YİNE AŞK :)

Aşk…
Öyle olmalı ki…
Gülümsetebilmeli seni, çekip gittiğinde.
Acılara değil, yaşanmış o çok özel anlara teslim olmalı insan gidişinin ardından. Gözlerde bir ışık olarak kalabilmeli. Ve dudaklarda hafif bir tebessüm…
“Çok güzeldi, yaşadım, yaşadık”, diyebilmeli.

Hiç beklemediğin anda geliveren, ve ergeç gideceğini bildiğin bu harika yaşanmışlık pişmanlık olmamalı anılarında.

Sen bir yer de, ve O çok yakınında ama uzaklarda olsa bile, ve sen asla bir daha onu göremeyeceğini, gözüne bir muzip, bir öyle… romantik bakamayacağını bile bile… kalbin bir buruk ama değişik bir sevinçle atabilmeli.

Bir kuşun kanat çırpışında heyecanlandırabilmeli seni, bir daha birlikte hiç bir kuşun kanadını göremeyeceğin sevgili. Birlikte belki bir çiçek koklama vaktinin bile olmadığı, ama dünyanın tüm çiçek kokularını sana duyumsatan sevgili…

Gittiğine yanmamalı, gelişine sevinmelisin aslında.
Sana yaşattığı her an’a ve yaşadığın her hızlı kalp atışına minnetar kalmalısın.
“Şimdi nerede, kiminle?” soruları yerine, “Şimdi mutlu olmalı…” diyebilmelisin ve asla kıskanmamalısın mutluluğunu.

Hoş bir tebessüm olarak kalmalı dudaklarında…

Güzel di… düşüncende, O’nun da “güzeldi” dediğini duymalısın…

Aşk böyle olmalı…

Çünkü yaşadığın aşk’tı…
Ve aşk sonu olmayan bir sonsuzsa… anımsadığında, “Güzel di…” dedirtebiliyorsa…

Ve aşk… ansızın… her an heryerde…

Aşkta Yarın Yoktur Sevgili

Aşkta Yarın Yoktur Sevgili

Aşk Bu Dünyanın Ölçüleriyle Açıklanamaz Sevgili
O İlkel Bir Acıdır, Yaban Bir Ağrıdır.
Gelir ve İçimizdeki O Çok Eski Bir Şeye Dokunur.
Sonra Bir Perde Açılır ve Yolculuk Başlar
Bu Yolculukta Artık Para, Tarifeler
Beklentiler, Randevular, Taksitler, İş,
Anneler ve Korkular Yoktur
Aşkın Kendi Gerçekliği Vardır Sevgili.
İnsan Başka Bir Işığa Teslim Olur,
Daha Derinden Anlamaya Başlar, Bilgeleşir
Hiç Bilmediği Sezgileriyle Buluşur
Yükü Çok Ağırdır, Kendiyle Buluşmuştur
Hem Dışındadır Dünyanın, Hem de Tam Ortasında.
Hindistan’da Ganj Nehri’nin Yakılan
Yoksun Adamın Hissettikleri de Onunladır,
Yitirdikleri de…
New York’ta, Bir Sokakta,
Kartondan Kulübesinde Yaşayan Kadının
Çıplak Yalnızlığı da
Her Şey Onunladır, Ona Emanettir Sanki,
Ama O, Çıldırtıcı Bir Yalnızlık İçindedir Yine de…
Aşkın Kültürlü Olmakla, Bilgili Olmakla da İlgisi Yoktur Sevgili,
Kanımıza Karışan İlkel Acı, O Yaban Ağrıyla
Hiçbir Kitabın Yazamadığı Hakikatlere Daha Yakınızdır,
İnan…
Kim Demiştir Hatırlamıyorum,
Aşk Varlığın Değil, Yokluğun Acısıdır Diye.
Belki de Bu Yüzden İlk Gençliğimde,
O Yoğun Aşık Olduğum Yıllarda,
Gözüme Uyku Girmez, Dudağımda Bir Islıkla
Bütün Gece Şehri, O Karanlık, O Hüzünlü Sokakları Dolaşır,
İnsanları Uykularından Uyandırmak İsterdim.
Uyanıp, İçimde Derin Bir Sızıyla Uyanan
O Derin Sancının Acısına Ortak Olsunlar Diye…
Aşk Çok Eski Bir Şeydir Sevgili
Onun İçinden O Çileli Çocukluğumuz Geçer
Sevdiğimiz İnsanların Çocuklukları da…
Oradan Üvey Anneler, Eksik Babalar, Parasız Yatılılar Geçer
Ve Sonra Aşk Bütün Bunları Alır, Daha da Eskilere Gider,
Hep O İlkel Acıya, O Yaban Ağrıya…
İnsan Bazen Nedensiz Yere Umutsuzluğa Kapılır
Kimselere Veremez Sevgisini,
Kimselere Derdini Anlatamaz, Evlere Kapanır…
Bazen Denizler Kıyılar Çeker İnsanı.
İnsan Bu Kapılmayı Anlayamaz,
Oysa
Çok Eski Bir Yerde Yaşanmasından Korkulup
Vazgeçilmez Aşkların Sızısıdır Bu.
Bu Sızı, Bu Yenilgi Mevsimlerle Yıllarla Devrilir Başka İnsanlara…
Bir İnsanın Yaptığı Bir Hatanın
Tüm İnsanlara Yayılması Gibi…
İşte Şimdi Biz de Sevgili,
Ya Olmadık Zamanlarda Umutsuzluğa Kapılıp,
Soluğu Evlerde Alacağız,
Ya da Denizler, Kıyılar Çekecek Bizi.
Nasıl Biz Başkalarının Korkularını Taşıyorsak,
Başkaları da Bizim Korkularımızı Taşıyacak,
Yenilgimizi, Umutsuzluğumuzu…
Birazdan Sabah Olacak…
Para, Tarifeler, Beklentiler, Randevular, Taksitler,
İş, Anneler ve Korkular Başlayacak…
Bunlar Varsa Bizim İçin Geçerliyse
Aşk Yoktur ve Hiç Olmamıştır Sevgili.
Birbirimizi Kandırmayalım…
Hadi Güne Hazırlan,
Yaşadıklarımızı Unutmaya Çalış
Aşk Bize Güvenip Verdiği Büyüsünü,
Sırlarını, Cesaretini, Bilgeliğini ve O İlkel,
O Yaban Ağrısını Geri Alacak
Bunlar Olurken İçimiz Bir an Üşüyecek,
Sonra Geçecek…
Hadi, Oyalanma Birazdan Yarın Olacak…
AŞKTA YARIN YOKTUR SEVGİLİ

Cezmi Ersöz

Yaralara dair…

Yaşlı ve çirkin bir tüccar; karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş… Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış.

Ne var ki tüccar, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş.

Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa, bu zayıf ve çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin hiç iz bırakmadığını görmüşler…

Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler…
Ancak en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile tüccara hiç bir şey yapamıyormuş…
Sonunda korkup kaçmışlar… Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha -ama bu kez aşk adına- tüccarla sevişmek istemiş.

Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış… Gel gelelim güzel kadının her dokunuşunda tüccarın bedeninde yeni bir yara beliriyormuş. Dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar… İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda tüccar kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş….

Tam bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz? Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi?

Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz. Çünkü zaten, her yanımız kılıç yaralarıyla dolu. Ama bir şekilde kapanmış, kabuk bağlanmış yaralar onlar… Nasıl yapmışsak yapmışız, üstesinden gelmişiz…

Ama biri, kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden….

Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor….

O yüzden değil mi içimizi tutmamız?

Birisine teslim olmaktan korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız?

“Anlatsam mı, anlatmasam mı?” kararsızlığımız…

“Bu sevgi beni acıtır mı?” kuşkularımız…

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğini iyi seçmek.

Gabriel Garcia Marquez

Bizim de bir mağaramız olsun

Moskova yakınlarındaki Penza kasabasının Nikolskoye Köyü’nde kendilerini “Gerçek Ortodokslar” olarak tanıtan tarikat üyeleri, önümüzdeki mayıs ayına kadar kıyamet kopacağı beklentisiyle çocuklarını da yanlarına alarak bir mağaraya kapanmışlar. Kıyamet endişesiyle bir yer altı mağarasına sığınmak fikri fena gözükmüyor.

Bir köşede kendi kıyametini beklemenin bitimsiz sükuneti, insanın doğmakla, dünyaya gelmekle yitirdiği kadim bir huzuru yeniden bulması kadar çekici.

Ben de bir mağarada kendime bir yer bulayım diyorum. Kendi kıyametimi, hayattan kopuşun damarlarımda sızlattığı acıyı bekleyeyim.

Etrafımızda binbir çeşit korkutucu maskeyle dans eden bu histeriden bir parça da olsa uzaklaşayım. Savaşı bir şehvet gibi dudağında taşıyan, bir kadının gözlerine bakarmış gibi silah dökümlerini inceleyen adamlardan kaçayım. Çocuğunu internette satmak isteyen anneyi görmemek için yüzümü mağaranın duvarına döneyim mesela. Platon’dan bu yana kimsenin girmediği mağaraya sığınayım iyisi mi. Bizim de bir mağaramız olsun sığınabileceğimiz. Kemalettin Tuğcu’yu döne döne okumuş adamların sığınacakları bir mağarası olsun bu dünyada. Ağlayan çocuk posterini her gördüğünde yutkunanların, hayatında tek bir kere olsun şans oyunlarına yüz vermemiş olanların, bir atölyede ortacılık yaparken ustasından ille de bir tokat yiyerek hayata başlayanların bir mağarası olsun. Gözlerine bakılır bakılmaz ne hissettiği anlaşılanlar için de bir mağara gerekiyor. Yalan söylerken yüzünün kızarmasını engelleyemeyenler için mesela. Kağıt oyunlarını beceremeyenler, blöf yapamayanlar, kameraya bakamayanlar, gelen hesabı ortak ödeyebilme becerisi geliştiremeyenler için de bir mağaraya sığınmak şart.

Bizim de bir mağaramız olsa keşke. İçinde kıyametimizi beklesek.

Kapkalın fondöten süren ve özenle uzattıkları tırnakları kırılınca küfür eden kadınların ne istediklerini anlayamayan erkekler bu mağaraya sığınsa mesela. Kredi kartına taksit yaptırmaktan korkan erkekler…

Saç diplerindeki beyazlar iyice ortaya çıktığı halde kazandıkları paradan arttıramayan gündelikçi kadınlar da kaçabilse bu mağaraya. Kızlarının, çalıştıkları mağazadan giyinen “öteki kızlar”a özenip de bambaşka hallere dönüşmesinden muzdarip kadınlar.

Ucuza aldıkları saç boyalarını, komşu kadınlardan yardım isteyerek yorgun ve okşanmamış saçlarına itinayla süren kadınlar…

Çocuklarının bitimsiz masraflarından, gelinlerinde ihtiraslı tatil arzularından kendilerine sıra gelmediği için oralara gidemeyip, camideki arkadaşlarının Mekke, Medine hatıralarını yaşlı gözlerle dinleyen heveskar yaşlıların sığınabileceği bir mağara olsun bizimkisi. Onların lütufkar hayat arkadaşları da otursunlar Yasin okusunlar, Amme, Tebareke okusunlar ölmüşlerimiz için, kendi kıyametine erkenden tutunanlar için. Sınavlarda, gidiş yolunu bilip de sonuca ulaşamayan çocukları da alalım yanımıza.

Çoktan seçmeli testlerde iki şık arasında kalıp da sonuca ulaşamayan çocukları. Dershaneye gidemediği için kupon toplayarak test kitabı alabilen çocuklar olsun yanımızda. İkinci el kitaplarda işaretlenmiş şıkları görmesinler diye ablalarının özenle yanıtları sildiği çocuklar yani… Büyük bir mağaramız olsun bizim de.

Bu şehre, bu karmaşaya, bu merhametsizliğe, bu gürültüye ayak uyduramayanların sığınabileceği bir mağaramız olsun.

Tarık TUFAN

Korkmadan

Nasıl yaşayacağını bilen kimse gidebilir uzaklara
Korkmadan gergedanlardan ya da kaplanlardan
Savaşta yara almaz o.
Çünkü gergedanlar boynuzlarını geçirecek,
Kaplanlar pençeleyecek,
Silahlar delip geçecek,
Bir yer bulamazlar onun içinde.
Neden böyledir bu?
Çünkü onda ölümün girebileceği bir yer yoktur.

Tao Te Ching