Boş uzay boş değildir

Ancak eski boşluk fikri yani boş uzay, hiçbir şey olmama fikri de değişmiştir. 1930’lar ve 1940’larda göreceli kuantum alan teorisinin bulunmasından sonra, fizikçiler yeni bir boşluk kavramına geldiler, o da boşluğun boş olmayıp tersine doluluk olduğudur. Boşluk yani boş uzay, aslında kendiliğinden yaratılan veya yok edilen parçacıklar ve anti-parçacıklardan oluşmaktadır. Fizikçilerin keşfetmiş oldukları veya keşfedecekleri tüm kuanta boşluk olan mahşerde yaratılmakta veya yok edilmektedir. John A.Wheeler’in dediği gibi “ Hiç bir nokta şundan daha merkezi değildir, boş uzay boş değildir. Bu en şiddetli fiziğin bulunduğu yerdir “. Boşluk fiziğin tamamıdır, varolmuş olan veya varolabilecek olan her şey halihazırda potansiyel olarak orada uzayın hiçbirşeyliğindedir.
Uzayın boş görünmesinin tek nedeni, tüm kuantanın bu büyük yaradılış ve yok edilişinin çok kısa süreler ve uzaklıklarda yer almasından ileri gelmektedir. Büyük uzaklıklarda boşluk, tıpkı bir jet uçağıyla yeterince yüksekten üzerinden uçulduğunda, oldukça düzgün görünen bir okyanus gibi sakin ve düzgün görünür. Fakat okyanusun yüzeyinde, küçük bir bot içinde, ona yakın olunca, deniz yüksek ve büyük dalgalarla dalgalanır durumda olabilir. Benzer şekilde, yakından bakılınca, boşluk da, kuantanın yaradılış ve yok edilişiyle dalgalanır. Atomlar düzeyinde bakarken bile, kuantanın bu boşluk dalgalanmaları son derece küçük, fakat gözlemlenebilir durumdadır, eğer daha da küçük noktalara bakılabilseydi, boşluk tüm kuantanın çalkalandığı bir deniz gibi görünecekti.
Bu konuda Tao’cu öğreti şöyle demektedir: “ Boşluğu salt hiçlik ile karıştırmak yanlıştır. Hiçlik varlığın tersidir ve ikisi de maddeler düzeninde yerlerini alırlar. Buna karşın boşluk her ikisinin de ötesinde bulunur, veya daha doğrusu, o varolmanın veya varolmamanın anlamlı kavramlar olmasının sona erdiği bir yüksek gerçeklik seviyesinin ışığında her ikisidir “.
Genel görecelik kuramında, Einstein, tek biçimli olmayan şekilde hareket etmekte olan iki gözlemci (örneğin, bir gözlemci hızlanan bir uzay gemisinde, diğeri yer çekimi olmayan uzayda yüzer durumda) tarafından yapılan uzay ve zaman ölçümleriyle ilgili yasaları bulmuştur. Bu yasaların değerlendirilmesi, Einstein’ı, Euclid geometrisinden eğri uzayın geometrisi olan Riemann’ın eğri-uzay geometrisine götürdü (örneğin Euclides geometrisinde üçgenin iç açıları toplamı 180 derece olmasına karşın bu geometride üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden farklıdır). Birbirinden çok farklı diye kabul edilen uzay ve zaman kavramları da böylece görecelik fiziği yardımıyla birleştirilmiş olmaktadır.
Görünürde birbirinden ayrı, yalıtılmış ve bağımsız olan varlıkların bir üst boyutta bütünselleşmesini tecrübe edebilmek için illa da görecelik kuramına gerek yoktur. Bu bütünselleşme, bir boyuttan iki boyuta ve iki boyuttan da üç boyuta geçildiğinde aynen yaşanabilmektedir.
Görecelik kuramının dört boyutlu dünyası, modern fizikte, karşıt ve bağdaşmaz gibi gözüken kavramların aslında aynı gerçekliğin farklı görüntüleri olduklarını gösteren tek örnek değildir. Böyle bir karşıtlık birleşmesinin belki de en ünlü örneği, atom fiziğinde kullanılan parçacık ve dalga kavramları ile ilgilidir.

Biz hepimiz birbirimize ve tüm evrene karşı sorumluyuz

Bir an için evreni bir insan bedeni, bütün varedilmişleri de, onun hücreleri olarak tasarlarsak bundan çıkacak sonuçları şöyle sıralayabiliriz:
· Bütün hücreler birbirinden haberdardır. Birinin iyiliği, hepsinin iyiliği, birinin bozukluğu, hepsinin yani bedenin bozukluğudur.
· Bütün hücreler hem kendilerinden, hem de birbirlerinden sorumludurlar. Hepsi aynıdır, eşdeğerdedir ve çabaları kendileri için olmakla beraber aslında bütün için çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bizler ayrı ayrı değil bir bütünün parçalarıyız · Egonun, bencilliğin ve sahip olma tutkusunun yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. Bedendeki kanserli hücre, kendi iyiliği ve gelişmesi için aşırı derecede büyür. Yanındaki hücrelerin gıdalarını da kendine alır, diğer hücrelerin aleyhine giderek gelişir. Tek başına her şey iyidir ve o hücre kocaman olmuştur. Ama bütün açısından bakınca o bütünlük bundan zarar görmüştür ve bu hücrenin aşırı büyümesi, bedenin ölümüne yol açmaktadır. Kanserli hücre de kendini büyütüyor sanırken, aslında bindiği dalı kesmekte ve diğer hücrelerle birlikte kendi sonunu ve yok oluşunu da hazırlamaktadır. Lao Tse’nin dediği gibi “Dünyadaki insanlar güzeli güzelde tanırlarsa; böylece doğar kabulü çirkinliğin”.
Biz bugün bütünüyle birbirine bağlı, psikolojik, toplumsal, biyolojik ve çevresel olaylar çerçevesinde topyekün birbirine bağlanmış ve örülmüş bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı ve parçası olduğumuz evreni anlamak, onu dile getirebilmek için eski Descartes ve Newton’cu anlayışları aşan bir dünya görüşüne ve değişik bir perspektife gereksinim duymaktayız. Bu yeni perspektif, Görecelik ve Quantum teorileriyle bunu en iyi açıklayan felsefe olan mistisizm yani tasavvuf’tur.

Quantum Latince miktar demektir. Fizik terimleri arasına girmesi atomlar düzeyinde, enerji gibi bazı büyüklüklerin ancak “belli miktarlarda” alınıp verilebilmesinin bulunmasıyla olmuştur. Quantum teorisinin gelişmesi 1800’lerin son on yılından başlayarak Maxwell, Niels Bohr, Einstein, Heisenberg, Schrödinger gibi fizikçilerin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Quantum fiziğinin özü Einstein’ın özel ve genel görecelik kuramından çıkmıştır. Özel görecelik kuramına göre, dünyanın tüm iyi bilinmeyen özelliklerinin kökeninde, tüm maddi nesnelerin hareketleri arasındaki görecelik ve ışığın hızının mutlak oluşunun karşılıklı ilişkisi yatmaktadır. Basitçe söylenirse düzgün bir hareketle birbirine göre yer değiştiren iki araç yardımıyla ölçülen ışık hızının her zaman aynı kaldığı varsayılabilir. Bu varsayımın sonuçlarını çözümleyen Einstein, o zamana kadar mekaniğin en dokunulmaz olarak kalan ilkesi olan mutlak zaman ilkesini sarstı. Görecelik ilkesi doğru ise zamanın bir mutlak büyüklük olması doğru değildir. Saatini benimki ile ayarladıktan sonra bir yolcu, araba ile gezintiye çıkar ve ben evde kalırsam, onun dönüşünde ikimizin de saati sonuç olarak aynı zamanı gösterecektir. Bununla birlikte, yolcu daha artan bir hızla gezinir ve hızı ışığın hızına yaklaşırsa, saatlerimizin gösterdikleri zaman arasında yavaş yavaş bir farkın ortaya çıktığı görülecektir. Yolcunun saati evde kalanınkine göre daima geri kalacaktır ve bu geriye kalma da hesaplanabilmektedir.
Zaman mutlak değilse, uzayla zamanı kesin olarak farklı iki varlığa ayırmak olanağı yoktur. Gerçekten de hareket, uzayda, zamanın akışı ile yakalanan bir yer değiştirmedir; ama zamanın akışının kendisi de hareketin hızına, yani uzayda aşılan uzaklığa bağlıdır. Bu nedenle, uzayla zamanı, dört boyutlu bir tek uzayda birbirine bağlanmış olarak düşünmek ve buna uzay-zaman adını vermek daha elverişlidir. Böylece Einstein, görecelik kuramının önermelerinin, klasik fiziğin enerji ve kütlenin ayırımı ve ayrı korunum yasaları olması düşüncesinin bırakılmasını gerektirdiğini keşfetti. Bu sarsıcı keşif onun E=mc2 denkleminde özetlenmiş olan şeydir. Basitçe kütle ve enerji aynı şeyin farklı görünümleridir. Çevremizde gördüğümüz tüm kütle bir çeşit bağlı enerjidir. Bu bağlı enerjinin küçük bir miktarı bile serbest kalsa, sonuç, bir nükleer bombanınki gibi, müthiş bir patlama olurdu. Şüphesiz, bunun olabilmesi için tıpkı nükleer silahlarda olduğu gibi çok özel fiziksel koşullar gereklidir. Fakat, zamanın başlangıcında, evreni yaratan büyük patlama sırasında, kütle ve enerji serbestçe birbirine dönüşmekteydi. Şimdilik, bilinen maddenin temel yapısı olan en küçük kütle quarklardır. Büyük patlama sonucu evren genişleyip soğudukça karşı quarklar ve quarklar birleşip birbirini yok edecek, ama karşı quarklardan daha çok quark olduğundan geriye bir miktar quark kalacaktır. Bugün gördüğümüz ve bizi oluşturan madde işte budur. Öyleyse bizim varlığımızın ta kendisi, salt niteliksel olsa bile, büyük birleşik kuramların bir doğrulaması olarak görülebilir. Belirsizlikler o kadar fazladır ki, geriye kalan quarkların sayısını kestirmek, hatta geriye kalanların quark mı yoksa karşı quark mı olacağını söylemek olanaksızdır. Hoş, geriye kalanlar karşı quark olsaydı, quarklara karşı quark, karşı quarklara da quark deyip işin içinden çıkardık ve görecelik kuramına göre ikisi de doğru olurdu. Buna uygun bir Tao’cu bilge şöyle der: “Eğer bir başlangıç varsa, bu başlangıcın da öncesi vardır. Eğer varolma varsa, varolmama da vardır. Ve eğer hiçliğin varolduğu bir zaman varsa hiçliğin dahi varolmadığı bir zaman vardır. Aniden hiçlik varolur. Dolayısıyla, bir kimse, varolma veya varolmama kategorilerinden hangisine ait olduğunu söyleyebilir mi?” Başka bir deyişle değişik kategorileri bir bütün içine koyabilirsek kategorilerdeki değişiklikten söz edilemez. Dolayısıyla hangi quark ‘ın olduğu önemini kaybeder.
Zaman ilerledikçe galaksilerdeki hidrojen ve helyum gazları, kendi kütlelerinin çekimi altında çöken küçük bulutlara bölüneceklerdir. Bulutlar büzüldükçe ve içlerindeki atomlar birbiriyle çarpıştıkça sürtünmeden dolayı gazın sıcaklığı artacak ve giderek çekirdek kaynaşması reaksiyonunu başlatacak kadar ısınacaktır. Reaksiyon sonucu hidrojen daha fazla helyuma dönüşecek ve açığa çıkan ısı, basıncı yükselterek bulutları daha fazla büzülmekten alıkoyacaktır. Güneşimize benzer bir yıldız olarak, hidrojen yakıp helyuma dönüştürerek çıkan enerjiyi ısı ve ışık biçiminde yayacak ve bu kararlı durumda çok uzun süre kalabileceklerdir. Daha kütleli yıldızlar daha kuvvetli olan kütlesel çekimlerini dengeleyebilmek için daha sıcak olmak zorundadırlar. Bu da çekirdek kaynaşması reaksiyonunu o denli hızlandırır ki, bu yıldızlar hidrojenlerini yüz milyon yıl kadar kısa sürede bitirirler. O zaman biraz büzülecekler ve ısınmaları arttıkça bu kez helyumu karbon ya da oksijen gibi daha ağır elementlere dönüştürmeye başlayacaklardır. Ancak bundan, daha fazla enerji açığa çıkmayacaktır. Bundan sonra ne olduğu tümüyle açık olmasa da çekirdeğe yakın bölgelerin çökerek nötron yıldızı veya karadelik gibi atomların bile varolmadığı yalnızca parçacıklardan oluşan çok yoğun bir duruma gelecekleri varsayılıyor. Yıldızın dış bölgeleri bazen parlaklığıyla kümedeki öteki yıldızları bastıran korkunç bir süpernova patlaması ile savrulacaktır. Yıldızın ömrünün sonuna doğru oluşan ağır elementlerin bir bölümü galaksideki gaza eklenerek bir sonraki kuşak yıldızların hammaddesine katkıda bulunacaktır. Bizim kendi güneşimiz bu daha ağır elementlerden yüzde iki oranında içerir, çünkü o da eski süpernovaların kalıntılarından beş milyar yıl kadar önce oluşmuş ikinci ya da üçüncü kuşak bir yıldızdır. O buluttaki gazın çoğu ya güneşin oluşumuna gitti ya da uçup uzaklaştı; ama ağır elementlerin küçük bir miktarı bir araya gelerek bugün güneşin etrafında dönen cisimleri, aralarında dünyamızın da bulunduğu gezegenleri oluşturdular.
Yıldızlar arasındaki uzayın büyük kısmı boştur, veya hemen hemen boştur. Katı diye bildiğimiz maddelerde bile atom çekirdeği ile elektronlar, hatta çekirdeği oluşturan parçacıklar arasında dahi çok büyük boşluklar vardır. Hemen hemen her şey boşluktur. Yani bizler boşluktan oluşuruz.

Evrenin Sırları

“Evrenin Sırları”nda Sıtkı Aytaç, görünen düzenin yanısıra “görünmeyen düzen”i de inceleyen bilim insanlarının felsefi görüşlerini bizlere aktarırken; sufilerin bilimsel olmasa da ilham ve sezgi yoluyla görünmez düzeni anlatan görüşlerini de bize sunmaktadır.
Kuantum fiziği ve Hologram prensibi ile ilgili sitemizde yayınlanan gerek yazı gerekse e-kitapçıkların yoğun olmasındaki neden bizlere TEK’liği anlatan bu bilim dalları ve prensiplerin tarafımızdan ve tarafınızdan iyice hazmedilmesi gayesidir.
Evreni (algılayamadıklarımız dahil) yöneten ve farklı adlarla işaret edilen Yüce Gücün bu arzumuzu yerine getirmemiz için, önümüzü açık etmesini diliyoruz;
“Eğer bu duanın gerçekleşmesi, bizler ve tüm yaşam adına en iyisi olacaksa…”

Zaman ve Uzay Birbirinin Aynıdır

Kendimizi şaşırtıcı bir dünyada bulmaktayız. Çevremizde gördüğümüz her şeyden bir anlam çıkartmak istiyor ve şu soruları soruyoruz: Evrenin doğası nedir? Onun içindeki yerimiz ne, o ve biz nereden geldik? Evren niye böyle?

   Bu sorular yüzyıllar boyu batı ve doğu filozoflarının ve bilim adamlarının en büyük uğraşı olmuştur.  Ömer Hayyam “Nereye Gidiyoruz” isimli rubaisinde:

Hep bu çember, dolanıp durduğumuz
Ne önümüz belli, ne sonumuz
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nereden geldik? Nereye gidiyoruz.
diye sormaktadır.

   Yüzyılımızın başlarına kadar eski Yunan’da ortaya çıkıp batıda gelişen materyalist, deterministik ve mekanistik klasik fiziğe dayalı dünya görüşü daha sonra Newton’un geliştirmiş olduğu evrensel mekanik modele dayanmaktaydı.  Gerçekten de bu temel, bütün bilimleri destekleyerek kendi felsefesini ve doğa anlayışını yaklaşık üç yüzyıl ayakta tutabilmişti.

     Newton evreni, klasik Euclid geometrisinin üç boyutlu uzay görüşüne dayanmaktaydı. Bu gözün tasarlayabildiği ya da beyinin bir imge ile canlandırabildiği yani alışageldiğimiz uzaydır. Çünkü gözlerimiz ve beynimiz bu uzay içinde çocukluğumuz ve insan türünün evrimi boyunca oluşmuştur. İçinde tüm fiziksel olayların oluştuğu bu üç boyutlu uzay, hiç bir biçimde değişmezdi ve bütünüyle durağan bir özelliğe sahipti.  Buna bağlı olarak da, fiziksel dünyada oluşan her türlü değişim, yine kendi içinde mutlak olan bir başka boyut yani zaman ile ifade edilebilmekteydi.  Zamanın, maddesel dünya ile hiç bir bağı olmadığı ve geçmişten geleceğe doğru hiç durmaksızın değişmez bir şekilde özgürce aktığı kabul edilmişti.

     Newton dünyasının mutlak zamanı ve mutlak uzayında hareket etmekte olan temel öğeler, maddesel parçacıklardan oluşmakta olup Newton onları; küçük, sert ve bölünemez varlıklar olarak düşünmekteydi.  Ona göre söz konusu varlıklar, evrende bulunan tüm maddenin yapı taşlarını oluşturmaktaydılar.

     Düalist olan klasik mekaniğin temelleri, bütünü ile Newton’un denklemlerine dayanır.  Bu denklemlerin değişmez birer yasa oldukları kabul edilmiş ve tüm maddesel noktaların bu yasalara göre hareket ettikleri düşünülmüştür.  Bundan dolayı, fiziksel dünyada gözlemlenen bütün değişikliklerin kaynağında da, bu tür hareketlilikler aranmıştır.  Newton’a göre Tanrı yani yaratan, zamanın başlangıcında maddesel parçacıkları, aralarında etki eden kuvvetleri ve hareketin temel yasalarını yaratmıştı.  Böylece evren, bir bütün olarak harekete geçmiş ve o andan itibaren değişmez yasaların yönettiği bir makina gibi hareket etmeyi sürdürmüştür.

     Bu bağlam içinde, doğanın mekanistik bir biçimde yorumlanması, katı ve kesin bir determinizme yol açmıştı.  Buna göre, evrende meydana gelen her şeyin kesin bir sebebi ve ayrıca da bundan doğan kesin bir etkisi ya da sonucu vardı.  Eğer belirli bir anda sahip olduğu tüm ayrıntı bilgileri biliniyorsa, bir sistemdeki her bir öğenin geleceği mutlak bir kesinlikle önceden kestirilebilir hale gelmekteydi.  Bu dünyada gerçek mutlaktı ve bizim onu sorgulayış biçimimizden bağımsızdı.

     Geçen yüzyılın sonları ve yüzyılımızın başlarında özellikle Einstein özel ve genel görecelik kuramıyla birlikte, Quantum fiziğindeki gelişmeler Newton’un deterministik evrenini temellerinden sarstı.  Zaman ve uzay kavramlarına bakış, neden-sonuç ilişkisinin kavranışı, madde ve enerji anlayışlarının değerlendirilmesi çok farklı bir hal aldı.  Bu yeni bilimsel anlayış, insanın evreni ve kendisini algılayışı ile inançlarını derinden sarsmış, onları yeni temellere göre oluşan değişik bir anlayışa sürüklemiştir.

     Evrendeki tekliği ve birliği kavramaya yönelik olan bu yeni anlayış biçimi, kendisini çok değişik biçimlerde göstermektedir.

     20. yüzyılda, insanların düşüncelerini etkileyen bir çok keşif yapılmıştır.  Aslında keşif dediğimiz şey, evrende varolan, ama belirişi ve görünüşü ile simgelerin ardında gizlenen bilgilerin ortaya çıkarılmasıdır. Unutulmamalıdır ki gerçeğin yalnızca yaklaşık bir yansımasını ortaya koyabiliriz. Bundan dolayı da elde ettiğimiz bütün akılcı bilgiler kaçınılmaz bir biçimde sınırlı kalmaya, yani geniş kapsamlı olmamaya mahkumdur.  Bu buluşlardan en belli başlıları olan ve “Yeni Çağın” bilimsel anlayış düzeyini oluşturmakta etki yaratanlar şunlardır:

     Bizim duyumsal algı alanımızı aşan bir dördüncü boyutun varlığından söz eden ve zaman ile uzayın, aslında birbirinden ayrılamayacağını ve bazen de birbirlerine dönüştüklerini bize gösteren, böylece de maddenin aslında bir enerji biçimi olduğunu kanıtlayan Einstein’ın “Görecelik Kuramı”.

     Atom altı dünyaya inerek, oradaki gerçekliğin kendi algı dünyamızdan çok farklı olduğunu keşfeden, böylece evrende bağımsız tek tek nesneler olmadığını bize anlatarak, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlı ve birbirine özdeş olduğunu ortaya koyan “Quantum Fiziği”.

     Bütün varedilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısıyla hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlanırsa, bütünün tam görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin birbirinin kardeşi, hatta insanın kendisi olduğu bilgisini simgeleyen “Hologram Kuramı”.

     Bu üç dev keşif te, aslında tek bir şeyi: Evrendeki tek’liği ve bir’liği göstermektedir.  Evrende her şey birbirine bağlıdır, bağdaşıktır ve aynı gerçekliğin farklı yönlerini ya da belirişlerini yansıtırlar.  Birbirinden ayrı ve bağımsız birimler yoktur.  Madde enerjinin yoğunlaşmış bir şeklidir. Algılayabildiğimiz dünya ne madde ne de ruhtur, fakat görülmeyen enerjinin belli bir düzeyidir (buna alan da denilmektedir).  Hepimiz aynı bütünün parçalarıyız ve içimizde aynı özü taşıyoruz.  Bilgi her an ve her yerdedir.  Çünkü ilerde de görüleceği gibi görecelik ve kuantum teorilerine göre üçüncü boyutun ötesinde ve frekanslar alanında, zaman ve uzay da birbirinin aynıdır.  Hem vardır, hem de yoktur.  Bunları uzatmak olasıdır ama şunu da unutmayalım ki “bilgi sorumluluktur”. Çünkü bilmemek işin sezgiye teslimiyetidir. Ama bilmek ise doğası gereği düalist olan akıl karıştığından insanı yolundan saptırma eğilimindedir. Onun için, bilgi sorumluluktur. 

Evrenin Sırları – Sıtkı Aytaç
(Kitaplar bölümüne eklendi, isteyen oradanda takip edebilir sırayla.)

Şiir ve Büyü

Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.

Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.

Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.

İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.

Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

Birçok açıdan benim düşüncelerimi onaylayan ve hatta geliştiren bir sav bu. Mitolojilere baktığımda onların din kisvesine büründüğünü görüyordum (pek büyük bi buluş sayılmaz, herhalde herkes görüyordur); fakat kabilenin inanca gereksinim duymadığını, zaten onu yaşadığını hiç akıl etmemiştim. Bu şuna benziyor, eğer görüyorsan “ben görüyoruuummm diye sevinip tantana etmezsin; ama körsen görmenin nimetleri üzerine ciltlerce kitap yazsan yeridir 🙂

Caudwell’in bu konudaki çıkarımları bana oldukça ilginç ve bir o kadar da yakın geldi.

Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin “doğru düşünen herhangi biri” olduğu yanıtını verir bilim.

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin “sahte egosu” sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.

Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.

Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan – bir soyut dünya meydana getirirler.

O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?

alıntı:
http://agnia.blogcu.com/

Not: Şimdilerde gerçek şair olma potansiyeline sahip kişiler reklam sektörü tarafından angaje ediliyorlar. Bu durumda, son yüzyılın büyücüleri reklam kreatörleridir diyebilir miyiz?

http://agnia.blogcu.com/1060581/