AÇIKLAMALAR

(1) – Filosof Yu: Konfüçyüs’ün en değerli öğrencilerinden biri.
(2) – Filozof Tsang [Shang da denir]: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(3) – Tzu-hsia: Konfüçyüs’ün en iyi öğrencilerinden biri.
(4) – Tzu Ch’in ve Tzu-kung: Konfüçyüs’ün ikinci derecede öğrencileri.
(5) – Meng İ [Ho-chi de denir]: Kuzeydoğu Çin’deki Lu derebeyliğinin büyük rütbeli subaylarından biri. O zamanın ünlü üç ailesinden birinin başkanıdır.
(6) – Ch’ıh: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(7) – Meng Wu: Meng İ’nin oğlu ve Üstadın öğrencisi.
(8) – Tzu-yü: Konfüçyüs’ün seçkin bir öğrencisi.
(9) – Hui [Yen Hui de denir]: Üstadın en sevdiği öğrencisi.
(10) – Yu [Tzu-lu da denir]: Konfüçyüs’ün en beğendiği öğrencisi.
(11) – Tzu-chang: Bir öğrenci.
(12) – Dük Ai: Lu derebeyliğinin dükü.
(13) – Chi Kang [Chi-sun Fu da denir]: Lu derebeyliğinde üç ünlü ailenin başkanı.
(14) – Yin sülalesi [ya da: Shang sülalesi] M.Ö. 1450-1050; Hsia sülalesi: Çin’in ilk sülalelerinden biri sayılır (M.Ö. 1800-1500).
(15) – Chou sülalesi dönemi: (M.Ö. 1050-247). Konfüçyüs’ün yaşadığı çağ.
(16) – Lin Fang: Lu derebeyliğinden bir kimse.
(17) – T’ai dağı: Çin’in beş kutsal dağından biri. Lu ve Ch’i derebeyliklerini sınırlandırır.
(18) – Tsan Yü: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(19) – Sung derebeyliği: Orta Çin’dedir (M.Ö. 700-500).
(20) – Wang-sun Chia: Wei derebeyliğinde (Orta Çin) bir devlet memuru. / Batı Güney köşesi: bir evde kutsal sayılan yer. Konfüçyüs zamanında evin “baca”sına da sunulurdu.
(21) – Tsan kenti: Konfüçyüs’ün babasının yönetiminde bulunan kent. O zaman Konfüçyüs’ün babasına “Tsaolu bey” derlermiş.
(22) – Dük Ting: Lu derebeyliğin prensi.
(23) – Kuan Tsü şiiri: Shih-ching adlı şiir kitabındaki ilk şiirin adı.
(24) – Tsai Wo [Tsai Yü de denir]: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(25) – Kuan Chung: Konfüçyüs zamanında, Ch’i derebeyliğinde (Kuzey Çin) bir bakan.
(26) – İ kenti: Wei derebeyliğinin sınırında bir kent.
(27) – Tahtadan yapılmış çan: Sapı tahtadan yapılmış madeni bir çan; halkı toplamak için kullanılır. Burada, halka gerçeği anlatması için ‘Gök’ün Konfüçyüs’ü tahta bir çan gibi kullanacağı anlamındadır.
(28) – Shao ezgisi: Söylencesel imparator Shun’un (M.Ö. 2205) yaptığı bir müzik. Wu müziği: Kral Wu’nun yaptığı müzik.
(29) – Kung-yeh Ch’ang: Konfüçyüs’ün damadı. Kuşlarla konuştuğu ileri sürüldüğü için hapse atılmıştır.
(30) – Nan Yung: Üstadın bir öğrencisi.
(31) – Tzu-chien: Konfüçyüs’ün öğrencisi ve dönemin devlet adamı.
(32) – Yung [Tsan Yung da denir]: Konfüçyüs döneminde değerli bir kişi
(33) – Tsai Yü: Öteki adı Tsai Wo’dur (bk. 24).
(34) – Ch’iu: Tsan Yu’dur (bk. 18.).
(35) – Ch’ıh: Üstadın sevdiği bir öğrenci olan Tzu Hua’nın öteki adıdır.
(36) – Tsai Yü: Öteki adı Tsai Wo’dur (bak. 24).
(37) – Shan Ch’ang: Üstadın bir öğrencisi.
(38) – Yung Wen: Wei derebeyliğinin büyük memurlarından biri.
(39) – Tzu-ch’an: Cheng derebeyliğinin (Orta Çin) başbakanı.
(40) – Yen P’ing: Konfüçyüs döneminin üstün kişilerinden biri.
(41) – Tsang Wen: Lu derebeyliğinin büyük komutanlarından biri.
(42) – Chi Wen: Lu derebeyliğinde subaylardan biri.
(43) – Ning Wu: Weu derebeyliğinde büyük bir devlet adamı.
(44) – Ch’en: Orta Çin’de bir derebeylik.
(45) – Po-i ve Shu-ch’i: Shang sülalesi zamanında iki ünlü kişi.
(46) – Wei-shang Kao: Lu derebeyliğinde bir kişi.
(47) – Tsao Ch’iu-ming: Konfüçyüs zamanında değerli bir kişi.
(48) – Yen, Yüan’dır; Chi Lu, Tzu-lu’dur. (Üstadın öğrencileri.)
(49) – Tzu-tsang ve Po-tzu: Bunlar için bilgi verilmiyor. Chung-kung: Tsan Yung’un (Yung) öteki adıdır (bk. 32).
(50) – Yüan Sze: Konfüçyüs zamanında çok dürüst bir devlet adamı.
(51) – Chi K’ang, Tzu-lu’nun adı; Chung-yü: Tzu-kung’dur. Ts’se: Tsze-yü’dür. Konfüçyüs’ün öğrencileridir.
(52) – Ming Tzu-ch’ien: Değerli öğrencilerden biri.
(53) – Wen ırmağı: Ch’i ve Lu derebeylikleri arasından geçer.
(54) – Po-niu: Üstadın bir öğrencisi.
(55) – Yen Ch’iu: Bir öğrenci.
(56) – Tan-t’ai Mieh-ming: Bir öğrenci.
(57) – Meng Chıh-fan: Lu derebeyliğinde değerli bir komutan.
(58) – T’o: Wei derebeyliğinde bir devlet adamı. / Prens Chao: Çok yakışlı bir prens, Wei derebeyliğine hizmet etmiş bir asker.
(59) – Konfüçyüs zamanında köşeli bir içki kabının biçimi değiştirilmişti; ama aynı ad hâlâ kullanılıyordu.
(60) – Nan-tzu: Wei Dükünün eşi ve adı geçen prens Chao’nun üvey kız kardeşi. İki kardeş arasındaki serüven dolayısıyla ikisi de kötü ün kazanmışlardı.
(61) – Yaşlı P’ang (Lao P’ang): Konfüçyüs’ün kendisi için kullandığı ve alçakgönüllülüğü belirten bir söz olduğu gibi, kimi yorumcular bunun Lao-tzu, kimileri de Yin sülalesi zamanında yaşamış değerli bir kişi olduğunu ileri sürerler.
(62) – Chou Dükü: Chou hanedanı krallarından Wen’in oğludur.
(63) – Yen Yu: Üstadın öğrencisi. Burada, yukarıda adı geçen Nan-tzu’nun üvey oğlu tarafından öldürülmek istenmesi konusu konuşulmaktadır.
(64) – İ-Ching yani Değişkenlikler kitabı: Beş klasik kitaptan biri.
(65) – Sheh: Ch’u derebeyliğinde (güneyde) bir eyalet.
(66) – Huan Tui: Sung derebeyliğinin büyük devlet adamlarından biri ve gizli polisin başı.
(67) – Ch’en derebeyliği: Şimdiki Honan eyaletinde (Kuzey Çin). / Dük Chao: Lu Dükü (M.Ö. 541-509.) O dönemde aynı soyadını taşıyanların evlenmesi yasak edilmişti.
(68) – Kung-hsi Hua: Öğrenci Ch’ıh, yani Tzu-hua’dır (bk. 35).
(69) – T’ai-po: Chou kralı Wan’ın torunu.
(70) – Meng Chang-tzu: Wu derebeyliğinde büyük bir devlet adamı. Meng-wu’nun oğludur.
(71) – Shun ve Yü: Söylencesel imparatorlardan (M.Ö. 2255-2206?). Yü, kanalları yapmıştır (M.Ö. 2205-21987).
(72) – Yao: Söylencesel imparatorlardan (M.Ö. 2357-2256?).
(73) – Wu Wang: Chou hanedanının kurulması için çalışmış ve Shanglarla savaşmış bir kral. / T’ang: Söylencesel imparatorlardan Yao’nun öteki adıdır. Yü’de Shun için kullanılmıştır.
(74) – Kuang: Cheng derebeyliğinde bir sınır kenti. O dönemde buranın halkı Lu derebeyliğindeki bir askerden çok korkuyordu. Konfüçyüs bu askere çok benziyordu. Bir gün buradan geçerlerken Konfüçyüs’ü bu asker sanıp onlara saldırdılar ve birkaç gün hapiste tuttular.
(75) – Lao: Soyadı Ch’indir. Bir öğrenci. Tzu-k’ai ya da Yu Chang da denir.
(76) – Feng (Föniks): Söylencesel bir erkek kuş. Çinlilere göre, kutsal bir insan tahta geçtiği ya da dünyada gerçek ilkeler yer aldığında, bu kuş görünürmüş. / Fu Hsi zamanında (M.Ö. 2953). Ejder başlı, at gövdeli bir canavarın sırtında çizilmiş bir harita olduğu halde sudan çıktığı anlatılır.
(77) – Öğrencisi Tzu-lu, eski zamanlarını anımsayarak mutlu öleceğini düşünüp Konfüçyüs’e böyle davranılmasını istemiştir.
(78) – Bu tümcenin öteki bölümlerle hiçbir ilgisi yoktur. Neyin anlatılmak istendiği de anlaşılmamaktadır.
(79) – Pazar yerinde, sanıkların cezasını bildirmek için davul çalarak halkı toplarlarmış. Burada Konfüçyüs, öğrencilerinden davul çalarak Ch’i’ye yanlışlarını bildirmelerini istemiştir.
(80) – Üçüncü ayda kötü ruhlardan korunmak için bir ırmakta elleri ve giysileri yıkarlarmış. / Yağmur için yapılan yaz sunusu.
(81) – Ssu-ma (Tzu-niu): Ssu-ma Kang’dır. Sung derebeyliğinden Huan T’ui’nin kardeşidir (bk. 66).
(82) – Chi-tzu Ch’ang: Wei derebeyliğinden bir devlet memuru.
(83) – Lu Dükü Hsüan (M.Ö. 609-591), her aileye ek olarak bir ondalık daha çok vergi koymuştu.
(84) – Bu dönemde Ch’u Dükü, Wei devletini babasına karşı elinde tutuyordu. Konfüçyüs burada ‘ayıklama’ sözcüğünü, yolsuz bir iş yaptığından dolayı Dük için kullanarak, Dük’ün görevinden çekilip yerini babasına bırakması gerektiğini anlatmak istemişti.
(85) – O zaman Wei derebeyliği K’ang-shu ve Lu derebeyliği de kardeşi Chao-kung tarafından yönetiliyordu; aralarında sıkı bir birlik vardı.
(86) – Chü-fu: Lu derebeyliğinin batı sınırında küçük bir kent.
(87) – Hsien wen: Yüan Sze’dir (bk. 50). Konfüçyüs’ün ölümünden sonra yalnızlığa çekilmiştir.
(88) – Man-kung Kuo: Nan Yung olduğu ileri sürülür (bk. 30).
(89) – Burada, Cheng derebeyliği anlatılmak isteniyor. Bu, çevresi büyük ve güçlü devletlerle sarılı küçük bir devlettir; ama Tzu-cha’n (başbakan), Pi-Shan ve Shı-shu gibi değerli devlet adamları vardı.
(90) – Tzu-hsi: Ch’u derebeyliğinin başbakanı.
(91) – Meng Kung-cho: Meng ya da Chung-sun ailelerinin başkanıydı. Konfüçyüs’ün çok beğendiği bir kimseydi. Bu zamanda Tsin derebeyliği, Wei, Chao ve Han gibi üç ailenin elindeydi. Tang ve Hsieh ise küçük devletlerdi.
(92) – Tsang Wu-chung, Lu derebeyliğinde çok değerli bir asker. Ona ‘Kutsal insan’ da diyorlardı. / Pienli Chuang: Eski yorumculardan biri olduğu ileri sürülür.
(93) – Kun-ming Chia: Bunun hakkında pek bilgimiz yoktur. Kung Shu-Wen’in öğrencisi olduğu sanılıyor. / Kung-shu Wen: Wei derebeyliğinde bir asker. Dük ailesinden gelmiştir ve Kung-shu ailesinin kurucusudur.
(94) – Tsin Dükü Wen (MÖ 636-628) ve Ch’i Dükü Huan (MÖ 681-6433): Çin tarihinde önemli rolü olan iki büyük önder.
(95) – Dük Huan ve kardeşi Chiu: Ch’i derebeyliğinden kaçmışlardı. Chiu, bakanlardan Shao Hu ve Kuan Chung ile Lu’ya gitmişti. Ch’i prensinin ölümü üzerine Huan kardeşi Chiu’dan önce Ch’i-ye geldi ve buranın yönetimini eline aldı. Lu derebeyinden, kardeşinin öldürülmesini ve iki bakanın da geri gönderilmesini istedi. Prens öldürülünce, bakan Shao Hu da kendini öldürdü. Kuang chung ise Ch’i’ye döndü ve başbakan oldu. Ülkeyi iyi bir yolda yönetti. Tzu-lu, bunun utanç verici iyi bir davranış olduğu kanısındaydı.
(96) – Eskiden Çin’de sağ yan onur konumu olarak kabul edilirdi. Burada, gerek saç biçimi ve gerekse sol yanın kullanılması, barbar boylarına özgü bir şey sayılıyordu
(97) – Wei Dükü Ling, öteki adı Yüan’dır (MÖ 533-492): Man Tzu’nun kocasıdır. / Chung- shu Yü: Kung Wen’dir (bk. 38).
(98) – Chan Ch’ang (Chan Heng): Ch’i Dükü Chien’in bakanı (MÖ 481).
(99) – Chü Po-yü (Chü Yüan): Wei derebeyliğinde bir asker ve Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(100) – Ch’i: Eski dönemlerde 1000 Li koşan bir atın adı.
(101) – Kung-po Liao: Chi Dükü’nün akrabalarından biri. / Chi-sun: Chi ailesi. / Tzu-fu Ching-po: Lu derebeyliğinde büyük rütbeli bir memur.
(102) – Shıh-men (Taş kapı): Lu derebeyliği ile Ch’i derebeyliği arasında bir geçit.
(103) – Taştan yapılmış müzik aleti, adı Ch’ing’dir. Çin’in sekiz ünlü müzik aletinden biridir.
(104) – Kao-tsung: Kral Wu-tsung (MÖ 1324-1264).
(105) – Yuan Tsan: Konfüçyüs’ün bir arkadaşı; ancak kendisi bir Taocudur.
(106) – Konfüçyüs bu çocuğu toplum kurallarını öğrenmesi için yanına almıştı. O dönemin toplum kurallarına göre, böyle bir çocuk odada konuklar varken bir köşede oturur, büyükleriyle yürürken birkaç adım geride kalırdı.
(107) – Shun hükümdarken, yanında çok yetenekli ve değerli bakanları vardı. Onlar ülkeyi çok iyi yönettiler; ama hükümdarın kişiliğinin güçlü oluşu da bunda etkilidir.
(108) – Müzik Üstadı Mien kördü. O zamanlar körler, duygu bakımından daha duyarlı, daha yetenekli olduklarından ve yardım gereksindiklerinden, konservatuvarda görevlendirilirlerdi.
(109) – Chuan-yü: Lu derebeyliğinde küçük bir ülke. Hükümdarı soylu bir aileden geliyordu. Konfüçyüs’ün ilk öğrencisi Tsan Yü ve Chi Lu, burada Chi ailesinin hizmetindeydiler.
(110) – Chao Tsan: Eski dönemin değerli tarihçilerinden biri. Kimileri Shang, kimileri de Chou döneminde yaşadığını ileri sürer.
(111) – MÖ 609’da Dük Wen öldüğünde veliaht da öldürülmüştü. Cariyelerden birinin oğlu Hsüan tahta oturdu. Bundan sonra hep bunun çocukları yönetimi ellerinde tuttular. / Üç Huanlar: Dük Huan’ın soyundan gelmiş aileler.
(112) – Ch’an K’ang: Tzu-ch’in (bk. 4). / Po-yü: Konfüçyüs’ün oğlu.
(113) – Burada, eskiden bir prensin karısına ne gibi adlar verildiğini gösteriyor: Fu-jen, yardımcı (eş); Chün Fu-jen, Prensin yardımcısı (eş); K’an Hsiao Chün, prensin küçük sevgilisi; Hsiao T’ung, küçük kız.
(114) – Yang Ho: Yang Hu olarak da bilinir. Chi ailesinin başbakanlarından biri. Lu derebeyliğinin yönetimini eline almak istiyordu; bu zamanda asıl Dük Chao sürgündeydi. Ho aynı zamanda Konfüçyüs’ü de elde etmek istiyordu. Konfüçyüs ise bundan kaçınıyordu.
(115) – Wu-ch’ang: Lu derebeyliğinde P’i bölgesindedir. Tzu-yü, buranın yöneticisiydi. Konfüçyüs, aşağıdaki tümcede, ‘Bir tavuk kesmek için bir inek bıçağının kullanılması’ ile, yüksek ilkelerin Tzu-yü tarafından uygulanmakta olduğunu anlatmak istemiştir.
(116) – Kung-shan Fu-tsao [Kung-shan Fu-niu da denir]: Yang Ho ile birlikte Chi Huan’ın hapsedilmesinden sonra, Fu-tsao Konfüçyüs’ü yanına çağırmıştı.
(117) – Chou devletinin yeri, Lu derebeyliğinin batısındaydi. Pi de buranın bir parçasıydı. Konfüçyüs buraya gelmekle bir Doğu Chou hanedanı kurarak Kral Wen’in yaptığını yapacaktı; ama Pi’ye gitmedi.
(118) – Pi Hsi: Tsin derebeyliğinde Chung-mao kentinin komutanı. O dönemde burada Chao ailesi vardı.
(119) – Chao-nan ve Shao-nan: Shıh-ching’in (şiir kitabı) ilk bölümü.
(120) – Tzu Pei: Hakkında pek az bilgi vardır. Lu derebeyliğinde küçük bir memurdu. Bir ara Konfüçyüs’ün derslerine gelmiştir. Yaptığı yanlışlar yüzünden Konfüçyüs ondan hiç hoşlanmamıştır.
(121) – Çinlilere göre 40 yaşında bir insan, en olgun çağındadır. Bu yaştan sonra artık sönmeye yüz tutar.
(122) – Wei ve Chi küçük devletlerdir. Wei vikontu, Yin hanedanının son hükümdarı olan acımasız Chao’nun üvey ağabeyidir. Chi vikontu ve Pi-kan Chao-nun amcalarıdır. Chi, kötülüklere dayanamayarak saraydan ayrıldı. Pi-kan hapse atıldı ve sonra barbarca öldürüldü.
(123) – Konfüçyüs MÖ 517’de Ch’i’ye gitmişti. Meng ailesi, Chi ailesinden çok zayıf durumdaydı. Chi ailesinin de konumu çok daha yüksekti. Ch’i Dükü, Konfüçyüs’e, Chi ailesine olduğu kadar ilgi göstermediği için Üstat buradan ayrılıp gitmiştir.
(124) – Konfüçyüs’ün Lu derebeyliğinde adalet bakanı olduğu; dahası, başbakanlık ettiği de söylenir. Komşu devletler, Lu’nun bir gün çok güçlü bir devlet olacağından ve onları egemenliği altına alacağından korkmuşlardı. Buna engel olmak için Ch’i derebeyi, Lu derebeyine atlar ve çok güzel kadınlar göndermişti. Chi ailesinin başkanı Chi Huan’ın salık vermesiyle, Lu Dükü bunları kabul etti. Bunu kendisini aşağılama sayan Konfüçyüs buradan ayrıldı.
(125) – Chieh-yü, öteki adı Lu Tung’dur. Devlet hizmetine girmemek için kendisini deli göstermiştir (MÖ 489). / Fang: Yukarıda sözü geçen Föniks’dir. Deli, bununla Konfüçyüs’ü anlatıyor.
(126) – Ch’ang-tsü ve Chieh-ni: Lu derebeyliğinde yalnızlığa çekilmiş değerli iki kişi.
(127) – O çağlarda, hükümdarlar her yemekte müzik dinlerlermiş. Bu ayrı bir memurun yönetiminde yapılırmış. Dük Ai zamanında Konfüçyüs bu müziğin düzenlenmesini istemişti. Bundan hoşnut olmayan müzik üstatları Lu derebeyliğini bırakıp başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlardı.
(128) – Meng Chuang-tzu: Meng ailesinin başkanıdır. Babası gibi kendisi de çok yüksek bir insandı. Babası öldükten sonra, beş yıllık yas süresince, babasının koyduğu kötü memurları bile işinden çıkarmamış ve böylece, babasına olan saygısını sürdürmüştür.
(129) – Yang Fu: Tsang Shan’ın yedi öğrencisinden biri.
(130) – Weili Kung-sun Ch’ao: Wei düklerinden biriyle ilgisi olacak. / Chung-ni: Konfüçyüs’ün adı.
(131) – Shu-sun Wu-shu: Shu-sun ailesinin (Lu derebeyliğinde) başkanlarından biri.
(132, 133, 134) – Yao, Shun, Yü ve T’ang için bk. 72-71-73.

Yaratıcı Sıçramalar – 1

Bir metin ormanı bu. “Sembol, sembol, her yerde semboller var, manzarayı kapatıyorlar, aklımı çiziyorlar”. Günde 24 saat, haftada yedi gün karmaşa var.
Dünya servetinin üçte birinden fazlasının -markalar halinde- insanların akıllarında bulunduğunu biliyor muydunuz?! Şirketlerin geleneksel işletme değeri, milyonlarca müşterilerinin algılamalarına göre cüzi kalıyor. (örneğin; Ford, jaguar markasını satın aldığında tahmini fiziksel varlıkları toplam değerinin sadece %16 sı idi).
Reklamcılıkla ilgili belki de en çok alıntılanan ama en az gözlemlenen gerçek, günbegün herbirimizin 1600 ila 3000 arası reklam ve ticari mesajajın talihsiz hedefi oluşumuzdur.
Dünyadaki basılı bilgi miktarının her dört yılda bir katlandığı, yakında bunun iki yıla düşeceği belirtiliyor. Bize vadedilen kağıtsız topluma ne oldu? Araştırmacılara göre e-postanın kendisi, kağıt tüketimini yaklışık %40 arttırdı.
Google dünyada en sevilen medya şirketi, beş yıl önce yoktular ama bugün yılda elli milyar talebi işleme alıyorlar. Böylesi hızla değişen bir ortamda pazarlamanın, ölü ilan edilmesi pek garip değil. Pazarlamanın özellikle de büyük şirketlerde uygulandığı haliyle öldüğü doğruysa cinayet silahı muhtemelen aşırı veri yüklemesiydi. Müşteriler öyle ya da böyle ajanslarının yaptığı büyüye inançlarını yitirdiler. Onun yerine sahte tanrılara -stratejik danışmanlar, koçlar, araştırmacılar , gelecek tahmincileri- yöneldiler.
John Keats “çok fazla bilim, bir meleğin kanatlarını kırpacak, gökkuşağını sökecektir” diyor.
“Araştır ve yoket”! Reklam konseptlerini önceden test etmek potansiyel sihri resmen zırva haline getirir. Bu tip bir araştırma, insanların söyledikleri ile yaptıklarının aynı olduğu gibi ütopik bir varsayım ortaya çıkarıyor.
Araştırma sektörü günün birinde markanın intiharına yardım ve teşvik suçundan hüküm giyebilir. Ölçümlemenin bir patalojisi var. Bu performans sonuçları, herşeyi “objektif” sayılar kümesine indirgeme arzusunda. Bununla ilgili problem, sayıların karar mercilerine yanlış bir tamlık duygusu vermesidir. Pazarlamacılar hipnotize oluyorlar! (etme bulma dünyası desem??!)
Kesinlik, diğer bir illüzyondur diyor Monkey.
Büyük bir reklam fikri ile tüketici arasında, daha daha fazla yönetici, kararsızlık mercileri var; sürekli bir yeniden yapılanma, değişmeyen yön değişimleri, buzlu onay sistemleri, reklamları onaylamak için gücü olmayan donanımsız ama değiştirme, dikkat dağıtma ve işe su katma hakkını pürneşe kullanan insanlar var. Bu yönetim pelteliğini, yazar Saul “yoğun bir aleladelik” olarak ifade ediyor.
FBI, 11 Eylül saldırısı ile ilgili şöyle yorum yapmış: “İstihbarata dönüştürülmesi gereken bilgi, komuta zincirinde kayboldu, sanırım bu başarısızlığa zayıf orta kademe-rütbelere iyi insanlar alamadılar ve böylece bilgi kayboldu!”

Gerçek şı ki, çoğu ürün “ben de” reklamcılığından payını almadan önce “ben de” ürünü oluyorlar. Hepimizi sınıfta bırakan şey, pazara sunmak için gerçekten orijinal ürünler çıkarmayan uluslararası şirketlerin ar-ge birimlerindeki yaratıcılık eksikliğidir.
Tekdüzelik hastalığı yaşıyoruz.
Bugün farklılaşmayı başaramazsanız yarın tarih olursunuz. Bir antilobun ayaklarını yerden kesmesi risk arzeden bir gösteriştir ama gerçekte antilobun ne kadar zind ve korkusuz olduğunun reklamını yapar. Cesaretin açık ve zarif dışavurumu ile risk alma hevesleri statülerini güçlendirir, eşlerini çeker, takipçilerinin kafasını karıştırır.
Ormanda cesaretin karşıtı ödleklik değil, mutabakattır.
Sadeleşin!
Bu kadar basit.
Sadelik kalabalıktan en iyi sıyrılandır; çünkü diğer her hangi bir tekniğin aksini anlamak pahasına gerçekleşmez.
Modern aklın fazla uyarılması insanların dikkat sürelerinin kısaldığı anlamına geliyor. 1964’te Amerikalıların gözlemleri ortalama 30 saniye iken 74 de 10 saniye! (bir de gelip büyük inşaat makinelerini seyreden yurdumun erkeklerinin dikkatini ölçseler, 30 dakika çıkacağına şüphem yok!)
Sadeliği başarmak, basit olmaktan uzak ne yazık ki! Sade olanı tasarlamak zordur. Zahmetli ama gerekli bir süreçtir.
Müşterinin, büyük bir fikri satın alması, bazı açılardan bizim onu bulmamızdan daha zordur.

-Newman dan esinlenmeler-

Postmodern yaklaşım

Postmodern felsefeyi geliştirmiş olan Derrida, Lyotard, Faucault ve diğerleri , anlam dünyamızı (modernizm bağlamında) sarsacak çözümlemelere giriştiler. Kuhn ve Feyarebend de postmodern düşünceye birçok katkıda bulundular. Postmodern yaklaşım bir sorgulamadır. Bu doğru. Fakat neyi sorguluyor? 200 yıla yakın bir süredir batı toplumlarına kesin doğru imiş gibi pompalanan birtakım önyargıları ve varsayımları.

Bunların sorgulanması birinci aşama. İkinci aşama ise bu sorgulamaya bir yanıt bulma gayreti. Yani, anlamsızlıkta israr etmek yerine, anlamsız gibi görünen olgularda gizli olan anlamı ortaya çıkarabilmek önemlidir. Modern bilim kuramları, Kuantum Kuramı ve onun daha ileri modelleri, Özel ve Genel Görelilik Kuramları ve en son Karmaşa Kuramı anlam arayışına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu kuramlar klasik fizik görüşlerini alt üst etmiş durumdalar. Şu halde elimizde malzeme hazır.

Bakış açımızda açılımlar oluşması için öncelikle birtakım varsayımlardan kurtulmak gerekir. Bu varsayımlardan Yerel Gerçeklik varsayımı bizleri en çok bağlayan ve yorumlarımızı kısıtlayan bir yaklaşımdır. Bu varsayımla birlikte Süreklilik ve Özdeşlik varsayımları bizim olaylara bakış açımızı kısıtlamaktadır.

Önce, Fransız felsefeci Jacques Derrida’nın meşhur ettiği “Yapı bozumculuğu” (decontruction) kavramından söz etmek isityorum. “Yapı bozumu” yıkım değildir, nihilizm ile ilgili değildir, analiz hiç değildir. Daha çok batı düşünce sisteminin aşkın durumları açıklamakta karşılaştığı zorlukları çözebilmek için başvurulan bir bakıştır.

Bu bakımdan hem Aristo mantığının kabulleri hem de batı metafiziğinin temel varsayımları yeniden yorumlanıp farklı ufuklara doğru yelken açmalarına izin vermek gerekmektedir. Derrida’nın esas saldırı hedefi ikili (karşıt) kavramlardır. Yani, ikili karşıt kavramların ayrılığına dayanan yaklaşımın kısıtlayıcı olduğunu iddia etmiştir. Derrida bilimsel bir açıklamada kullanılan terimlerin anlamlarının yeni açıklamalarla genişletilmeleri gereği üzerinde durmuştur. Bu sav “Postmodern yaklaşımın” temel iddiasıdır.

Örneğin, “Gerçek nedir?” sorusu postmodern düşünürler tarafından yeniden ele alınmış ve tartışılmıştır. Jean Baudillard’a göre “Gerçek var olma özelliğini yitirmiştir”. Baudillard’ın sorgulaması Leipnitz’in sorgulamasından farklıdır. Leipnitz: “Neden varlık vardır?” şeklinde soru yöneltir. Baudillard ise: “Acaba yokluk var mıdır?” şeklinde sorar.

Bu sorgulamadan kasıt varlık-yokluk ikileminin özüne inmek ve bu ikili bakışın getirdiği birtakım sonuçların yapısını bozmak.
Varlık-yokluk ikilemi olduğu sürece ben ve öteki ayırımı da bulunmaktadır. Ben-Öteki ikilemini aştığımızda, yani bu ikili yapıyı bozduğumuzda, ben ile öteki yakınlaşmakta, biri diğerini kabul eder duruma gelerek bütünleşmektedir. Ancak yapı bozumculuğu kesin çizgilerle tanımlanabilen bir yöntem değildir. Kendini sürekli yenileyen “Yaşayan bir felsefe” modeli olarak tanımlanabilir. Yaşayan Felsefe, tanımını da ilk olarak ileri sürmüş olan düşünür, Jaques Derrida’dır.

Yaşayan felsefe içinde yapı bozumculuğu, Heidegger ve Nietzsche tarafından ileri sürülmüş olan “yıkım” veya “tersine çevirme” kavramlarından daha az negatif bir yaklaşımdır. Ancak, yapı bozumculuğunun kesin olarak tanımlanmaması felsefe ile uğraşanları rahatsız etmektedir. Çünkü, felsefe kesin kavramlarla çalışmak zorundadır. Bir bakıma felsefeye “Kavram matematiği” de denebilir. Dolayısıyla, açık ve kesin tanımlı olmayan kavramlar felsefenin ilgi alanının dışındadır, şeklinde bir görüş bulunmaktadır.

Ancak, felsefi kavramlar ortamın ve kültürün ürünü olmak zorundadırlar. Her dönemde ortaya atılmış olan kavramlar hem o dönemin bilimsel görüşlerinden etkilenmiş hem de o dönemin varsayımları üzerine inşa edilmiştir. Şu halde, 20. yüzyılda ileri sürülen bilimsel kavramlarla postmodern görüşün örtüşmesi hem doğal hem de gereklidir.

Yapay Zeka ve Otizm

“Şizofrenlerin gördüğü hüllüsinasyonların kendi içinde tutarlı olduğunu değerlendiren bizleriz” tespitlerine katılıyorum. Kişi kendisine dışardan bakamadığı için kendi dünyasında yaşadıklarını hemen her zaman “tutarlı” olarak değerlendirecektir. Beyin, dış dünyadan aldığı verileri/sinyalleri derleyerek bunları kendi arasında bir bütünlük anlayışı geliştirerek zihinsel olarak işler. “Akla uydurmak” denilen bu olsa gerek. Problem şurada ki, gelen sinyallerin illa dışarıdan gelmesi beklenmez. Beyin kendi üzerinde de sinyaller yaratarak kendi sanal gerçekliğini oluşturur. Rüyalar buna en bariz örneklerdir. Otokontrol sistemleri, sürekli olarak “bu yaşananlar gerçek mi” doğrulamasını yürütür. Buna rağmen beyin aldanmalara çok açıktır. Beş duyu kanalını tümüyle aldatarak kişilere sanal gerçeklik yaşatabiliriz. Çünkü, zihin gelen sinyallerin/bilgilerin “güvenilir” olduğu sanısıyla çalışır. Örneğin, uzun süreli “bilgisayar oyunu” oynayanlarda, dönemsel bir “gerçeklik duygusu sapması” yaşanabilir.

Kişinin kendi içinde birden fazla kişiliğe bölünmesi de, yaşadıklarını anlamlı bir bütünlük haline getirme gayretlerine rağmen, dış dünyanın gerçekliklerine uzak yeni dünya tanımlarına sebep olur. Beyin, kapalı bir kutu gibidir burada. Kendi üzerinde çalışan programların “reel” gerçekliğini sorgulamaktan uzaktır. Virüslü bir bilgisayarın, kendindeki virüsü tanıyamaması gibidir bu. Kendi içinde tutarlı bir bütünlük oluşturulurken, virüs de bu oluşumun entegre bir parçası haline gelmiştir. Kendini “mükemmel” olarak tanımlayan kişiler, kendilerini böyle gördükleri için bu değerlendirmeyi yaparlar. İnsanlığın genel olarak yaşadığı sıkıntıların çoğu bu “donanımsal at-gözlüğünden” kaynaklanmaktadır.

“Yapay Zeka”nın “düşünme” sınırları nerelere kadar gider, bilemiyorum. Yaşadığımız dönemde geometrik bir artış söz konusu. Teknolojik gelişmeler katlanarak gidiyor. Bilgisayarların hızlı bir öğrenme sürecine girdikleri aşikar. Bilgi işleme becerilerini, fikir üretmeye doğru götürdüklerini söyleyebilirim. Sınırları belli yönerge akışlarının, ne zaman belirlenmiş sınırlar dışına çıkacağı merak konusu. Zaten şimdilik insanı, makinelere üstün kılan hızları ya da kapasiteleri değil, zihinsel oyunlarla “sınırlı yönergeleri” atlatarak yeni açılımlar yapabilmesi/ yeni fikirler çalıştırabilmesidir.

Makro teknolojiler de süratle gelişmektedir. Bu da, robotların çok daha hafif ve yumuşak olmalarını getirecek. Böylece hareket kabiliyetleri çok artmış olacak. Eğer, “öğrenme” yeteneği de eklenebilirse, yakın gelecekte yetkinliklerinin yüksek olabileceğini söyleyebiliriz. Önemli olan, bu süper bilgisayar sistemlerinin tam olarak insanı örnek almamasıdır. Aksi taktirde insanın defolu yanlarını kendilerine kopyalayabilirler.

gürsel selçuk
www.kamCa.org
05;12;2007

İyiyi hatırla, kötüyü affet

İki arkadaş bir çölden geçiyorlardı. Yürürlerken kavga ettiler ve biri diğerine tokat attı. Tokadı yiyen, toprağa şöyle yazdı: “Bugün en iyi arkadaşım bana tokat attı.”

Yürümeye devam ettiler ve bir havuza vardılar. Burada yüzmeye başladılar. Tokat yiyen havuzda boğulmak üzereyken arkadaşı onu kurtardı. Ve ölümden dönen adam taşın üzerine “Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı” diye kazıdı.

Arkadaşı ona “Daha önce toprağa yazdın ve şimdi de taşa kazıdın. Neden böyle yaptın?” diye sordu. Arkadaşı yanıtladı, “Birisi seni kırdığında bunu en kısa sürede unutmaya çalışmalısın. Dolayısıyla sen bana tokat attığında kısa sürede rüzgarla silinip gitsin diye bunu toprağa yazdım. Hayatımı kurtardığında sonsuza kadar kalıcı olsun diye de taşa yazdım. Birisi sana iyi bir şey yaptığında bu hiç unutulmamalı ve uzun zaman hatırlanmalıdır.”

Sizi inciten şeyler affedilip unutulmalı ve iyi şeyler de sonsuza kadar hatırlanmalıdır.

O zaman hayat kısa, acısız ve ferah yaşanabilir.