Ana Tanrıça Ma

MA kimdir?

İnsanlar Onu: Kawa, kuwa, awa, ata, ama, aya, kubala, kibele, moo, rama, maya, manitu, dawa, deus, zeus, ara, ra, kangrı, tengri ve daha birçok isimle çağırdılar.

Ana Tanrıça MA kimdir sorusu ancak cok yönlü bir bakış açısı ile ifade edilir, net bir kimliği yoktur. Tam anlamıyla anadolulu veya mezopotamyalı dememizde mümkün değildir. Yeryüzündeki tüm kıtalarda ona ait birşeyler yakalayabilmemiz mümkündür, hem tanrıdır hem tanrıçadır.. her kültürde değişik bir görünüm ile karşımıza çıkar ama o ilktir, tektir, tüm çok tanrılı kültürlerin hatta tek tanrılı dinlerin anasıdır. Esin kaynağıdır. Ayrıca ilkel rastlantıların ürünü değildir, yaşadığımız tüm çağlara adını ve dilini entegre etmiştir. (entegrasyon önermesi tezimizin ana hatlarını oluşturmaktadır). Tarihçilere göre o sadece bir figürdür. Anlaşılmaz nedenlerle kimliği gizlenmiş veya farkına varılmamıştır.

Bu figürlerde ana tanrıça , anaç ve hamile görüntülenmiştir. Çıplak memeleri ve göbeğinin üstünde üçgen! sembolü vardır. Omuzlarında gücü simgeleyen apoletleri ile bağdaş kurmuş veya tahtında oturan çıplak bir kadın heykelidir, cinsel organı görülmez, hamile karnı kapatır onu. Memeleri ile toprağı ,havayı ve suyu emzirir, bu üç element hayatı simgeler, kısaca o doğayı (dünyayı) doğurmuştur. Ve bu elementlerin oluşturacağı kurallar zinciri hayatın yeni elementlerini doğuracaktır. Böylece bu oluşum kaçınılmaz olarak tüm dinlerin yapı taşı olacaktır.
Devamını oku “Ana Tanrıça Ma” →

Mezonlar ve MA

Atom çekirdeğinde protonlar ile nötronlar bulunur. Protonlar artı (+) yüklü olduğundan bir arada bulunamazlar. O halde atom çekirdeğinde öyle bir olay vuku bulmalıdır ki, bu sebeple protonların bir arada durması mümkün olsun.

Teoriye göre, çekirdekteki bir protona, yanındaki nötrondan eksi (-) yüklü bir eleman (mezon) sıçrar. Eksi yük kazanan proton nötron olur. Eksi yük kaybeden nötron da protona… dönüşür. Bu olay saniyenin çok küçük bir kesrinde vuku bulur. Öyle ki, protonlar birbirlerini itmeye zaman kalmadan nötron olurlar. Bu hal böyle devam eder. Atom çekirdeğindeki mezon alış verişi bir an için dursa, fizik alemi anında yok olur.

Mezon Nedir?

Mezon, hadronlar sınıfından temel parçacık. Günümüzde geçerli kurama göre, mezonlar, glüonların bir arada tuttukları kuark ve karşıkuark çiftlerinden oluşurlar ve bütün temel etkileşimlere katılırlar.
(Not: Tüm dillerde “ma” ve bazen “me” ile başlayan ya da biten kelimelere dikkat çekmek istedim; çünkü şu yazıyla(tıklayınız) mezonlar arasında bi ilgi kurmak zor olabilirdi! Yine de kolay yenir yutulur bişey değil)

**

Sezgi’nin düşük erk durumunda devrede olan bir sistem olduğunu fark etmek bana şu an oldukça ilginç geliyor. Çünkü yüksek erk bölgesinde ona gerek yok her şey ayan beyan açık ve fakat onları aktarmak için vaktiniz yok, dalgadan inerseniz çökmüş oluyorsunuz. (Neden? Tıklayınız)

Ma Ülkesinde

Yeryüzünün birinde, lineer olmayan zamanda önce mi sonra mı olduğu fark etmeyen bir çağda geçiyor öykümüz.

Tan ağarırken kalkıyordu Ma, zaten başka türlü yapacakları bitmezdi onun. Çocuklar yani Magid (kız çocuk) ve Magig (erkek çocuk)ler uyanmadan onlara yiyecek toplamak, ateş yakmak, ya da hava soğuksa geceden kalıp kösnülleşen ateşi harlamak, aşı pişirip hazırlamak gerekiyordu. Hayatta kalmak ve soy devam ettirmek için aklınıza gelebilecek tüm faaliyetler Ma tarafından yapılmaktaydı o zamanlar. Yalnızca bazen biraz büyümüş Magidler analarına yardımcı olurlardı. Ne de olsa bir süre sonra onlar da MA olacaklar ve hayatın tümünü bir başlarına götüreceklerdi.

Büyümüş erkekler mi? Onların toplulukta isimleri bile yoktu denebilir. Fiziki yapıları daha iri ve güçlü olmalarına karşın gayet havai ve bilinçsiz bir hayat sürüyorlardı onlar. Akıllarına eseni yapıyorlar, dağ tepe gezip avlanıyor, oyunlar oynuyorlardı ve tabi MAların ışıltılı parlaklığı onları çağırdığında hemen koşarak geliyor ve tüm masumiyetleri ile sevgilerini sunuyorlardı.

O çağlarda isimsiz erişkin erkekler sınırsızca özgürdü. Tabi onlar bunun anlamını bizim şu anda ve bu yeryüzünde algıladığımız anlamda bilmekten çok uzaklardı. Yitirmediğiniz bi eşeğin kıymetini bilemezsiniz.

Zamanın önemi yok ama diyelim ki yüzbinlerce yıl üç aşağı beş yukarı böyle yaşayıp gittiler orada. Derken küçük küçük sızıldanmalar, mırıldanmalar başladı Ma’ların arasında. Bazen ağaç keserken ormanda, bazen bişeyler yıkarken nehirde, yan yana düşen Ma’lar, birbirlerinin kan ter içindeki bedenlerini, zora dayanmak için gerilmiş çenelerini ve güç kazanmak istercesine incelmiş dudaklarının arasından çıkan dillerini gördüler. Bir saniye boş durabilecek durumda değillerdi, ya uyuyor ya çalışıyor ya da doğuruyorlardı. Kendini bir diğerinde gördüğünde anladı Ma, anladı ki, o canını dişine takmış da yaşıyor!

İnsan bunu bi kere hissetti mi, geri dönüşsüz bir yola girer. Daha önce bilinçsizce zor yaşamı bu kez bilinçlice zor bir yaşama dönüşmüştür.

Artık kışlık yiyecekleri kuruturken veya yeni doğan bi bebeği emzirirken ya da rüzgardan uçan saz çatıyı yeniden bağlamaya uğraşırken gözü dalmaya başladı Ma’nın, kah enginlere doğru bakıyor, kah gürültüyle oynaşan Gid ve Giglere dalıyordu gözü. Bişey olmalıydı, ona yardımcı olabilecek bişey.

Gidler ve Gigler sözünden çıkmazlardı analarının ama yapabilecekleri şeyler çok sınırlıydı onların. Daha karınlarını doyurmaktan acizdiler, önce her şeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Başını sıkıntıyla sağa sola oynattı Ma, belki büyüdüklerinde, her şeyi öğrendiklerinde diye iç çekti.

Sonra bir gün, aslında bi çok şeyi öğrenmiş isimsiz Gigler geldi aklına durduk yerde! Avlanabiliyor, hayatta kalabiliyorlardı. Doğuramıyorlardı evet ama güçlüydüler!

Bunu daha önce nasıl fark etmediğine şaşıp kaldı Ma, hemen bir çağrı yolladı. Derisi parıldadı, gözeneklerinden keskin bir koku fışkırdı, rüzgarın önüne katılıp çevreye yayıldı. Çağrıyı duyan ilk isimsiz Gigler her ne yapıyorlarsa bırakıp koşarak Ma’ya ilk ulaşan olmaya çabaladılar.

“Selam sana mucize anamız Ma, beni mi çağırdın?”

“Evet evet, çağırdım. Sana bi şey soracağım”

“Her ne olursa”

“Beni seviyor musun?”

“Ona ne şüphe, seni sevmek yapabildiğim yegane şey Ma ana”

“O halde bunu ispat etmeni istesem senden?”

“Derhal mucize anamız. Her zaman yaptığımız gibi beni içine al, al ki beni dünyaya salarken boşalmış olan hazineni yeniden doldurayım. Tüm varlığım ömrüm boyunca sana armağandır.”

“Teşekkür ederim, ne kadar sevecen olduğunu biliyorum Gig. Dur biraz, aslında ben daha başka bir şey kastetmiştim. Yoruluyorum, her şeye yetişmek zor gelmeye başladı, hayat işlerinde yardıma ihtiyacım var. Özellikle Magid ve Magiglerin bakımı ve eğitimi çok ağır. Düşündüm de bu konuda sen bana yardım edebilirsin belki, ne dersin?”

“Nasıl?! Mucize anamız senin yanında benim yapabileceklerim o denli sınırlı ki, bilemiyorum. Ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Rüzgarla, toprakla, ateşle ve suyla konuşabilen sensin. Tohumu ve güneşi bilen sensin. Ben… Ben…”

“Biliyorum doğuramıyorsun oğlum ve fakat avlanabiliyorsun. Barınak yapmayı öğrendin.”

“Sayende mucize anamız.”

“O halde öğrendiklerini Magid ve magiglerle paylaşabilirsin. Avladıklarından onlara pay getir. Onlara hayatta kalabilmeyi öğret. Kendin için yapabildiklerini onlarla paylaş. Bu beni gerçekten çok sevindirir.”

“Madem arzun budur, elimden geleni yaparım mucize anamız. Şimdi sevgimi sunmama izin var mı?”

“E işte bu söylediklerimi yaptığında sevgini sunmuş olacaksın çünkü çok sevineceğim”

İsimsiz Gig, düşünceli şekilde uzaklaşır, ilk avladığı hayvanı Ma’ya sunmaya karar vermiştir, o da artık ne yaparsa yapsın Magid’e Magig’e mi verir, kendi mi yer, isterse çakallara versin diye düşünür. Yeter ki sonunda ona gerçekten sevgisini sunmasına izin versin. Çünkü sevgisi öyle taşkınmış ki kasıklarını alabildiğine zorlamaktaymış. Güneş tepeyi aşana kadar yürümüş, sonra ilerde çağlayanın altında neşeyle oynamakta olan dört isimsiz Gig görmüş. Kıyıda durup onların deve boğmaca oyunlarını seyretmiş, bir süre sonra, ne kadar zaman sonra bilinmez, yapmayı düşündüğü iş, av ve sevgi vermek aklından çıkıp gitmiş (çünkü o anda çağrıyı hissedemeyecek denli uzaktaymış ya da Ma, çağrı gönderemeyecek kadar meşgulmüş). O da neşeyle diğerlerine katılmış ve bir kez daha Ma ışıması çağırana kadar aklına gelmemiş. Ma çağrısı ise ona sadece sevgisini sunma fırsatı geldiğini hatırlatıyormuş o kadar.

Ma birkaç gün İsimsiz Gig’in bi avla dönmesini beklemiş ve olmadığını görünce yeniden derisini ışıldatmış, kokusunu püskürtüp çağrıda bulunmuş. En yakında olan Gig koşarak geldiğinde (tabi ki konudan habersiz bi başkasıymış o, aynısı bile olsa hatırlamazmış) ona aynı şeyleri baştan anlatmış. Gig benzer tepkilerle uzaklaştığında ve bu olay defalarca tekrar ettiğinde Ma, çok sık deri parlatmanın kendisini iyice yorduğuna ve yaptığı işlerin daha da zor geldiğine ve bu fikrin hiç de uygulanabilir olmadığına karar verir gibi olmuş.

O gece dolunay varmış ve Ma tüm yorgunluğuna rağmen uyumaya direnmiş. Kulübesinin önünde bağdaş kurmuş ayın parlak yüzeyini seyrederken aklına bir fikir gelmiş ve ilk kez rutin olmayan bir toplantı kurmaya karar vermiş. Rüzgarı, ateşi, toprağı, suyu ve ağacı yanına çağırmış.

Gelenler de şaşkınmış aslında, ay ışığının gündüz gibi aydınlattığı meydanda Ma’nın hüzünlü yüzüne bakakalmışlar.

Ma hiç vakit kaybetmeden sorununu anlatmış, bulduğu çareyi ve ama bunun hiç de iyi sonuç vermediğini söylemiş ve onlardan kendisine yardım etmelerini rica etmiş.

“Doğuramadığını bildiğin halde onların yaratmasını mı bekliyorsun yani?”diye sormuş rüzgar uğultulu bir sesle.

“Taklit edebilir ama” diye itiraz etmiş Ma

“Yaratmak çok zordur bilirsin, bu zahmete girebilmek için zevkini alabilmek gerekir. Dökme suyla değirmen dönmez” demiş fışlayarak Su.

“Doğalarında yok” diye iç çekmiş Ağaç

“Doğasına yerleştirilebilir, tohum denen bişey var” demiş tıkır tıkır bir sesleToprak.

Birden hepsi susmuş, çıt çıkmıyormuş.

“Ne dedin sen?” diye sormuş heyecanla Ateş

“Tohumlanabilir diyor” demiş Ma, her zamanki gibi yarı anlar yarı anlamaz durumda boş bakıyormuş yandaşlarına.

“Evet, doğru anladınız, doğasına ekilebilir ve fakat bu oldukça zahmetli bir uğraş gerektirir, söylemiş olayım” diye ilave etmiş Toprak

“Zaten zahmetteyim” diye mırıldanmış Ma “sonuç alacağımdan eminsen ben hazırım buna”

“Aaaaa… Ooooo… Hımmmm…” diye hayret nidaları olmuş meydanda.

“Olmaz bu iş, hayaldesiniz, tohumu ekmek için yer yok orada” diye fıkırdamış Su.

“Her şeyin çaresi bulunur yeter ki iste ve hayal et, bunu bizden iyi bilirsin sen. Tohumun ekileceği yapay bir rahim oluşturulabilir” diye gürlemiş rüzgar.

“Nasıl?” diye sormuş kısaca Ma

“İşin bu kısmını bize bırak. Yapay rahim… Hımmm biz buna yeni bi isim buluruz, onu hazırlamak bizden olsun ve fakat tohumlama, tohumu tutturma, geliştirip büyütme işi sana kalıyor. Üstelik bu sadece senin becereceğin bir iş değil tüm Ma’ların bu misyonu üstlenmesi ve sabırla yürütmesi gerekecek. Ne kadar sürecek bunu da kestiremem doğrusu.”

“Kaç güneş dönümü?”

“Ooo çok çok, binlerce dönüm gerekir sanırım.”

İşte o dolunayda böylesi görülüp duyulmamış bir konuşma olmuş. Ma tek başına karar verip yapabileceği bişey olmadığını anlayınca biraz ümitsizliğe kapılmışsa da denemek için bir süre istemiş yandaşlardan.

Bu öyle bir süreçmiş ki, diğer Ma’ları bulmak onlarla konuşup onay almak işlerinin üzerine devasa bi iş daha getirmiş fakat duyduğu heyecan bu yükü de omuzlamasına yetecek enerjiyi sağlıyormuş ona; çünkü yüreğin yolu güç getirirmiş her daim.

Sonunda ulaşabildiği tüm MA’ların desteğini alınca yandaşlarına kararını verdiğini ve süreci başlatmak istediğini iletmiş.

İlk etap hızlıca geçilmiş, yandaş beşli yapay rahimi oluşturup buna zihin ismini koymuşlar. Belki de zaten hep var olan bir organı aktive etmişler, her neyse Ma bundan habersizmiş.

Çocuklar doğunca Ma’lar magiglerle özel olarak ilgilenmeye başlamışlar ve onların zihnine hazırladıkları özel bileşimin tohumunu ekmişler. Bu özel bileşim çok teferruatlı olduğundan burada sadece en önemli bir iki bileşeninden bahsetmekle yetinebileceğim.
Tohumun önde geleni bileşeni; sorumluluk, mülkiyet ve hak etme öğeleriymiş. Magiglere soyun devamının tek sorumlusu, en önemli, en güçlü varlık oldukları, diğer tüm yaratılmışın onların emrine verildiği fikirleri ekiliyor, titizlikle sulanıyor, bakılıyor ve baş vermesi için akla gelen her fedakarlık yapılıyormuş.

Ma’lar bu misyon üzerine öylesine derin çalışmışlar ki sonunda tohum yerini bulmuş, gelişip serpilmiş ve artık tahrip edilemez denli doğanın bir öğesi haline gelmiş.

Böylece ehlileştirilen isimsiz Gigler, artık isim almaya başlamış ve giderek özgürlüklerini kaybederek Ma’ların hayat ortağı haline gelmişler. Pek tabi zaman içinde bu özelliğin kötüye kullanıldığı (kölelik)durumlara da çokça rastlanmış. Böylece birkaçbin yıl sonra Ma’lar kendilerini bu misyona öyle kaptırmışlar ki, yeni nesil MAgidlere bunun bir plan dahilinde yürütüldüğünü aktarmayı bile unutmuşlar. Yeni nesil MA’lar analarının yalanını gerçek olarak benimsemiş, yandaş beşliyle ilişkilerini koparmış, öyle ki nerdeyse rüyalar dışında doğal olan hiç bir şey kalmamış.

Aslında bundan da kötüsü, yeni nesil Ma’lar kendi rahimlerinin kullanımından habersiz, Magigler için zamanında yapılan yapay rahimi kullanmaya başlamışlar! Ve fakat rahimleri kendilerinden habersiz iş görmeye devam ettiği için her şey arap saçına dönmüş! Her köşe başından yeni bir doğru çıkar olmuş.

Gerçek yaratım işini sürdürme aracı olan rahim, sahipsiz kalmış ve gelişi güzel iş görmeye başlamış, öyle ki bazıları bunu Tanrının Ma ülkesini terk etmiş olduğuna yorup “tanrı öldü” demişler.

Sahipsiz kalan rahimler, yapay rahmin direktifleri ile yaşamın büyük hayat-ölüm-hayat döngüsü arasında yalpalayarak, deyim yerindeyse sel sularında debelenmektelermiş.

Artık isimli Olan Giglere gelince, yaratma konusunda büyük beceri göstermişler, çok kısa zamanda gerek moral gerekse teknik alanlarda akıllara durgunluk veren buluşlar yaparak, hala Ma’lara sevgilerini göstermeye çabalıyorlarmış.

Gig’ler öylesine başarılı olmuşlar ki yarattıkları teknoloji sayesinde artık yaşamda kalmak için fizik kuvvet gerekliliği ortadan kalkmış. İşte bu aşamada Yeni nesil MA’ların bir kısmı zamanında verdikleri erki geri alma vaktinin geldiğine karar vermişler. Artık hayatta kalmak için yardıma gereksinimleri yokmuş ve Giglerin gereksizce kendini beğenerek, horozlar gibi ortada şişinerek dolaşmalarına içerler olmuşlar.

Ma’ların büyük bir kısmı da ana atalarının planları(kasıtlı yalan) içinde boğularak ikinci sınıf vatandaşlığı itirazsız kabul ediyorlarmış; çünkü bu kabul onlara yaşamı neredeyse bedavaya getirmekteymiş. Sürekli zayıflık ve güçsüzlüklerini dile getirerek daha fazla Gig desteği ediniyor, yattıkları yerde semirmeye ve yeni nesil magigleri de bu gerçeği desteklemek üzere yetiştirmeye devam ediyorlarmış. Gigler her gün biraz daha özgürlüklerini kaybediyor ve yeni nesil köleler olma yolunda hızla ilerliyorlarmış.

Ma’ların çok çok azı ise, olan bitenin farkındaymış, yapay bir rahimle dahi neler başarmış olduklarını gördükleri Gigler için içleri gurur ve onaylama hisleri ile dolu, sevecenlikle onları izlemekteymişler. Ancak, planın kötüye kullanımı ve dengenin Giglerin özgürlüğü aleyhine bozulmuş oluşu onları üzüntüye gark ediyormuş ve fakat bu tohum zamanında nasıl birlikte atıldıysa ancak birlikte söküleceğini bildiklerinden ellerinden pek de bişey gelmiyormuş.

Sibel Atasoy

22.08.10 – Beylerbeyi

Anne, Anna ve Anadolu

  

Çocukluğumdan itibaren birçok Adanalı dostum, arkadaşım oldu. Aradan çok uzun zaman geçti de belleğim mi beni yanıltıyor bilemiyorum ama benim tanıdığım Adanalılar, her şey bir yana, zevk sahibi, görgülü, eğlenceli, hayattan tat almayı bilen insanlardı. Kent hayatının içinde olup da maçoluğa, kabalığa prim veren bir Adanalı’yla karşılaşmamışım hiç bugüne kadar; belki rastlantıdır, bilemiyorum. Adana’ya gitmeyeli uzun yıllar oldu gerçi ama eski günlerden aklımda kalan, Babamla birlikte Onbaşılar’da yemek yemeğe giderken sokakta karşılaştığımız şık giyimli, güler yüzlü (hatta sık sık kahkahalar atan) erkekler ve kadınlar. Benim hatırladığım Adana, erkeğin kadının önünde değil yanında yürüdüğü; kadınla erkek arasında maçoluk duvarının değil, muhabbet çitlerinin olduğu ışıltılı bir şehirdi. Ama bütün büyük kentlerdeki hızlı demografik değişimi göz önüne alınca, “Belki de artık Adanalılık böyle bir şey olmuştur, doğrudur” diye düşünüyorum ister istemez.

Oysa bu kentin binyıllar öncesinden kalma adı bile, başlı başına maçoluğun reddini içerir ironik bir biçimde. Luwi dilinde Adanuwa ya da Atanwa olarak anılan Adana, tıpkı Anadolu’nun çok büyük bir bölümü gibi “anne merkezli” (matrifocal) kültürün yüceldiği yerlerden biriydi ve kentin adı da “Ana Tanrıça’nın Ülkesi” anlamına geliyordu zaten.

Yer adları çoğunlukla belleğimize çocukluktan itibaren çakılıp yerleştiği için, genellikle orijinleri ya da sözcük anlamları üzerine düşünmek aklımıza gelmez. Oysa bunu yapmaya bir kez başladığınızda, hele bu üzerinde yaşadığımız ülkede, başlangıcı en az altı bin yıl öncesine dek giden yaygın ve güçlü bir kültürün izleri ve sembolizmiyle karşılaşırsınız. Bu sembolizmin merkezinde de doğurgan, besleyici, koruyucu ve sevecen Ana Tanrıça figürü bütün karizmasıyla belirir.

Anadolu, yeryüzünde uygarlığın başladığı en eski coğrafyalardan biri (hatta doğrudan “en eskisi” bile demek mümkün.) Bu nedenle, bugün varlığını sürdüren yerleşim merkezlerinin birçoğu, günümüzden binyıllar önce kurulup, defalarca el değiştirmiş, işgale uğramış, kimi zaman yakılıp yıkılsa da yeniden inşa edilmiş, son derece eski kent ve kasabalar. Doğal olarak, birçoğunun bugün hâlâ kullanılan adları, bu çok uzun zaman dilimi içinde ses deformasyonuna uğramış olsa da, orijin olarak binyıllar öncesine ait. Büyük bir bölümü, Hellenistik yayılma döneminde “Helenize” edilmiş ve hatta anlamından koparılıp soyutlanmış adlar bunlar. Bir bölümü de Türkçeleştirilme süreci sırasında deforme olmuş ve ses benzeşimi üzerinden giderek Türkçe sözcüklere benzetilmeye çalışılmış.

Tipik örneklerden biri, Adıyaman, sözgelimi. İlk duyduğunuzda, “İsmi yaman olan” gibi bir çağrışımdan yola çıkarak bu adın verildiğini düşünüyorsunuz ama hiç de öyle değil. Kentin, geçmişi en az üç bin beş yüz yıl önceye giden orijinal adının, yine Luwi/Pelasg dilinde Ada-uma-(wa)na olduğu sanılıyor. Yani, “Ana Tanrıça Halkının Ülkesi”.

Anadolu’da, özellikle de Batı Anadolu’da, hangi yerleşim yerinin adı üzerinde etimolojik araştırma yapmaya kalksanız, çoğunlukla karşınıza bu “Ana Tanrıça” kültü ve ona ait sembol ya da değerler çıkıyor. Genellikle bu adlar, yaklaşık iki bin beş yüz yıl önceki Helenleşme sırasında Yunan diline uydurulmaya, benzetilmeye çalışarak deforme edilmiş ve değişerek günümüze dek gelmiş. Sözgelimi Manisa’nın kökeninin, yakın zamana dek Helen dilinde “Magnesia” olduğu, yani kentin Yunanistan’daki Magnesia’dan göç edenlerce kurulduğu düşünülüyordu. Oysa daha derin araştırmalar, çok daha eskilere giden bir orijine dikkatleri yoğunlaştırdı: Luwi dilinde “Ama” sözcüğü, tıpkı türevi olan “Ada” gibi “Anne” anlamına geliyor ve Ana Tanrıça’yı vurgulamak için kullanılıyordu. Çoğu Luwi/Pelasg sözcüğü gibi, uzun ve bileşik isimler oluşturulurken sözcük başında yer alan sesli harfler düşürülüyor ve “Ama”, birçok kullanımda “Ma” halini alıyordu. Daha Helenler gelmeden çok önce, Manisa’nın Luwi dilinde Ma-ka-wana-assa olarak anıldığı; sözcüğün ilkin Makanassa, ardından da Helen deformasyonuyla Magnasa ve nihayet Magnesia haline getirildiği anlaşıldı. Anlamı, hiç de sürpriz değil: “Ana Tanrıça (Ma) Ülkesinin Kenti” (“ka” eki yer bildiriyor ve çoğunlukla kent anlamına geliyor.)

Luwiler diye bir halk var mıydı, yoksa bu daha doğru bir tanımlamayla aynı ya da benzer dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan farklı sosyal/etnik grupların bir bileşimi olarak mı anlaşılmalı? İşin bu yanı, ayrıntılar üzerinden yürüyen yoğun tartışmalara kapı açıyor. Ama net ve güvenli bir ifade gerekirse, şunu söylemek mümkün: Luwi dili, günümüzden dört bin yıl kadar öncesinden başlayarak Anadolu’nun değişik yerlerinde farklı lehçelerle konuşulan oldukça yaygın bir dildi. Yine yakın zamana dek, Hint-Avrupa ailesine ait olduğuna kesin gözüyle bakılıyordu ama son yıllarda yapılan araştırmalar ve sunulan tezler, bu dilin aslında Anadolu’nun eski ve yerleşik bir dili üzerine Hint-Avrupa eklemeleriyle oluştuğu görüşünü gündeme getirdi. Orijinle ilgili uzmanlık gerektiren uzun tartışmaları burada sıralamanın fazla anlamı yok. Yalnızca şunu söyleyelim, yeter: Luwi dilini konuşanlar her kimdiyseler, Anadolu’nun, başlangıcı en az günümüzden sekiz bin yıl öncesine dek uzanan matrifocal, yani “anne merkezli” kültürünü büyük oranda benimsemiş ve sindirmişlerdi. Bu nedenle, büyük ataerkil dönüşüm sonrasında bile Anadolu’da Ana Tanrıça inancı ve dünya görüşü, uzun süre direndi. Silinmeye başlarken de, yavaş yavaş günlük hayat kültürünün ayrıntıları içinde eriyerek, bir anlamda başka bir süreçten geçip “kalıcılaştı”.

Altmışlı yılların başlarında James Mellaart başkanlığında bir ekip Çumra yakınlarındaki Çatalhöyük’te oldukça verimli kazılar gerçekleştirip, günümüzden sekiz bin yıl öncesine ait son derece etkileyici bir yerleşim yerini günışığına çıkardığında, ilgi bir anda Anadolu’nun bu eski kültürüne çevrilmişti. Mellaart ve birlikte çalıştığı arkeologlar, Çatalhöyük’te yerleşik ve gelişmiş bir düzenle karşılaştılar. Ayrıca, kutsal mekanlar başta olmak üzere, kazı alanının birçok yerinde ortaya çıkan “doğurgan ana” figürinleri buldular ki, büyük resmin ortaya çıkmasında bu, belirleyici ipuçlarından biriydi. Çatalhöyük, bilinen en eski matrifocal yerleşim yerlerinden biriydi ve muhtemelen de, kökü daha da eskilere uzanan bir geleneğin mirasçısıydı, verilere göre.

http://www.derki.com/ana/index.php/sayi-34/43-anne-anna-ve-anadolu

 

Ana Tanrıça MA-devam

Konu Başı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2064

Medeniyet ve Dil

İlk tarım ve insanlığın yerleşik düzene geçmesiyle paralel dil yetkinliğin artması sanal bir tarih olan MÖ.8000 olarak belirlenir. Benim şahsi görüşüm hazar denizi civarlarında bir yerde bir kavim veya iq derecesi yüksek biri tarım yapmayı başarmış kavmini zamanının ötesine taşımış böylece dil ve din ikilisi yozlaşma sürecini başlatmıştır. Tüm yozlaşma sürecinde değişmeyen bazı noktalar vardır:

1.Coğrafi adlar
2.Dinsel özler (yaratıcıya olan hayranlık gibi)
3.Özel isimler

Buna göre ölçüt olarak alacağımız şey nedir? Ölçütmüz Ma (toprak ana) tanrısına tapan ve o dili konuşan gruptur.

Önerme 1 : Bu kavimden bir çok kavim türemiş dil yozlaşmıştır.
Önerme 2 : Bugün bile kullandığımız kelimeler olabilir.

Her ikiside doğrudur.

Örnekler : Kaan ile Kenan arasında ilişki nedir ?
Ma dilinde KA baş buna istinaden KUTSAL demektir. Yani en büyük ulu lider Tanrı MA dır. KA onun kutsallığını ifade eder. Ma dilinde NAN veya NA ülke anlamındadır.

Dönüşüm 1) AGAMEMNON = aka ma nan = ma ülkesinin kutsal komutanı (helence zannedilen bu kelimenin ne helen dilinde nede şimdiki yunan dilinde bir anlamı yoktur)
Dönüşüm 2) Farsi “a-ka” veya türkçe “ağa” kelimeleri.
Buna göre ;
KA-AN = Ülkenin kutsal başı (lideri)
KE-NAN = Kutsal ülke (toprak)
“Kenan Vadisi” MUSA’nın kavmini götürmek istediği yerdir. Musevilere göre orası kutsal topraklardır ama “Kenan” özel isimdir ve ne ibrani nede semit dilinde anlamı yoktur. Burada dikkat edilecek nokta “Kenan” aslen cografi bir isimdir. Ve sümer yazıtlarında bile adı “Kenan” dır. O halde bölgeyi isimlendiren onlardan daha eski bir olgu vardır.

KHAN = KAAN
TAR = TA-ARA
TA = Kainat (göksel olan herşey)
ARA = Sunak (din)

Böylece TAR-KHAN
Kainatın ve dinlerin kutsal lideri (koruyucusu) anlamını ifade eder…

MA-Nİ-TU = MA-NA-TA
Amerika yerlilerinin (yaygın anlayışla kızılderililer) taptıkları Manitu adlı tanrı bize pek yabancı olmayan Mani dini tapkısını dile getirir… Yerliler kendi ağızlarında ölünce “Manitunun Yeşil Çayırları”na gideceklerini söylerler… Ma dili çok net bir şekilde “Manitu” kelimesini “gök ülkenin tanrısı” olarak tercüme eder…
Ve bugün tümden varım ile daha eskiye ulaşabiliyoruz, zira hangi dili konuşursa konuşsun, hiç bir kavmin gücü coğrafi isimleri değiştirmeye yetmez.

Fonografik Değişim

Kullandığımız kelimeler ,duyduğumuz sesler ile ilgili olarak sürekli bir değişim gösterirler.
Duyabildiğimiz ve anlayabildiğimiz sesler algıladığımız harflere dönüşür.
Aynı harfinin harfine dönüşümü gibi, Ülkemizdeki bu yaygın fonografik dönüşüm
Zaman zaman kız yerine gız diyen anadolu insanımı haklı yoksa yazı dili mi haklı tartışmasını ortaya atar.
Her dil kendi fonotik yapısını kendi yaratmıştır,Alışageldiği sesleri kullanmak insan ırkının doğal bir hakkı olmuştur.

Kısaca asırlarca süren bir kulaktan kulağa oyunudur bu…Alttaki satırlarda bu oyunun akılalmaz ispatını göreceksiniz.

Kuran kelimesi

Ku-ran = Kuwa-Ara-Wana = Kutsal Kitap

Kuwa = Kutsal
Ara = Sunak-Din (kitap)
Wana = Ait olan

Kuwa-Ara-Wana okunuşu = kuarana

Tevrat Kelimesi

sami dillerine göre dönüşüm
Daw-rat = Dawa-Ara-Ata (Aka) = Kutsal Yasa Kitabı

Helen dillerine göre dönüşüm
Theu-rat = The-arat (Themis helen dilinde “Yasa”, sonradan adalet tanrıçası)
Da-wa MA dilinde “Yasa” anlamındadır.
(Arap dilinde “Dava” kelimeside “Yasa” anlamındadır.)

MA dilinde Ara, Ra kelimeleri Sunak anlamındadır. Sunak rahiplerin emrindeki kutsal mekandır ve bir yazıtla korunur… “Ara” kelimesi yazıta işaret eder veya konmuş kuralları..
Bu da günümüzde kitabı ve dini ifade eder…

MA dilinde (Kawa) kutsal demektir.
Biçemleri KU, KUT, KUR, KA, AKA, ATA,AWA,AYA dönüşümü ile sıralanır.

Ma Dili Sözlüğü

Kawa : Kutsal , Tanrıçanın erkeği, Baba
Kuwa, Kut, Ka, Ha, Ku, Suwa, Su, Swa, Awa, Aya, Ata gibi dönüşümler de aynı anlamı taşır

Ara : Sunak, Yazıt, Din, Kitap- Ar, Ra, Rab

Na : Yer, Evren, Mekan – An, Nan, Nun

Ma : Tanrıça, dolayısıyla ulu ve ulaşılmaz Yüceliği kasteder.
Ana, Ama, Mama, Ani, Ni ,Mo, Mu, Amo gibi Dönüşümler de aynı anlamı taşır.

Ta : Bilinmeyen Noktaya işaret eder, Evren, Uzaklık – At, Tu, Ti

Arba : Su, Nehir ,Deniz – Arwa, Rv, Rb, Ro, Ars, Arı

Lu : Işık, Güneş – La, Lat, Li, Lim, Lu, Lut, Lum

Wi : Gökyüzü, Wu, Yi, Ya

Ka : İnsan, Adam (tanrıçanın erkeğini kastederek) – Kan, Da, Ada, Ad

Dawa : Ev,Yasa – Dama, Hama, Hana

Wa : Ateş – Ha, Fa, Ca, Şa

Araştırmamızın doğruluğunu test etmek için son hecemiz Wa(ateş) ya bir göz atalım.

Türkçe : Ocak-Sıcak-Baca–Cayır-Ateş(Ataş)-Aş (Yemek Ateşte pişirilir) ve Şa-man (ateş adamı) Şaman gece yakılan ateşin sahibidir, klan ateş etrafında dizilir, kararlar alınır, konuşulur, eğlenilir. Bu sırada şaman kötü ruhları kovar, klanın selameti için ateşe bi takım otlar atar. Dilekler diler, büyü yapar.
Türkçede Ataş kelimesinin önüne gelen hecesi Kutsal Anlamındadır.Türklerde Ateş Kutsaldır. Asla su ile söndürülmez.

Fransızca : Feu(Fö)-Chaleur(Şalör)-Charbon(Şarbon)-Calorie

İngilizce : Fire – Warm(Vorm)- Hot(Hat)-Coal-Funnel(Fanıl)-Furnace-Fever

Fuat Kenan Çakır