Güneş ve Ağaçlar

Atlı, ağaç ve kadın konusunda uzun bir Orta ve Kuzey asya çalışması okumak isterseniz -gerçekten özenli bir anlatı- :

http://mimoza.marmara.edu.tr/~ugur/sayi3/atli_sayi3.htm

Türklerin çok eski zamandan gelen ve çeşitli yollarla dünyanın değişik yörelerine taşınmış iki belli başlı kültleri var: Ağaç Kültü ve Güneş Kültü.

Bunu bilmeden çok öncedir bilirdim sezgilerimle ya da hücrelerimle bilirdim.

Güneşe ve ağaçlara çok şiir yazdım, anlam verme çabalarımın içinde defalarca hem güneşi hem de ağacı metafor olarak kullandım. Onlara duyduğum sevginin özellikle ağaca duyduğum derin sevgiyi , göğsümü ve tüm vücudumu kaplayan minneti tarif etmek zor.

Neden yoğun olarak göğüs bölgesinde hissediliyor diye sorduğumda, cevap çok açık değil mi dedi; oksijeni üretiyor ve ciğerlerin bayram ediyor 🙂
Bu güzel deneyimi -illüzyon olması değerini azaltmıyor- bize sağlayan Güneş ve ağaca sevgim saygım sonsuz.

En önemli vizyonlarımdan birinde güneşe gitmiştim, daha doğrusu doğrudan oraya çekilmiştim ve hayatımda beni en çok şaşırtan şeyle karşılaştım çünkü o sadece bir yansıtıcıydı!

Ağacı yaşamın sunucusu gören atalarımdan beri neler oldu da güzelim anadolumuz böylesine çölleşti. Neden insanlarımız yaşamdan elini ayağını çekiyor?

İçimi bir üzüntü kaplıyor.

*

Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar. (Kızılderili atasözü)

Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.
Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Halbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbal.
Lumbee Boyu

Hastalık Nedir?

Genelleştirecek olursak, hastalığın potansiyel olarak yaşamı ve farkındalığı farklılaştırıp yenilemesi “beklenen” yeni dağıtıcı enerjilerin ve enformasyonel morfik alanlara “nüfuz etmesine” gösterilen direncin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin onları algılama ve anlama kapasitesini aştıklarında ve yeni bir düzene o ana kadar hiç entegre olamadıklarında var olan denge sistemini bozarlar. Bunu da hastalık olarak adlandırırız. Böylelikle hastalık, yaşam oyununun kendi özel entelektimizin, yazgımızın ya da bireyleşme sürecinin parçası olarak talep ettiği yeni temaların şu ya da bu şekilde işlendiği bir “sahne”dir.(Dr. Whitmont)

Mükemmel bir açıklama.. Hastalıklara oldukça şamanik bir açıdan bakabilen bilimsel bir bakış için,sizi konuya yaklaştırabilecek en iyi kitap İyileşmenin Simyası kitabıdır diyebilirim, baskısı tükenmiş olsa da ikinci ellerden yahut pdf. sunumlardan bulmanızı öneririm:Tıklayınız
Sonuç olarak kimi hastalığın dışta, kimi de içte oluşmasına izin veriyor demektir. Hastalık yalnızca akışa direncimiz, kendimiz sandığımız sınırlı sorumlu egomuza sıkıca yapışmamızla ilgili, yeni olana -bilinmezliğinden dolayı- yol vermek istemiyor oluşumuz bence aşılamayacak bi durum değil, bunu tedricen hepimiz hayatımızda yapmaktayız, özellikle 1999’dan beri ve 2009 dan sonra daha da hızlanan bir süreçte direnmeyi azaltıyoruz. 🙂
Korkumuzu aşmayı Başarıyoruz.

Yeni’yi engellemek mümkün değil gibi görünüyor ancak her yeni, her bir kişisel rüya gibi, bunların her birine dönüşmek yorucu belki de imkansız olduğundan, bünyemiz direnç göstererek (içte hastalık, dışta anlaşmazlıklar, kavga ve savaşlar olarak) bu rüyalardan hangisinin “sürdürülebilir bir rüya” olduğunu test ediyor olabilir, zayıf olasılıkları elerken bazı seçenekleri giderek güçlendiriyor, böylece YENİ olan yeterince güçlenip kişiyi ele geçiriyor ya da öldürüyor. Kıyasıya bir mücadele bu!
İnsanın kendi kişisel menkıbesine uygun yolda kendi  işlevlerini kullanıyor oluşu, her türlü iç -dış hastalığı-sapmayı hafif atlatmaya sebep oluyor gibi geliyor bana.

Gönül ister ki, ilişkide olduğumuz kişilere ilgimizi-sevgimizi onlar hastalanarak bunu bizden söke söke almadan önce onlara gösterebilelim. Dr Whitmont der ki;
“Kişi, Sonunda ölümcül derecede hastalanıp yatalak olduğunda, tüm hayatı boyunca sahip olmadığı ve özlemini çektiği şekilde rahata kavuşmuştur. Kocası ve ebeveynlerinin ilgisiyle kuşatılmış ve sevilen bir kraliçe gibi ÖLEREK, “iyileştirici” özene kavuşmuştur, onu en dar aile ve evlilik görenekleri çerçevesinde mahrumiyet içinde “yaşamak” zorunda bırakan yaşamın ondan esirgediği de budur.”

Kişi ihtiyacı olanı ÖLME pahasına alacak denli ısrarcı. Trajik ama sanırım sıkça rastlanan bir durum.

“Hastalık, Benlik alanından doğan bir dinamiğin “işgalidir” ve kendisini psikosomatik olarak kodlayan dramatik bir çatışmaya yol açar. Sevgi ve duygusal yakınlık; güç ve kendini ispatlama; anlam ve kendini ifade etme  ihtiyacı üzerinden yaşam dinamiğimizi motive eden form dürtüleri, bilinçli farkındalığımıza ulaşmalarına gerek olmaksızın yaşamsal, davranışsal, duygusal ve zihinsel alanlarımızın kodlarında iz bırakabilirler (Düşünceler bile bilinç-dışı olabilir; örneğin “kesin” olgular olarak kabul ettiğimiz inançlarımız temelinde hissedebilir ve hareket edebiliriz).

Yaşamımıza almak istediğimiz şeyi önce söze dökmemiz ve sonra zaten orada olduğunu fark etmemiz arasında geçen süre gittikçe kısalıyor dostlar.
Bu kısalma öyle bir yere varacak ki artık ayrılığı savunamıyor hale geleceğiz ve bu şu günlerde bir çok insana oluyor biliyorum, kendimden de biliyorum 🙂

suzan çal

 

  • Emine Yildirim Kancalanırız ve kanca atarız . Kancaları söküp doğru yere takmak lazım . Bu bir beslenme şeklidir . Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor . Ençok kanca duygu giysilerinin altına gizleniyor . O zaman zokayı yutuyoruz . Bunu kendi kendimize de yapıyoruz . Bu doğru kabloyu yanlış noktaya monte etmek gibi . Sürekli kısa devre sonunda sistem hatasına dönüşüyor . Doğru yaklaşım ne olabilir ? Galiba kendi ile yüzleşebilme cesareti . Ben şimdi niye üzüldüm ? Ben şimdi niye kırıldım ? Ben dediğim şeyle kalbim aynı düzlemde mi ? vs ..Başka bir pratiği olan var mı ? bilmediğimden soruyorum ..
  • Sibel Atasoy Harika açıklamışsın Emineciğim. Haklısın “Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor “. Bu soruları sormaya ilaveten, rahatsızlık oluşan organın fizik düzlemde ne işe yaradığını, işlevini araştırıp bunu ruhsal-duygusal boyuttaki karşılığa tercüme etmek çok işe yarıyor ve tabi rüyalar rüyalar ve de rüyalar… Hastalığı önceden bile teşhis edebileceğiniz bir yol rüyalarınızı takibe almak.

    Ben küçükken ve gençlik döneminin büyük bölümünde “sana yapılmasını istemediğin şeyi yapma” düsturu ile yaşadım, kimse söylemedi bana bunu, muhtemelen yaradılışım bunu gerektirmişti. Daha sonraları bu formulün de yeterli olmadığını fark ettim çünkü benim işlevlerim ve ihtiyaçlarımla başkalarının ki aynı değildi, bunu keşfetmek tam bir katarsis işlevi gördü bünyemde. Bunu görmemi sağlayan her türlü yönteme tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

  • Turan Erdal bu aymadan sonra nasil davraniyorsun?
    Sibel Atasoy Kapasitem (sevgi=ilgi) yettiği ölçüde her ilişkide olduğum kişinin işlevlerini, öykülerini ve ihtiyaçlarını öğrenip onların beklentilerini karşılamaya çalışıyorum. Tabi ilişkide olduğum kişiler arasında kendim de varım, kapasitemi olabildiğince adil kullanmaya çalışıyorum.

*

Güneşten önce doğdum bu sabah, çok oldu kalkalı ve o kırmızı kırmızı yaptı havayı, denizi, perdeleri, şekeri anımsatıyor:)
Günaydın frekanslaarrr

Resim: Suzan Çal

Milliyetçi hindi eti, bölücü Noel ağacı

Milliyetçi hindi eti, bölücü Noel ağacı

GENCER ÇAKIR* – [email protected]

Hindi eti yemenin günah bir tarafı yok ama bunu ‘o gece’ yapmayın diyor emekli müftü. Dinleyelim: “Onların âdetini yapmayın! Ben bir gün önce yiyorum, bir gün sonra yiyorum”

Televizyonla aram yok denecek kadar az. Ama bu sabah, kahvaltı esnasında izlediğim bir VTR, televizyon izlememenin aslında ne kadar büyük bir eksiklik olduğu hissi uyandırdı bende. Zira şu “kamuoyu oluşturma” denilen şey, yazılı ve görsel medya ya da sosyal medyayla değil, çoğunluğun izlediği dizi, yarışma programları ve sabah programlarıyla sağlanıyor.

Müslümanların yılbaşısı

Seda Sayan’ın ‘Seda Sultan’ programına takılıyorum. Programın ilerleyen dakikalarında konu yılbaşı tartışmalarına geliyor. Sorular çok “yakıcı”: “Dinimizce yılbaşı kutlaması caiz midir?”, “Yılbaşında hindi yemek günah mıdır?”, “Yılbaşında dua etmek günah mıdır?”, “Müslümanlar yılbaşını nasıl kutlamalı?”…
Burada sorulan soruları küçümsemek ya da “tartışılan konuya da bakın” gibi bir tavır takınmak değil amacımız. Sorulara verilen cevaplarla konunun nasıl olup da antisemitizm, anti-Hıristiyanlık ve Batı düşmanlığı gibi bir noktaya geldiğine dikkat çekmek.
Programın sunucusu, karşısındaki emekli müftüye çam ağacının eve alınmasının ne gibi bir sakıncası olduğunu soruyor. Sorulan soruya oldukça yumuşak bir ses tonuyla giriş yapan “uzman” kişi, meselenin basit bir ağaç alma ya da dikme olmadığını anlattıktan sonra, konuya “derinlemesine” girip yer yer Kur’an-ı Kerim’e de referanslar vererek, özetle şunları söylüyor: “Kur’an’a göre Yahudi ve Nasrani’den dost olmaz. Onlar birbirlerinin dostudur.”
Buradan yola çıkarak konuyu güncel politik olaylarla ilişkilendirip şöyle devam ediyor: “Birleşmiş Milletler’de görüyoruz, Gazze olaylarında görüyoruz. İsrail ’i kim destekliyor? Suriye olaylarında dünya seyirci. Aynı şey Hıristiyan devletlerinde olsaydı barış güçleri gider ve yanan ateşi söndürürdü. Bizim dindaşlarımız Bosna’da kırılırken ses çıkarmadılar” vs. Çam ağacı meselesine geleceğiz ama önce kaldığımız yerden devam edelim.
Düşmanlarla dost da olunur, ama nasıl? Cevap çok basit. Aynı kişiden başka bir aktarma daha yapalım: “Şöyle dostluk yapacağız: Alışveriş yapacağız. Ticaret yapacağız. Onun (yani Yahudi ve Hıristiyan Batı’nın) bilgisini alacağız, ilmini alacağız. Geldi, ev kiraya vereceğiz…”
Demek kıstaslar bunlar! Kur’an’a başka bir atıf daha: “Sizden olmayanları dost, sırdaş kabul etmeyin!” Yapılan yorumu dinleyelim şimdi de: “Yani onların hiçbir âdetini (Noel ağacı kastediliyor) kendi âdetiniz yerine özenti yapmayın. Onları uyarlamayın.”
Ardından programın sunucusuna dönerek uyaran bir ses tonuyla, “Bu ağaçları evine dikme, koyma! Onların âdetini evinden uzaklaştır! Dostlarımızı düşmanlarımızı iyi bilelim. Müslümanların en büyük düşmanı Yahudilerdir, onlardan uzak dur!” öğüdü veriyor. Peşinden de Seda Sayan’a parmağını sallayarak, “Sen erkek gibi Müslüman bir kadınsın!” deniliyor. Erkek gibi?!

Gelelim hindi etine…

Çam ağacı ile ilgili meramını anlattıktan sonra sıra “hindi eti”ne geliyor. Hindi eti yemenin günah bir tarafı yok ama bunu “o gece” yapmayın diyor emekli müftü. Dinleyelim: “Onların âdetini yapmayın! Ben bir gün önce yiyorum, bir gün sonra yiyorum.” Tüm bu söylenenlerin gerekçesi de şuna bağlanıyor: “Ben Türk milletiyim. Beni zamanında arkadan vurmuş. Yıllarca benim ecdadıma kurşun sıkmış bir zihniyetin o gece ne hindisini yerim ne ağacını dikerim!” Asıl korkunç olanı da insanların hemen ardından konuşanı onaylarcasına “bravo hocam” çekmeleri ve alkışlamaları!
Emekli müftü içini döktükten sonra konuşma sırası “mütedeyyin” kadına geçiyor. O da mealen şunları söylüyor: Evde ağaç olabilir ama o ağacı sadece yılbaşı için alıyorsan bu bir sorun! Hıristiyan ve Yahudilerle her ne kadar ticaret yapsak da şunu unutmayın, onlar bizim üzülmemize seviniyor, zor anlarımızda mutlu oluyor. Tam o an Suriye’deki durumdan örnek verecekken sunucu araya giriyor ve bizim burada soracağımız soruyu soruyor: “Ben size hindiyi, ağacı soruyorum, sizler konuyu nerelere getiriyorsunuz!” Ağaç ve hindiden “medeniyetler çatışması”na… Kadın devam ediyor: “Bizim gösterdiğimiz hoşgörüyü onlar gösteriyor mu ama?” Seda Sayan araya girip “Ama siz de neredeyse Haçlı Seferi çıkaralım diyeceksiniz, olmaz ki…” diyor. Kadın da cevaben, “Keşke çıksa, keşke çıksa…” diye üsteliyor! Şaşırtıcı olan bir başka şey de Seda Sayan’ın yaptığı bu müdahalenin de alkış alması! Kafalar gerçekten de çok karışık.

Düşman kim?

Simgelerden ne olur, demeyin. Bazen bu, bir “Haçlı Seferi” başlatabilen bir kıvılcım olabilir ve günün birinde kendimizi “medeniyetler çatışması”nın orta yerinde bulabiliriz! En basit bir konuda bile böylesine gırtlak gırtlağa gelebiliyor olmamız, içinde bulunduğumuz vahamet hakkında sanırım fazlasıyla bilgi veriyor.
Ama bize her geçen gün demokraside “ileri” bir boyuta sıçradığımız, muhafazakârlaşsak da aslında hoşgörünün aramızda gittikçe arttığı vs. söylenmiyor mu? Hatta bunlar araştırmalarla, anketlerle ortaya konulmuyor mu? “Öz” ile “görünüş” arasında bir fark yok mu sahiden de? O zaman baktığımız gerçeklik bize neden tersini söylüyor? Bu arada “gerçek” düşmanımız kim ya da kimler?
Suriye’deki savaşta dahli olanlar arasında AKP hükümeti, Katar ve Suudi Arabistan yok mu? Filistin sorunu konusunda kimler şapkasını önüne alıp düşünüyor? Peki ya Kürt meselesi? Roboski’de hâlâ kanamakta olan yara? Van depremine neden bu ülkenin “Batı”sındakiler sevindi, seviniyor? Peki ya Dersim’in kayıp kızları? Peki ya Hrant’a ya da gözaltında Engin Çeber’e yapılanlar, ya Pınar Selek? Neredeyse her gün iş cinayetlerine kurban giden işçiler? Faili ayan beyan ortada cinayetler?
Kısaca dostumuz kim düşmanımız kim, bilmek istiyoruz!

  • Sosyolog

Not: Bu yazı 23/12/2012 tarihli Radikal İki‘de yayınlanmıştır. Bkz. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1113373&CategoryID=42

Sosyolojiden Psikolojiye

“Sabah 02:48’de Kova burcuna geçiş yapacak olan Mars, 2 Şubat tarihine kadar bu burçta ilerleyecek. İdealist ve topluma faydalı girişimler için güzel zamanlara giriyoruz. Grupça hareket etmek, bizimle aynı ideal peşinde olan kişilerle bir araya gelmek, zihinsel aktivitelere girişmek adına güzel bir süreç var önümüzde. Değerlendirebiliriz.” diyor  Öner Bey 26 Aralık Çarşamba , yani bugün için.
Hayatı Ken Wilber’in ortaya attığı dörtlü kadran uyarınca algılamaya başlamak insanın dıştan görünüşünü biraz değiştirir, sebebi alışagelmiş ve kesinlikle öğrenilmiş tepkileri vermez olursunuz. Şüphesiz bu durum dörtlü kadranın ne olduğunu okumakla oluşmuyor, o sadece bir sonuç. Yaşamak ve aralarda muhasebesini yapmanın yerine geçebilecek sihirli bir formül yok 🙂
Günaydın frekanssllaaarrr, güzel bir gün, sevinçli yepyeni algılar olsun.

Küçük yaşlarda sosyolojiye merak sarışımın ve beraberinde tarihi hikayeleri sevişim -çünkü o bana hiç bi zaman tarihler ve isimlerden ibaret gelmemişti, oradaki esas; olay örgülerinin oluş giriş/gelişme sonuç dalgalarıydı- sonraki yıllarda psikolojiyi anlamam için mükemmel bir zemin oluşturmuş, bunu şimdi anlayabiliyorum. Sosyoloji gerçekten çok zevkli bir alandır eğer ilginizi çekerse kendinizi bundan mahrum etmeyin derim.

*

Vaktim şu an uygun olmadığı için yönetmen ve senaristi inceleyemedim ancak bu denli önemli kişiler ve konu (insan bilimi olur mu olur!) için daha donanımlı ve derin bir senaryo gerektirdiğini düşünüyorum. Bu film herhangi bir film olarak güzel, Freud ve Jung’un adı kullanılınca beklentiye karşılık veremiyor sanki.
Her ikisinin de Yaşam Tasrımlarına bakınca (internetteki doğum tarihleri doğru mu bilemiyorum) Freud’un hem sakral tanımlı hem de bir boğa insanı oluşu onun zevk tanımının neden cinsellikle bire bir göründüğünü azıcık açıklıyor. Jung is sakralı tanımsız bir aslan ve bir projektor olarak tahminimce zevkin başka katmanlarından da haberdar. Ve bu kadar verimli bir yazar, doktor, araştırmacı oluşu belki bazı konularda kendini sıkışmış hissettiği için tetiklenmiş olabilir ancak bu sadece evlilik sorumluluğundan öte bir rahip çocuğu oluşuyla ilgili diye düşünüyorum. Kırmızı kitaptaki rüya ve vizyonları, çizimlerini görseydiniz onun hristiyanlıkla kozlarını oldukça acı biçimde paylaştığını anlardınız.
Fakat bana verdiğ ilham şu oldu; konuya gerçekten hakim birileri Jung ve Freud konusunu ele alan gerçekten güzel bir senaryo yazmalı 🙂

http://direkizle.net/tehlikeli-iliski-izle.html/comment-page-1#comment-553477

Sundance Channel

Daha şundan yalnızca beş ay önce bir hayal kurmuştuk, hatta biraz ötesine gidip projelendirmenin ilk aşamasını gerçekleştirmiştik; adı Sundance cafe idi.
Digitürk yeni bir kanal açmış adı; Sundance! İşin ilginci konsepti de oldukça benim hayali andırıyor. Yemeyenin malını yerler atasözümüzün en az yüzüncü kez kişisel bilgim dahilinde tezahür edişi. Bundan gayet memnunum gerçi çünkü bana sefasını sürmek kalıyor.
Dün bu kanalda (kanal numarası da “7”hahahaha) Happy Accidents (mutlu kazalar) isimli bir yarı bilimkurku-yarı psikolojik bir drama izledim, artık hangi sınıfa gireceği izleyenlerin bakışına göre değişecektir. Konu çok hoş işlenmişti. AŞKı mı yoksa şüpheyi mi seçeceksiniz diyordu kadınlara 🙂
Günaydınnn frekanslaarrrr, güneşli bir Karamürsel sabahı, mis gibi bir hava ve ben alabildiğine nezleyim. Kimbilir bünyem neyi dışarı atmaya çalışıyor. Bi sorayım bakayım şu güzel şeye:)

Not. Bu arada bilmyenler için söyleyeyim, Sundance yani Güneş Dansı kızılderililerin hala büyük bir heyecanla devam ettirmeye çalıştıkları en eski ritüellerden, bayramlardan biridir.

Dün aynı zamanda “Pride of Africa” isimli bir trenle afrikayı boydan boya geçip Victoria çağlayanına varışın gezi belgeselini izledim, onlarla bu macerayı yaşadım adeta. Belki fiziken de yaşamak mümkün olur, son zamanlarda Afrikaya karşı (son bir yıldır) en az Sibiryaya duyduğum kadar ilgi hissetmekteyim. Bu arada Trans Sibirya treni de dünyanın diğer ünlü tren seyyahlığı imiş. Bunu denemek istiyorum, güzel olur. Olmasa da olur.

*

Bu kadar güzel bir kurt filmi daha önce izlememiştim. Daha ilk sahnelerde bir kartalın yavru bir kurdu kapmak için çabasını seyrettiğinizde filme bağlanacaksınız. Ve dünyadaki ilk kadın veteriner olmak için var gücüyle savaşan Angel’ı , kurtların nasıl kurtardığını, kurt katliamlarını dünya savaşıyla ve acılarla ödeyen insanları. “Bu kadınları anlayamıyorum” diyor bakirenin babası ve cevap aynen şöyle “anlamaya çalışma, sev yeter” 🙂 Bu güzel filmi önerdiği için Dağ adamı dosumuza teşekkürlerimle.

http://www.habireizle.com/bakire-ile-kurtlar-film-izle/5/