Anne, Anna ve Anadolu

  

Çocukluğumdan itibaren birçok Adanalı dostum, arkadaşım oldu. Aradan çok uzun zaman geçti de belleğim mi beni yanıltıyor bilemiyorum ama benim tanıdığım Adanalılar, her şey bir yana, zevk sahibi, görgülü, eğlenceli, hayattan tat almayı bilen insanlardı. Kent hayatının içinde olup da maçoluğa, kabalığa prim veren bir Adanalı’yla karşılaşmamışım hiç bugüne kadar; belki rastlantıdır, bilemiyorum. Adana’ya gitmeyeli uzun yıllar oldu gerçi ama eski günlerden aklımda kalan, Babamla birlikte Onbaşılar’da yemek yemeğe giderken sokakta karşılaştığımız şık giyimli, güler yüzlü (hatta sık sık kahkahalar atan) erkekler ve kadınlar. Benim hatırladığım Adana, erkeğin kadının önünde değil yanında yürüdüğü; kadınla erkek arasında maçoluk duvarının değil, muhabbet çitlerinin olduğu ışıltılı bir şehirdi. Ama bütün büyük kentlerdeki hızlı demografik değişimi göz önüne alınca, “Belki de artık Adanalılık böyle bir şey olmuştur, doğrudur” diye düşünüyorum ister istemez.

Oysa bu kentin binyıllar öncesinden kalma adı bile, başlı başına maçoluğun reddini içerir ironik bir biçimde. Luwi dilinde Adanuwa ya da Atanwa olarak anılan Adana, tıpkı Anadolu’nun çok büyük bir bölümü gibi “anne merkezli” (matrifocal) kültürün yüceldiği yerlerden biriydi ve kentin adı da “Ana Tanrıça’nın Ülkesi” anlamına geliyordu zaten.

Yer adları çoğunlukla belleğimize çocukluktan itibaren çakılıp yerleştiği için, genellikle orijinleri ya da sözcük anlamları üzerine düşünmek aklımıza gelmez. Oysa bunu yapmaya bir kez başladığınızda, hele bu üzerinde yaşadığımız ülkede, başlangıcı en az altı bin yıl öncesine dek giden yaygın ve güçlü bir kültürün izleri ve sembolizmiyle karşılaşırsınız. Bu sembolizmin merkezinde de doğurgan, besleyici, koruyucu ve sevecen Ana Tanrıça figürü bütün karizmasıyla belirir.

Anadolu, yeryüzünde uygarlığın başladığı en eski coğrafyalardan biri (hatta doğrudan “en eskisi” bile demek mümkün.) Bu nedenle, bugün varlığını sürdüren yerleşim merkezlerinin birçoğu, günümüzden binyıllar önce kurulup, defalarca el değiştirmiş, işgale uğramış, kimi zaman yakılıp yıkılsa da yeniden inşa edilmiş, son derece eski kent ve kasabalar. Doğal olarak, birçoğunun bugün hâlâ kullanılan adları, bu çok uzun zaman dilimi içinde ses deformasyonuna uğramış olsa da, orijin olarak binyıllar öncesine ait. Büyük bir bölümü, Hellenistik yayılma döneminde “Helenize” edilmiş ve hatta anlamından koparılıp soyutlanmış adlar bunlar. Bir bölümü de Türkçeleştirilme süreci sırasında deforme olmuş ve ses benzeşimi üzerinden giderek Türkçe sözcüklere benzetilmeye çalışılmış.

Tipik örneklerden biri, Adıyaman, sözgelimi. İlk duyduğunuzda, “İsmi yaman olan” gibi bir çağrışımdan yola çıkarak bu adın verildiğini düşünüyorsunuz ama hiç de öyle değil. Kentin, geçmişi en az üç bin beş yüz yıl önceye giden orijinal adının, yine Luwi/Pelasg dilinde Ada-uma-(wa)na olduğu sanılıyor. Yani, “Ana Tanrıça Halkının Ülkesi”.

Anadolu’da, özellikle de Batı Anadolu’da, hangi yerleşim yerinin adı üzerinde etimolojik araştırma yapmaya kalksanız, çoğunlukla karşınıza bu “Ana Tanrıça” kültü ve ona ait sembol ya da değerler çıkıyor. Genellikle bu adlar, yaklaşık iki bin beş yüz yıl önceki Helenleşme sırasında Yunan diline uydurulmaya, benzetilmeye çalışarak deforme edilmiş ve değişerek günümüze dek gelmiş. Sözgelimi Manisa’nın kökeninin, yakın zamana dek Helen dilinde “Magnesia” olduğu, yani kentin Yunanistan’daki Magnesia’dan göç edenlerce kurulduğu düşünülüyordu. Oysa daha derin araştırmalar, çok daha eskilere giden bir orijine dikkatleri yoğunlaştırdı: Luwi dilinde “Ama” sözcüğü, tıpkı türevi olan “Ada” gibi “Anne” anlamına geliyor ve Ana Tanrıça’yı vurgulamak için kullanılıyordu. Çoğu Luwi/Pelasg sözcüğü gibi, uzun ve bileşik isimler oluşturulurken sözcük başında yer alan sesli harfler düşürülüyor ve “Ama”, birçok kullanımda “Ma” halini alıyordu. Daha Helenler gelmeden çok önce, Manisa’nın Luwi dilinde Ma-ka-wana-assa olarak anıldığı; sözcüğün ilkin Makanassa, ardından da Helen deformasyonuyla Magnasa ve nihayet Magnesia haline getirildiği anlaşıldı. Anlamı, hiç de sürpriz değil: “Ana Tanrıça (Ma) Ülkesinin Kenti” (“ka” eki yer bildiriyor ve çoğunlukla kent anlamına geliyor.)

Luwiler diye bir halk var mıydı, yoksa bu daha doğru bir tanımlamayla aynı ya da benzer dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan farklı sosyal/etnik grupların bir bileşimi olarak mı anlaşılmalı? İşin bu yanı, ayrıntılar üzerinden yürüyen yoğun tartışmalara kapı açıyor. Ama net ve güvenli bir ifade gerekirse, şunu söylemek mümkün: Luwi dili, günümüzden dört bin yıl kadar öncesinden başlayarak Anadolu’nun değişik yerlerinde farklı lehçelerle konuşulan oldukça yaygın bir dildi. Yine yakın zamana dek, Hint-Avrupa ailesine ait olduğuna kesin gözüyle bakılıyordu ama son yıllarda yapılan araştırmalar ve sunulan tezler, bu dilin aslında Anadolu’nun eski ve yerleşik bir dili üzerine Hint-Avrupa eklemeleriyle oluştuğu görüşünü gündeme getirdi. Orijinle ilgili uzmanlık gerektiren uzun tartışmaları burada sıralamanın fazla anlamı yok. Yalnızca şunu söyleyelim, yeter: Luwi dilini konuşanlar her kimdiyseler, Anadolu’nun, başlangıcı en az günümüzden sekiz bin yıl öncesine dek uzanan matrifocal, yani “anne merkezli” kültürünü büyük oranda benimsemiş ve sindirmişlerdi. Bu nedenle, büyük ataerkil dönüşüm sonrasında bile Anadolu’da Ana Tanrıça inancı ve dünya görüşü, uzun süre direndi. Silinmeye başlarken de, yavaş yavaş günlük hayat kültürünün ayrıntıları içinde eriyerek, bir anlamda başka bir süreçten geçip “kalıcılaştı”.

Altmışlı yılların başlarında James Mellaart başkanlığında bir ekip Çumra yakınlarındaki Çatalhöyük’te oldukça verimli kazılar gerçekleştirip, günümüzden sekiz bin yıl öncesine ait son derece etkileyici bir yerleşim yerini günışığına çıkardığında, ilgi bir anda Anadolu’nun bu eski kültürüne çevrilmişti. Mellaart ve birlikte çalıştığı arkeologlar, Çatalhöyük’te yerleşik ve gelişmiş bir düzenle karşılaştılar. Ayrıca, kutsal mekanlar başta olmak üzere, kazı alanının birçok yerinde ortaya çıkan “doğurgan ana” figürinleri buldular ki, büyük resmin ortaya çıkmasında bu, belirleyici ipuçlarından biriydi. Çatalhöyük, bilinen en eski matrifocal yerleşim yerlerinden biriydi ve muhtemelen de, kökü daha da eskilere uzanan bir geleneğin mirasçısıydı, verilere göre.

http://www.derki.com/ana/index.php/sayi-34/43-anne-anna-ve-anadolu

 

Ana Tanrıça MA-devam

Konu Başı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2064

Medeniyet ve Dil

İlk tarım ve insanlığın yerleşik düzene geçmesiyle paralel dil yetkinliğin artması sanal bir tarih olan MÖ.8000 olarak belirlenir. Benim şahsi görüşüm hazar denizi civarlarında bir yerde bir kavim veya iq derecesi yüksek biri tarım yapmayı başarmış kavmini zamanının ötesine taşımış böylece dil ve din ikilisi yozlaşma sürecini başlatmıştır. Tüm yozlaşma sürecinde değişmeyen bazı noktalar vardır:

1.Coğrafi adlar
2.Dinsel özler (yaratıcıya olan hayranlık gibi)
3.Özel isimler

Buna göre ölçüt olarak alacağımız şey nedir? Ölçütmüz Ma (toprak ana) tanrısına tapan ve o dili konuşan gruptur.

Önerme 1 : Bu kavimden bir çok kavim türemiş dil yozlaşmıştır.
Önerme 2 : Bugün bile kullandığımız kelimeler olabilir.

Her ikiside doğrudur.

Örnekler : Kaan ile Kenan arasında ilişki nedir ?
Ma dilinde KA baş buna istinaden KUTSAL demektir. Yani en büyük ulu lider Tanrı MA dır. KA onun kutsallığını ifade eder. Ma dilinde NAN veya NA ülke anlamındadır.

Dönüşüm 1) AGAMEMNON = aka ma nan = ma ülkesinin kutsal komutanı (helence zannedilen bu kelimenin ne helen dilinde nede şimdiki yunan dilinde bir anlamı yoktur)
Dönüşüm 2) Farsi “a-ka” veya türkçe “ağa” kelimeleri.
Buna göre ;
KA-AN = Ülkenin kutsal başı (lideri)
KE-NAN = Kutsal ülke (toprak)
“Kenan Vadisi” MUSA’nın kavmini götürmek istediği yerdir. Musevilere göre orası kutsal topraklardır ama “Kenan” özel isimdir ve ne ibrani nede semit dilinde anlamı yoktur. Burada dikkat edilecek nokta “Kenan” aslen cografi bir isimdir. Ve sümer yazıtlarında bile adı “Kenan” dır. O halde bölgeyi isimlendiren onlardan daha eski bir olgu vardır.

KHAN = KAAN
TAR = TA-ARA
TA = Kainat (göksel olan herşey)
ARA = Sunak (din)

Böylece TAR-KHAN
Kainatın ve dinlerin kutsal lideri (koruyucusu) anlamını ifade eder…

MA-Nİ-TU = MA-NA-TA
Amerika yerlilerinin (yaygın anlayışla kızılderililer) taptıkları Manitu adlı tanrı bize pek yabancı olmayan Mani dini tapkısını dile getirir… Yerliler kendi ağızlarında ölünce “Manitunun Yeşil Çayırları”na gideceklerini söylerler… Ma dili çok net bir şekilde “Manitu” kelimesini “gök ülkenin tanrısı” olarak tercüme eder…
Ve bugün tümden varım ile daha eskiye ulaşabiliyoruz, zira hangi dili konuşursa konuşsun, hiç bir kavmin gücü coğrafi isimleri değiştirmeye yetmez.

Fonografik Değişim

Kullandığımız kelimeler ,duyduğumuz sesler ile ilgili olarak sürekli bir değişim gösterirler.
Duyabildiğimiz ve anlayabildiğimiz sesler algıladığımız harflere dönüşür.
Aynı harfinin harfine dönüşümü gibi, Ülkemizdeki bu yaygın fonografik dönüşüm
Zaman zaman kız yerine gız diyen anadolu insanımı haklı yoksa yazı dili mi haklı tartışmasını ortaya atar.
Her dil kendi fonotik yapısını kendi yaratmıştır,Alışageldiği sesleri kullanmak insan ırkının doğal bir hakkı olmuştur.

Kısaca asırlarca süren bir kulaktan kulağa oyunudur bu…Alttaki satırlarda bu oyunun akılalmaz ispatını göreceksiniz.

Kuran kelimesi

Ku-ran = Kuwa-Ara-Wana = Kutsal Kitap

Kuwa = Kutsal
Ara = Sunak-Din (kitap)
Wana = Ait olan

Kuwa-Ara-Wana okunuşu = kuarana

Tevrat Kelimesi

sami dillerine göre dönüşüm
Daw-rat = Dawa-Ara-Ata (Aka) = Kutsal Yasa Kitabı

Helen dillerine göre dönüşüm
Theu-rat = The-arat (Themis helen dilinde “Yasa”, sonradan adalet tanrıçası)
Da-wa MA dilinde “Yasa” anlamındadır.
(Arap dilinde “Dava” kelimeside “Yasa” anlamındadır.)

MA dilinde Ara, Ra kelimeleri Sunak anlamındadır. Sunak rahiplerin emrindeki kutsal mekandır ve bir yazıtla korunur… “Ara” kelimesi yazıta işaret eder veya konmuş kuralları..
Bu da günümüzde kitabı ve dini ifade eder…

MA dilinde (Kawa) kutsal demektir.
Biçemleri KU, KUT, KUR, KA, AKA, ATA,AWA,AYA dönüşümü ile sıralanır.

Ma Dili Sözlüğü

Kawa : Kutsal , Tanrıçanın erkeği, Baba
Kuwa, Kut, Ka, Ha, Ku, Suwa, Su, Swa, Awa, Aya, Ata gibi dönüşümler de aynı anlamı taşır

Ara : Sunak, Yazıt, Din, Kitap- Ar, Ra, Rab

Na : Yer, Evren, Mekan – An, Nan, Nun

Ma : Tanrıça, dolayısıyla ulu ve ulaşılmaz Yüceliği kasteder.
Ana, Ama, Mama, Ani, Ni ,Mo, Mu, Amo gibi Dönüşümler de aynı anlamı taşır.

Ta : Bilinmeyen Noktaya işaret eder, Evren, Uzaklık – At, Tu, Ti

Arba : Su, Nehir ,Deniz – Arwa, Rv, Rb, Ro, Ars, Arı

Lu : Işık, Güneş – La, Lat, Li, Lim, Lu, Lut, Lum

Wi : Gökyüzü, Wu, Yi, Ya

Ka : İnsan, Adam (tanrıçanın erkeğini kastederek) – Kan, Da, Ada, Ad

Dawa : Ev,Yasa – Dama, Hama, Hana

Wa : Ateş – Ha, Fa, Ca, Şa

Araştırmamızın doğruluğunu test etmek için son hecemiz Wa(ateş) ya bir göz atalım.

Türkçe : Ocak-Sıcak-Baca–Cayır-Ateş(Ataş)-Aş (Yemek Ateşte pişirilir) ve Şa-man (ateş adamı) Şaman gece yakılan ateşin sahibidir, klan ateş etrafında dizilir, kararlar alınır, konuşulur, eğlenilir. Bu sırada şaman kötü ruhları kovar, klanın selameti için ateşe bi takım otlar atar. Dilekler diler, büyü yapar.
Türkçede Ataş kelimesinin önüne gelen hecesi Kutsal Anlamındadır.Türklerde Ateş Kutsaldır. Asla su ile söndürülmez.

Fransızca : Feu(Fö)-Chaleur(Şalör)-Charbon(Şarbon)-Calorie

İngilizce : Fire – Warm(Vorm)- Hot(Hat)-Coal-Funnel(Fanıl)-Furnace-Fever

Fuat Kenan Çakır

Luvi Dili

Luvi dili (Luvice veya Luwice) Anadolu’nun yerli halklarından biri olarak kabul edilen Luviler’in dili olup, Anadolu’nun en eski dillerinden biridir. Bu aynı zamanda, Hititler’in hiyeroglif yazılarında kullandıkları dildir.(Mısır ve Girit hiyeroglif yazısından farklı olan bu hiyeroglif yazısı daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda kullanılmıştır.)

Anadolu’nun Hitit-öncesi tarihi henüz tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, 20.yy.’daki arkeolojik bulgular, Anadolu’ya yapılan Yunan göçünden çok daha önce, bu topraklarda Anadolu’nun yerlileri sayılabilecek Luvi ulusunun yaşadığını ortaya koymuştur.

Hititler’in çivi yazılı belgelerinde bu halktan Luvili (Luwi’li) olarak söz edilmektedir. Hitit imparatorluğunun yıkılmasından sonra Hititler’in çivi yazısının unutulmuş olmasına karşın, Luvi dili ve yazısı biraz değişikliğe uğramakla birlikte Anadolu’da varlığını sürdürmüştür. Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” adlı ünlü yapıtında belirttiği gibi, Pelasgos denilen insanlardan kalma tarihsel adların Luvi dili temeline dayandığı ortaya çıkmıştır.

Anadolu’nun en eski dillerinden biri olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi kültürel gelişimin Mezopotamya’dan veya Yunan yarımadasından Anadolu’ya değil, Anadolu’dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığı tezini güçlendirmiştir.

Luvi diliyle yazılan Hitit hiyeroglif yazısı H.T. Bossert’in katkılarıyla 1946 yılında çözülmeye başlanmış ve çözülme çalışması tam anlamıyla 1960’ta Emmanuel Laroche tarafından tamamlanmış olduğundan, yer ve ilah adlarına ilişkin olarak, Batı’da bu tarihten önceki etimolojik açıklama getiren yazılar geçerliğini yitirmeye başlamıştır. Büyük İskender döneminde Anadolu’nun Luvi ve Hitit kökenli adları hellenleştirilmeye çalışılmışsa da, esas yapılarını korumuşlardır. Anadolu ve Trakya’daki Yunanca yer adlarının yüzde yüzü olmasa da çok büyük bir kısmının Luvi dilindeki adlarından türetildiği anlaşılmış bulunmaktadır. Ayrıca eski Yunanca sanılan pek çok sözcüğün (dram, drama, tiyatro, komedya, tragedya vs.) Luvi kökenli olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. [1]

Luvi dili üzerine en fazla araştırma yapmış yabancı isimler arasında Emmanuel Laroche, 1973’te bu dili “Luvi dili” olarak kabul edip, tanıtan David Hawkins, Piero Meriggi ve Türk isimler arasında Bilge Umar ve Ali M. Dinçol sayılabilir. Luvi sözcüğü Hitit dilinde “ışık insanı” anlamına gelir ki, Luvi dilinde “ışık, parıltı” anlamına gelen “lu” kökü birçok dile “ışık” anlamında geçmiş olup, birçok dilde halen kullanılmaktadır (Örneğin, ilah Apollon’un Likya’lı sıfatının kökeni Luvi dilinde ışık anlamına gelen, kurt anlamındaki “lyk” ya da “lu” sözcüğüdür ki, sözcük Latince’de lux biçimine dönüşmüştür. Ayrıca, Hellen dilinde hiçbir anlamı bulunmayan Apollon adının kökeni de Luvi dilinde “su” anlamına gelen “apa” sözcüğünden gelmekte olup, ilk yazılışı Luvice ap(a)-ull(a)-wana’dır; bu ilah, Etrüsk dilinde Aplu, Apulu, ya da Aplum biçimlerinde belirtilmiştir).

Günümüzde, Likçe denilen Likya dilinin Luvi dilinin bir türevi olduğu kabul edilmektedir. Luviler’in yaşadığı kentlerden biri, Luvi dilinin konuşulduğu Truva’dır (Troya). Yedinci Truva kentinin B katmanında bulunan hiyeroglifik mühür Bir grup bilimci Luviler’in Anadoluda yaşayan Alevilere yakin bir toplum oldugunu düşünürler.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Luwice

Ana Tanrıça MA

MA kimdir?

İnsanlar Onu: Kawa, kuwa, awa, ata, ama, aya, kubala, kibele moo, rama, maya, manitu, dawa, deus, zeus, ara, ra, kangrı, tengri ve daha birçok isimle çağırdılar.

Ana Tanrıça MA kimdir sorusu ancak cok yönlü bir bakış açısı ile ifade edilir, net bir kimliği yoktur. Tam anlamıyla anadolulu veya mezopotamyalı dememizde mümkün değildir. Yeryüzündeki tüm kıtalarda ona ait birşeyler yakalayabilmemiz mümkündür, hem tanrıdır hem tanrıçadır.. her kültürde değişik bir görünüm ile karşımıza çıkar ama o ilktir, tektir, tüm çok tanrılı kültürlerin hatta tek tanrılı dinlerin anasıdır. Esin kaynağıdır. Ayrıca ilkel rastlantıların ürünü değildir, yaşadığımız tüm çağlara adını ve dilini entegre etmiştir. (entegrasyon önermesi tezimizin ana hatlarını oluşturmaktadır). Tarihçilere göre o sadece bir figürdür. Anlaşılmaz nedenlerle kimliği gizlenmiş veya farkına varılmamıştır.

Bu figürlerde ana tanrıça , anaç ve hamile görüntülenmiştir. Üç memesi ve göbeğinin üstünde üçgen! sembolü vardır. Omuzlarında gücü simgeleyen apoletleri ile bağdaş kurmuş çıplak bir kadın heykelidir, cinsel organı görülmez, hamile karnı kapatır onu. Üç memesi ile toprağı ,havayı ve suyu emzirir, bu üç element hayatı simgeler, kısaca o doğayı (dünyayı) doğurmuştur. Ve bu elementlerin oluşturacağı kurallar zinciri hayatın yeni elementlerini doğuracaktır. Böylece bu oluşum kaçınılmaz olarak tüm dinlerin yapı taşı olacaktır.

 Tezimiz ana kaynağını isimlerden almaktadır, bunlar özel isimler, tanrı isimleri, coğrafi isimlerdir. İsimlerin özellikle özel isimlerin konuşmaya başlayan ilk primatların (ilk insan) kullandıkları ilk kelimeler olabileceği bir çok antropolojik kaynak tarafından öngörülmektedir. Tezimizde özel isimlerin epistomolojik (hece yapıları) çözümlerini yaparak ma kültürü ile yakınlığını araştırmaya çalışacağız.Böylece MA adının tanrının ilk adı olup olmadığı tartışmasını ortaya atacağız.Tevrat babil kulesi yapılana kadar tüm dünyada tek dil kullanıldığını belirtmekte,bunun gerçek olup olmadığını hep birlikte göreceğiz.Bu konuya yardımı dokunacak herkes bana email atabilir,yardımlarınızı bekliyorum.

Dil’in Evrimi

Bugün dünyada yüzlerce dil kullanılmaktadır. Ses ve gramer yapısı veya yüklendikleri kelime anlamları açısından birbirinden farklı olan bu dillerin tek bir dilden türemiş olacabileceğini acaba düşündünüz mü?
Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan toplulukların oralara nasıl gittikleri, kendi kültür ve dillerini nasıl geliştirdiklerini, En önemlisi kendi dinlerini nasıl yarattıkları konusunda en ufak somut bir araştırma yoktur. Bizlere söylenen sadece o dil, din ve kültürün orada olduğudur. Kutsal kitaplar insanın konuşmaya Hz. Adem ile başladığını ve Tanrı’nın cisimleri adlandırarak Hz. Adem’e bildirdiğini söyler. Bence aksi kanıtlanmadıkça doğru olan görüş budur, kaldıki insanın maymundan geldiğini varsaysak bile konuşmaya başlayan ilk insanı Adem olarak algılamamız gerekmektedir.

Başka bir açıdan bakarsak, ancak insan fizyolojisinin izin verdiği sesleri çıkarabilir ve duyarız, böylece insan tabiatının evrensel gücüne karşı koyamayız, tabii olduğumuz fiziksel kurallar ister tabiattan gelsin, ister tanrısal olsun sonuçta bir büyük gücün adlandırdığı gibi konuşmak (dil) zorundayız. Konuşmaya başlayan insanların cisimleri adlandırırken kullandıkları heceleri notalara benzetebiliriz. Varolan 8 nota ile milyonlarca melodi yaratma olasılığı vardır ve elbette 8 hece ile yüzlerce cisim ve kavramı seslendirebilmek mümkündür. İşte bu Araştırmamızın amacı öz heceleri o günkü değerleri ile inceleyip kavramlarını ve anlamlarını, günümüz dünyasında veya antik çağlarda kullanılmış cografi veya özel isimlerle karşılaştırarak ,evrensel bir temele yerleştirmek, ve tanrı kelamı olan o ilk hecelere ulaşarak batı dünyasının bize sunduğu tüm yalanları tersine çevirmek.

Alıntı

Not: Bu konuda daha derin ilgi ve bilgi sahibi okuyuculardan döküman ve yorum katkısı rica ediyorum.