Yine Oyun

Gerçekten tuhaf bi oyunun içindeyiz, umarım bu oyunu zevkli oynamayı beceririz.

Bu arada gerçekten inatçı bi karla karşı karşıyayız 🙂 şu anda biraz yükselmiş olan güneşin önüne beyaz bi tül geçirdi, onunla hala bakışıyoruz aynı anda her biri birbirini (manyetik olarak) iten kar tanelerinin tipiye yakın bi lapa lapa yağış sürdürdüğünü görebiliyoruz. Her ikisi de gözlerime bakarken yere kadar inen camın önüne bi güvercin geldi ve bi selam atıp gitti. Ben sizlere bunları fotoğrafını çekercesine paylaşmaya çalışırken güvercinin gözlerini kaçırdım 🙁

ZeynepM: sibel seni çok seviyorum allah şahit sende biliyorsun ki bu evde çok enerjin var..fizik bedenin şu an burada olamasada içimden senle ve bu vesileyle dostlarla nazarımı paylaşmak geldi..malum dün batı çok şey söylemişti..bu sabahta karlı dağ…lar pembe ama karsızlar mordu..karşımda alış veriş merkezi özdilek-niyet-duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var 🙂 sonra doğuya geldim hem çamaşır asıp hemde güneş doğuşunu izlemek için nasıl bir cezbe bu soğukta bakanın içi eriyor..içeri girincede doğuda kalıp izlemek istedim.çift camya güneş ikilendi sonra bir çok oldu.. drekt bakınca bazen içi kararıyor gibi oluyor nemrutta gün doğumunu hatırladım.(tez konum optik hareket ilişkisi o zaman gitmiştim)hemen odaya baktım karanlık.. :)a ne oluyoruz dedim..bedenimde nasıl bir sıcaklık sanki güneş beni okşadı..klimadan daha sıcak ve latif..oysa dışarısı soğuk cam bana soğu ulaştırmadan drekt güneşin özünü verebiliyordu..aşık oldum.. :)) (kendime aşkım herkesce malum 🙂 ) sonra birşeyler yemek için mutfağa batıya gittim..aman allahım bulutlar dağlar evin karşısındaki orman ormandaki ağaçlardaki yansımalar dağda ki latifeler.. ağzım açık kaldı orgazma 5 kala..işte insanlarda böyle kendince yansıtıyorlar ışığı hepsi çok güzeller duygusu geldi..kaynağı özledim..doğuya geldim..güneş yükseldiği için artık onu görmek için oturmam gerekti..armuta oturdum..sehpada da notbook vardı..senin yazını gördüm..içimden yazmak geldi bu en güzel güneşe ve güneşlere..hepimizi çook seviyorum.. muck..

SiibelA: Ahhh zeynep işte bu! Şimdi gerçekten ANladın beni. Yani AN’ına konuk ettin. Şükürler olsun

ZeynepM: cam hakındada yazmak istiyorum.daha önce çalıştığım bir malzeme optik nedeniyle..cam canlı kendi tansiyonu var..silisyum kum yani kaya yani kadim bilgeliklerle dolu..en kırılmaz camların bile ölümsüzlük suyuna batırılırken topuğundan tutulu…p oraya su deymeyen çocuk gibi tek bir noktası var ki onu tuz buz ediyor..camlarımızı temiz tutalım,tansiyonuna dikkat edelim.vuruşun ne zaman aşilin topuğuna geleceği belli olmaz..her an hazır olalım..ölümle koyun koyuna.. :)) sibel ben bu hayatta sen oldum..sen bak ta ben oldun.. aramızda cam kalmadı… :)) aşk bu özleyiş bu hiç belli olmaz..

**

Tıpkı kuşlar gibi, trilyon kere trilyon-hesaba sığmayan kar tanecikleri de birbirleriyle hiç çarpışmadan yağmaya devam ediyor. Ancak Dünya’nın toprağına bastıklarında birbirlerinin üstüne yığılıyorlar ve kısa bi hayatları oluyor, güneş çıkıncaya kadar…

ZeynepM: üstelik hepsi senin daha önceki yazılarında da belirttiğin gibi özel ve biricik..hiç birinin rolü diğerininkinden daha önemli ya da önemsiz değil.rızayla rollerini en güzel şekilde dansla icra ediyorlar..insanın içinden kalkıp bu uyumla dans etmek geliyor..aşka davetiye her biri..gel bize katıl bize davetiyesi..sende kendi dansını uyumla yap davetiyesi.. biriz fark et davetiyesi.. :))

**

Bu arada az da gülelim (az önce mason simgeleriile ilgili bi laf edildiğinden aklıma geldi): Hayatımın tamamiyle farklı iki ayrı evresinde Masonlardan kendilerine katılmam için iki kez teklif aldım. Nazikçe reddettim. Bildiğimden değil hiç bişeye bağlı olmak istemeyen gözlemci durumumdan dolayı. Geçen yaz, (aslında bana 4 yıl önce hediye edilmiş fakat bir nedenle başlayıp devam edemediğim) Fraternis kitabını büyük bir zevkle ve merakla okudum. Belki de ismimden kaynaklanan buraların (anadolu ve civarı) koruyucusu hissi ile, Burak Eldem’in titizlikle observer kalmaya çalıştığı 2500 yıllık öykü bana hoş mu yoksa tanıdık mı geldi bilemiyorum. Fakat işte orada son aşamalarda sıra masonlara gelmişti. Ve bence Burak da o konuda henüz emin değildi; çünkü onbinlerce yıldır öylece birbirine karışan kar suları gibiyiz 🙂

**

Güle gülee güle güleeeee güle güleeeeeeeeee, sevgili kar frekansım her ne getirdiysen ve götürüyorsan eline sağlık, varol, nurol.

Rüya gibi

Burada her sabah güneşin doğuşu ile başlayan, istikrarlı rüyanın, bütün insanlar tarafından desteklendiğini, çünkü bu rüyayı ortak olarak gördüğümüzü anladım. 🙂 (bakınız)
Geç oldu ama güç olmadı çok şükür.

**

Şaşkın’lıkla Aşkın’lık arasında taşkın bi şey var sanki! Acaba nedir nedir?

**

Olayın kökü cennete kadar gider! Orada her şey apaçık, çıplak ve masumken orta yere elma ağacını kim ve neden dikmiştir? (Bakınız ÖRTÜK)

**

İyi bi dedektif, olan bitenin, doğanın izini sürerken aynı anda kendi izini de sürebilendir 🙂

**

“Filin başı belada olduğu zaman, ona kurbağa bile yol verir” Hint Atasözü

**

Fraternis’i bitirdim çok şükür. İki haftamı pençeledi haylaz şey! İçerik çok ilginç, Sybıl kültünden Etrüsklere, Roma tarihine,hristiaynlığın diktatör elinde ortaya çıkarılıp kendilerini nasıl yuttuğunu, bin yıl boyunca avrupayı inim inim inletip, görülmemiş mezalimini, gizemli Cathar’lıları, islamiyetin yayılmasını,haçlı seferlerini, sonuç olarak her yol Roma’ya mı yoksa Bağdat’a mı çıkar, gerçekten muhteşem bi 2500 yıllık yolculuk yaptık Burak Eldem’in bu çalışmasıyla. Her şey güzeldi, tek itirazım yazarın üslubunun mehteran gibi bi geri iki ileri gidişinin sallantı ve sıkıntısı idi. Dalgalı denizde yol alabileceklere kesinlikle öneriyorum.

Anne, Anna ve Anadolu

  

Çocukluğumdan itibaren birçok Adanalı dostum, arkadaşım oldu. Aradan çok uzun zaman geçti de belleğim mi beni yanıltıyor bilemiyorum ama benim tanıdığım Adanalılar, her şey bir yana, zevk sahibi, görgülü, eğlenceli, hayattan tat almayı bilen insanlardı. Kent hayatının içinde olup da maçoluğa, kabalığa prim veren bir Adanalı’yla karşılaşmamışım hiç bugüne kadar; belki rastlantıdır, bilemiyorum. Adana’ya gitmeyeli uzun yıllar oldu gerçi ama eski günlerden aklımda kalan, Babamla birlikte Onbaşılar’da yemek yemeğe giderken sokakta karşılaştığımız şık giyimli, güler yüzlü (hatta sık sık kahkahalar atan) erkekler ve kadınlar. Benim hatırladığım Adana, erkeğin kadının önünde değil yanında yürüdüğü; kadınla erkek arasında maçoluk duvarının değil, muhabbet çitlerinin olduğu ışıltılı bir şehirdi. Ama bütün büyük kentlerdeki hızlı demografik değişimi göz önüne alınca, “Belki de artık Adanalılık böyle bir şey olmuştur, doğrudur” diye düşünüyorum ister istemez.

Oysa bu kentin binyıllar öncesinden kalma adı bile, başlı başına maçoluğun reddini içerir ironik bir biçimde. Luwi dilinde Adanuwa ya da Atanwa olarak anılan Adana, tıpkı Anadolu’nun çok büyük bir bölümü gibi “anne merkezli” (matrifocal) kültürün yüceldiği yerlerden biriydi ve kentin adı da “Ana Tanrıça’nın Ülkesi” anlamına geliyordu zaten.

Yer adları çoğunlukla belleğimize çocukluktan itibaren çakılıp yerleştiği için, genellikle orijinleri ya da sözcük anlamları üzerine düşünmek aklımıza gelmez. Oysa bunu yapmaya bir kez başladığınızda, hele bu üzerinde yaşadığımız ülkede, başlangıcı en az altı bin yıl öncesine dek giden yaygın ve güçlü bir kültürün izleri ve sembolizmiyle karşılaşırsınız. Bu sembolizmin merkezinde de doğurgan, besleyici, koruyucu ve sevecen Ana Tanrıça figürü bütün karizmasıyla belirir.

Anadolu, yeryüzünde uygarlığın başladığı en eski coğrafyalardan biri (hatta doğrudan “en eskisi” bile demek mümkün.) Bu nedenle, bugün varlığını sürdüren yerleşim merkezlerinin birçoğu, günümüzden binyıllar önce kurulup, defalarca el değiştirmiş, işgale uğramış, kimi zaman yakılıp yıkılsa da yeniden inşa edilmiş, son derece eski kent ve kasabalar. Doğal olarak, birçoğunun bugün hâlâ kullanılan adları, bu çok uzun zaman dilimi içinde ses deformasyonuna uğramış olsa da, orijin olarak binyıllar öncesine ait. Büyük bir bölümü, Hellenistik yayılma döneminde “Helenize” edilmiş ve hatta anlamından koparılıp soyutlanmış adlar bunlar. Bir bölümü de Türkçeleştirilme süreci sırasında deforme olmuş ve ses benzeşimi üzerinden giderek Türkçe sözcüklere benzetilmeye çalışılmış.

Tipik örneklerden biri, Adıyaman, sözgelimi. İlk duyduğunuzda, “İsmi yaman olan” gibi bir çağrışımdan yola çıkarak bu adın verildiğini düşünüyorsunuz ama hiç de öyle değil. Kentin, geçmişi en az üç bin beş yüz yıl önceye giden orijinal adının, yine Luwi/Pelasg dilinde Ada-uma-(wa)na olduğu sanılıyor. Yani, “Ana Tanrıça Halkının Ülkesi”.

Anadolu’da, özellikle de Batı Anadolu’da, hangi yerleşim yerinin adı üzerinde etimolojik araştırma yapmaya kalksanız, çoğunlukla karşınıza bu “Ana Tanrıça” kültü ve ona ait sembol ya da değerler çıkıyor. Genellikle bu adlar, yaklaşık iki bin beş yüz yıl önceki Helenleşme sırasında Yunan diline uydurulmaya, benzetilmeye çalışarak deforme edilmiş ve değişerek günümüze dek gelmiş. Sözgelimi Manisa’nın kökeninin, yakın zamana dek Helen dilinde “Magnesia” olduğu, yani kentin Yunanistan’daki Magnesia’dan göç edenlerce kurulduğu düşünülüyordu. Oysa daha derin araştırmalar, çok daha eskilere giden bir orijine dikkatleri yoğunlaştırdı: Luwi dilinde “Ama” sözcüğü, tıpkı türevi olan “Ada” gibi “Anne” anlamına geliyor ve Ana Tanrıça’yı vurgulamak için kullanılıyordu. Çoğu Luwi/Pelasg sözcüğü gibi, uzun ve bileşik isimler oluşturulurken sözcük başında yer alan sesli harfler düşürülüyor ve “Ama”, birçok kullanımda “Ma” halini alıyordu. Daha Helenler gelmeden çok önce, Manisa’nın Luwi dilinde Ma-ka-wana-assa olarak anıldığı; sözcüğün ilkin Makanassa, ardından da Helen deformasyonuyla Magnasa ve nihayet Magnesia haline getirildiği anlaşıldı. Anlamı, hiç de sürpriz değil: “Ana Tanrıça (Ma) Ülkesinin Kenti” (“ka” eki yer bildiriyor ve çoğunlukla kent anlamına geliyor.)

Luwiler diye bir halk var mıydı, yoksa bu daha doğru bir tanımlamayla aynı ya da benzer dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan farklı sosyal/etnik grupların bir bileşimi olarak mı anlaşılmalı? İşin bu yanı, ayrıntılar üzerinden yürüyen yoğun tartışmalara kapı açıyor. Ama net ve güvenli bir ifade gerekirse, şunu söylemek mümkün: Luwi dili, günümüzden dört bin yıl kadar öncesinden başlayarak Anadolu’nun değişik yerlerinde farklı lehçelerle konuşulan oldukça yaygın bir dildi. Yine yakın zamana dek, Hint-Avrupa ailesine ait olduğuna kesin gözüyle bakılıyordu ama son yıllarda yapılan araştırmalar ve sunulan tezler, bu dilin aslında Anadolu’nun eski ve yerleşik bir dili üzerine Hint-Avrupa eklemeleriyle oluştuğu görüşünü gündeme getirdi. Orijinle ilgili uzmanlık gerektiren uzun tartışmaları burada sıralamanın fazla anlamı yok. Yalnızca şunu söyleyelim, yeter: Luwi dilini konuşanlar her kimdiyseler, Anadolu’nun, başlangıcı en az günümüzden sekiz bin yıl öncesine dek uzanan matrifocal, yani “anne merkezli” kültürünü büyük oranda benimsemiş ve sindirmişlerdi. Bu nedenle, büyük ataerkil dönüşüm sonrasında bile Anadolu’da Ana Tanrıça inancı ve dünya görüşü, uzun süre direndi. Silinmeye başlarken de, yavaş yavaş günlük hayat kültürünün ayrıntıları içinde eriyerek, bir anlamda başka bir süreçten geçip “kalıcılaştı”.

Altmışlı yılların başlarında James Mellaart başkanlığında bir ekip Çumra yakınlarındaki Çatalhöyük’te oldukça verimli kazılar gerçekleştirip, günümüzden sekiz bin yıl öncesine ait son derece etkileyici bir yerleşim yerini günışığına çıkardığında, ilgi bir anda Anadolu’nun bu eski kültürüne çevrilmişti. Mellaart ve birlikte çalıştığı arkeologlar, Çatalhöyük’te yerleşik ve gelişmiş bir düzenle karşılaştılar. Ayrıca, kutsal mekanlar başta olmak üzere, kazı alanının birçok yerinde ortaya çıkan “doğurgan ana” figürinleri buldular ki, büyük resmin ortaya çıkmasında bu, belirleyici ipuçlarından biriydi. Çatalhöyük, bilinen en eski matrifocal yerleşim yerlerinden biriydi ve muhtemelen de, kökü daha da eskilere uzanan bir geleneğin mirasçısıydı, verilere göre.

http://www.derki.com/ana/index.php/sayi-34/43-anne-anna-ve-anadolu