Stoacılık

“Doğaya uygun yaşa” Stoacıların düsturu budur.Bunun anlamı doğanın hakkında bilgi edinebileceğimiz bir şey olduğu ve mantıksal bir sonuç olarak, dünya hakkında öğrendiklerimizi kendi hayatlarımıza uygulayabileceğimizdir.

Stoacılık insan kapasitesinin en yüksek düzeyde kullanılmasına, ama aynı zamanda alçakgönüllülüğüne ve kendine göre bir düzeni olan devasa bir evrende ne kadar zayıf bir durumda olduğumuzu anlama cesaretine bir çağrıdır.Stoacılık Romanın Filozof İmparatoru Aurelius’u yönlendiren etikti.
Bugün dahi bu okulun etkilerini hissetmekteyiz.

Stoacılık Kıbrıslı Zenon, Kleanthes ve Khrissippos tarafından geliştşirilmiştir.
Bu sonuncusu, sonradan Roma düşünürleri nezdinde büyük revaç gören tutarlı bir felsefe oluşturmuştur.

Bu düşünürler Stoacılığın ödev ve mevcut düzene itaat konusundaki ahlaki vurgusunu Roma’nın askeri ve emperyal değerlerinin hizmetine koşacaktı.
Bu felsefenin üç gelişme evresi vardır; erken, orta ve geç evreler.
Bu dönemleştirme, okulun Yunanistan’dan İmparatorluk Roma’sına, oradan da geç Roma dönemine yolculuğunu anlatır.
Erken dönemin çoğu metinleri kayıptır. Araştırmalar, ikincil yazılar ve daha geç dönem çalışmaları üzerine yoğunlaşır.

Kur’an ın Emrettiği, Namaz, Oruç ve Zekatın Özünü, Amacını Doğru Anlamak.

Kur’an ı doğru anlamak istiyorsak, önce onunla bizzat tanışmamız ve anlama çabasında olmamız gerekir. Eğer onu anlayarak okumayıp, Rabbin önerdiği gibi ayetler üzerinde düşünmüyorsak, Kur’an ı da asla doğru anlamamız, inancımızı doğru yaşamamız mümkün olmayacaktır.

Belki birilerinden, Kur’an hakkında çok şeyler öğrenebiliriz, ama doğruluğundan asla emin olamayız. Emin olabilmek içinde, önce kendimiz mutlaka Kur’an ile buluşmalı ve onu anlamak adına çaba harcamalıyız. Çaba harcamadan, kendimizden bir uğraş vermeden, imtihanımızda başarılı olacağımızı da düşünmemeliyiz.

Birileri siz Kur’an dan anlayamazsınız diyorsa, bunu söyleyenlerin bizlerden gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir, bunu da unutmayalım.

Eğer birileri siz Kur’an ı anlayamazsınız, onu veli insanlar ancak anlayabilir diyorlarsa, şunu unutmayınız ki, bunu söyleyenlerin Kur’an dan gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir. Allah sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum dedikten sonra, asla kullarının anlayamayacağı bir rehber gönderip, daha sonrada ondan sorumlu tutmaz.

Türkiyeli Şairin Şiirleri Japon Edebiyat Dergisinde

Türkiyeli Şairin Şiirleri Japon Edebiyat Dergisinde

İngilizce şiir çevirileri daha önce The Tower Journal, Mediterranean Poetry gibi uluslararası edebiyat dergisi ve platformlarında yayımlanan, İmgeci Sosyalist Şiir Akımı’nın öncüsü Şair-Yazar Serkan Engin’in şiirleri, geçtiğimiz aylarda Osaka Üniversitesi’nden Prof. Sugiyama Masao tarafından Japonca’ya çevrilmişti. Bu Japonca şiir çevirileri, editör Ishiki Makoto tarafından Shi to Sisou adlı Japonya’nın en önemli şiir ve felsefe dergisinde yayımlanmak üzere seçildi. Derginin Mayıs sayısında, Serkan Engin’in şiirlerine, özgeçmişine ve sanatsal çalışmalarına dair ayrıntılı bilgilere üç sayfa yer verilerek Türkçe Şiir’in Japonya’da temsil edilmesi sağlanacak.

Globalizm

Dünyada ilk globalleşen nedir diye bir düşünelim.
Malum bu bir olgu bizim dışımızda gelişen , anti globalizm olarak karşısında durabiliriz ideolojik olarak ama sürükleyişi yoğun son dönemlerde. Gördüğüm kadar toplum bundan zevkte alıyor.
İlk globalleşen savaşlar bu yönde.
1. ve 2. Dünya savaşları ilk globalleşen olgular.
Sonra iletişim yoğunluğu Ticaret ve ekonomi geliyor.
Bu yönde arkadaşlarında fikirleri ne yönde , son dönem devinen globalleşmenin yolunda.

Dört Bir Taraf neyin tarafı?

Dört Bir Taraf neyin tarafı?

[Aşağıdaki makale Radikal/Yeni Söz‘de 06/11/2012 tarihinde yayınlanmıştır.]

İki kampa bölünmüş bir tartışma içindeyiz uzun bir süredir. Bir taraf [e:demokrasi]yi tesis etmekle övünüyor, öbür taraf ise diktatörlüğe, hatta ve hatta faşizme gittiğimizi söyleyip duruyor, bıkmadan usanmadan. Bu “iç savaş” üzerine pek çok şey söylenebilir belki. Burada yapmak istediğim, bu makalenin başlığında adını andığım TV programında bu “iç savaş” halinin nasıl “cisimleştiğini” açıklamak, yer yer de eleştirmek olacak.
Sadece Dört Bir Taraf değil, benzeri diğer tartışma programlarında da biz izleyicilerin önüne haftanın neredeyse her günü sunulan birbirinden farklı iki çeşit yemek var. Tadına bak ve hangisi hoşuna giderse onu al dercesine, sanki bu ikisi dışında başka bir almaşık yol yokmuş gibi… Bir yasa mı çıkarılacak, hükümet bir düzenleme mi yapacak, hemen iktidar ve muhalefetten birkaç kişi -ya da bu kamplara yakın uzman, stratejist vs.- çıkarılıp “tezler” ve “[s:antitez]ler” ortaya dökülüyor. Bizler de izlemeye alışık olduğumuz türden bir dizi ya da film izler gibi tartışmaları takip ediyor, sonunda da kim haklı kim haksız diye aynı tartışmanın bir başka versiyonunu evlerimizde, işyerlerimizde yapıyoruz. Ama nedense kararlar ve tartışmalar hep bir başkaları tarafından yapılıyor, kanaat önderleri ya da akil kişiler tartışıyor ve biz çoğunluğa düşen ise pasif izleyiciler olarak kalmak. Hepsi bu! Neden böyle yapılır? Neden insanların kendi kaderini ilgilendiren konuları bir başkaları tartışır? Neden başkaları bizler adına karar verme ehliyetini ellerinde bulundurur? Bu programlardaki “tez” ve “antitezleri” elimizin tersiyle bir kenara itme hakkımız varsa -ki var- o zaman bir üçüncü yolun önü neden açılmaz?