Cinsel Ayrımcılık

Cinsel ayrımcılık, insanların diğer insanlar hakkındaki yargıları, kişisel değerlerden çok cinsiyete dayandığında ortaya çıkan ve kimi zaman nefret içeren çatışmalı durumdur. Daha genel olarak, cinsiyete dayanan her tür ayrım cinsel ayrımcılık olarak tanımlanabilir.

Cinsiyetçilik, bir cinsiyetin diğerinden üstün olduğunu savunan görüş ve ideolojidir. Bu (bazı istisnaları olmakla birlikte); tarihte genel olarak erkeklerin kadınlara karşı, heteroseksüellerin eşcinsellere karşı üstünlüğü şeklinde rastlanır ve günümüzde de geçerliliğini yaygın şekilde korumakta, insanlar arasında halen etik bir değer ve tabu olarak varlığını sürdürmeye ve kabul görmeye devam etmektedir. Cinsiyetçiliğin insanlar arasında neden böylesine geniş ölçüde kabul gördüğü hakkında yapılan tartışmalar genelikle şu sonuçları işaret etmektedir:

* İdealist Ateistler ile Materyalist Teistler

Bu konuda iki soru üzerinde duracağım:

1) Her ateist materyalist midir/olmalı mıdır?

2) Materyalist bir dindar olabilir mi?

Konu ve sorular hakkındaki fikirlerimi belirtmeden önce, bazı kavramları konunun daha net anlaşılması açısından literatürdeki karşılıklarını baz alarak açıklığa kavuşturmak istiyorum. Tanımlamalarla konuyu dallandırmak istemediğim için, olabildiğince kısa tutacağım. Farklı bir tanımlama yoluna gitmek isteyenler, ayrıca fikirlerini belirtebilirler.

Materyalizm: Kısaca; evrendeki tek tözün madde olduğunu, varlığın fiziki bir nitelik taşıdığını ve evrende tinsel bir tözün bulunmadığını öne süren görüş, ve indirgemeci bir öğreti olarak materyalizm yalnızca maddeye varlık yükler, zihin ya da ruha bağımlı bir gerçeklik ya da ikinci dereceden bir varlık verir veya ruhun hiçbir şekilde varolmadığını öne sürer. Gerçek dünyanın, halleri ve ilişkileri itibariyle değişen maddi şeylerden meydana geldiğini savunan maddecilik, maddi bir şey ya da nesneyi ise, sadece mekan ve zaman içinde olma, şekil, büyüklük, kütle, katılık, sıcaklık türünden fiziki özellikler sergileyen bir şey olarak tanımlar. [1]

Vejetaryenlik

Bu konuyu açıp açmamakta kararsızdım. Bir arkadaşım açmama yönelik öneride bulunmuştu. Forumu biraz araştırınca bu konuyla alakalı pek bir şey olmadığını gördüm.

Konuyla alakalı internette fazlasıyla kaynak var. Ne olup olmadığıyla ilgili aşağı yukarı herkesin bir fikri vardır. Merak edip detaylı incelemek isteyenler için bir iki link versem daha iyi. Şu güne kadar konuyla alakalı vikipedia bilgilerini hiç kontrol etmemiştim. Başlığı açmadan önce bir bakayım dedim. Bence kısa, öz ve gayet doyurucu görünüyor.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Vejetaryen
Daha fazla detay ve vejetaryen hikayeleri için http://www.vejetaryenkulubu.com/ adresini önerebilirim.

Sosyal susucu olmama rağmen forumda böyle önemli bir konunun konuşulmasını gerekli görüyorum. İster etik yaklaşımla, ister sağlıklı beslenme yaklaşımıyla tercih ediliyor olsun, sonuçlarına bakıldığında gayet faydalı bir tercih. Şu ana kadar kendi kişisel deneyimlerimin ışığında, tercih edilmeme nedeninin %50 civarında damak tadı, %30 dini inançlar, %10 etik değer olarak görüp uzak durma, %10 da kendini kısıtlamama eğilimlerinden kaynaklandığını gördüm. Tabi ki bu sebepler iç içe geçmiş durumda.

Çok yaygın olarak bilinen bir kaç efsaneye değinmek istiyorum. Viki çok kısa ve öz anlatmış. Çok beğendim. Diğer kaynaklar lafı çok gevelediğinden ben bile ikna olmakta zorlanıyordum.

B12 vitamini alamazsın efsanesi!
“B12 Vitamini Bitkilerde kayda değer oranda B12 vitaminine raslanmaz. Ancak, lacto-ovo vejetaryenler süt ürünleri ve yumurtadan B12 elde edebilir, veganlar ise bu vitamini zenginleştirilmiş besinlerden veya tabletlerden alabilir. İnsan bedeni B12 depolayıp bozmadan tekrar kullandığından, klinik olarak B12 eksikliğinin kanıtlanması zordur. Beden bu vitamini 30 yıla kadar saklayabilir.
” (ben 5 yıl diye biliyordum)

Balık kaynaklı Omega3 alman lazım efsanesi!
“Bitkisel bazlı Omega 3 yağ asit kaynakları arasında soya, ceviz, kabak çakirdeği, kanola yağı, kiwi meyvesi ve kenevir tohumu, keten tohumu ve semizotu sayılabilir. Semizotu sebzeler arasında bilinen en yüksek Omega 3 ihtivasına sahiptir.”

Yeterli demir alamazsın efsanesi!
“Vejeteryan beslenme genel olarak , vejeteryan olmayan beslemeyle aynı oranda demir içerir; ancak bitkilerden demir emilimi kimi zaman ete göre daha düşük olabilir. Demir açısından zengin vejeteryan besinler, barbunya, börülce, kaju, keten tohumu, mercimek, yulaf ezmesi, kuru üzüm, soya, mısır gevreği, ay çekideği, nohut, domates suyu, tempeh, pekmez, kekik, ve kepek ekmeği olarak sayılabilir.”

Bitkisel protein yetmez efsanesi!
“Vejeteryan diyetlerde protein alımı, etli diyetlere göre küçük bir miktar düşüktür; buna rağmen sporcular ve vücut geliştiriciler dahil her tür insanın günlük gereksinimini karşılıyacak düzeydedir.”

Bu konuda çok fazla şehir efsanesi var. İnsanlar bu efsanelere inanmakta hiç güçlük çekmiyorlar. Çünkü çoğunlukla inanmak istedikleri şey bu oluyor. Bir de tanrı hayvanları bizim hizmetimizde bulunsunlar diye yaratmış. O halde yememek olmaz efsanesi var.
Bu konuda Quan Yin metodu kullannan ruhsal gelişim öğrencilerinin daha farklı bir teorileri var. Tanrı hayvanları onlarla arkadaş olmamız için yaratmıştır. Bence tanrı yememizi şart koşmadığı gibi yemediğimiz için de bize kızmayacak. 🙂

Etik karşıtlarının bitkiler de canlı değil mi itirazı da var. Yaşam yemeden beslenmek mümkün olsaydı keşke. Dikey bir enerji çekimi mümkün olsaydı da hiç uğraşmasaydık. Örn güneş enerjisiyle çalışıyor olabilseydik çok iyi olurdu. Sabah kullanıp şarj olur, gece de kullanmaya devam ederdik. Sonuçta vejetaryenler sadece yeşil sebzelerin canna kıymış oluyor. Marul, turp vs gibilerini bütün olarak yiyor. Geri kalanları fasülye, mercimek gibi kuru bitki tohumu, kuruyemiş ve meyveler gibi bitkinin kendisi değil de zaten kuruyup düşecek olan parçaları. Hareket halinde görüp öldürülen hayvanlardan çok daha kabul edilebilir bir katliam.

Konuya etik bakmayanlar için zaten hiç bir problem yok. Son derece sağlıklı bir beslenme tercihini yapmış oluyorlar.

Neyse, bu tür bir beslenmeyi tercih etmiş olanlara hayırlı olsun, tercih etmeyenlere de keyfiniz bilir diyorum. Benden bu kadar. 🙂

Katmanlı algılama

Büyüklük takıntısı, eksiklik, kıyaslama, insan bilincinin hiçe sayılması gibi demode şeylerle (bana göre) uğraşmak için enerji harcamayı durdurmak lazım. İlişki bilincinin ben bilinciyle harmanlandığı “kendilik”, bize gereken sevinci, eylem gücünü ve genişleme/derinleşme yani “katmanlaşma” yolunu açıyor.

*

Küçümse-n-mek yaratmanın riskidir.

Yıllarca bunu kendimde ve çevrede gördüm, acı biçimde yaşadım. Olay genelde şöyle tecelli eder: Bi fikir bulmuşsundur, bi girişimde bulunmak istersin ve bunu söze dökersin. Zannedersin ki bunu dinleyen senin gibi sevinecektir en azından senin sevincine ortak olacaktır. Oysa bunu dinleyen (arkadaşın,eşin,aile üyelerin) kişi o anda sana hayret ve küçümseyen bakışlarla bakıp, bunun neden çok mantıksız ve tehlikeli bir girişim olacağını nefes almadan sıralamaya başlar. Bazıları da senin yaratını Michealangelo veya Hamlet ya da Mozart ile karşılaştırıp berbat olduğunu söyler. Dinime küfreden bari müslüman olsa dersin. Hani kendi yaratısını örnek göstererek seninkini devirmek istese bi derece anlaşılabilir olurdu hahahahahahaha

Turan Erdal Yaratici olmadigim icin öyle anlari pek yasamadim ama senin anlattigin gibi seyleri ben de sezinliyorum. Ne kadar yaraticinin fikirleri absürd olsa da yine de güvenebilecegi bir dala sarilmak istiyor, cünkü “dogum” aninda kendisi de o fikirden emin degil. Emin olmadigi zaman karsi taraftan olumsuz görüs almasi onun ceseretini yikiyor. Cesur olanlar buna ragmen yollarina devam ediyorlar….
Sibel Atasoy Evet, kişisel girişimler söz konusu olduğunda cesaretle yola devam edebilirsin bazen. Örneğin ben bu tür küçümsenmelerle karşılaştığımda hemen kulaklarımı kapatırım ya da oradan arkama bakmadan kaçarım 🙂 Çünkü zaten bi yanlışlıkla algı noktan farklı bir yere kaymıştır ve sen o fikri bulmuşsundur fakat duyduğunuz her mantıklı eleştiri hızla kendi normal algı noktana dönmeni garantiliyecektir. O sebeple kaçarım 🙂 Fakat eğer fikir, tek kişilik değil de takım oyunu gerektiren bir konuysa o zaman işte kıçüstü oturturlar. Yapacak bişey yok. Ya unutmayıp zamanının gelmesini beklerken ara sıra hatırlatırsın, ya da unutur gidersin. Taaa ki fikrinin Amerikada ya da başka bir yerde uygulanmaya başladığını duyana ya da görene kadar unutursun 🙂
Nilgün B sanırım alan wats dı..burada biz birbirimizi sınırlamaca-yaratan olduğumuzu unutturmaca oynuyoruz diyordu:))
Sibel Atasoy kim demişse doğru demiş. Tabi bu mekanizmanın ne olduğunu neye hizmet ettiğini de senelerce düşündüm, cevaplarımı buldum. Sistem harikulade 🙂
Turan Erdal Nöroloji kitaplarinda kahramanlarin savas esnasinda sürekli ön safhada bulunduklarini söylerler, onlar savastan sag cikarsalar kahraman, ölürseler sehip olurlar diyorlar. Bu “kahramanlarin” beyinlerinde ön loblari incelendiginde belli bir hasar oldugu saptanmis. Halk dilinde bunlara “deli” de deniyormus. O halde yeni birseyi bulan “aptal” olmayi da göz önüne almalidir.
Gülgün K Eleştirilmek de öyle hatta öncelikle eleştirerek küçümsüyoruz.Eleştiri kabul etmeyene de egosal yaklaştığına dair suçlamada bulunuyoruz.Ama” kalk sen de bir şeyler yarat da başkalarını öyle eleştir bakalım” deseler apışıp kalırız.
  • Turan Erdal

    Elestirmek cok önemlidir, nedeni ise cok basit. Elestiriler getirilen konunun düsünülmeyen tarafini aydinlatiyor. Fikir öne atanlarda söyle bir yanilgi var: onlar kendilerini fikirleri ile ayni zannediyorlarr. Oysa hic de degil. Fikir ayri seydir, benlik ayri seydir. Bunu bildikten sonra fikrimiz ne kadar “aptal” olursa da olsun kendimize yansimayacaktir ve böylece de diledigimiz kadar aptal olma hakkimizi kullanacagiz.

    Sibel Atasoy fikir ile kendini ayrıştırman akıllıca ancak bu yine de eleştiri ve kıyasın fikri o an taşımakta olan kendini olaydan muaf tutmaz. O sebeple eleştiriler tuhaf ve açıklanmaz olsa da yapıcı ve yıkıcı diye ayrılmışlardır. Bu ikisinin farkını bilen var mı?

    Turan Erdal Cok dogru söylüyorsun, iste kücük düsürmek yikicidir. Ama en icten dilegi ile fikrin noksan yerlerini göstermeye calisan yapicidir. Bunu da elestiri yapanin niyetinden anlasilir. Sibel, yillardir seni elestirdim, umarim yikici olmamistir :-))))

    Sibel Atasoy pek hiissetmedim doğrusu:)Yine geldik şu pek belirsiz NİYET konusuna!

    Turan Erdal Hissetmediysen iyi olmus demektir :-))) Evet, niyet cok önemlidir. Bunu anlamak da basli basina bir sanat.

Başka gezegenlerdeki doğal sesler nasıldır?

Bu güne kadar başka gezegenlere çeşitli robotlar gönderildi ama oralardaki doğal seslere dair henüz bir kayıt çalışması yapılmadı. Bu boşluğu fark eden Tim Leighton ve ekibi,sesin değişik ortam koşullarında fiziksel hareketini dikkate alan modeller kullanarak, gök gürültüsü,şelaleden akan suyun sesi ve insan konuşması gibi seslerin, Mars, Venüs,ve Satürn’ün uydusu Titan’nın doğal ortamında nasıl duyulacağına ilişkin,bir çalışma ortaya çıkardı.
Atmosferin özellikleri sadece ses tellerinin çalışmasına değil sesin boşluktaki hareket hızına etkir. Ses daha yoğun ortamlarda daha hızlı iletilir. Venüs’de atmosfer kalın olduğu için ses telleri dünyaya göre daha yavaş titreşir ve sesin perdesi düşer. Ve ses konuşan bir insanın nefes borusundan ses daha hızlı çıkar. Bu sebeple sesler adeta, hafif kalın sesli cüce bir insanın konuşmasıymış gibi duyular..