Anladım

öyle bir hayat yaşıyorum ki ,
cenneti de gördüm , cehennemi de
öyle bir aşk yaşadim ki
tutkuyu da gördüm , pes etmeyi de.
bazıları seyrederken hayati en önden,
kendime bir sahne buldum oynadım.
öyle bir rol vermişler ki ,
okudum okudum anlamadım.
kendi kendime konuştum bazen evimde,
hem kızdım hem güldüm halime,
sonra dedim ki ” söz ver kendine ”
Denizleri seviyorsan,dalgalarıda seveceksin,
sevilmek istiyorsan , önce sevmeyi bileceksin ,
uçmayı seviyorsan , düşmeyi de bileceksin.
korkarak yaşıyorsan , yalnızca hayatı seyredersin.
öyle bir hayat yaşadım ki , son yolculukları erken tanıdım
öyle çok değerliymiş ki zaman,
hep acele etmem bundan,anladım…

Nietzche

mevlana

HAZRET-İ MEVLÂNÂ’NIN HAYATI

DR. SELEHADDİN HİDAYETOĞLU

Emekli S.Ü. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Mevlânâ’nın asıl adı Muhammed Celaleddîn’dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlânâ ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddîn-i Tebrîzi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlânâ’yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolu demektir. Mevlânâ’nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Doğumu ve Nesebi

Mevlânâ’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh’tir. Mevlânâ’nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu’l-evvel, 604) dir.

Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası, Sultânü’l-Ulema (Alimlerin Sultanı) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddîn Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi’dir. Eflâki’1ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir alim idi. Din ilminin üstadı ve alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar2 ve Mevlânâ’nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde3 Sultânü’l-Ulema Bahaeddîn Veled’in nesebinin, anne cihetiyle on dördüncü göbekte Hazret-i Peygamber (a.s.)’in torunu Hazret-i Hüseyin’e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Peygamber Aleyhisselam’ın seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Sıddık’a ulaştığını kaydediyorlar.

Babası Bahaeddîn Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti

Bahaeddîn Veled, 1150’de Belh’de doğmuş, babası ve dedesinin manevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddîn-i Kübrâ (? – 1221)’dan feyz almıştır.4 Bahaeddîn Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi. İlahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahaeddîn Veled, Horasan Diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiçbir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.5 Kaynakların6 ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed’in manevi işaretiyle, Baheddin Veled’e Sultânü’l- Ulemâ ünvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahaeddîn Veled bu ünvanla yad edilmiştir. Alimler gibi giyinen Bahaeddîn Veled, adeti üzere, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va’z ederdi. Va’zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve “Semavi (Allah’dan olan ilahi) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümidi olur” 7 derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddîn-i Râzi’ye ve ona uyan Harezmşah’ın aleyhinde bulunur; onları bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi: “Muhammed Mustafa’nın yürüyüşünden dahi iyi yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedim” 8

Hazret-i Mevlânâ’nın Babası ile Belh’ten Çıkışları ve Konya’ya gelişleri

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddîn-i Râzi, Bahaeddîn Veled’in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah’a gammazladı. Bahaeddîn Veled’in de gönlü Harezmşah’tan incindi ve Belh’i terk etti. 9 Ancak araştırmacılar, Bahaeddîn Veled’in Belh’ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler.

Sultânü’l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişabur’a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat’a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü’l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled şu manidar cevabı verir: “Allah’dan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.” 10 Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)’ye ulaştığında: “Bu sözü Belhli Bahaeddîn Veled”den başkası söyleyemez” dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddîn Veled’in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddîn Veled, Bağdat’ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe yolundan Kabe’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Bahaeddîn Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam’dan Malatya’ya, oradan Erzincan’a, oradan Karaman’a uğradılar. Karaman’da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya’yı seçip oraya yerleştiler.

Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ’ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar

Şeyh Attar Hazretleri: Belh’i terk ettikten sonra Bağdat’a doğru yola çıkan Bahaeddîn Veled, Nişabur’a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ’nın nasiyesindeki (alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye eder ve babasına da; “Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.” 11der.

Şeyh-i Ekber (Muhyiddin İbn’ül Arabi) Hazretleri: Sultânü’l-Ulema, Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam’a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultânü’l-Ulema’nın arkasında yürüyen Mevlânâ’ya bakarak: “Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor” 12demiştir.

Hazret-i Mevlânâ’nın Evlenmesi

Karaman’da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lala’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Banu ile evlendi. Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

Hazret-i Mevlânâ’nın, Konya’ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu şöyledir: “Hak Teala’nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah’ın aşk aleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı Allah, hoş bir lütufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.

Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hem demi (canciğer arkadaşı) olsunlar.” 13

Hazret-i Mevlânâ’yı Yetiştiren Mutasavvıflar

Sultânü’l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled Hazretleri

Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahaeddîn Veled, Mevlânâ’nın ilk mürşididir. Yani Mevlânâ’ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddîn Veled, Selçuklulular’ın Sultanı Alâeddîn Keykubat’tan yakın alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddîn Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde14 Selçukluların baş şehri Konya’yı şereflendirip yerleştikden kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâeddîn Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddîn Veled’in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altına girdi.15 Sultaü’l-Ulemaya gönülden bağlı olan Sultan Alâeddîn onu hayranlıkla şöyle över; “Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? İyice inandım ki o, cihanda nadir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur.”16 Dünya sultanına hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve gönül sultanı Bahaeddîn Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi alemde göçtü.17 Geriye Muhammed Celaleddîn gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Sultânü’l-Ulema, sadece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakilerini yetiştirdi ve onları daima aydınlattı.

Seyyid Burhaneddin Hazretleri

Bahaeddîn Veled’in irtihâlinde Mevlânâ yirmi dört yaşında idi. Babasının vasiyeti,18 dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu.19 Mevlânâ, babasından sonra, Seyid Burhaneddin’i buluncaya kadar bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkık-ı Tirmîzi, Konya’ya geldi. Mevlânâ onun manevi terbiyesi altına girdi.

Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid idi. Maarif adlı eseri20 irfanının delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi.21 Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibiomuzlarda taşıyıp dolaştırdığı22 Mevlânâ’ya dedi ki: “Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy.”23 Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin’i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl24 ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim, Mesnevi’sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir; “Piş, ol da bozulmaktan kurtul… Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin.” 25

Hazret-i Mevlânâ’nın Konya Dışına Seyahati

Halep ve Şam’a Gidişi

Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin’in izniyle Haleb’e gitti. Halaviyye Medresesi’nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin’den ders aldı.26 Mevlânâ, Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra Şam’a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam’daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

Şam’da Şems-i Tebrîzi Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme

Eflâki’ye göre Mevlânâ, Şam’da Şemseddîn-i Tebrîzi ile görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir. Şemseddîn-i Tebrîzi, bir gün halkın arasında, Mevlânâ’nın elini yakalayıp öper ve ona “Dünyanın sarrafı beni anla!” diye hitap eder ve kaybolur. 27 İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya’ya gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir.

Hazret-i Mevlânâ Kamil Bir Mürşid

Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya’ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ’yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle, “Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun… Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt.” 28Dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlânâ’dan izin alıp Kayseri’ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri’dedir. Mevlânâ Seyyid Burhaneddin’in Konya’dan ayrılışından sonra, irşad (Allah Yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi29 ve on binden çok müridi30 vardı.

Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems’in Buluşmaları

Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular, görüştüler. Bu tarihte Şems, altmış, Mevlânâ, otuz sekiz yaşında idi. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk’a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: “Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ’yı şaşılacak bir aleme çağırdı, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap.” 31

Hazret-i Mevlânâ ile Şems Hakkında

Mevlânâ, Şems ile Konya’da buluştuğu zaman tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ’ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems’te yaşattı.32 Mevlânâ’nın Şems’e karşı olan sevgisi, Allah’a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür). Çünkü Mevlânâ, Şems’te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. 33 Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems, Mevlânâ’yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.34

Şems-i Tebrîzi Hazretleri’nin Konya’dan Ayrılışı

Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems’in sohbetine hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişi. Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ’nın yalvarmalarına rağmen, Konya’dan Şam’a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe). 35

Hazret-i Şems’in Konya’ya Dönüşü

Şems’in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in başkanlığındaki kafileyle Şam’a, Şems’e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam’a vardı, Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems’e sundu. Şems, “Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlânâ’nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir.” 36 diyerek, Mevlânâ’nın davetine icabet etti ve 1247 ‘de, Sultan Veled’in kafilesiyle, Konya’ya döndü.

Hazret-i Şems’in Kayboluşu

Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems’in şerefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sıkısı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan Veled’e dedi ki: “Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek.”37 İşte Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya’dan ansızın gidip kayboldu. 38 Şems’in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems’i Şam’da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems’i görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir. “Evet, onun verdiği bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim.” 39

Hazret-i Mevlânâ’nın, Şems-i Tebrîzi Hazretleri’ni Aramak İçin Şam’a Gidişi

Mevlânâ, Şems’i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam’a gitti. Yine Şems’i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled’in ifadesiyle Mevlânâ, Şam’da suret bakımından Tebrizli Şems’i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendinde gördü ve dedi ki: “Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum O da ben.” 40

Mesnevi’nin Yazılışı

Eflâki, Mesnevi’nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: “Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin’in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi’yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür’atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ’ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.”41 Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları arasında sona erdi. 42

Hazret-i Mevlânâ’nın Baki Aleme Göçüşü

Mevlânâ, Çelebi Hüsameddin ile tam on beş sene güzel demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervaneolmuşlardı. Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlânâ’nın hastalık haberi Konya’da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

Şeyh Sadreddin (? – 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ’ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip, “Allah yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz” diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?” dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti.43

Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlânâ’nın hanımı, Mevlânâ’ya hitaben; “Ey alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?”44 diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. “Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı.” Mevlânâ cevaben, “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud’uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed’in yanına döneceğimiz umulur” dedi. 45

Hazret-i Mevlânâ’nın Vasiyeti

“Ben size, gizli ve aleni, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun.”46 İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemaziye’l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.

Hazret-i Mevlânâ’nın Cenaze Merasimi ve Cenaze Namazı

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ’nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak onlar: “Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlânâ bizimdir, bizim imamımızdır” diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı. “Biz Musa’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlânâ Hazretleri’nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?” 47

Mevlânâ’nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlânâ’nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık etti. 48

Hazret-i Mevlânâ’ya Yeşil Kubbe

Mevlânâ’ya Yeşil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser’in gayreti ve Emir Pervane’nin eşi (Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı) Gürcü Hatun’un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.49 Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin’dir.50 Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar da Mevlânâ’nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır. 51 Bu sanduka bu gün, Sultan’ül-Ulema Bahaeddîn Veled’in kabri üzerindedir.

Hazret-i Mevlânâ’nın Ölüme ve Mezara Bakışı

“Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık aleminin fezasındadır.” 52

Hazret-i Mevlânâ’nın Ziyaretçilerine Seslenişi

“Kardeş, mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım.” 53

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?

Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.” 54

Hz. Mevlânâ;

Hazreti Mevlânâ sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi. Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve hayvet vardı; gözleri o kadar kesin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı.55 Mevlânâ başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi. 56 Şems’in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ve Hint kumaşından yaptığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi. 57

Hazreti Mevlânâ’nın Tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi sistemi yahut hayali bir idealizm değildir. Onun tasavvufu irfan, tahakkuk, aşk ve cezbe aleminde olgunlaşmadır. Mevlânâ hayattan hiç bir zaman el etek çekmez, miskinliği reddeder; hayatı hayatın içinde yaşatır. Onun tasavvufu dünyayı şöyle algılar; “Dünya nedir? Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir.” “Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala Peygamber ne güzel mal demiştir.” “suyun geminin içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır…”58

Hazreti Mevlânâ’nın tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur.

Hazreti Mevlânâ’nın tasavvufunda yaratılışın, hayatın manası aşktır. Aşk ise kimseye niyazı, ihtiyacı olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası, elemlerin merhemi ilahi aşktır. “Aşk, o şuledir ki parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar” 59

Mevlânâ’nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır. Hazreti Mevlânâ şöyle buyurur; “Allah ile oturup kalmak isteyen kişi, veliler huzurunda otursun.” “Velilerin huzurunda kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen külli olmayan bir cüz’sün” 60

Hazreti Mevlânâ’nın İslâmiyeti anlayış tarzı ise şöyledir; Mevlânâ, ‘Muhakkak ki sizin, Allah’ın yanında en kerim olanınız Allah’tan çok korkup günah işlemeyeninizdir’61 mealindeki ayetin şuuruyla daima Kur’ân hükümlerinin adabına riayet ederek Allah’ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; hülasa Allah’tan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden daima sakınmış, gerçek takva bir şahsiyettir. 62

Mevlânâ şu rubaisiyle Kur’ân-ı Kerim’e ve Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem’e bağlılığını apaçık ilan ederek; “Cânım bedenimde oldukça Kur’an’nın kuluyum; Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim”63 demektedir.

Mevlâna’nın bir kamil mürşit olarak manevi vazifesi, yaratılışın gayesi çevresinde, insanların hidayetine ve ebedi saadetine vesile olabilmektir. Bu ilahi gayenin gayreti ve yüklediği manevi vazifenin şuuruyla; “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri’at’de (ayet, hadis, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır” 64 demektedir.

DİPNOTLAR:

1- EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkıbeleri (Tahsin Yazıcı Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri: 26, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1964 C, l(1/3)

2- SİPEHSALAR, Feridun b Ahmed, Risale-i Sipehsalar ve Menâkıb-ı Hazret-i Hüdavendigar (M. Bahârî Tercümesi), Der, Saadet,1331. s.15, EFLÂKÎ, a.g.e., C. (1/1) c- CAMÎ, Nefehatül-Üns (Lamii Terc.). İstanbul, 1289, s. 514

3- BEYTUR, Midhat Bahâri, Dîvân-ı Kebîrden Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi,İstanbul, 1965, s. XVIII, TAHİRÜ’L MEVLEVÎ, Mesnevî Şerhi, Ahmed Said Matbaası, İstanbul, 1963,C. Is. 19

4- CAMÎ, a.g.e., s. 513-514

5- SİHEPSALAR, a.g.e., s. 16

6- SULTAN VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Ankara,1976, s. 237-238, SİPEHSALAR, a.g.e., s.17-18 c-EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/5)

7- SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20

8- GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1985,. s.40

9- SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20, EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (1/5)

10- EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(1/10)

11- DEVLETŞÂH, Devletşâh Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi, Tercüman 1001 Temel Eser:112, İstanbul 1977, s. 249

12- BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Mevlâna, İstanbul, 1965, s. 91

13- EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (3/116)

14- B. ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması, S.Ü. 1.Milli Mevlâna Kongresi 3-5 Mayıs 1985, Konya Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya,1986. s. 449

15- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/22)

16- SULTAN VELED, a.g.e., s. 242

17- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/24)

18- DEVLETŞÂH a.g.e., s. 250

19- SULTAN VELED, a.g.e., s. 244

20- Türkiye İş Bankası Yayınları – 134, Ankara, s. 206

21- EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (2/1)

22- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (2/1)

23- SULTAN VELED a.g.e., s. 246

24- SULTAN VELED, a.g.e., s.248

25- MEVLÂNA, Mesnevî , (Veled Çelebi İzbudak Tercümesi), Şark-İslâm Klasikleri: l, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1960, C.2, b. 1319,1320

26- SİPEHSALAR, a.g.e. s; 111, EFLÂKÎ a.g.e., C.l (1/24)

27- EFLÂKÎ a.g.e., C. l (3/9)

28- EFLÂKÎ a.g.e., C.l (3/9)

29- DEVLETŞÂH, a.g.e., s. 50

30- SULTAN VELED, a.g.e., s. 248

31- SULTAN VELED, a.g.e., s. 249-250

32- BEYTUR, Midhat Bahârî, Dîvân-ı Kebîr’den Seçmeler, s.XXX

33- BEYTUR, Midhat Bahârî, Dîvân-ı Kebîr’den Seçmeler, s.XXX

34- TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53, İstanbul, 1974, s.35

35- SULTAN VELED, a.g.e., s. 55, SİPEHSALAR a.g.e., s. 172

36- SİPEHSALAR, a.g.e., s.64

37- SULTAN VELED, a.g.e., s. 64

38- SULTAN VELED, a.g.e., s. 64

39- EFLÂKÎ a.g.e., C.2 (4/51)

40- SULTAN VELED a.g.e., s. 73

41- EFLÂKÎ a.g.e., C.2 (6/3)

42- FİRUZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri İçin Yardımcı Eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963, s. 212

43- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/569)

44- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/571)

45- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/565)

46- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/574), CAMÎ, a.g.e., s. 519

47- SULTAN VELED, a.g.e., s. 153, EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/580)

48- SİPEHSALAR, a.g.e., s. 156

49- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (6/9)

50- EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(3/320)

51- MEVLÂNA, Celâleddîn, Mecâlîs-i Seb’a, F.Nafiz Uzluk Basımı, Bozkurt Basımevi, İstanbul, 1937, Mukaddime, s. 105

52- MEVLÂNA, Celâleddîn, Dîvân-Kebîr (Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi), Remzi Kitabevi,

Yükselen Matbaası, İstanbul, 1959 C. 111., s.169 MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Çap-u İntişarat-ı Meri-i Kebîr, 1345 Hicri Şemsi, Gazel 911

53- GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1985, s. 132, Mevlâna, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Gazel 683

54- Bu beyit, Mevlâna’nındır diye rivayet edilir.

55- FİRÜZANFER, Bediüzzaman, a.g.e., s. 190

56- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (3/9)

57- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (4/93)

58- MEVLÂNA, Mesnevî , C. l b: 983-989

59- MEVLÂNA, Mesnevî , C.5. s:588

60- MEVLÂNA, Mesnevî , C.2, b: 2163-2165

61- KUR’AN El-Hucarat (49), 13

62- SİPEHSALAR, A.G.E., S. 59-60

63- MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Rubaiyyat: 1331

64- BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, s.103

BİBLİYOGRAFYA:

ANBARCIOĞLU, Meliha, Sultanü’l-Ulemâ Bahâeddîn Veled’in Hayatı, Eseri ve Düşünceleri, S.Ü. 1. Milli Mevlâna Kongresi 3-5 Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986

B. ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması, S.Ü. 1. Milli Mevlâna Kongresi, 3-5 Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986

BEYTUR, Midhat Baharı, Dîvân-ı Kebîr’den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1965

BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlânâ, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaası, İstanbul, 1965

CÂMÎ, Nefehatü’l, Üns, Lamii Tercümesi, İstanbul, 1289

DEVLETŞÂH, Devletşah Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi), Tercüman 1001 Temel Eser: 112, İstanbul, 1977

EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkıbeleri (Tahsin Yazıcı Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri: 26, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1964

FİRÜZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri için Yardımcı eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi İstanbul 1963

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1985

MANSUROĞLU, Mecdut, Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay: 765, İstanbul, 1958

MEVLÂNA, Celâleddîn, Dîvân-ı Kebîr (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Remzi Kitabevi, Yükselen Matbaası, İstanbul 1959

MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrizi, Çap-u İntişarat-ı Emir-i Kebîr 1345 Hicri, Şemsi

MEVLÂNA, Celâleddîn, Mecalis-i Seb’a F. Nafiz Uzluk Basımı, Bozkurt Basımevi, İstanbul, 1937

MEVLÂNA, Celâleddîn, Mektuplar (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), İnkılap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa, İstanbul, 1963

MEVLÂNA, Celâleddîn, Mesnevî (Veled Çelebi İzbudak Tercümesi), Şark İslâm Klasikleri: 1 Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1960

SEYYİD BUHRANEDDİN Muhakkak-Tirmizi, Maarif (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Türkiye iş Bankası Yayınları – 134, Ankara

SİPEHSÂLÂR, Feridun b. Ahmed, Risale-i Sipehsalar be Menâkıb-ı Hazret-i Hudavendigar (M. Bahârî Hüsami Tercümesi), Der-Saadet, 1331

SULTAN VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Ankara, 1976

ŞEMS-İ TEBRÎZİ, Makalat (M.Nuri Gençosman çevirisi), Hürriyet Yayınları: 81, İstanbul 1954

TAHİRÜ’L MEVLEVÎ, Mesnevî Şerhi, Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1963

TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53, İstanbul, 197

Bir kadın tanımak…

Yürekleriyle Konuşan, Gözleriyle Gülen Kadınlar…

Bir kadın tanımak…

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak…

Bir kadını sevmekle baslar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra’ da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen…

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatın sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme Bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı… Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün Maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle baslar her şey ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama bir kadını tanımakla tanık olunur
tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi…

Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen… Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi… Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin? ? ?

Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

Ahmet Altan

Problem çözmenin en kuvvetli yolu

Serüven, ilkokulun bahçesinde yürürken kendisinden biraz daha irice bir çocuk geldi ve bilerek ona çarptı. Serüven ne olduğunu anlayamazken, bu sefer çocuk ‘önüne baksana’ diyerek Serüven’i itti.
Serüven “Sen ne diyorsun, hem kendin gelip çarpıyorsun, hem de ağzını bozuyorsun.” dedi. Öbür çocuk bir kere daha Serüven’i itti ve Serüven sendeleyerek yere düştü. Çocuk, Serüven’in yere düşmüş bedeninin üstüne atlayıp vurmaya başladı. Serüven ilk başta sersemlik geçirse de, o da çocuğa vurmaya başladı. Boğuşma uzun sürmedi. Karşısındaki çocuk iri, ama koftu. Serüven çocuğu yüzüstü yatırdı; sağ kolunu arkaya çevirdi ve pes ettirdi. Çocuk “pes, pes…” diye Serüven’in durması için yalvarıyordu. Serüven, durdu ve içinden: “Ben ne yapıyorum, bu çocuğu dövdüm, yendim, elime ne geçti?” dedi. Çocuğun üstünden kalktı ve arkadaşlarının, “Bravo, amma dövdün, çok iyi çaktın.” gibi sözlerinin arasında sınıfa doğru yürüdü. Derste sürekli olarak, niçin kavga ettiklerini düşündü. Kavga konusunun da, kavganın da çok anlamsız olduğunu anladı. O sıra ilkokul çocuğu olarak sürekli uzaylıları düşünüyordu. “Uzaylılar şimdi beni izlemiş olsalardı, ne gülerlerdi kim bilir.” “İnsanoğlu kısacık bir zamanda parlıyor, kızıyor ve kavga ediyor. Halbuki koca evrende bizim kavga konularımız ve kavgalarımız ne kadar küçük ve değersiz.” Serüven, daha sonraki yıllarda kendisini kızdırsalar da, hatta elle dürtükleseler de kavga etmeyi bıraktı. Bir daha hiçbir kavganın, dövüşün içine girmedi. Ne kendisi saldırdı birisine, ne de bir saldırıya cevap verdi.

Peki, birisi saldırınca ne yapıyordu dersiniz? Öyle ya kendini savunması gerekmez mi, dayak yer sonra… Evet, kendini savunuyordu. Ama yine de fiziksel yolla savunmayı bırakmıştı. Ya bir sözle ya da karşısındakinin gücünü kullanarak kendini savunuyordu. Hani şu Uzakdoğu dövüş sanatlarının bir kısmı ‘aikido’ gibi, rakibinin gücünden yararlanır ya onun gibi… Bazen de rakibini şoka sokan şeyler yapıyordu. Örneğin, lisedeyken yumruk atan bir çocuğa ‘öldün sen’ diye öyle bir haykırmıştı ki, çocuk dört nala kaçmıştı. O sözü söyledikten sonra yapacağı hiçbir şey yoktu; sadece ısıracak köpek gibi havlamıştı o kadar… Bir seferinde kendisine ara sokağın birinde bıçak çekip parasını isteyen bir soyguncuya, “Bıçağın çok güzel, nereden aldın?” demişti. Adam dumura uğrayıp nereden aldığını söylemişti. Serüven devam etmişti: “Bak hep böyle bir bıçağım olsun istedim; kaça aldıysan o bıçak için iki katını verebilirim.” Adam birdenbire hırsız kimliğinden kopup, tüccar kimliğine bürünmüş ve pazarlığa başlamışlardı.

Serüven, konuşurken bağırmayı, sesini yükseltmeyi de bırakmıştı üniversiteye geldiğinde. Çünkü sorunları akıl yoluyla çözemeyen insanlar, kaba kuvvetin ilk aşaması olan bağırmayı tercih ediyorlardı. Serüven için çok zor olsa da, insanlara kızdığında yüksek sesle bağırarak aynı kelimeleri söylemeyi bırakmıştı. Ne zaman bağırması gerekse, bağırmak yerine fısıltıyla söyleyeceğini söylemeye başladı. Bir süre sonra, içinden kızdığı şeylere bağırmak yerine espriyle cevap vermeye başladı. Örneğin, bir meslektaşı, “Sen akılsızın birisin.” demişti bir gün. Serüven de, “Ne kadar iyi niyetlisin, herkesi kendin gibi biliyorsun.” diye cevap vermişti. Çevresindekiler çok gülmüştü bu cevaba… Ama Serüven ilerleyen zamanlarda bundan da vazgeçti. İlerleyen dönemde, “Sen akılsızın birisin” diyen birine, “Bunu tespit edebildiğin için çok akıllı olmalısın.” demişti. Adam bu sözün üstüne ne diyeceğini şaşırmış, sırtını dönüp gitmişti.

Serüven, sorunları parayla çözmekle, kaba kuvvet kullanarak çözmenin aynı anlama geldiğini düşünüyordu artık. Sorunları çözmenin en iyi ve en ekonomik yolu, yaratıcılıkla, akıl kullanarak çözmekti… Serüven’e göre bunun başlangıç noktası ise önce zor da olsa eski alışkanlıkları terk etmek.

Melih ARAT

Abraham Lincoln’un oğlunun öğretmenine yazdığı mektup

“Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona:

Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.

Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.

Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını… eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı…

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.

Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi…

Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.

Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.

Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret…

Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona.

Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini… Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.

Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır.
Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.

Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır… Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım… O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum…”