, yağmurda, karda ve gün ışığında dans etmiş.En karanlık gecede ve güneş doğarken dans etmiş ve alacakaranlıkta hala dans ediyormuş.Ama bu güzel bir dans ediş değilmiş.Korkunç bir dans edişmiş ve kız için dur durak yokmuş.

Dans ederek bir kilise avlusuna girmiş ve oradaki korkunç bir hayalet içeri girmesine izin vermemiş.Hayalet ona şu sözleri söylemiş: “Bir hayalete, hortlağa dönüşene kadar, bir deri bir kemik kalana kadar, dans eden bağırsakların dışında senden bir şey kalmayana kadar kırmızı ayakkabılar içinde dans edeceksin.Bütün köylerden kapı kapı dolaşıp dans ederek geçeceksin, her kapıya üç kez vuracaksın ve insanlar açıp baktıklarında seni görüp kendileri adına senin yazgından ürkecekler.Kırmızı ayakkabılar dans ettikçe sen de dans edeceksin.”

Kız merhamet dilemiş, ama daha fazla yalvaramadan kırmızı ayakkabıları onu uzaklara götürmüş.Fundaların üstünde dans etmiş, akarsulardan geçmiş, çalılıklardan atlamış, hiç durmaksızın dans ederek eski evine gelmiş.Evde yas tutuluyormuş.Onu eve alan yaşlı kadının o yokken öldüğünü öğrenmiş.Ancak o dans etmeye devam etmiş; yapması gerektiği gibi, dans etmiş.Sefil bir bitkinlik ve dehşet içinde kasabanın celladının yaşadığı ormana kadar dans etmiş.Ve kızın eve yaklaştığını hisseden celladın duvarındaki balta titremeye başlamış.

Kapıda hala dans ederken bir yandan da cellada “Lütfen!” diye yalvarmış.”Lütfen ayakkabılarımı keserek çıkarın ve beni bu korkunç yazgıdan kurtarın.” Bunun üzerine cellat kırmızı ayakkabıların bantlarını baltasıyla kesmiş.Ama ayakkabılar hala ayağında duruyormuş.O zaman kız ağlayarak cellada, hayatının hiçbir değerinin olmadığını ve ayaklarını kesmesi gerektiğini söylemiş.Cellat da ayaklarını kesmiş.Ve içinde ayaklar olduğu halde kırmızı ayakkabılar dans etmeye devam ederek ormana doğru uzaklaşmış, tepelere çıkmış ve gözden kaybolmuş.Kız artık zavallı bir sakatmış ve hayatını sürdürebilmesi için başkalarına hizmet etmesi gerekiyormuş ve bir daha asla, asla kırmızı ayakkabıları arzulamamış.

*

Not: Bu masalın İkizler Kuzey Ay düğümü İnsanına hitap ettiğini düşünüyorum, okuyanlarda böyle bir denklik oluşursa ya da oluşmazsa lütfen beni bilgilendirin. Şimdiden teşekkürler.sa

Poyraz öyküleri

Poyraz Esintisi – Çizgi Roman

Kahramanımız Poyraz’ın fiziksel, düşünsel ve duygusal özellikleri:

Kumral, yeşil gözlü, saçları orta kalınlıkta yumuşak ve hafif dalgalı, soldan sağa doğru ayırarak tarıyor, zaman zaman alnına düşüyor. Canlı ve hareketli orta uzunlukta saçlar. Alnı geniş ve muntazam, burnu hafifçe büyük, dudakları dolgun, kulakları küçük. Boyu 1.85, atletik bir yapısı var, futbol oynadığı için bacak yapısı kalınlaşmış. Uzun parmakları ve orta büyüklükteki elleri, geniş omuzları var.

Poyraz, babasını iki yaşında kaybetmiş, yoğun fakirlik ve acılarla büyümüş bir genç. Kendisi ve ağabeyi, az rastlanır ölçüde zekiler. Şartların ağırlığı nedeniyle hayalindeki kendisi olamadığı için biraz ezgin kompleksi var. Yakışıklılığını ön plana çıkarıyor; çünkü zekasının hakettiği bir toplumsal konuma ulaşamamış. Maço tarzını seviyor. İnsanlar üzerinde dehşet gözlem ve çıkarımları var. Kendini “anda” olana bilinçli olarak veriyor, herşeyin farkında fakat buna rağmen kendini deneyimlerden sakınmıyor. Kendini kaybetmeden, bütünle birlikte olabilmeyi başarıyor. Fakat tüm bu özelliklere karşın, gayet saf bir tarafı var. Tahmin edilebileceği gibi fanatik biri değil. Futbolu profesyonel olarak oynamış, seviyor. Kadınlar söz konusuysa çok kıskanç, öfkesi gözünü karartıyor ancak şefkati kolayca devreye giriyor. Küçük yaştan beri radikal görüşleri var, kominist partisine oy veriyor.

Mesleği acil sağlık görevlisi. Güçlü kişiliği sebebiyle, her kesimden insan üzerinde saygın bir intiba bırakıyor. Aile konusunda muhafazakar, babasına erken öldüğü için kızgın.

Genellikle eşofman tipi giysiler giyiyor, rahat ve renkli. Koyu Beşiktaşlı, çarşı’ya karşı duyarlı J

Bu serüven boyunca bazen okul dönemlerine gidecek, bazen de iş yaşamına, askerliğine, aşklarına deyineceğiz. Asıl aldığımız yaşı 20-25 yaşlarıdır.

Poyraz köy öykileri – 1

Poyraz, okuldan sonra görev yaptığı ilk köyde.

Kuzey anadoluda bir dağ köyü. Mevsim yaz, hava sıcak. Köyün öğretmeni Rıfkı, genç ebe ve hemşire yaz tatili için memleketlerine gitmişler. Poyraz köyün sıcağında yalnız ve aylak kalmış, kahveye gidiyor, ortalarda geziniyor.

Rıfkı’nın karısı Melek, kendi halinde başı kapalı, üç çocuğu olan bir kadın. Köyde sağlık ocağı ve okul, dışardan gelenler kavramı içinde ister istemez bir komüniti oluşturmuşlar, birbirlerine yardım ediyor, dertlerini paylaşıyorlar.

Şimdi öyküyü Poyraz’ın ağzından dinleyelim:

Öğleden sonraydı evden çıktım, kahveye doğru yürüyordum, öğretmen lojmanının önünden geçerken Melek abla seslendi

“Poyraz nereye gidiyorsun?”

“Hiiçç kahveye doğru yürüyorum.”

“Hele gel yemek ye, dolma pişirdim, sonra gidersin”

Karnımda çok aç değil ama yine de kabul ediyorum, yetişeceğim bi yer yok.

“Senin hemşireler de yok, yemek filan yapan yoktur sana şimdi, bak çamaşırını filan da getir, hiç çekinme, tamam mı?” diyor kadın, bir yandan sofra hazırlarken. Başımı sallıyorum, vereceğimden değil de, kimseye kirli çamaşırımı yıkatacak değilim.

Yemeği yedikten sonra kalkıp gidiyorum. Ama nerdeyse hergün aynı şey tekrarlanmaya başlıyor, bazen çay içmeye bazen börek yemeğe çağırıyor melek abla.

Yine çok sıcak bir gün. Öğretmenin karısı sesleniyor önlerinden geçerken. Artık düşünmeden istikametimi çeviriyorum eve doğru, balkona geçip oturuyorum. Melek’de bi değişiklik var! Belki hep öyleydi de ben ilk kez farkettim, başı açık, kıvırcık siyah saçları ıslak ıslak omuzlarına dökülmüş, yanakları kaynar suyla yıkanmış gibi kıpkırmızı. Basma entarisinin eteği, ıslak bacağına yapışmış. Aylardır ilk kez onun bir kadın olduğunu, hem de genç ve güzel bir kadın olduğunun ayrımına varıyorum. Belki şaşkınlığım suratıma da vuruyor. Meleğin gözleri kor parçası gibi parlıyor. Önüme koyduğu yemeği yerken acaba mı? Diyorum, acaba kadın bana kur mu yapıyor? Rıfkı abinin karısı?! Olacak şey deği. Adamın iki haftadır memleketine gitmiş olduğunu biliyorum. Haklı çıkmaktan korkarak kaçamak bakışlar atıyorum melek ablaya. O anlatıyor durmaksızın, kuş gibi cıvıldıyor.

Derken önümüzde oynamakta olan çocuklarını çağırıp onlara harçlık veriyor, hadi bakkala gidin istediğinizi alın diyor. Çocuklar sevinçten uçup gidiyolar.

“Poyraz” diyo biraz sıkıntıyla susup devam ediyor “sana bişey sormak istiyorum, bunu söyleyebilecek kimsem yok burda”

“söyle” diyorum, sırtımdan aşağı terler akıyor

“spiralimde bir sorun var… Acaba bir bakar mısın?”

içimi bir rahatlama kaplıyor, başka zaman olsa gülebilirdim “ tabi” diyorum gözlerinin içine bakarak.

Bileğimden tuttuğu gibi evin içine çekiyor beni, kapıyı arkamızdan kapatıyor.

Yaz tatili boyunca muntazam spiral kontolü yapıyorum. Sonra Rıfkı abi dönüyor, okul açılıyor, Melek’le bu konuda hiç konuşmuyoruz . Zaten ne başında ne sonunda konuşmuştuk. Standart hayatımıza geri dönüyoruz.

Sibel Atasoy

10.08.07 – Ortaköy

Ma Ülkesinde

Yeryüzünün birinde, lineer olmayan zamanda önce mi sonra mı olduğu fark etmeyen bir çağda geçiyor öykümüz.

Tan ağarırken kalkıyordu Ma, zaten başka türlü yapacakları bitmezdi onun. Çocuklar yani Magid (kız çocuk) ve Magig (erkek çocuk)ler uyanmadan onlara yiyecek toplamak, ateş yakmak, ya da hava soğuksa geceden kalıp kösnülleşen ateşi harlamak, aşı pişirip hazırlamak gerekiyordu. Hayatta kalmak ve soy devam ettirmek için aklınıza gelebilecek tüm faaliyetler Ma tarafından yapılmaktaydı o zamanlar. Yalnızca bazen biraz büyümüş Magidler analarına yardımcı olurlardı. Ne de olsa bir süre sonra onlar da MA olacaklar ve hayatın tümünü bir başlarına götüreceklerdi.

Büyümüş erkekler mi? Onların toplulukta isimleri bile yoktu denebilir. Fiziki yapıları daha iri ve güçlü olmalarına karşın gayet havai ve bilinçsiz bir hayat sürüyorlardı onlar. Akıllarına eseni yapıyorlar, dağ tepe gezip avlanıyor, oyunlar oynuyorlardı ve tabi MAların ışıltılı parlaklığı onları çağırdığında hemen koşarak geliyor ve tüm masumiyetleri ile sevgilerini sunuyorlardı.

O çağlarda isimsiz erişkin erkekler sınırsızca özgürdü. Tabi onlar bunun anlamını bizim şu anda ve bu yeryüzünde algıladığımız anlamda bilmekten çok uzaklardı. Yitirmediğiniz bi eşeğin kıymetini bilemezsiniz.

Zamanın önemi yok ama diyelim ki yüzbinlerce yıl üç aşağı beş yukarı böyle yaşayıp gittiler orada. Derken küçük küçük sızıldanmalar, mırıldanmalar başladı Ma’ların arasında. Bazen ağaç keserken ormanda, bazen bişeyler yıkarken nehirde, yan yana düşen Ma’lar, birbirlerinin kan ter içindeki bedenlerini, zora dayanmak için gerilmiş çenelerini ve güç kazanmak istercesine incelmiş dudaklarının arasından çıkan dillerini gördüler. Bir saniye boş durabilecek durumda değillerdi, ya uyuyor ya çalışıyor ya da doğuruyorlardı. Kendini bir diğerinde gördüğünde anladı Ma, anladı ki, o canını dişine takmış da yaşıyor!

İnsan bunu bi kere hissetti mi, geri dönüşsüz bir yola girer. Daha önce bilinçsizce zor yaşamı bu kez bilinçlice zor bir yaşama dönüşmüştür.

Artık kışlık yiyecekleri kuruturken veya yeni doğan bi bebeği emzirirken ya da rüzgardan uçan saz çatıyı yeniden bağlamaya uğraşırken gözü dalmaya başladı Ma’nın, kah enginlere doğru bakıyor, kah gürültüyle oynaşan Gid ve Giglere dalıyordu gözü. Bişey olmalıydı, ona yardımcı olabilecek bişey.

Gidler ve Gigler sözünden çıkmazlardı analarının ama yapabilecekleri şeyler çok sınırlıydı onların. Daha karınlarını doyurmaktan acizdiler, önce her şeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Başını sıkıntıyla sağa sola oynattı Ma, belki büyüdüklerinde, her şeyi öğrendiklerinde diye iç çekti.

Sonra bir gün, aslında bi çok şeyi öğrenmiş isimsiz Gigler geldi aklına durduk yerde! Avlanabiliyor, hayatta kalabiliyorlardı. Doğuramıyorlardı evet ama güçlüydüler!

Bunu daha önce nasıl fark etmediğine şaşıp kaldı Ma, hemen bir çağrı yolladı. Derisi parıldadı, gözeneklerinden keskin bir koku fışkırdı, rüzgarın önüne katılıp çevreye yayıldı. Çağrıyı duyan ilk isimsiz Gigler her ne yapıyorlarsa bırakıp koşarak Ma’ya ilk ulaşan olmaya çabaladılar.

“Selam sana mucize anamız Ma, beni mi çağırdın?”

“Evet evet, çağırdım. Sana bi şey soracağım”

“Her ne olursa”

“Beni seviyor musun?”

“Ona ne şüphe, seni sevmek yapabildiğim yegane şey Ma ana”

“O halde bunu ispat etmeni istesem senden?”

“Derhal mucize anamız. Her zaman yaptığımız gibi beni içine al, al ki beni dünyaya salarken boşalmış olan hazineni yeniden doldurayım. Tüm varlığım ömrüm boyunca sana armağandır.”

“Teşekkür ederim, ne kadar sevecen olduğunu biliyorum Gig. Dur biraz, aslında ben daha başka bir şey kastetmiştim. Yoruluyorum, her şeye yetişmek zor gelmeye başladı, hayat işlerinde yardıma ihtiyacım var. Özellikle Magid ve Magiglerin bakımı ve eğitimi çok ağır. Düşündüm de bu konuda sen bana yardım edebilirsin belki, ne dersin?”

“Nasıl?! Mucize anamız senin yanında benim yapabileceklerim o denli sınırlı ki, bilemiyorum. Ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Rüzgarla, toprakla, ateşle ve suyla konuşabilen sensin. Tohumu ve güneşi bilen sensin. Ben… Ben…”

“Biliyorum doğuramıyorsun oğlum ve fakat avlanabiliyorsun. Barınak yapmayı öğrendin.”

“Sayende mucize anamız.”

“O halde öğrendiklerini Magid ve magiglerle paylaşabilirsin. Avladıklarından onlara pay getir. Onlara hayatta kalabilmeyi öğret. Kendin için yapabildiklerini onlarla paylaş. Bu beni gerçekten çok sevindirir.”

“Madem arzun budur, elimden geleni yaparım mucize anamız. Şimdi sevgimi sunmama izin var mı?”

“E işte bu söylediklerimi yaptığında sevgini sunmuş olacaksın çünkü çok sevineceğim”

İsimsiz Gig, düşünceli şekilde uzaklaşır, ilk avladığı hayvanı Ma’ya sunmaya karar vermiştir, o da artık ne yaparsa yapsın Magid’e Magig’e mi verir, kendi mi yer, isterse çakallara versin diye düşünür. Yeter ki sonunda ona gerçekten sevgisini sunmasına izin versin. Çünkü sevgisi öyle taşkınmış ki kasıklarını alabildiğine zorlamaktaymış. Güneş tepeyi aşana kadar yürümüş, sonra ilerde çağlayanın altında neşeyle oynamakta olan dört isimsiz Gig görmüş. Kıyıda durup onların deve boğmaca oyunlarını seyretmiş, bir süre sonra, ne kadar zaman sonra bilinmez, yapmayı düşündüğü iş, av ve sevgi vermek aklından çıkıp gitmiş (çünkü o anda çağrıyı hissedemeyecek denli uzaktaymış ya da Ma, çağrı gönderemeyecek kadar meşgulmüş). O da neşeyle diğerlerine katılmış ve bir kez daha Ma ışıması çağırana kadar aklına gelmemiş. Ma çağrısı ise ona sadece sevgisini sunma fırsatı geldiğini hatırlatıyormuş o kadar.

Ma birkaç gün İsimsiz Gig’in bi avla dönmesini beklemiş ve olmadığını görünce yeniden derisini ışıldatmış, kokusunu püskürtüp çağrıda bulunmuş. En yakında olan Gig koşarak geldiğinde (tabi ki konudan habersiz bi başkasıymış o, aynısı bile olsa hatırlamazmış) ona aynı şeyleri baştan anlatmış. Gig benzer tepkilerle uzaklaştığında ve bu olay defalarca tekrar ettiğinde Ma, çok sık deri parlatmanın kendisini iyice yorduğuna ve yaptığı işlerin daha da zor geldiğine ve bu fikrin hiç de uygulanabilir olmadığına karar verir gibi olmuş.

O gece dolunay varmış ve Ma tüm yorgunluğuna rağmen uyumaya direnmiş. Kulübesinin önünde bağdaş kurmuş ayın parlak yüzeyini seyrederken aklına bir fikir gelmiş ve ilk kez rutin olmayan bir toplantı kurmaya karar vermiş. Rüzgarı, ateşi, toprağı, suyu ve ağacı yanına çağırmış.

Gelenler de şaşkınmış aslında, ay ışığının gündüz gibi aydınlattığı meydanda Ma’nın hüzünlü yüzüne bakakalmışlar.

Ma hiç vakit kaybetmeden sorununu anlatmış, bulduğu çareyi ve ama bunun hiç de iyi sonuç vermediğini söylemiş ve onlardan kendisine yardım etmelerini rica etmiş.

“Doğuramadığını bildiğin halde onların yaratmasını mı bekliyorsun yani?”diye sormuş rüzgar uğultulu bir sesle.

“Taklit edebilir ama” diye itiraz etmiş Ma

“Yaratmak çok zordur bilirsin, bu zahmete girebilmek için zevkini alabilmek gerekir. Dökme suyla değirmen dönmez” demiş fışlayarak Su.

“Doğalarında yok” diye iç çekmiş Ağaç

“Doğasına yerleştirilebilir, tohum denen bişey var” demiş tıkır tıkır bir sesleToprak.

Birden hepsi susmuş, çıt çıkmıyormuş.

“Ne dedin sen?” diye sormuş heyecanla Ateş

“Tohumlanabilir diyor” demiş Ma, her zamanki gibi yarı anlar yarı anlamaz durumda boş bakıyormuş yandaşlarına.

“Evet, doğru anladınız, doğasına ekilebilir ve fakat bu oldukça zahmetli bir uğraş gerektirir, söylemiş olayım” diye ilave etmiş Toprak

“Zaten zahmetteyim” diye mırıldanmış Ma “sonuç alacağımdan eminsen ben hazırım buna”

“Aaaaa… Ooooo… Hımmmm…” diye hayret nidaları olmuş meydanda.

“Olmaz bu iş, hayaldesiniz, tohumu ekmek için yer yok orada” diye fıkırdamış Su.

“Her şeyin çaresi bulunur yeter ki iste ve hayal et, bunu bizden iyi bilirsin sen. Tohumun ekileceği yapay bir rahim oluşturulabilir” diye gürlemiş rüzgar.

“Nasıl?” diye sormuş kısaca Ma

“İşin bu kısmını bize bırak. Yapay rahim… Hımmm biz buna yeni bi isim buluruz, onu hazırlamak bizden olsun ve fakat tohumlama, tohumu tutturma, geliştirip büyütme işi sana kalıyor. Üstelik bu sadece senin becereceğin bir iş değil tüm Ma’ların bu misyonu üstlenmesi ve sabırla yürütmesi gerekecek. Ne kadar sürecek bunu da kestiremem doğrusu.”

“Kaç güneş dönümü?”

“Ooo çok çok, binlerce dönüm gerekir sanırım.”

İşte o dolunayda böylesi görülüp duyulmamış bir konuşma olmuş. Ma tek başına karar verip yapabileceği bişey olmadığını anlayınca biraz ümitsizliğe kapılmışsa da denemek için bir süre istemiş yandaşlardan.

Bu öyle bir süreçmiş ki, diğer Ma’ları bulmak onlarla konuşup onay almak işlerinin üzerine devasa bi iş daha getirmiş fakat duyduğu heyecan bu yükü de omuzlamasına yetecek enerjiyi sağlıyormuş ona; çünkü yüreğin yolu güç getirirmiş her daim.

Sonunda ulaşabildiği tüm MA’ların desteğini alınca yandaşlarına kararını verdiğini ve süreci başlatmak istediğini iletmiş.

İlk etap hızlıca geçilmiş, yandaş beşli yapay rahimi oluşturup buna zihin ismini koymuşlar. Belki de zaten hep var olan bir organı aktive etmişler, her neyse Ma bundan habersizmiş.

Çocuklar doğunca Ma’lar magiglerle özel olarak ilgilenmeye başlamışlar ve onların zihnine hazırladıkları özel bileşimin tohumunu ekmişler. Bu özel bileşim çok teferruatlı olduğundan burada sadece en önemli bir iki bileşeninden bahsetmekle yetinebileceğim.
Tohumun önde geleni bileşeni; sorumluluk, mülkiyet ve hak etme öğeleriymiş. Magiglere soyun devamının tek sorumlusu, en önemli, en güçlü varlık oldukları, diğer tüm yaratılmışın onların emrine verildiği fikirleri ekiliyor, titizlikle sulanıyor, bakılıyor ve baş vermesi için akla gelen her fedakarlık yapılıyormuş.

Ma’lar bu misyon üzerine öylesine derin çalışmışlar ki sonunda tohum yerini bulmuş, gelişip serpilmiş ve artık tahrip edilemez denli doğanın bir öğesi haline gelmiş.

Böylece ehlileştirilen isimsiz Gigler, artık isim almaya başlamış ve giderek özgürlüklerini kaybederek Ma’ların hayat ortağı haline gelmişler. Pek tabi zaman içinde bu özelliğin kötüye kullanıldığı (kölelik)durumlara da çokça rastlanmış. Böylece birkaçbin yıl sonra Ma’lar kendilerini bu misyona öyle kaptırmışlar ki, yeni nesil MAgidlere bunun bir plan dahilinde yürütüldüğünü aktarmayı bile unutmuşlar. Yeni nesil MA’lar analarının yalanını gerçek olarak benimsemiş, yandaş beşliyle ilişkilerini koparmış, öyle ki nerdeyse rüyalar dışında doğal olan hiç bir şey kalmamış.

Aslında bundan da kötüsü, yeni nesil Ma’lar kendi rahimlerinin kullanımından habersiz, Magigler için zamanında yapılan yapay rahimi kullanmaya başlamışlar! Ve fakat rahimleri kendilerinden habersiz iş görmeye devam ettiği için her şey arap saçına dönmüş! Her köşe başından yeni bir doğru çıkar olmuş.

Gerçek yaratım işini sürdürme aracı olan rahim, sahipsiz kalmış ve gelişi güzel iş görmeye başlamış, öyle ki bazıları bunu Tanrının Ma ülkesini terk etmiş olduğuna yorup “tanrı öldü” demişler.

Sahipsiz kalan rahimler, yapay rahmin direktifleri ile yaşamın büyük hayat-ölüm-hayat döngüsü arasında yalpalayarak, deyim yerindeyse sel sularında debelenmektelermiş.

Artık isimli Olan Giglere gelince, yaratma konusunda büyük beceri göstermişler, çok kısa zamanda gerek moral gerekse teknik alanlarda akıllara durgunluk veren buluşlar yaparak, hala Ma’lara sevgilerini göstermeye çabalıyorlarmış.

Gig’ler öylesine başarılı olmuşlar ki yarattıkları teknoloji sayesinde artık yaşamda kalmak için fizik kuvvet gerekliliği ortadan kalkmış. İşte bu aşamada Yeni nesil MA’ların bir kısmı zamanında verdikleri erki geri alma vaktinin geldiğine karar vermişler. Artık hayatta kalmak için yardıma gereksinimleri yokmuş ve Giglerin gereksizce kendini beğenerek, horozlar gibi ortada şişinerek dolaşmalarına içerler olmuşlar.

Ma’ların büyük bir kısmı da ana atalarının planları(kasıtlı yalan) içinde boğularak ikinci sınıf vatandaşlığı itirazsız kabul ediyorlarmış; çünkü bu kabul onlara yaşamı neredeyse bedavaya getirmekteymiş. Sürekli zayıflık ve güçsüzlüklerini dile getirerek daha fazla Gig desteği ediniyor, yattıkları yerde semirmeye ve yeni nesil magigleri de bu gerçeği desteklemek üzere yetiştirmeye devam ediyorlarmış. Gigler her gün biraz daha özgürlüklerini kaybediyor ve yeni nesil köleler olma yolunda hızla ilerliyorlarmış.

Ma’ların çok çok azı ise, olan bitenin farkındaymış, yapay bir rahimle dahi neler başarmış olduklarını gördükleri Gigler için içleri gurur ve onaylama hisleri ile dolu, sevecenlikle onları izlemekteymişler. Ancak, planın kötüye kullanımı ve dengenin Giglerin özgürlüğü aleyhine bozulmuş oluşu onları üzüntüye gark ediyormuş ve fakat bu tohum zamanında nasıl birlikte atıldıysa ancak birlikte söküleceğini bildiklerinden ellerinden pek de bişey gelmiyormuş.

Sibel Atasoy

22.08.10 – Beylerbeyi

Bölüm DO

  

“Keeestik!”

 

Bir an süren sessizliği bir alkış tufanı yıktı. Pırıl pırıl güneşli günde boğazın üstünde, o sessiz görünen çıkmazın her yerinden insanlar fırladı.

Kalabalık gülerek, alkışlayarak merkeze, yönetmene doğru yürüdüler.

Aylardır süren çalışma bitmişti. Filmin son karesi de çekilmişti.

 

Yönetmen, oturduğu küçük tabureden kalktı. Uzun boyluydu. Sakalları kırlaşmıştı. Başında yaramaz bir oğlan beresi vardı. Oduncu gömleğinin kolları düzgünce dirseklerine doğru kıvrılmıştı.

Yanına ilk ulaşan cüsseli adamın tebriğini kabul etti, öpüştüler

“Geçmiş olsun hocam”

herkes birbirini tebrik ediyordu.

Kırk yaşlarında görünen, düz sarı saçları kulak hizasında kesilmiş güzel bir kadın itişip kakışarak yanaştı, yönetmenin kulağına doğru eğilerek

“Hocam küçük bir parti hazırlamıştık içerde, siz ne zaman derseniz herkesi oraya alacağım” dedi.

Adam sanki bittiğine inanamıyormuş gibi gözlerini kırpıştırarak baktı prodüksiyon amirine. Sonra silkinerek o ana geldi

“Tamam Ayla Hanım, teşekkürler. Şimdi geçelim o zaman”

Onayı alan kadın kalabalığa doğru çağrısını yaptı.

Herkes gülerek, şakalaşarak, az önce kapalı duran bahçe kapısından içeri doluştu. Geniş salonun terasa bakan kapıları da açılmış, ortaya uzun bir kokteyl masası hazırlanmıştı. Koltukların üzerinde beyaz keten örtüler duruyordu hala…

 

Ekibin en neşeli siması makyöz Melahat, elindeki votka-portakal bardağını resmini çeken kamera asistanına doğru kaldırdı “Nazdrovya!”

Arkasından geçmekte olan set amiri “filmin etkisinden kurtulamadın herhal!” diye takıldı.

Set ekibi, kamera, prodüksiyon,ışık ve diğer ekiplerin en genç olanları ellerinde bardakları terasın bir ucunda toplanmıştı. Üzerlerinden kalkmış olan gerilimin de etkisiyle içmeden sarhoş olmuş gibiydiler. Hatta bir ara kuaför Adem, uzun düz saçlarını savurup duran deli lakaplı sanat yönetmenini terastan aşağı atma girişiminde bulundu.

Oyuncuların bir kısmı henüz gelmemişti.

Son sahnedeki oyuncular ise giysilerini değiştirmeden yiyeceklere saldırmıştı. Uzun masanın bir köşesinde yönetmen Yılmaz, yapımcı ve basın danışmanıyla sohbet ediyordu.

“Hocam yarın akşamki veda partisine basını da davet ediyorum. Gerçi onlarla ayrıca toplantı yapılacak bu hafta ama yine de, samimi bi hava olur, hoş olur diye düşündük”

Yönetmen –ben karışmam- gibisinden omuzlarını kaldırdı.

“Nihan Hanımı göremiyorum?” dedi etrafa bakınarak

Soruya yanından geçmekte olan birinci asistan “geliyor hocam, bahçede dolaşıyordu, çağırdım az önce” diye cevap verdi.

“Haa iyi” dedi adam. “Son sahneyi çekerken omuz başımda dikiliyordu şahin gibi de, nereye gitti şimdi diye merak ettim” güldü.

Gerçekten de iki dakika sonra salonun kapısından beyaz bir gölge girdi içeri; senarist Nihan.

Beyaz ipeğimsi keten bir şalvarın üzerine kızılderili pançosu giymişti. Ayağında beyaz çizmeler başında kumral saçlarını arkaya iten altın işlemeli beyaz bir eşarp vardı. Giyimi her zaman garip olurdu. İşin ilginç tarafı ne kadar tuhaf giyerse giysin belirginleşemeyen biriydi o. Hep bir gölge gibiydi; yavaşça, kayararak gelir giderdi sete. Bakışları her daim dalgındı. Bir melankoli çukuruna düşmüş de, halinden gayet memnunmuş gibi bir mutabakat okunurdu yüzünden.

Zaten yönetmenden başkası da pek takmazdı onu ekipte.

Kapıdan girişini de Yılmaz gördü yine “Nihan?” diye seslendi

Nihan sese doğru ağır derece miyopmuşçasına baktı. Yeşil gözleri gerçekten içe dokunacak denli güzeldi. Yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi.

“Gel gel, nereye bırakıp gidiyorsun bizi?”

Nihan kayarak hocaya yaklaştı, kucaklaştılar

“Elinize sağlık hocam”

“Hepimizin” dedi adam

Daha otuzunda bile görünmeyen Nihan’ın güzel gözleri yaşardı.

“Ağladım biliyor musunuz?”

“Belli oluyor”

“Çok güzeldi.” Durakladı “hiçten yarattınız sanki” dedi

“Bir yabancı gibi söyledin şimdi” dedi yönetmen gülerek

“Yabancıydım. Hikayemi  bana yabancılaştırdınız ve ne yazdığımı anlamamı sağladınız. Oturduğum evin içini dışardan görmek gibiydi. Size borçlandım” dedi burnunu çekerek

“Hadi hadi, saçmalama… Az mı kavga ettin benimle, çan çan? Ha?”

Nihan güzel küçük bir kahkaha attı

“A evet, oldu ara sıra öyle şeyler. Neyse çok şükür bitti.”

O sırada yanlarına yaklaşan genç adamın tebriğini kabul ederken

“Ooo Yegan bey gelmiş, bey mi bayan mı ne desek artık? her neyse işte!” diye takıldı, Nihan’a göz kırparak.

“Hocam özür dilerim son sahneye yetişemedim, çok seyretmek istiyordum oysa. Bir müzikal için görüşmeye çağırdılar”

“Hadi yaa? Nasıl bişey?”

“Henüz tam anlayamadım ama büyük bir prodüksiyonmuş, Amerikada çekilecekmiş çoğu, öyle diyorlar.”

“E sana da yakışır tabii”

“Dalga geçmeyin hocam ya!”

Bir ağızdan güldüler.

 

sa

“Bir Kadını Öldürmek Kitabının yayımlanmamış son  bölümü-

Hayat Sayacı-dizi film hikayesi

Hayat Sayacı

 

Ana Karakterler:

 

Nedret: 40 yaşlarında, şişmanca, uzun siyah saçlı, hiç evlenmemiş bir kadın;

                        Babası deniz subayı, vefat etmiş. Annesi Heybeliada’da yaşıyor. Kendisi onbeş sene kadar hosteslik, kabin amirliği yapmış daha sonra sinirsel yapısının hassaslığı nedeniyle istifaya zorlanmış. O zamandan beri çalışmıyor ve babasından aldığı aylıkla geçiniyor. Oturduğu apartman dairesi onbeşyıldır kendisine ait, babası tarafından alınıp kendi üzerine yapılmış küçük bir daire. Babasının ölümünden sonra bir süre annesiyle birlikte bu evde oturmuşlar, ancak aralarında süren anlaşmazlık devam edince annesi kendi annesinden miras kalmış olan Heybeliada’daki eve taşınmış.

                        Nedret, özellikle işten ayrıldıktan sonra kendisini tamamiyle okumaya vermiş, metafizik ve mistik derneklere üye olmuş ve son beş yıldır kendini ve evreni sorguluyor. Ancak, buralarda öğrendiği öğretiler kendisinde henüz  entellektüel bilgi düzeyinde bulunmakta, öğrendiklerini hayatına geçiremediği açıkça gözlenebilmektedir. Oysa kendisini tüm gerçeği kavramış, aydınlanmış bir insan olarak görür, olaylara ve kişilere üstten bakan; ama melekvari bir anlayışla yaklaşan kişi rolüne soyunmuştur. (Tavır; “Ahh bir bilseniz gerçeği” der gibi olmalıdır)

                        Son bir kaç yıldır tarot falı bakmaya başlamıştır. Bu konuda doğaüstü bir yeteneğe sahip olduğunu; belki de söz konusu metafizik eğitimlerin kendisinde böyle bir yeteneğe yol açtığını sanmaktadır. (Bu konuda ünü oldukça yaygınlaştığından, çok gelen gideni olur, para almaz ancak hediye kabul eder.)

                        Son derece yardımsever bir insan olmakla birlikte çok ciddi psikolojik takıntıları vardır. Yani tipik herşeyin en doğrusunu bilip, kendini seyredemeyen kişi portresi abartılacaktır. Koç burcu

 

Gençler gurubu: Aynı apartmanın giriş katında oturan, sayıları dört ila yedi kişi arasında değişen genç erkekler. Bunlardan yalnızca iki tanesi çalışmaktadır, diğerleri henüz muhtelif bölümlerde okuyan üniversite öğrencileridir. (Hukuk, inşaat, biyoloji, fizik vs.) Ortak tarafları hepsinin astsubay çocuğu olması ve ayni yurtta senelerce kalmaktan doğan aşırı tutkunluklarıdır.  Dizinin ilk bölümünde yurttan çıkarak içlerinden birinin babasının olan bu daireye yerleşirler. Apartman bu durumdan çok rahatsız olsa da evsahibi olmaları nedeniyle kanuni olarak bir yaptırımda bulunamazlar. Birbirlerine karşı çok açık olmuşlardır, şakaları, oyunları ego seviyesini hiçe sayacak denli abartılı olabilmektedir.

 

                        Fikret; İnşaat bölümünde altı yıldır okumakla birlikte henüz üçüncü sınıftan yeni ders almaya başlamıştır. Balık burcu, uyumayı ve sabahlara kadar bilgisayar oyunu oynamayı sever. Hayata karşı en ufak bir sorumluluk geliştirmemiştir.

Çok zeki ve uyumlu bir kişidir. Kızlarla ilişkilerinde sorun yaşar, korku filmlerini sever.

Uzun siyah saçlı, şişmanca ve çok iştahlı biridir.

                        Hasan: Biyoloji masteri yapmaktadır, bira göbekli ama zayıf,  terazi burcu, sosyal, bar muhabbetini seven biridir. Solcudur, birşeyleri düzeltebileceğini umar ancak solcu olduğunu ailesinden saklar. Okumayı sever.

                        Selim :  Hukuk mezunu altı aydır staj yapıyor, Film meraklısıdır, zayıf uzun boylu, yakışıklı, okumayı sever. Çok esprili, neşelidir, prensiplidir. Oğlak burcu.

                        Mert :   Fizik mezunu, bilgisayar dalında çalışıyor, zayıf uzun boylu, hümanist, yemekle arası hiç olmayan, yengeç burçlu. Star Wars çılgını, bağlılık geliştirmeye yatkın, Film izlemeyi sever ama herşeyden öte fizik aşığıdır, master yapmak için uğraş vermekte ve bir gün Türkiye’ye Fizik Nobeli getirmeyi hayal etmektedir.

 

                        Diğer üç öğrenci zaman zaman değişen kişilerdir ihtiyaca göre planlanabilir. Bunlardan biri gaydir.

 

Göksu : Nedret’in Yeğeni, 19 yaşında , sarışın ve çok güzel bir kız. Anadolu kasabasında yetişmiş, iki yıl önce İstanbul’da yaşamak ve okumak üzere gelmiş. Saf ve biraz kaçık bir tip, son derece kendine özgü, okulda başarılı değil, bu sebeple kız meslek lisesine verilmiş, son sınıfta ve bir çok takviyelerle lise diploması almasına uğraşılıyor.  Nedret’e hayran, onun dizinin dibinden ayrılmıyor, kendi başına dışarı dahi çıkamıyor. Görünümü aptal ancak sezgileri çok gelişmiş biri. Olacak olayları önceden hissedebiliyor, adeta kişilerin ruhlarını çıplak biçimde görebiliyor.

                        Aslında Nedret’in kendisini fal ustası  sanmasına Göksu sebep oluyor. Tüm bilgileri halasına aktaran o, ama kendisi bunun farkında değil, zaten Nedret hiç farkında değil. Çok neşeli, kendi farkında olmadığı bir çok espri yapar. Kendini güvende hissettiği zaman çenesi açılır, abuk subuk konuşur. Tanımadığı kimselere karşı hırçın olur.Yengeç burcu

 

Nilay : Nedret’in karşı komşusu, otuz yaşlarında, kova burcu, anaokulu öğretmeni. Kendini geliştirmek için büyük çaba gösterir, çocukları deli gibi sever, annesiyle oturur, hiç evlenmemiş, on yıldır aşık olduğu ama bunu söyleyemediği bir takıntısı mevcuttur.

Özlü sözleri toparlayıp, inci gibi yazısıyla donattığı bir defteri vardır. Her fırsatta ve her yeni tanıştığı kimseye defterini gösterir. Çok uyumlu ve insancıldır. Evlenip çocuk sahibi olmak ister. Orta boylu, beyaz tenli, güzelce bir kızdır.

                        Nedret ablasını onbeşyıldır tanıdığı için ona çok yakındır, onun bilgilerinden yararlanmaya çalışır.(Burada bozacının şahidi şıracı imajı oluşturulacaktır.) Sık sık fal baktırır ve çoğu on yıldır aktive olmamış aşkı Mehmet üzerinedir.

                       

Mehmet : İki sokak ilerde oturmakta, uzun ince, boğa burcu, 32 yaşında, muhasebecidir. Nilay’ın gizlice aşık olduğu adamdır. Bekar, kararsız, duygularını ifade edemeyen, içince çok dağıtan, çok duygusal bir adam. Konuşması pek anlaşılmaz çünkü yuvarlayarak ve çok hızlı konuşur.

                        Hasan’ın abisi Mehmet’in sınıf arkadaşı olduğu ve İstanbul dışında yaşadığı için kendisinden ara sıra Hasan’a göz kulak olmasını rica etmiştir. Ancak aralarında on yaş fark olmasına rağmen Mehmet’in çocuk ruhlu olması nedeniyle bu ilişki arkadaşlığa hatta bar ve çapkınlık anlaşmasına dönüşmüştür. Bu sebeple ara sıra apartmana gelip gitmeye başlar. Abinin telefonla ya da, ara sıra İstanbul’a gelişlerinde Hasan hakkında bilgi alma girişimleri komik enstantaneler yaratır.

 

 

Olay örgüsü ve ana akslar;

 

  • 1) İlk aks; Nedret’in geçmişinde olan bir olayla ilgilidir; Hostesliğe ilk başladığı yıllarda, yeni ehliyet aldığı günlerde babasının muhalefetine rağmen ara sıra babasının arabasını almakta ve gizlice kullanmaktadır. Yine bir gün babası seferdeyken arabası ile havaalanına gitmiş ve iş dönüşü gece, bir kişiye çarpmıştır. Arabayı durdurup dışarı çıkmış ancak korkudan paralize olduğu için yanına yaklaşamamış ve dönüp kaçmayı seçmiştir. Ertesi gün gazetede kazayı yaptığı semtte bir kişinin trafik kazasında öldüğünü okur, yıkılır. Ancak bunu telafi etmesi mümkün değildir çünkü subay babadan Allah gibi korkmaktadır. Bu kişinin kendi ezdiği kişi olduğundan emindir, olayı yalnızca annesiyle paylaşır. Anne çok mantıklı biridir; arabada hiç hasar olmaması ölüme neden olacak bir kaza yapmadığını işaret etmekte ve gazete haberinin yalnızca kötü bir tesadüf olduğunu göstermektedir. Ancak bu konuda kızını ikna edemez. Zaten Nedret’deki sinirsel bozukluk bu hadise ile başlamış ve onu işinden de etmiştir.

 

Nedret yıllar içinde bu vicdan azabını iyice besleyip büyütür ve öldürdüğü kişinin ruhunun (kendisi bu konuda ceza almadığı için) sükun bulmadığı ve çevresinde dönüp dolaştığını vehmeder. Ona göre bu ruh sık sık evi ziyaret etmekte, evde garip olayların olmasına (elektronik aletlerin kendiliğinden açılması, kapıların açılıp kapanması, garip inleme sesleri vs.) neden olmaktadır. Ancak bunu yalnızca annesiyle paylaşabilmekte evdeki yeğeninden bile saklamak (aslında olmayan şeylerin saklanma çabaları traji komik olaylar yaratmaktadır) zorundadır. Bu olaylar zaman zaman hafifler zaman zaman şiddetlenir (ona göre) ve Nedret bunlardan kendi hayatında yaptığı şeyler ya da aldığı kararlar konusunda doğru ya da eğri sonuçları çıkarabilmektedir. Bu konuda yeğeninden gizli (o dizinin dibinden ayrılmadığı için komik durumlara düşe düşe) annesi ile uzun telefon diyalogları olacaktır. Annesi onun bu konuda tıbbi yardım alması gerektiğini bilecek bilinçtedir ne varki Nedret’i bu konuda ikna etmek olası değildir. Hatta  bağışlanma isteği ile o kadar doludur ki zaman zaman namaz kılar, çeşitli yardım kampanyalarına gönüllü katılır. Metafizik konulara ilgisi bile bu sebeple gelişmiş olabilir.

 

Bu olay zenginleştirilerek tüm bölümler boyunca işlenebilir.

 

  • 2) İkinci aks: Nilay, Mehmet’le daha yirmi yaşında komşu sokağın çocuğu olarak tanışmış, ayni genç arkadaş gurubu içinde olmuşlardır, hep birlikte eğlenmekte, gezmektedirler. Birbirlerine ilgileri o zaman başlar ancak Mehmet’in arkadaş vasıtasıyla bildirdiği ilgisini “biz ayni guruptayız, arkadaşız, olmaz öyle şey” diyerek geri çevirmiştir. İki sene kadar bu açıklanamadığı halde süren gizli flört zaman zaman çocukça konularda tartışıp aylarca küsmeye neden olur. Sonra Mehmet askere gider, uzun telefon görüşmeleri yaparlar; Mehmet ifade ve konuşma özürlüdür, Nilay ise “biz arkadaşız” takıntılıdır. Ve bir türlü aralarında varsayılan aşk söze dökülemez.

Asker dönüşü durumun vehameti Nilay’ın kafasına dank eder, sahilde arabanın içinde onun duygularını sorar ancak bu sefer Mehmet gurur meselesi yapıp “benim hiç bir zaman böyle bir yaklaşımım olmadı der” . Nilay yıkılır ve bunu kabule yanaşmaz; Mehmet’in kendini delice sevdiğine hükmetmiştir bir kere.

Yeniden aptalca bir nedenle küserler ve son yedi senedir birbirlerine selam dahi vermezler (sokakta ya da minübüste karşılaşırlar ve tanımazdan gelirler). Ancak Nilay aradan geçen bunca senede onun evlenmeyişini kendine olan aşkına bağlamaktadır.  (Bizce Mehmet olayı çoktan kapatmış da olabilir, duygusal kekemeliğinden dolayı gerçekten durum Nilay’ın görmek istediği gibi de olabilir. Bu iki olasılıkda bölümler boyunca bir öyle bir böyle anlama gelecek şekilde işlenir, izleyici kararsız bırakılır. Bir Nilay’a hak verir, bir onun körlüğüne kızarız!)

Bütün bu durumlarda Nilay’ın tek dert ortağı fal ustası Nedret’tir.  Göksu Nilay’ı sevmez; çünkü kendisi ne denli saf, açık, net, dambuldüdük biriyse, Nilay o denli rezerve, birey olamamış, bir fincan suda boğulan kişidir. Ayrıca halasını paylaşmak durumunda olduğu büyük abla gibidir konumu.

Öğrenci gurubunun apartmana taşınması ile birlikte Mehmet’in ara sıra da olsa Hasan’ı görmeye apartmana gelişi Nilay’a göre kendisine yaklaşma planı olarak algılanacaktır.

 

3)Üçüncü aks: İçine kapalı antisosyal Fikret, Göksu’ya aşık olur.  Dış dünyadaki akranı genç kızları yapay, birbirine benzer (prototip) davranış ve konuşmaları nedeniyle aşağılayan Fikret, bu tuhaf kıza vurulmuştur.  Onun aptallığını, otizme yakın durumunu bir ayrıcalık olarak algılamaktadır. Göksu da ona ilgisiz değildir; ancak zihisel yeterlilik açısından flört, erkek arkadaş kavramlarından oldukça uzaktadır. Buna karşın 19 yaş bedensel itkisiyle kendinin bile farkına varamadığı şekilde (cinsellik vurgulanabilir) Fikret’e ilgisiz kalamaz.

Bu durumu halasıyla paylaşamaz (tek söyleyemediği şeydir bu!) garip bir utangaçlıkla hiç sevmediği halde bu konuyu Nilay’la paylaşmaya mecbur kalır.

 

Diğer arkadaşları Fikret’in bu ilgisini kısa sürede fark edip onunla çok dalga geçeceklerdir; çünkü onlar Göksu’nun “geri” liğinin farkındadırlar. Fakat bir diğer gerçek;  kızın anormal güzel oluşudur, bu konuda söylenecek fazla şey yoktur. Bu muhabbetler komik ve felsefi atışmalara sebep olacaktır.

 

Diğer yandan Göksu’nun ailesi onun geriliğinin farkındadır ve bir an öce evlenip, sorumluluğundan kurtulacakları günü beklemektedirler. Nedret’i ziyaretlerinde bir şekilde (Nedret farkına bile varmadığı halde) bu ilişki/gerilimi farkederler. Fikret kızları için milli piyangodur. Ancak aristokrat havalı Nedret’e bunu izah etmeleri zordur (Çünkü Nedret hayatta olabilecek her şeye açıkmış gibi konuşup aslında kendi prensipleri içinde boğulan bir kişidir. Bunu bazı kişiler örneğin Nilay ve Göksu göremez ama yakın çemberin dışındaki her standart kişi görebilir!). Onlar da kurtarıcı simite sarılırlar yani kendi yarasına merhem olamayan Nilay’ı seçerler çözüm için.

 

Zaman içinde Fikret ile Göksu hidayete ererler, aşk-cinsellik dolu dizgin yaşanır, bu gençlerin dairesinde olacaktır ama onca kalabalık dairede bunu denk getirmek çok komik sahnelere sebep olur.  Nedret dışında herkes bunu bilir, bu da ayrı bir kedi-fare döngüsü yaratacaktır.

 

  • 4) Dördüncü aks; Mert Nedret’e aşık olur! Kendinden büyüklere ilgi duymaktadır ve onun ağır başlılığı, güzel konuşmaları büyülenmesine neden olur. Zaten marazi bağlılıklar geliştirmeye eğilimlidir. Ancak bunu asla Nedret’e açık edemez. Her zaman seviyeli ve terbiyelidir. Bu duygusunu kimseye belli etmez ama onunla bir arada olmak için her yolu deneyecektir. Zaman içinde Nedret’in eli kolu haline gelecektir, kaleyi son derece içten (kendinin bile farkında olmadığı bir sinsilikle) fethedecektir.

Bir zaman sonra Nedret bu ilgiyi fark eder, gururu okşanmıştır ve bu bayrağı sonuna kadar havada götürmeye kararlıdır. Görünüşte buna mahal vermez ama delikanlıyı sürekli kol boyunda tutar. Bu konuda Nilay ile aralarında söze dökülmeyen ancak mimiklerle oluşturulan bir diyalog sürdürülecektir.

 

Bu arada gençlerin apartmandaki varlıklarının yarattığı rahatsızlık her zaman bir şekilde Nedret’in araya girmesi ile tatlıya bağlanır (Nedret’in asker çocuğu olması gençlere hoşgörü ile bakmasını sağlamaktadır. )

 

 

 

Amaç ve aktarımı planlanan hususlar:

        

                   Dizide; gençlerin  günlük hayatları/sorunları,  güncel mizah diliyle aktarılmasına rağmen, diğerlerinin durumları traji komik öğelerle betimlenmeye çalışılacak. Amacımız:

 

  • İnsanın, öğrendiği ya da bir şekilde edindiği entellektüel bilgiyi, özümsemesinin, hayatının akışına geçirmesinin imkansıza yakın güçlüğü,
  • Gençlerin hayatı algılayışları, okul sorunları, aile ile kuşak çatışmaları, cinselliği yaşama konusundaki çıkmazları,
  • Asrımızın en büyük sorunu olan “kendini ifade etme” kavramının, “birey olma” eşiğine geçişteki en büyük engeli teşkil ettiğinin vurgulanması,
  • Genç yaşta, aile ya da toplum baskısıyla oluşacak travmaların, hayatın geri kalanı üzerinde yaratacağı vahim etkileri,
  • Yine asrımızın en popüler konusu haline gelen mistik ve metafizik konuların, kişilerin algılama pencerelerine göre aldığı görünümün irdelenmesi,
  • Ve nihayet; hayata bakışta tek aks üzerinden hareket etmek yerine bilimsel, metafizik ve kişisel gözlem ve deneyimleri sentez yapabilecek olgunluğa/açık fikirliliğe erişebilmenin esas olduğu

 

Şeklinde bir bakış açısına doğru yolculuk yaptırmak olacaktır.

        

Sibel Atasoy

31.07.02