ENERJİ NEDİR

Fiziksel anlamda enerji, iş yapabilmesi yeteneği olan soyut bir değer ve kavramdır. Doğrudan ölçülmez. Doğrudan ölçülen diğer değerler aracılığı ile hesaplanır. Bu soyut kavram hareketle, pozisyonla veya vibrasyonla (titreme ile) ilgilidir. Enerji, objeler üzerinde etki yapan güçlere ve diğer enerji türlerine dönüştürülebilir. Bu enerji dönüşümlerinin bir çoğunda enerji tasarruf edilir. Enerji ile ilgili kavramları deneysel olarak demonstre etmek ve kanıtlamak mümkündür. Bilinen beş enerji türü vardır.

1.Kinetik enerji: Herhangi bir cismin hareketine bağlı olan enerjidir. Hareket halinde olan bir otomobil, durmakta olan bir otomobilden çok daha fazla kinetik enerji içerir. Göreli bir enerji türüdür.

2.Potansiyel enerji: Bir güç alanında yer alan bir objenin pozisyonu, şekli ve şemayili ile ilgili bir enerji türüdür. Çekim gücü potansiyel enerji türlerinden biridir. Yer çekimi dünya yüzeyine göre ölçülür. Potansiyel enerji de göreli bir enerjidir. Bir odada ölçüleceği zaman bir cismin zemine göre ne kadar yüksekte olduğu dikkate alınır. Obje yerden ne kadar yüksekde ise, o kadar fazla potansiyel enerjiye sahiptir.Diğer potansiyel enerji türleri arasında elektrik, kimyasal ve nükleer olanlar vardır.

3.Isı enerjisi: Tek tür enerji değildir. Çeşitleri vardır. Maddedeki moleküllerin rastgele hareketinin neden olduğu bir enerji türüdür.

4.Radyasyon: Elektromanyetik radyasyon, örneğin ışık, bir tür enerjidir. Önceleri ışık enerjisinin yalnız bir ısı türü olduğu sanılmışsa da, diğerlerinde dönüşebildiği için, kendi başına bir enerji türü olduğu kabul edilmiştir.

5.Kütle: İlk defa Einstein tarafından kütlenin bir enerjisi olduğu ileri sürülmüş ve bu enerji ünlü E=MC2 formülü ile ölümsüzleştirilmiştir.

Big Bang öncesi enerji, bu enerji türlerinden hiç birisi ile bağdaşmaz. Bu enerji türlerinin tümü maddenin varlığını gerektirmektedir. Madde olmadan bu enerji türleri olamaz. Big Bang öncesinde madde olmadığından nasıl bir enerjinin söz konusu olduğu ilginç bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yukardakilerden biri olmayan çok farklı ve gizemli bir enerji türü daha vardır. O enerjinin Big Bang sırasında ortaya çıkmış olması mümkündür. Bu maddeye dönüşen enerjidir. Madde bir diğer maddeye dönüşürken bu enerji açığa çıkar. Madde önce bu enerjiye dönüşür, sonra diğer maddeye dönüşür. Bunun için saf, pür enerji terimini kullabiliriz.

Örneğin:

Atomdan ayrılan nötronun ortalama ömrü 10-15 dakikadır.
Bu süre sonunda iki down ve bir up quark’dan oluşan nötron, bir proton, bir elektron ve bir elektron anti-nötrinoya dönüşür..

Bunu nasıl yapar dersiniz?

Nötronun içinde onlar mı vardır?

Hayır..
Nötron önce saf enerjiye dönüşür..
Ve bu saf enerji proton ve elektronla, nötrinoya dönüşür.

Elektronlarla protonların kendi üzerine çökmekte olan bir nötron yıldızında bir araya gelmesi sırasında da pür enerji döneminden geçilir.
Protonlarla birleşen elektronlar önce pür enerjiye, sonra nötronlara dönüşür.
Bunlar doğanın en gizemli ve müthiş mekanizmalarıdır.
Pür enerji, Big Bang’de açığa çıktıktan sonra maddeye dönüşen primitif enerji gibi davranıyor.

Kosmozda mevcut enerji yelpazesi son derece geniştir.
Astronomik yapıların doğuşu, yaşamı ve ölümü, başka bir deyişle en büyükten en küçüğe her türlü kozmik astronomik döngü, enerjinin harcanma ana teması ile ilgili varyasyonlardır.
Atomaltı öğelerin enerjisinden bahsedilebileceği gibi, milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksinin toplam enerjisinden de bahsedilebilir.
Bilimsel ölçmelerde her ikisinin de yeri ve önemi vardır.

Maddenin temel yapı taşı proton olduğundan enerjiyi, protonu temel birim olarak kabul ederek tanımlamak bir gelenek haline gelmiştir.

Herhangi bir astronomik olgunun enerjisi protonun kütle-enerjisi olarak ifade edilebilir.
Daha spesifik olarak enerji, GeV birimleri şeklinde yazılır.
Burada kabaca 1 (bir) GeV, bir protonun kütlesinin Einstein’in E=MC2 denklemine göre enerjiye dönüşmesine tekabül eder.
Burada G, gigadır. Yani milyar demektir. GeV, bir milyar elektron volt demektir. Aslında duran protonun kütlesinin karşıtı 0,938272 GeV’dir ama, biz onu bir kabul edebiliriz.

Enerji, logaritmik olarak ifade edilir. E=10wGeV formülünde w, enerji indeksini belirtir.
Logaritmik olarak ifade edildiğinden w değerinin bir artması, enerjinin 10 kere artması demektir.
Yukarda da değindiğimiz gibi kozmozda enerji kendini, son derece geniş uçlar arasındaki değerler şeklinde manifest eder.

Bu durumu bazı somut örneklerle açıklamada yarar vardır.

Bir megatonluk hidrojen bombasının gücü bir milyon ton TNT’nin patlayıcı gücüne eşittir. Bir megatonda w enerji indeksi 25,5’dir.
Yani w=25,5. Bu enerji ile büyükçe bir şehri yok etmek mümkündür.

Soğuk savaş zamanında tarafların 50 bin kadar bir megatonluk bombası olduğu tahmin edilmektedir.
Bunların karşılıklı kullanılması durumunda w şeklinde ifade edilen enerji indeksi 30,5 olacaktır.

Bunu, dünyaya çarpması muhtemel küçük bir astronomik obje olan ve çapı beş km’yi bulan bir kuyruklu yıldızla karşılaştıralım.
Bu objenin dünyaya çarpmasından açığa çıkacak kinetik enerjinin miktarı 10^8 megaton olacaktır.
Yani 100 milyon megaton TNT kadar olacaktır.
Bunun enerji indeksi w=33,5’dur.
Başka bir deyişle bir dünya savaşında patlatılan bütün hidrojen bombalarının toplamından bin kere daha fazla bir güce sahiptir.

Güneşin bir günde etrafa yaydığı enerji miktarı 8×10^18 kiloton TNT kadardır.
Başka bir deyişle, güneşin günlük enerji indeksi 41,4’dür.
Her ne kadar bu enerjinin çok küçük bir kısmı dünyaya ulaşmakta ise de, ulaşan enerji indeksi yine de 32’den az değildir.
Buna göre her gün dünyaya gelen güneş enerjisi, bir dünya savaşında açığa çıkacak kinetik enerjiden 30 kere daha fazladır.

Yukarda değindiğimiz elektron volt kavramı ilk defa 1912 yılında ortaya atılmıştır. Bir elektron volt, tek bir elektronun 1 voltluk potansiyel farkı olan bir ortamda hızlanması sırasında kazandığı enerjidir. Bunu joule olarak da ifade edebiliriz. 1eV=1,602×10^-19 joule dur.

Bu son derece küçük bir miktardır. Ama kozmik birimler arasında mevcut enerji farkı dikkate alınırsa, pratik önemi olan bir değerdir.
Bir GeV’nin karşılığı bir milyar elektron volt olup, bir protondaki enerjidir.

Bir kitabın beş sm’den masaya düşmesi, milyar kere milyar elektron volt enerji açığa çıkaracaktır.
100 wattlık bir elektrik lambası saniyede 6,24×10^20 eV enerji yakmaktadır.

Bir bardak çayı masadan kaldırmanın enerji indeksi 10’dur.

Hiroşima’ya atılan ilk atom bombasında w=23,5’dur.

Gözlemlenen evrenin enerjisi, GeV olarak 10^80, w olarak ise 80’dir.

Görüldüğü üzere evrende mevcut enerji aklın alamayacağı kadar büyüktür ama, sonsuz değildir. Yalnız hiçlik içindeki enerji sonsuzdur.
Aynı şeyleri ısı ve yoğunluk için de iddia edebiliriz, maddenin miktarı ve evrenin genişliği için de… Sayı ile ifade edilen hiç bir şey sonsuz olamaz.

(Alıntıdır)

Deneyimlemek

Dün arkadaşlarla geçen sohbetimizi hatırladığım kadarıyla aktarmaya çalışacağım.

xenix: Yeni gelişen nesille ilgili bir takım tespitlerim var. İnternet üzerinde okudukları şeyleri yaşamış gibi anlatıyorlar. Oysa deneyimlemeden, bir şeyi okuyarak nasıl tecrübe kazanılabilirki.

O: Okunarak yaşanmış gibi deneyimlenebilir ama.

xenix: Nasıl olur? Bugün hangimiz bir yemeği okuyarak deneyimlemiş oluruzki. Mesela yemek yemeyimi tercih edersiniz yoksa bunu okumayı mı?

O: Ben tabiki yemeyi tercih ederim. Ama insanlar bunu tercih etmedende yaşamış olabilirler. Ne tür örneklerle karşılaştın mesela sen.

xenix: Mesela bir arkadaşım, şu ortalıkta dolaşan tabu sohbetleri vardır. Mail olarak gelmiştir mutlaka. Benim çok eskiden bildiğim bir takım ilginç yazılı anıları, sanki kendi yaşamış gibi anlattı.

H: Bunun ne zararı varki. Yani seni ilgilendiren kısmı ne?

xenix: Beni ilgilendiren kısmı o nunla arkadaşlığı kesmemi sağlaması. 🙂

A: Benimde çok öncelerden okuduğum şeylerle ilgili buna benzer bir sorunum oluyor. Gerçekten okuduğum birşey mi yoksa yaşadığım birşey mi ayrımına varamıyorum.

O: Evet benzer durum bendede oluyor.

xenix: Zaten onda bir problem yok gerçekten. Çok eski birşeyi tabiki karıştırabilirsin ama, benim verdiğim örnekteki amaç ne olabilirki. Bir insan neden yaşamadığı birşeyi yaşamış gibi anlatma ihtiyacı duyar.

O: Sanırım grup içinde kabul görmek istemesi olabilir.

xenix: Evet bencede, ama bizi aptal yerine koyması bu kabulunu onaylar mı?

H: Sen aptal mısın?

xenix: Hayır değilim.

H: O zaman sorun ne? Bu kişinin yaptığı şey kendini bağlar. Sen yutmazsın olur biter.

xenix: Tamam yutmam ama, bunun doğru birşey olmadığını söylemek gerekmez mi?

  • Sohbet bu havada sürmüştü. Evet konunun özüne dönersek, gerçekten yeni yetişen nesilde bir takım deneyim eksiklikleri var ve bunları farklı şekilde kapatmaya çalışıyorlar. Kimisi ekşi sözlükten okuyup yaşamış gibi, kimisi mail yada forumlardan okuyup yaşamış gibi deneyimlerini insanlara aktarıyorlar.
    Vardığım sonuç, sosyalliğin daha az, bireyselliğin daha fazlalaştığı yeni nesil. Eskilerin deneyimlerini okuyarak yaşıyorlar.

Özne Enerjisi

Özne olmak zor, şey olmak kolaydır, dedim. Neden? Çünkü özne doğrudan doğruya enerjidir. Enerji de iş yapmak durumundadır. Enerji atıl kalamaz. Sürekli üretir, dönüştürür ve kendi de dönüşür. Enerji aynı durumda, eylemsiz, kalamaz. Sürekli eylem içinde olmak zorundadır. En temel eylem de düşünce eylemidir.

İşte bu bakımdan beynimiz sürekli faaldir. Çünkü her insan faildir de ondan. Ancak, anlamlı faaliyet (eylem) olduğu gibi, anlamsız eylem de vardır. Peki ama bu “anlam” konusuna kim karar verecek? Kimin eylemi anlamlı, kiminki anlamsız? Nasıl yapacağız bu ayırımı?

Yanıtı çok kolaydır. Her insanın eylemi kendisi için anlamlıdır. İnsan anlamsız bir eylem yapamaz. İstese de yapamaz. Ama, bana anlamlı gelen eylem size anlamsız gelebilir. Demek ki, “anlam” kişiseldir. Her insana göre farklıdır. Dolayısıyla “Anlam görelidir”.

Şu halde anlam içeren kavramlar da görelidir. Mutlak bir kavram var mıdır? Örneğin zaman ve mekan (uzam) kavramları. Bu iki kavram mutlak mıdırlar? Modern bilim (Görelilik ve Kuantum kuramları) göstermişlerdir ki ne uzam ne de zaman mutlak değillerdir. Uzam, değişmez bir yapıya sahip değildir. Daralıp genişleyebilir. Gözlemciye göre farklı boyutlar alabilir. Farklı görüntüler oluşturabilir.

Keza zaman da daralıp genişleyebilir. Geçmişten geleceğe uzanan mutlak bir zaman kavramı sadece bir varsayımdır. Bir ön yargıdır. Bize öğretilmiş olan “dün”, “bugün”, “yarın” kavramlarının bir uzantısıdır. Ya varlıklar ve nesneler? Onlar mutlak mıdır?

Her var olan bir süre sonra yok oluyor. Bu süre ise bazen çok kısa bazen de çok uzun olabiliyor. Neye ve kime göre uzun-kısa? Elbette ki bizim yaşamımıza göre. Ölçüt bizim yaşam süremiz. Ama bizim süremiz de mutlak değil. Bir süre için var olduğumuza inanıyoruz, bir süre sonra da yok olacağımıza inanıyoruz. Fakat, aslında ikisi de tam olarak doğru değil. Ne tam olarak varız ne de tam olarak yokuz.

“Tam olarak” derken şunu ifade etmek istiyorum. Özne enerjidir, dedim. Biz de özneyiz, dedim. Biz = Enerjiyiz, sonucuna vardım. Ama, enerji tam olarak var mıdır? Enerji denilen kavram, ne tam olarak var ne de tam olarak yok. Daha doğrusu, hem var hem yok. Çünkü enerjinin kendisini doğrudan algılamıyoruz. Sadece onun etkilerini duyularımızla algılayabiliyoruz. Sıcaklık, örneğin, ısı enerjisinin göstergesidir. Hareket, mekanik enerjinin göstergesidir. Aynı şekilde, düşünce ve düşüncenin sonucu ortaya çıkan eylem öznenin bir göstergesi, bir tezahürüdür. Ama kesin bir kanıtı da değildir.

Duyularımız tarafından ancak dolaylı olarak algılanan bir kavramın “tam olarak var” olduğunu iddia edebilir miyiz? Öte yandan etkilerinden haberdar olduğumuz için de “tam olarak yok” da diyemiyoruz. Bizim “öznemiz”, varlığına inandığımız fakat açık seçik bir şekilde kanıtlayamadığımız bir enerji türüdür.

En azından, insanların büyük çoğunluğu için durum böyledir.

Düşünmeyi Düşünmek

Düşünüyorum, ama nasıl düşünüyorum? ve daha da önemlisi, neden düşünüyorum?

Nasıl düşünüyorum? Sorusuna yanıt arayan pek çok insan şu sonuca varmış: “İnsanlar kavramlarla düşünür” Kavram olmasa düşünce de olmaz. Kavram ise bir soyutlamadır. Aklımızın bir konuyu veya olayı kavrayabilmesi için gerekli olan düşünce birimlerine kavram diyoruz. “Kavram” bir sözcük olsa da bir tasarımdır. Zihnin soyut bir yorumudur.

Demek ki, düşünürken hem soyut kavramlar üretiyoruz, bir de üstelik onlarla oynayıp yorumlar yapıyoruz. Daha da ilginci, bu yorumlara kendimiz de inandığımız gibi, yorumlarımızın doğruluğuna diğer insanları da ikna etmeye çalışıyoruz. İlginç doğrusu.

Kavramlarla bir mantıksal yapı oluşturmaya “bilimsel düşünce” veya “felsefi düşünce” diyoruz. Birinde doğa ile bir ilişki kurma çabası var, diğerinde (felsefede) bu çaba dahi yok. Bu iki tür düşünce yapıtı, tutarlı ve saygın bir yorum olarak ciddiye alınmalıdır. Çünkü bu düşünce türlerinde doğayı, insanlığı ve yaşamı sorgulayıp anlamlı ve tutarlı yanıtlar arama gayreti vardır. Üzerinde uzun uzadıya tartışılan düşünce ürünleri bu tür olanlardır.

Bir de kabuller ve varsayımlar üzerine kurulu, babadan gördüğünü tekrarlayan, derinliğine bir sorgulama içermeyen düşünceler vardır ki onlara ben sadece “düşünce kirliliği” demek durumundayım. Nasıl ki ses kirliliği, görüntü kirliliği varsa, düşünce kirliliği da vardır. Bunlar da bol miktarda sürekli olarak, her fırsatta karşımıza çıkmakta, anlamlı ve derin düşünmemize engel olmaktadırlar.

Fakat, bilimsel düşüncede ve felsefi düşüncede “ön yargılar”, “varsayımlar”, “geleneksel kabuller” yok mu? Elbette ki var. Onlar bizlere öylesine işlenmiş, öylesine sindirilmiş ki onlarsız düşünmeyi dahi beceremiyoruz. Onlar “biz” olmuşlar. Biz de “onlar” olmuşuz.

Nedir bu önyargılar, varsayımlar ve geleneksel kabuller? Saymakla bitmez. Ama başlayalım. Örneğin “nesnellik varsayımı” üzerinde biraz düşünelim. “Nesne” deyince ne anlıyoruz? Madde mi? Cisim mi? Ne-ise-ne mi? Evet, bu sonuncusu. Ne-ise-ne. Yani, tanımlanamayan, ne söze ne de sayıya sığmayan soyut bir kavram.

Nesneyi bir cansız varlık olarak düşünmek bizi canlı-cansız ayırımına ve bu kavramların tanımına götürür. Canlı varlık ne zaman cansız olur? Veya cansız varlık hangi şartlarda canlılık kazanır? Bu gibi derin konulara sonra gireceğiz. Şimdilik nesne için şöyle bir tanım yapabiliriz. Nesne: Öznenin dışında kalan her “şey”.

İyi de, bu tanım bize iki tane yeni tanım yapmamızı gerektiriyor. Özne nedir? ve Şey nedir?

Özne, cümle içinde iş yapan, yani fail. Fizikte ise iş yapma gücüne sahip olana “enerji” diyoruz. Şu halde “İş yapan enerji ise, özne = enerjidir”. Bir diğer ifadesi de bizim özümüz enerjidir. Biz (özne) ne maddeyiz ne de nesneyiz. Biz doğrudan doğruya enerjiyiz. Çünkü bizler iş yapma kapasitesine (yetisine) sahibiz.

Bu tanımdan hareketle diyebiliriz ki: “Şey, iş yapma yetisine sahip olmayan varlıktır”. Şu halde “şey” enerji sahibi değildir. Veya en azından enerjisini ortaya koyabilme yeteneği yoktur. Enerjisi olsa da gizlidir. Onun enerjisini açığa çıkartabilmek için dıştan ona etki etmek ve onun tepkisini sağlamak gereklidir.

Özne olmak zor, şey olmak ise kolaydır.

Fizik ve Metafizik

Doğaya bakan eski insanlar iki ayrı alem (gerçeklik alanı) görmüşlerdir. Bunlardan biri dünya ve dünyada olan çeşitli değişimler, hareketler ve ilişkilerdir. Diğeri ise gökte gördükleri uzak nesneler ve onların hareketleridir. Böylece ay altı ve ay üstü evreni ayırmak fikri doğmuştur. Çünkü ay altındaki evreni yakından tanıyabiliyor ve bir miktar kontrol da edebiliyorlardı. Oysa ki ay üstü evren (güneş ve yıldızlar) tümüyle insanların kontrolü dışında, erişilmesi mümkün olmayan, uzak bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmekte idi.

     Bu iki evreni ayırınca insanlar ay altı evreni inceleyen disipline “fizik”, ay üstü evreni inceleyen disipline de “metafizik” dediler. Metafizik, <strong>fizik-ötesi</strong> anlamını taşır. Günümüzde metafizik demek fiziksel olmayan, ruhsal alemle ilgili görüşler içeren disiplinler anlaşılmaktadır. Oysa ki metafizik sözü ay-üstü evreni inceleyen disiplin, yani astroloji için kullanılmıştır. Eski dönemde ay üstü evren ruhların evreni sayıldığından bu görüş yerleşmiştir. Çünkü, ölen insanın ruhu, özellikle yöneticilerin ruhu, yok olmadığına inanılıyordu ve göğe yükselip bir yıldız olarak varlığını sürdürdüğü inancı hakimdi. Gök cisimlerinin hareketlerini izleyerek geleceği tahmin etmenin mümkün olduğu inancı da vardı. 

Eski insanlarda gök merakı geleceği tahmin etmek, yani bugünkü duruma bakarak yarını bilmek gereksiminden türemiştir. Burçlar ve yıldız falı ile eski Maya takvimi hep bu gereksinimin ürünüdürler. Güneşe de o dönem insanları, bir yaşam kaynağı olarak, kutsal bir varlık olarak, veya daha doğru bir ifade ile kutsal varlığın bir nesnel görüntüsü olarak bakmakta idiler.

Ama durum bugün dahi pek farklı değil. Hala birtakım verilerden hareketle, varsayımlar yürüterek, veya belli kabuller çerçevesinde yorumlar yapıp tahminler yürütüyoruz. Gök cisimleri birer “tanrısal varlık” değiller, ama gerçekten göründükleri gibi “var” olduklarını iddia edebilirmiyiz?

Işık bir noktadan diğerine sabit bir hızla ulaşıyor. Bu hız sonsuz değil. Saniyede 300.000 km. Evet, oldukça yüksek bir hız, ama gene de sonlu. Örneğin, güneşin ışığı bize 8 dakikada ulaşıyor. Bu arada (yani geçen 8 dakikalık süre içinde) güneş yer değiştirse veya tümden yok olsa bizim haberimiz olmayacak. Ancak 8 dakika sonra durumun farkına varacağız.

Ya daha uzak yıldızların ve galaksilerin ışığı? Onların ışığı bize binlerce, hatta milyonlarca yıl sonra ulaşıyor. Bu uzun sürede o yıldız, veya yıldız kümesi ne oldu? Hangi farklı duruma dönüştü? Acaba hala var mı? Yoksa tümden yok mu oldu? Hiç bilmiyoruz.

Kuramlar da bize pek yardımcı olamıyorlar. Varlık ne derece var? İşte bu soru binlerce yıldan beri insanları düşündürmüş. Bir de “varlık” deyince ne anlaşılmalı? Duyu organlarımızla algıladıklarımız gerçekten var olduklarından emin olabilir miyiz?

Duyu organlarımıza ne derece güvenebiliriz? Descartes (17. yüzyılda yaşamış Fransız düşünürü) “Duyularımıza güvenemeyiz. Tek güvencemiz düşüncemizdir. Düşünüyorum, şu halde var’ım” demiş.

Biz de onun yolunda düşünce kervanına katılalım.