Dizilerde ne var ne yok

Yeni sezonda izlediğim diziler şöyle 🙂

1.sınıf olanlar:

  1. Heroes… “Onları kahraman yapan seçiimleri!” Bu sezonda yeni bir gurup eklenmiş oyunculara. Prison Break dizisinin en kötü en manyak elemanını ithal etmişler. İlk iki bölümden gördüğüm kadarı ile bu dizi, metafizik jargonun tüm bilgilerine sahip bir senaryo ekibinin elinde. Metafizik, mistik hatta dinsel konularla ilgili arkadaşların konuları görsel olarak işleyebilecekleri zevkli dersler var içerikte 🙂 Ve ben hala yazımm ekibine aynı soruyu yöneltmeye devam ediyorum: “Dizide ne zaman bir Türk olacak?” (Cnbce-pazar)

  2. Prisoner… llk bölüm dündü. Başlangıcından anladığım, Truman show’un onüçüncü kattan(!) görünüşü gibi bi şey. Bekleyip göreceğiz. (cnbce-pazar)

  3. Flash Forward… İlk altı bölümünü izledik. Yeni başlayanlar içinde en göz dolduranı bu dizi. 2009-2014 jargonuna oldukça uygun düşen, güncel-bilimkurgu denebilecek bir yapım. Buram buram LOST kokuyor. Kurgu çok ilgi çekici fakat uyarladıkları kitaptan farklı kullandıkları öğeler var. Baş roldaki FBI dedektifi arkadaşımızı bu çapta bir dizi için başarısız bir seçim gibi görüyorum, şimdilik. (Dizimax-çarşamba)

  4. Fridge… Bir çeşit Xfiles versiyonu. Bilimkurgusal yapısı fena değil ancak oyuncular sayı olarak da çarpıcılık anlamında da zayıf kalıyor. Şimdillik ümid vadediyor. (Dizimax-çarşamba)

  5. Lost… Giderek kafa karıştırıyor, yazarların sel suyuna kapılmış hallerini izlemek hoş.

2.Sınıf fakat gayet zevkli olanlar:

  1. Medium… Bana göre süper bir dizi, medyumluk, suçluların yakalanması gibi dizinin ana teması sıradan sayılabilir, ancak Allison Deboa’nın aile ilişkileri, gerek çocuk ebeveyn olarak, gerek eşler arasında örnek teşkil edecek denli hoş kurgulanmış. Yeni sezonda allison’a bazı kabiliyetler daha atfettiler, onlar ghost visperer’dan aşırılmış gibi duruyor! Oysa bu dizinin beşinci sınıf bir diziden alıntı yapmasına hiç gerek yoktu :((Dizimax-hafta içi her gün)

  2. Mentalist… Süper şirin bir adam, orta karar kurgusuyla, seyrederken dinlendiren bir dizi. Şu ara gösterimine ara verildi, yeni bölümleri merakla bekliyorum. Bir erkekte bu tür gift enterasan olmuş. (Dizimax)

  3. Merlin… Şimdilik ancak çocuklar için güzel diyebilirim, senaristler gerçek hikayeye dönebilecek mi yoksa bu düzeyde kalacaklar mı bilemiyorum. Oyuncu seçimleri harika, görsel olarak da gerçekten doyurucu, hele o ejderha görülesi canım 🙂 (cnbce-Pazar)

  4. Laverage… Güzel bir aksiyon dizisi, “bazen en iyiler en kötüler arasından çıkar” cıngılı ile veriliyor. Kurgu akıcı, karakterler harika.Biraz bond filmlerini andırıyor. (Cnbce-pazar)

  5. The Closer… Erkekleşmemiş bir kadın polis şefini izlemek gerçekten zevkli. Oyuncu ekibi zengin, kugu fena değil. Ben seviyorum doğrusu. (Cnbce)

  6. Criminal Mind… Harika bir diziydi, ancak baş rol  oyuncusu değiştikten sonra sanki bütün yapı çöktü! (Dizimax)

  7. Dr. WHO… İngilizler bilimkurgu yaparsa böyle oluyor! Bol gürültü,bol renk, sarsak kadınlar… Aslında fikir gerçekten güzel, bu kurguyu hollywood çekse daha güzel bi şey olurdu derim. İşim yoksa izliyorum ve sebebim de bi tuhaf; ingiliz ingilizcesinin -nerdeyse tamamen cogny olmuş- kulağımdaki farklı etkisini hissetmek 🙂

Hepsi bu kadar galiba 🙂

  1. A bir de bizden var: Bir kadın/bir erkek… Bi türlü saatini gününü öğrenemedim, rastlarsam zevkle izliyorum. (Türkmax)

Jane Austen Kitap Kulübü

Az önce seyrettim… Kadınların ve erkeklerin tarihine yıldırım hızıyla göz atmak bu olsa gerek.

Sahne şöyle başlıyor: Parise hiç gitmediği için utanç duyan genç ve güzel fransızca öğretmeni, kocasının Paris’e yapacağı iş seyahatine davet edildiği için mutluluktan uçarak, paris kitapları satın alıyor ve  gözleri zevk ve heyecandan çakmak çakmak halde, kocası ile bir barda buluşmaya gidiyor. Kocası barın üstünde asılı bir TV deen basketbol maçı izlerken dalgın şekilde karısına bi yanak veriyor ve heycanla patronunun kendisini falanca basketbol takımının bişeylerini incelemeye gönderdiğini söylüyor. Peki ya Paris diyor kadın burularak,  Anneni çağırırız on gün sende kalır diyor adam, annemle on gün mü?! diye adeta hıçkırıyor kadın ve kitaplarını alıp kapıdan çıkıp gidiyor, adam onun arkasından şöyle diyor: “ne yaptım ki şimdi ben?! barmen barın iç kısmında sessizce kıvranıyor, adam ona bakarak kollarıyla geniş bir çaresizlik işareti yaparken: “Bi şeyleri hep yanlış yapıyorum!” sonra ilave ediyor “üstelik neyi yanlış yaptığımı da bilmiyorum!

Başka söz söylemeye vaktim yok bi bomba daha geliyor! Söyleyen söylesin.

Hayatın tahta üzerindeki yansıması: GO

Mehmet Emin BARSBEY
Türkiye Go Oyuncuları Derneği İstanbul Temsilcisi“Sadece bir oyun” diyerek,
Başladılar oynamaya…
Evet, dün başlamışlardı…Bu eski Japon senaryosuna konu olan ve günlerce bitmek bilmeyen oyunun adı Go. Uzak Doğu’nun bu kadim zeka oyunu, bir eğlence olmaktan öte bir şey. Hiç çekinmeden söyleyecek olursak: Hayatın yansıması…
Go ve hayat arasında yapılan analoji eski zamanlara kadar uzanır. Rivayete göre, oğlunun zekasını geliştirmek isteyen Çin İmparatoru Yao (MÖ 2357-2255 ) oyunu icat etmiştir. Ancak oyun zaman içinde kökleşir. 1200’lere geldiğimizde Go, Çin’de müzik, resim ve kaligrafiyle birlikte kültürlü bir bireyden beklenen Dört Temel Beceri’den biri sayılır. Go sadece seçkinlerin nazik dünyasıyla sınırlı kalmaz. Meşhur savaş stratejisi uzmanı Sun Tzu tarafından kurulan “Karanlık Strateji Okulu” ve Çin devletinin diğer savaş sanatı ustaları tarafından oyun özendirilir ve desteklenir.

Uzak Doğu tarihinde yoğun olarak Go oynayan bir başka topluluk ise rahiplerdir. Go oynayan bir rahip ile oynamayan bir rahip arasındaki anlayış farkı, veciz öykülere dahi konu olabilir:

“İki rahip, sağanak yağmurun eşliğinde, çamurlu bir yolda yürümekteydi. Köşeyi dönünce, ipekten bir kimono giymiş güzel bir kız gördüler. Kız, bir su birikintisini geçemiyordu. Rahiplerden biri kızı çağırdı ve elleriyle çamurlu yolun karşısına kadar taşıdı. Diğer rahip, gece kalacakları tapınağa dönene dek ağzını açmadı. En sonunda, tapınağa geldiklerinde kendisini tutamayıp kızı taşıyan rahibe şu soruyu sordu:
— Biz rahipler kadınlara çok yaklaşmayız, dedi. Bunun tehlikeli olduğunu biliyorsun, neden öyle bir şey yaptın?
— Ben kızı yolda bıraktım, dedi birinci rahip; Sen onu hala taşıyor musun?”

Go’ya hem savaşçıların hem de rahiplerin ilgi göstermesi bir çelişki gibi görülebilir. Zira bu oyun hem savaşçıların keskin dünyasına hem de rahiplerin mistik dünyasına nasıl seslenebilmiştir? Bir takım hesaplamalardan ibaret olması beklenen bir zeka oyunu için bu kadarı fazla değil mi? Go’yla yeni tanışanların aşmaya çalıştığı bu çelişkiyi anlatmak için oyunla ilgili bir bilgi vermek isterim: Hesaplamalara göre evrende 9.3×10 üzeri 567 adet farklı Go oyunu oynanabilir. Evrendeki toplam proton sayısının 10 üzeri 90 olduğunu ekleyecek olursak bahsedilen sayının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Oyundaki ihtimallerin devasalığından dolayı, Go sadece zekayla baş edilebilir bir şey değildir. Bu sebeple en güçlü bilgisayar bile en düşük seviyeli profesyonel oyuncuyu yenmekten fazlasıyla uzaktır.

SEZGİNİN PEŞİNDE

Yine soracak olursak, bu oyunu daha iyi oynayabilmek için ihtiyacımız olan nedir? Bu sorunun tam bir yanıtı henüz verilememiş olsa bile ilk akla gelen cevap “sezgi”dir ve mümkünse sezginin yanında “kontrol”, “sabır” ve “denge”… Bu durumda Go, insan aklına hitap ettiği gibi ruhuna da hitap ediyor. Oyunda ilerledikçe kaçınılmaz bir şekilde ruhunuz, aklınız ve karakteriniz de taşlarla birlikte tahtaya yansımaya başlıyor. Şu Go deyişine kulak verin lütfen: “Zaman geçtikçe tahta oyuncuların zihninin aynası haline gelir. Bir usta öğrencisinin oyununu yorumlarken, onun nerede hırsına yenik düştüğünü, nerede yorulduğunu, nerede aptallık yaptığını ve nerede hizmetçinin ikramıyla dikkatinin dağıldığını söyleyebilir.”

Amacınız Go oynamaksa her şeyinizle tahtaya oturmalısınız. Kibriniz, hırsınız ve korkularınız tahtadan size yansıyacaktır. Bu da ister istemez sizi bunları gözden geçirmeye itecektir. Tıpkı her hamlede oyunun yeniden kurulması gibi, her oyunun sonunda da başka bir insan olarak gerçek dünyaya dönebilirsiniz. Belki bazen günler sonra…

Not: Harika bir takdim olmuş, eline sağlık Mehmet arkadaşım. Yakın gelecekteki oyunuma selam olsun 🙂 Ey anneler babalar, çocuğunuza hale GO öğrenmesi için önderlik etmediniz mi?

The Age Of Stupid

 “The Age Of Stupid” belgeseli hakkında

age-of-stupid

İklim değişikliği ve beraberinde getirdiği sorunlar hakkında bir belgesel film daha…

Filmi izlemeden önce isminden dolayı “acaba bir avuç elitin günahını bütün dünya halkına yüklemenin yollarını arayan bir belgesel daha mı” diye şüphelenmiştim. Ne yazık ki şüphelerimde yanılmış sayılmam. Filmin sonuna doğru acı bakla ağızdan çıkıyor. Ulus devletlerin egemenliğine son vermek amacıyla 20.yy’ın ortalarında kurulmuş bir teşkilat olan BM’nin iklim değişikliğine karşı Kyoto ile başlattığı küresel enerji kotası planı, kurtarıcı bir melekmiş gibi sunuluyor. Güya plana göre önce ABD, sonra Avrupa enerji tüketimini azaltırken gelişmemiş ülkeler artıracak, 2035′te mutlak eşitlik sağlanacak, 2065′e kadar son fosil yakıt kaynaklarını da kardeş kardeş paylaşacağız ve iklim değişikliğini de çözmüş olacağız. Çocuklara masallar… Dünyanın dört bir yanını silahlarıyla sarmış olmakla kalmayıp, gözümüzün önünde bu silahları ateşleyerek petrol kaynaklarını garantiye almaya çalışan ABD’nin, yalakası ve yardakçısı AB’nin bu plana nasıl razı olacağını biri bana izah etsin.

alıntı: http://cokus.wordpress.com/2009/09/28/the-age-of-stupid-belgeseli-hakkinda/

Alıntı kaynağında bu konuda alternatif yorumlar ve izahlar bulmak mümkün.