Her sigaranın içinde çocuk işçilik var – tütün yetiştirme ve çocuk işçilik

Tütün yetiştirme çocuklar için tehlikeli. Tütün yetiştirmedeki çalışan çocuklar yeşil tütün hastalığı hastalaniyor. Sadece Malawi’de 78 000 çocuklar 5 yaşından itibaren tütün plântasyonunda çalışıyor. Ama bu çocuk işçilik aynen Brezilya’da, Hindistan’da, ABD ve baska ülkeler yaygın.

Koruyucu elbisesiz tütünü gübreliyor ve üzerine fışkırtiyorlar ile pestisitler. Her gün tütün yapraklarından çocuklarin derileri hakkinda 54 mg nikotinde kadar aliyorlar. Bu 50 sigara uyuyor! Bu sinir zehiri mide bulantısı, kusma, baş dönmesi, baş ağrıları ve ani kuvvetten düşmeler sebep olmuş.

Tobacco Residue: How People and Land in Bolivia Are Affected by Tobacco Growing from Marty Otañez on Vimeo.

Sigara kullanıcısı sağlık konusunda aydınlatmalara karşı körelmiş ama belki bu ileti ulaşabilir veya en az düşünceli yapiyor, ne aslında bu çocuklar icin ile sigara içmek dolaylı olarak acı çektiriyorlar.

What is it like to be a pregnant woman farming tobacco in Kenya? LARGE from Marty Otañez on Vimeo.

Tüm İngiliz yazı çeviremem ama burda İngiİizce:

Child labour: the truth behind cigarettes

The use of child labour in the cultivation of tobacco is very dangerous and is prohibited worldwide. Despite this, there are children working on plantations in all the major tobacco-producing countries. Many contract the green tobacco sickness as a result of their work on the fields.

In Malawi alone, there are about 78,000 children working on tobacco plantations. But child labour is also widespread in other countries such as Brazil, India and the USA.

Children from 5 years upwards prepare seedbeds by turning the soil and felling trees. They fertilise and spray the tobacco plant with pesticides without wearing any protective clothing. Close contact with the tobacco leaves during harvest, exposes children to the risk of contracting the green tobacco sickness, through the absorption of nicotine through the skin. In the case of children, just a small amount of the nerve poison can lead to nicotine poisening, causing nausea, vomiting, headaches and dizziness. According to research conducted by Plan International, child workers in Malawi might absorb up to 54 milligrammes of nicotine through the skin in one day- an amount contained in the equivalent of 50 cigarettes.

Helping their Families Survive

Through their work, these children are contributing to their families’ income- a help without which these would not be able to get by. This is due to the low prices paid for harvest by tobacco companies and plantation owners. As a result, farming families have to grow more tobacco than can be managed by the labour of adult workers alone. These farmers cannot afford to pay for seasonal workers. Children and relatives on the other hand are generally not remunerated. This is why tobacco farming is usually family work.

The use of child labour in tobacco farming is dangerous, since children are exposed to chemicals. Moreover, the plant itself is poisonous.

Injuries and diseases that can result from working in tobacco farming are

  • Poisoning, e.g. the green tobacco sickness

  • Skin rash, allergic reactions, breathing difficulties, vision impairment, chemical poisoning, liver damage, nervous diseases and infertility through contact with chemicals such as fertlizers and pesticides
    • Bone and joint deformation caused by carrying heavy loads
    • Back pains during harvest
    • Sunstrokes
    • Snakebites and mosquito-borne diseases
    • Cuts and blisters
    • Severe exhaustion and fatigue

Furthermore, this type of work interferes with the children’s development and prevents them from getting sufficient education to break out of the cycle of poverty.

According to article 32 of the United Nations Convention on the Rights of the Child, children may engage in work that is unhazardous and light in nature. As this is not the case with tobacco farming, children under 18 years of age should not be allowed to perform any tasks that are related to the production of tobacco.

Fransizlar

Dun gece cok gec uyudum , uyku ile uyaniklik arasinda soyle bir dusunce geldi :” Mylane Farmeerr , yahu ne zamandir dusunmedim onu ” , o zerafet , o guzellik , o hanimefendilik , o sexyliik , o sempetiklik .
ve yine o modda dusundum ki ” o kadar srki gonderdim siteye ,Mylene aklima gelmedi, yaziklaar olsun ” ve iste geldim daha afyonum patlamamis halde bu bolumu aciyorum ,hayirlara vesile olsun insallah .

Peki; bugün hikaye nerededir?

Bunu çok önemsiyordum. Bana uzattığı parayı tuttuğu eliyle mi yoksa diğeriyle mi hapşırığını perdelediğini önemsiyordum. Merak mı demeli? Her neyse evet merak ediyordum…için için…üstelik parayı itiraz etmeksizin alıp şoföre uzatmıştım bile…elimi, bana ait olmayan, hatta vücuduma uyumlu olmayan, sonradan idareten takılmış protez bir parça gibi izliyor dirsekten ve bilekten kırılmış gibi mümkün olduğunca kendimden uzak tutarken bu durumu elbette oldukça abartıyordum… abartı? Evet bunu yaparım..bir yaşam biçimi olarak oldukça doğulu bir anlayış ve anlatı biçimi olduğunu düşündüğümü de eklemeliyim. Böyle sıradan, bir öncekinden belki sadece tükürüğe bulanmamış bir elin farkı ve neredeyse anlamsız ayrıntısı ile ayrılmış günün telaşı, kaygısı, beklentisi… Saate bakarken çoklukla düşünülesi şeylerin de aynı olduğunu söyleyebilirim. Peki, o zaman hikâye nerededir? Bir kış mevsimine ait herhangi bir günün nemli, soğuk ve karanlık fonunda hikaye; benim elimden şu an derhal kurtulmak isteyişim olabilir mi? Peki abartı, kabul e ne yani üstüme mi sileyim..hiç tanımadığım birinden bir peçete istemenin bir yararı olabilir mi? Ya da hemen arkamı dönüp madem az önce hapşırıp bana paranızı uzattınız o halde bir peçeteyi sizden istememin mahsuru yoktur herhalde diye sorduğumda sesine bakılırsa üniversite yıllarında olabilecek ancak parayı uzatırkenki edasından eğitimini kesinlikle yarıda bıraktığı izlenimine kapıldığım bu genç kızın hayretle ve bir an için kurduğum cümleyi kesinlikle anlamamış ve öfkeyle fal taşı olmuş gözlerine bakmak istemediğimi düşünüp vazgeçtim…

Hikayenin devamında dolmuş ilerler, inmem gereken durağa gelir, ben inerim, nereye gideceksem gider, bu arada her zaman nasıl karşıdan karşıya geçer, hangi kritik noktalarda başımı kış günleri genellikle siper ettiğim ceketimin yakasından kaldırmam gerekirse kaldırır, hayli miyop gözlerimi kısar bir süre bakınır bir araç tarafından ezilme tehlikesini muazzam bir ustalık ve alışkanlıkla def edip yola,yoluma, yolumuza, tüm kahramanların yoluna devam ederim..bu soğukta mutlak girecek bir mekan bulur, saate bakılırsa işe giderim…fon değişir…gürültüler, gürültüler, kırmızı ışıklar, bugün yağmurlu olan hava, şemsiye falan…elimi yıkamalıyım…elimi yıkarım nihayetinde…ve kahraman ellerini yıkar…kim bununla ilgilensin ki? Üstelik yazılıyor olması durumu daha da obsesif kılacaktır…diğer yandan yeryüzünde yazılı yüzlerce hikaye sadece detaydır..detaylardan inşa edilmiştir…ki hala gözlerimin rengini, boyumu, kilomu, yaşımı, , ne iş yaptığımı , dolmuşun gittiği istikameti falan bilmiyorsanız hikayemin hala büyük bir gizem taşıdığını söyleyebilirim…

Gizemi bilmem ama “hikaye” sıradandır ve sanıldığı gibi her dakika, değişen her fonda başa gelen, gelecek olan şeyin yaşamın sıradanlığı ile pek bir ilişkisi yoktur…büyük olayların fantastik evreni olabilecek ve hemen az sonra gireceğim metro tünelinde hayli uzun boylu, bu haliyle rus ajanlarını hatırlatan Türkçesine bakılırsa ülkeye henüz giriş yapmış olması olası olan kadının bana sadece taksim-gezi istikametini sormak yerine “beni takip et” dediğini varsayalım…açıkça söylüyorum, takip etmem…yani siz de kadın karşı koyulamayacak denli güzel değilse sanıyorum takip etmezsiniz…işte hikayelerde kahraman, bu emir cümlesine soru sormadan karşılık veren kişidir…ve kuvvetle muhtemel hikayenin bir çok noktasında başını taşlara vurup, saçını başını yolup düştüğü bu kaotik ve yine kuvvetle muhtemel gittikçe sarpa saran hikayede ne işi olduğunu kendisine soran ve okuyucuda bir parça olsun kendi karmaşasına acıma ve saygıyla karışık bir duygu oluşturma isteği duyan kişidir.

Oysa böyle olmaz..Beni takip et diyen ve bu emir cümlesini kurarken anın gizemli ve muhtemel tehlikeli havasını karşısındakine hissettirmeye çalışan bu kadını taksim metrosunda kimse takip etmez…yani bunu söylemesine gerek kalmadan onu takip edecek insanların varlığını kabul etmeli ama birincisi bunun için onun beresini ve upuzun paltosunu kesinlikle çıkartması gerekir.. buna rağmen ikincisi böyle bir takip sürekli olmayacaktır…kahraman namzeti kadını takip eder ve hikayenin bir yerinde yeter buraya kadar derse bile yine de bu etkili bir vazgeçiş değildir…hikayeye mutlaka, direkt ya da en kestirme yolla geri dönecektir…anımsamaya çalışın çin restoranındaki arbededen sonra “buraya kadar, artık yeter bu hikayede can güvenliğim kesinlikle kalmadı, polisin de işin (!) içinde olduğunu umursamadan polisi arayıp evime döndüm, sonra ne olduğunu bilmiyorum” diyen bir kahraman okudunuz mu? Elbette hayır buna mukabil saatine bakan telaşlı bir tavşanı Takip etmeye Alice’i sürükleyen şey neyse Neo’nun Trinity’i takip etmesini sağlayan şey ya da etki aynıdır…Trinity “beyaz tavşanı takip et” mesajında fantastik bir gizem üstlenircesine beyaz bir tavşan olarak eğretilenirken alice’in tavşanı da sinirli, aceleci ve dakik olma konusunda hayli obsesif bir kişi eğretilemesindedir… her ikisinde de takipi fantastik bir varlık ya da fantastik olması olası bir gizem sürekli kılar. Yeni Hayat’ta Osman’ın Canan’ı takipi de gizemli bir ortadan yok oluş hikayesi ile başlar…

Peki; bugün hikaye nerededir? Bugünün bir hikayesi yazılacak olsa öyle sıradan, öyle sade olacaktır ki!…fakat bir de görünmeyen var..Aklımdan geçenler, kahramanın(!) düşündükleri…Joyce’un yazı evreni “ünlü ve bir o kadar ününü sıradan bir günün anlatısından alan Ulysses’i…Aklımdan geçenleri paylaşıp çağrışımlarımın da yardımıyla bugünü sıradanlığı ile taçlandırma fikri…içsıkıntısını hafifletir mi peki? Hayır büyük olasılıkla işe yaramayacaktır… her koşulda geride kalacak olan; yüzlerce sayfa sonra son cümlesinin bile ardından kahramanının aklından geçenleri artık duymamaya çalışan yazarın içsıkıntısı olacaktır, oluyor…kuvvetle muhtemel…

Tohumlar

Yeşerme Potansiyeli taşıyan siz bütün Tohumlar !
Zifiri Karanlığa Gömülmeden asla Yeşeremezsiniz…
Varlığınızın amacı yeşermek ve çiçek açmaksa hayata ,
varlığınızın derinliklerine inip karanlık ve sessizliğin sihirli elleriyle
yoğrulmayı göze alacak kadar cesur olun …
Ya da , tohum olarak , yeşeremeden çürüyün…

yapı/ alfabe/ mimari

Yukardaki resimlere bakınca ne görüyorsunuz?

Bi ara fırsat bulursam, arap mimarisi ile arap alfabesi, antik yunan ve Roma mimarisi ile (farklı dönemleri olsa da) eski yunan ve latin alfabesi filan derken, bulabildiğim örnekleri yanyana getirmeye çalışacağım.

Yapı mimarisi ile alfabenin mimarisi arasında bir ilişki var mı/olabilir mi diye düşündüm sadece.

Amatör ve yersiz bir düşünüş de olmuş olabilir tabi, bu konuda herhangi bir yazı veya çalışma okumuş değilim.

Hatta bu mealde bir çalışma yapılmış mıdır, onu bile bilmiyorum.