*Bana çocukken izlediğin çizgi filmi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim :)

cizgi filmler

*3 yasından küçük çocukların televizyona olan ilgilerinin çok düşük oranda olduğunu herkes gözlemlemiştir.3 yasından sonra ise çocuk televizyonu ve rekli karakterler dünyasını keşfetmeye başlar ve beklenen odak noktası artık bulunmuştur: ÇİZGİ FİLMLER…

***Herkes çocukken izlediği çizgi filmleri paylaşabilir mi bizimle 🙂 ***

–>Yapılan araştırmalara göre 3-6 yaş arasındaki çocuklarda görülen taklit yapma ve etrafındakileri kopyalama yeteneği had safhadadır.Bu dönemde çizgi film dünyasını keşfeden çocuk haliyle gördüğü bütün şeyleri bilinçaltına işleyip kişiliğinin genel çizgilerini şekillendirmeye başlar. Çizgi filmlerin sizi yönlendirmesiyle birlikte “Merhaba sevgili ben” dediğiniz dönem başlar…

–>Artık çocuk düşünme ve kendi başına karar verme yeteneğini kazandığı yaşlarda (6-12 diyebilirz) çizgi filmlerin içeriğini ve konusunu seçer hale gelmiştir.Ve artık Tusubasa, Şirinler, He-man, Heidi, Candy Candy, Pokemon, Clementine, İnspector Gadget vb gibi çizgi filmler birbirinden ayırt edilip izlenmeye başlanır.Bu içerikler çocuğun hayatta karşı duruşunu ve davranışını belirler.Artık birey olarak toplumdaki yerini almaya hazırlanır duruma gelinir.

–>Biraz daha büyüyüp muhakeme yeteneği gelişen çocuklarda(12-17 yaş desem olur sanırım) işe etkilenme daha az görülür ve artık çizgi filmlerin misyonu tamamlanmıştır.Birey topluma karışmaya ve toplumdan etkilenip kişiliğini geliştirip hayatını devam ettirmeye hazır hale gelmiştir.

Çizgi filmlerin olumlu ve olumsuz etkileri:

cizgi film*Şiddete yöneltebilir.Özellikle 12 yaş öncesinde içerik bakımından şiddet içeren çizgi filmerin çocukları kolayca şiddete eğilimli hale getirdiği söylenebilir.

*Çevreye olan dikkat ve odaklanma sorunu yaratabilir.Televizyonun başında günde 2 saatten fazla çizgi film izleyen çocuklarda hipeaktivite ve dikkat bozukluğu gibi sorunların olduğu gözlemlenmiştir.Bu durum yetişkin hale gelindiğinde topluma ayak uyduramama, okulda ve iş yerinde başarılı olamama gibi sorunlar doğurabilir.

*Hayal-gerçek ayrımının yapılmasını güçleştirebilir.Gereğinden fazla çizgi film alemine dalan çocuklarda bir süreden sonra gerçekliğin ve hayalin ayırt edilemez duruma gelindiği saptanmıştır.Uçabileceğini düşünüp balkonlardan atlayarak hayatını yitiren çocuk haberlerini mutlaka okumuşuzdur.

*Negatif yönlerinin yanında, birçok pozitif yönleri de vardır.Bunlardan birisi hayal gücünün artmasıyla yaratıcılığın gelişmesidir.İzlenme dozunun aşılmaması halinde çok yaratıcı bireyler yetiştirilebilir.Oyuncaklar da bu gelişimde önemli rol oynarlar.

*Düşünme yetişinin hızlanması da bir diğer olumlu yöndür.Bazı çizgi filmlerin düşündürmeye yönelik eğitici tarafları göz önüne alındığında çocuk üzerinde hızlı düşünme ve sonuca ulaşma yönünden önemli derecede etkli olurlar.

*Dinleme ve görsellik algılarının oluşumu da bir diğer yapıcı yöndür.İşitsel ve görsel bireyler bu dönemde kendilerini belli ederek bir çok bilgiyi duyarak veya görerek bellekte saklamayı öğrenirler.Dokünşallık gibi diğer algılar da tabiki diğer etmenlerle geliştirilebilir.

Şimdi hadi bakalım! Çocukken izlediğiniz çizgi filmi söyleyin, size kim olduğunuz söyleyelim :))

Sezgisel Biçimin Eğitimi – 01

Cengiz ERENGİL

Roger Housden, “Rumi’nin İzinde: Kalbin Asıl Arzusunu Bulmaya Dair bir Masal” adlı romanında, arkadaşının okuduğu bir Mevlânâ Celaleddin Rumi şiirinden etkilenen gencin çıktığı hakikat yolculuğunu anlatır. Şiirler gerçekten insanın kalbini etkileyip ruhsal bir uyanışa neden olabilirler. Kişinin yaşama bakışını değiştirebilir, kişiyi derinleştirebilirler. Bu romandaki gencin mistik arayışı da, onun ruhsal gelişimiyle ve iş yolculuğuyla ilgilidir. Türkiye’ye gelir ve Hasan Şuşud ile sohbet etme fırsatı bulur. Sonunda evrenin dişi ilkesiyle, aşkla tanışır. Bir dizi deneyim yaşar. Sezgi ve keşf yolları açılır.

Sezgisel biçimin geliştirilmesiyle ilgili aşağıdaki yazı, ağırlıklı olarak, Dr. Ornstein’in “Yeni Bir Psikoloji” adlı kitabıyla ilgili çalışma notlarım üzerine kurulmuştur.

BİR. TRANSPERSONAL (Kişilik Ötesi) SUFÎ PERSPEKTİFİ:
Neden Perspektif ya da Bakış Açısı?
Bir yazıyı okurken yazarın bakış açısını öğrenmek neden çok önemlidir? Çünkü aynı nesneye, aynı olaya farklı noktalardan baktığınızda göreceğiniz şeyler farklı olacaktır. Fanatik insanlar genellikle kendi bakış açılarının tek ve biricik olduğunu, herkesin de bu bakış açısından bakmaları ve aynı şeyi görmeleri gerektiğini savunurlar. Tam anlamıyla “nesnel” bir bakış açısına kavuşmak, “nesnel” bir görüşe sahip olabilmek ve nesneleri, olayları ve olguları “nesnel” görebilmek için ise kendi sınırlı at gözlüklerimizden ve gözümüzdeki ahlâk boyalarından kurtulmamız gerekir. Bu da kişisel gelişim ve dönüşüm çalışmalarıyla ulaşılmaya çalışılan hedeflerden birisidir, yani Açıklık. Açıklık olmadan kişi nesneleri, insanları ve olayları “oldukları gibi” göremez, kendi kafasındaki kayıtlara, kendi niyetine, kendi ahlâk boyalarına göre çarpıtılmış olarak görür.

Neden Transpersonal ya da neden Kişilik Ötesi?
Batı psikolojisi Hümanist Psikoloji ve Transpersonal ya da Kişilik Ötesi Psikoloji çalışmalarıyla büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Artık insana  yalnızca bir “hasta” gözüyle bakılmamakta ve mevcut tedavi çalışmalarıyla yetinilmemektedir. İnsan artık “içindeki olumlu nitelikleri” ya da “güzel isimleri” gerçekleştirebilecek, bedensel, duyumsal, duygusal, düşünsel, ruhsal ve tanrısal çalışmalarla, çeşitli Sufi sohbetleriyle, tefekkürleriyle, Budist meditasyon pratikleriyle, Kişisel Gelişim ve Dönüşüm kurslarıyla vb. kendisini aşabilecek (Transpersonal Psikoloji ve Psikiyatri çalışmalarında uygulandığı gibi) bir varlık olarak görülmektedir.  Sadece bedensel gözü ve akılsal gözü ile yetinmeyen fakat ruhsal gözünü, ya da keşf gözünü de kullanabilecek bir varlık olarak görülmektedir. Bu konumlara ulaşmayı ifade eden bazı nitelikler şunlardır: Huzur, Sessizlik, Kutsama, Açıklık, Farkındalık ve Bilgelik.

Manevî pratikler ve meditasyon artık Batı bilimine girmiştir. Kişilik ötesi modelde insan beş boyutlu olarak ele alınır. Roger Walsh ve Frances Vaughan. “Ego Ötesi” adlı kitapta bu modeli şöyle işlerler:

“Bilinç”, tüm deneyimlerimizin temeli ve bağlamıdır. Sıradan insan bilinci savunmacı bir biçimde kasılmış durumdadır. Bunun için çeşitli çalışmalarla zihin sakinleştirilir, algısal çarpıtma azaltılır ve kişilere potansiyelleri tanıtılır.
“Koşullanma” ve bağlanmalar bilincin tek bir gerçekliğe kendisini bağlamasıdır. Bu acıya yol açar. Acıdan kurtulmak için koşullanmalarımızdan ve bağlanmalarımızdan kurtulmalıyız.
“Kişilik” ve kişisel dramalarımız her birimizin hayat hikâyesini kapsar. Rollerimiz, sorunlarımız, ilişkilerimiz, bilincimizin içerikleri buna dahildir. Bizim duygusal yüklerimizdir, psişik yüklerimizdir. Tüm bağlarımızdan özgürleşme düşüncesi bile bizi korkutur.
“Kimlik” ya da özdeşleşmelerimiz, ne olduğumuzu düşünüyorsak onun tarafından belirlenir. Kendimize ait imgemizi içerir. Biz bilsek de bilmesek de bazı düşünceler ve imgeler bizim bilinç halimizi, kimliğimizi ve gerçeklik haritamızı belirlemektedir. Buda’nın ve İsmail Emre’nin dediği gibi: “Neyi düşünüyorum o’sun!”
“Kimliğin ve özdeşleşmelerin ötesi” bizim koşullanmalardan ve hayat hikâyelerinden, dramalardan arındırılmış yanımızdır. Saf farkındalık olarak ya da ademlik (hiçlik) hali olarak adlandırılır. Rüyadan uyanmış, zihinsel içerik ile özdeşleşmeyen insandır. Acı veren duygu ve düşüncelerden kurtulduğu için “acı”dan kurtulmuştur. Saf farkındalık, saf varlık ve saf kutsama olan Nirvana’ya ulaşmıştır.

Neden Sufizm?
Muhyiddin İbn Arabi Füsus ül Hikem’de insanın bu yaşamdaki amacının “gadap” halinden kurtulup “rahmet” haline erişmek olduğunu söyler.. Yani kişisel gelişim ve dönüşüm süreci bu bağlamda kalpteki “küfür”ün temizlenmesi ve “iman”ın kalbe yerleşmesidir. Şehvet, şiddet ve korku gibi olumsuz kayıtlardan kurtulup sevgi, şiddetsizlik ve güveni yaşamaktır. Böylece insan kalıcı bir dönüşüm geçirmekte ve “mümin” olmaktadır. Bu perspektifte, insanın asıl kimliği “mümin” niteliğiyle belirtilmektedir. Hakiki imanın göstergesi de budur. Bu seviyeye erişmiş olmaktır. Bu aynı zamanda Tasavvufun temel dönüşüm dizgesinin dördüncü seviyesidir. Yani Nefsi Mutmainne. Tatmin olmuş nefs, Huzura ermiş nefs. Bu aynı zamanda Sekinet’in ya da Rahmanî Nefes’in kalbe yerleşmesi olarak da ele alınır. Hint sisteminde Kundali’nin (Rahmani Nefes’in Hint’teki karşılığı olan Adi Shakti’nin insandaki hali) insanın dördüncü şakrasına, yani kalp şakrasına yerleşmesi olarak ele alınır. Bunun öncesinde ise Tasavvufta Nefsi Mülhime vardır. Yani, ilhamlar alan, sezgileri çalışan nefs, Hint’te üçüncü şakranın açılması ve kundalinin bu şakrayı kaplaması olarak geçer. İnsanın ilhamlar almaya başladığı söylenir. Yedinci seviye Nefsi Kamile ya da Nefsi Safiye ya da Nefsi Envare yani tenevvür etmiş, Aydınlanmış Nefs’tir. Hint’teki karşılığı başımızın üst kısmındaki Sahasrara şakrasının açılması ve kundalinin buraya yerleşmesidir. Kişi başkalarını “doğru olarak algılamaya” başlar. Algı filtreleri ya da Ahlâk boyaları temizlenmiştir. Kalb aynası parlamaktadır. Kristal Aynada her şey “algı filtrelerinin ve egonun çarpıtmaları olmadan” aksetmektedir. Açıklık, Gözlem, Farkındalık, Bilgelik ve Zeka boyutudur. Tasavvufta bu zeka boyutu, “Zeka tezkiye edilmiş akıldır” sözüyle belirtilir. Yedili dizgeyi birlikte ele alırsak nefs-i emmare (kötülüğün etkisi altındaki nefs), nefs-i levvame (kendini eleştiren nefs), nefs-i mülhime (sezgileri çalışan nefs), nefs-i mutmainne (tatmin olmuş nefs), nefs-i raziye (insanlardan razı olan nefs), nefs-i marziye (insanların kendisinden razı oldukları nefs, NLP’deki Liderlik için bu seviye çalışmaları gereklidir!) ve nefs-i envare (aydınlanmış, tenevvür etmiş, ışık yayan nefs).

Bu yazı bağlamında ele alacağımız Kişilik Ötesi Sufî Perspektifi üç evreye sahiptir:
İlim ve İrfaniyet, Aşk (Allah Aşkı) ve Yokluk (Fenafillah).

Bu evrelerin tarihsel süreç içindeki örnekleri ise şöyledir:
İlim ve irfaniyet evresi için Muhyiddin İbn Arabi;
Aşk evresi için Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddin Rumî;
Yokluk evresi için İsmail Emre.

Aydınlanma arayışı içinde olan bir insanın manevî gelişim sürecinde bu aşamalardan geçtiği söylenebilir. Bu ilerleyiş bir dizi olarak değil, bir dizge olarak ele alınmalıdır. Karşılıklı ilişki içinde ele alınmalıdır. Kişinin geçtiği aşamalar her zaman bu sırada olmak zorunda değildir tabi ki. Yaşam üslubu ya da hayat şekilleri de etkili olmaktadır. Emre şöyle demektedir:
“Kin, kibir, hased, şehvet, riya, gadap, yalan insandan kalkmalı ve şehvetsiz, menfaatsiz bir sevgi insana yerleşmeli”.

İsmail Emre’nin bir sözü yokluk noktasına ışık tutmaktadır:
“Hiçbir arzum ve düşüncem yok, sırf hizmetçilik ve sevgi.”

Bu söz, arzuların etkisi altındaki nefs’in (Freud’un alanı) ve düşüncelerin etkisi altındaki nefs’in (Descartes’in alanı) aşıldığı bir ruhsal boyutu işaret etmektedir. Freud ve Descartes gözlüğüyle bakan Batılıların anlamakta zorlanacağı bir boyuttur. Beden ve akıl gözlerini aşan kontamplasyon ya da keşf gözüyle (Bonaventura, Ken Wilber) aradıkları boyuttur bu.

Kabir Helminski, “Bilen Kalp-Ruhsal Dönüşümün Sufi Yolu” adlı kitabında şöyle yazmakta:

“Temel soru, çeşitli biçimlerde ortaya konabilir: Bireysel insan bilinci ile ne yapmaktayız? Ego’yu geliştirmeli miyiz, yoksa onu yok mu etmeliyiz? Bireysel benliğin daha büyük gerçeklikle olan doğru ilişkisi nedir? Benliğin uygun ve gerçek sınırları nelerdir? Manevi bir psikoloji, her şeyin üstünde, nitelikler ve değerler ile ilgili bir psikolojidir. Manevi nitelik ve değerleri nasıl harekete geçirebiliriz?

Bu konuyu, gerçekten holistik (bütüncül) ve Transpersonal (Kişilik Ötesi) bir bağlam içinde nasıl yeni bir biçimde ifade edebiliriz?

Eğer Varoluşçu olsaydık, evrenin saçma olduğunu, ama insanların yine de yaşamak için belirli değerleri seçebileceğini söyleyebilirdik. Transpersonal Sufi perspektifi açısından ise, bu değerlerin sadece bireysel beyinler tarafından bir anlam ve düzen oluşturmak için harcanan umutsuz bir çaba olarak üretilmediğini sanırım ki çoğumuz kabul edecektir. Bunlar, daha çok gerçekliğin esasına ait niteliklerdir. Gerçeklik temelde iyidir.”

Şarlatan Ruhsal Ustalar ya da Bogus Masters
Hemen hemen her kavramın yozlaştırdığı ve içinin boşaltıldığı günümüzde, meditasyon kelimesi de aynı akibetten kurtulamamıştır. Marco Pallis’in deyişiyle “Dünyanın her yerinde Şarlatan Ruhsal Ustaları (Bogus Masters) kolayca bulabilirsiniz.”

-devam edecek-

http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=99&bant=9

BAK Bİ BAK:)

BAK Bİ BAK-1

bak bugün traş oldum ben
öğleyin oldum hem de ama
bak yakışıklı oldum ama
bak çok güzelim bu gün ben
yok öyle kendi kendime konuştuğum falan yok
hayır çocuklara derse gideceğimden de değil
kendimi seviyorum bu gün çok
içimde sen varsın
nasılsın abi dedi birisi
ayıp değil mi şu bahar vakti
eh iyiyim mi diyeyim
yok hastayım mı diyeyim yani
aşığım dedim
bastı kahkahayı
bak
bana bak
bak bi
bak ama
bak
ben çok güzelim bugün
çok bi-tıfılım ama
içimde sen varsın sen
ah
sen yok musun sen
bu gün herkes gelebilir bana
herkes gidebilir benden
ama sen
sen bu gün
gitme benden…

BAK Bİ BAK-2

Türlü elbiseler giyer oldu günaydın
Seni seviyorum tanınmaz halde
Aşkın üstü başı çamur
Nerede gezip tozduğu belli değil
Yüzü gözü çikolata bulaşığı
Yatıp da çanağından yemiş sanki kaşıksız eşek herif
Kim verir bu kadarını bilmem
Yok ama
Bu olmaz işte
Daha ayağında kısa pantolon
Burnunda sümük
Şunun omuzladığı şarap şişesine bak
Sanırsın dünyayı kaldırmış gidiyor
Ya bu çocuğa bunları kim ediyor
Bu kez gitti bu çocuk
Yüzde yüz girmişler kanına
Herif herif uyan
Pilava kaşık dikti senin şeker oğlan!…

Sufizm ya da holistik düşünce katı

Aşağıda sunduğum metin, harikulade holistik bir bakış veya algılayış. Aslında hocam Gurdjieff’in üzerimde ne büyük etki bırakmış olduğunu bir kez daha müşahade etmeme sebep oldu. Aynı şekilde kelimeler tastamam Castaneda terminolojisine de tercüme edilebilir.
Sufizmin, ikinci düşünce katının yani holistik algılamanın deneyimi olduğuna çok uzun zaman önce uyanmıştım.Bu konuda İBN’i Arabi’yi de anmadan geçmek olası değil, olağanüstü çalışmaları tüm insanlığa bir hediye.  Atalara minnet borçluyum. Çok çok teşekkürler, Allah hepsinden razı olsun.
Son olarak (yakın arkadaşlarım hatırlayacaklardır), ekteki belgede verilen şu örneği, konuşma ve yazılarımda defalarca kullandım, hem de dış bilgiden değil bizatihi deneyimimden kaynaklanan bir örneklemeydi: İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

**

“Cennet zihin halidir, Cehennem zihin halidir”

Hazret İnayet Han

“Biz ki her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası”

Yunus Emre

Bugün Sufizm içinde bir çok farklılıklar ve çeşitlilikler görmekteyiz. Bunun zaman, mekan ve şartlardan oluştuğu ve sufizmin hiç bir dine veya millete mal edilmemesi gereken evrensel bilgelik olduğu kanısındayım. Bu bilgeliğin ilahi boyutu olduğundan kişisel olarak şüphem bulunmamaktadır. Yalnız bugün üstünde durulması gereken en önemli noktanın Sufizmin kendisiyle Sufi tarikatlarının aynı olmadığının bilinmesi gerekliliğidir. Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakış ve iç yaşamı keşfetme yoludur diyebiliriz.

Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumsallaşmış olgulardır. Bu durum su ile buz ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Veya okyanustan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki?

Sufiliğin aslı ve yaşam felsefesinin sadece tarikatlar tarafından temsil edilemeyeceği bugün İslam Dünyasında çoğunluklar tarafından da bilinmektedir. Halbuki bu noktada insanlarımızın bilinçlenmesinin toplumumuza çok fayda sağlayacağını düşünüyorum.

Çünkü tarikatlarla Sufizmi ayıramadığımızdan Sufizm olgusu büyük bir kesimde toptan reddedilmektedir.

Yüzyıllarca bu toplumu güzel sanatlar, müzik ve bilim alanlarında zenginleştirmiş olan bu felsefenin işlerliği azaltılmıştır.Aynı durum Sufi Meditasyonu için de geçerlidir. Problem ilk etapta Sufizm ile ilgili kitaplarda eski kavramların kullanılması ve yeni neslin bu kavramları anlayamamasıdır.

Mesela meditasyon dendiğinde akla çoğunlukla Hinduzm ve Budizm gelmekte ve tefekkür, riyazet kavramları ise toplumun genelinde tanınmamaktadır. Diğer bir problem ise din ile sufizm arasındaki fark ve bağın bilinmemesidir.

Din genelde Tanrının insanlara peygamberler yoluyla vahiy ettiği sosyal ve ahlaki yaşam şeklidir. Burada Tanrının iradesi ön plandadır. Dine göre insanların uymakla zorunlu olduğu kurallar vardır. Burada bir zorunluluk, olmazsa olmaz vardır. Sufizm ise bireyden Tanrıya giden yoldur; birey Tanrıyı arar ve bu arayış bir farz, yani zorunluluk değildir.

İnsan sevdiği için, zevk aldığından dolayı bunu yapar. Dinde ibadetlerin çoğu farz iken, Sufizmdeki uygulamaları bireyler neşeyle, zevkle yaparlar. Burada vazife, zikir, fikir gibi meditasyon uygulamalarının sayısal çokluğu önemli değildir; kalite, kalpten ve zevk alarak yapabilme önemlidir.

Dini ibadetlerle Sufizmin kesiştiği noktalar tabii ki mevcuttur. Aslında birçok konuda farkı neyin yapıldığı değil, nasıl yapıldığı oluşturur.

Mesela, dindar bir kişi namaz kılarken, o derece konsantre olur ve ibadeti esnasında kendinden geçer, yani kişisel kısıtlılıklarını, egosunu, dış çevresini unutursa, geriye konsantre olduğu ideali kalır ve yapılan iş mistik bir mahiyet kazanır. İşte bu Sufizmdir.

Bu konu günlük işlerimiz, sanatsal uğraşlar içinde bilhassa geçerlidir. İşlerimizi ve uğraşılarımızı zevk alarak ve mükemmel şekilde yapmaya çalışmak bizi kısıtlı tarafımızı, yani egomuzu unuttuğumuz bir meditasyon haline sokabilir. Yani meditasyon yapmak için sadece dini tekniklere gerek yoktur.

Klasik Sufizmde ise dini teknik ve metodlarla ve belirli psikolojik ve ahlaki basamakları geçip egoyu alt etme yoluyla yüzyıllarca etkili bir şekilde ruhaniyete erişmeye çalışıldı.

Bu çerçevede 1910 senesinde kardeşleriyle beraber Batıya gelen Müzisyen ve Sufi olan Hazret İnayet Han batılı tarzda yetişen insanların ihtiyacının dengeli yaşabilmeleri ve mutlu olabilmeleri için maneviyata da yönelmeleri gerektiğini ve bunun maddiyatı ve modern hayatı reddetmeden de yapılacağını öğretmiştir.

Bugün Hazret İnayet Hanın öğretisi Batıda ruhaniyeti arayan kesimlerde artarak büyük ilgi görmektedir. Batıda geçirdiği 16 yıl boyunca sufiliği insanları dini sınıflarına göre ayırt etmeden modern anlamda herkesin anlayabileceği şekilde anlattı.

İnayet Hanın anlatım dili çok sade olup, en zor tasavvuf konularını bile alışılagelmedik bir kolaylıkla açıklar. Evrenselliği aslında insan ruhuna hitap etmesinden kaynaklanmaktadır ve çeşitli din ve milletlerden gelen insanlar onun yorumlarını okuduklarında birçok şeyi aslında daha önce bildiklerinden bahsederler.

Ona göre ruhaniyet bir insanın sahip olduğu bir şey değildir, bu o kişinin en içsel özü, en derin varlığıdır. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın kendisi mutluluktur, barıştır, her şey insanın kendisinde, en derin varlığında bulunur.

Peki bu en derin varlık nedir? Nasıl bilinebilir? Ruh kendisi dışında herşeyi görür ve algılar. Kendisini bu dışta gördüğü objeler zanneder, onlara eş tutar. Kendi varlığının farkında değildir. Maalesef bu yanılgı çoğunlukla ömür boyu sürer.

Kendini bilememek ve dıştaki başka şeylerle eş tutma, başka bir şey sanma yanılgısı bizi Tanrıyı tanımaktan da alıkoyar. Bu yanılgı bizde sahte bir benlik oluşturur. Kendimiz hakkında edindiğimiz yanlış duygu ve düşünceler yumağı. Ego, İnayet Hana göre budur

Tanrıyı tanımak aslında çok kolaydır, çünkü “o bize şah damarımızdan daha yakındır” (Kuran-ı Kerim). “Ama kişinin egosundan kurtulması bu sınırlı tarafını unutması en büyük zorluğu teşkil eder” (İnayet Han). Bu yüzden pek çok felsefenin, tüm dinlerin asıl amacı insanı bu yanılgıdan kurtarmak ve insanlara bunun yollarını göstermek olmuştur.

Kendini bilmek, Tanrıyı bilmek nedir? Kendini bilmek insanın ruhunu tanıması, keşfetmesi ve ruhun uyanışıdır. İnsan ruhunun en derinlerinde ise Tanrısal ışık yatar. İslam dininde bu ışık nur olarak adlandırılır. Ekard Usta Tanrısal kıvılcımdan bahseder.

İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

Ancak bu tür benzetmelerle anlatılabilen bu olayı kişi kendisi yaşamalı ve tecrübe etmelidir. Yoksa anlatımlar yeterli olmaz. Meditasyon yolu kişinin bu tecrübeyi yapmasını sağlamayı amaçlar. Bu meditasyon kitabının İnayet Hanın şu söylemi bazında okumanızı tavsiye ederim:

“Tanrıyı hayatınızın hakikati haline getirin ki, O da sizi hakikat yapsın” Her okuyanın bu tecrübeyi yapması dileğiyle.

Aftab Talat Kamran

G İ R İ Ş

Hazret İnayet Hanın meditasyonla ilgili açıklamalarını daha iyi anlayabilmek için meditasyonla erişilmek istenen asıl tarafımızın ne olduğunu bilmemiz gerekir. Biz vücudumuz muyuz? Zihnimiz mi ya da duygularımız veya kalbimiz miyiz? Yoksa ruhumuz mu?

Nedir ruh?

Bu soruların cevaplarını vermek kolay olmamakta. Sürekli farklı tecrübeler yapmakta ve kendimizi farklı taraflarımızla özleştirmekteyiz. Bilinçimiz devamlı dolaşmakta.

Örneğin; hepimizin çok sevdiği annemizle ilgili belki de sık sık yaşadığımız farazi bir olayı ele alalım.Bazı durumlarda annemiz bizi kritize edebilir ve hatta çok sertte konuşabilir. Kritikler ve sert konuşma ağır geldiğinde hislerimiz olumsuz olarak kabarır ve kızmaya başlarız.

O anda düşünce devreye girer ve “ama o annem, ona kızamam” diyerek hislerimize karşıt fikir üretir. Belirli bir süre his ve düşüncelerimiz ön plana çıkar. Daha sonra kalp devreye girdiğinde, hisler ve düşünceler unutulur ve kalpten sevgi yüzeye çıkar. Anneye duyulan sevgi ve sempati. Bu yaşanan hallerin hepsinin kendisine göre bir gerçek payı vardır ve insan bilinci bir asansör misali bir kattan diğerine geçmektedir.

Sufilere göre insanın en önemli tarafının ise hemen hemen hiç farkına varmıyoruz. Nedir bu tarafımız? İnayet Han bu soruya cevabı insan varlığını üç bölüme ayırarak şeyle vermektedir:

İlk etapta

“dış varlığımız mı zihin dünyamızı yaratır yoksa iç dünyamız mı vücudumuza şekil verir?” sorusuna cevap vermek zordur. Gerçekte her ikisininde etkisi vardır; Vücut zihni yapar, zihinde vücudu yapar.

Zihnin vücut üzerine büyük bir etkisi vardır ve vücutta zihin üzerine çok açık bir şekilde etki yaratır. Hastalık düşüncesi, hastalık getirir; gençlik ve güzellik düşüncesi de benzeri kaliteleri oluşturur; vücudun temizliği zihnede temizlik getirir, vücudun kuvvetli olması ise zihine cesaret verir.

Vücudumuzun her değişikliği zihni etkiler. Diğer bir değişle zihin vücudun resmini gösterir. Ruhun kendisi herşeye nüfuz eden bilinçten başka birşey değildir. Fakat bu bilinç çevresindeki elementler vasıtasıyla sınırlı, kısıtlı hale getirilirse, işte bilincin bu hapis haline ruh deriz.

Çinliler ruhu tanımlarlarken arının gülüşünü kullanırlar. Bu bir semboldür ve aslında kastedilen gözdür, gözün arıya benzeyen gözbebeğidir; diğer değişle ruhun tabiatı, gözün tabiatı incelenerek anlaşılınır.

Gözün gördüğü herşey çevresindekilerin bir anlık yansımasıdır ve göz kendisini başka yöne çevirdiğinde artık o yansımalar gözde değildir, onlar kaybolur. Yansıma sadece bir anlık algılamadır.

Ruhun tabiatı böyledir.

Gençlik, yaş, çirkinlik, günah veya sevap, bunların hepsi, fiziksel ve zihinsel oluşum süresince ruhun önündedir, ve ruhun kendisi bu oluşumların çekimi altına girer ve bağlanır. Fakat kendini bunlardan uzaklaştırdığı anda da özgürleşir.

Hintli bir şair şöyle der:

“Her ne kadar dünyevi bağlar beni esir alsalarda, onlardan kendimi kurtarmam anlık bir meseledir. Bu bağları yönümü değiştirerek koparıveririm”.

Fiziksel ve zihinsel yaşam alanlarının getirdiği her tecrübe ruh için bir rüyadır. Bilgisizliğinden dolayıdır ki, ruh bu tecrübeleri gerçek olarak kabul eder. Böyle yapmasının sebebi de, kendisini görememesidir; gözün kendisini göremediği gibi ruhda kendisini görememektedir.

Bu sebeple ruh gördüğü her şeyle kendini özdeşleştirir, ve vizyonun sürekli değişmesinden dolayı kendi kimliği de değişir

Ruh ne ölür, ne de doğar, ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Günah ona bulaşamaz, sevapta onu etkilemez. Bilgelik onu büyültmez, cahillikte karartamaz. Daima vardır ve ebedi de var olacak. Bu insanın hakiki tarafıdır ve diğer şeyler onu üstünü kaplar, tıpkı ampülün/fanusun ışığı kapladığı gibi.

Ruhun gelişimi kuvvetinden kaynaklanır ve alçak değerdeki yaşam alanlarının bağlarını kırmasıyla sonlanır. Tabiatı itibariyle özgürdür ve esareti esnasında özgürlüğünü arar. Tüm kutsal insanlar, ermişler ruhlarını özgürleştirerek hallerine erdiler ve sadece özgürlük onların yaşamlarının objesi, amacı oldu.

Ruh ve zihin suyla tuz gibidir. Zihin ruhtan gelir, tuzunda sudan gelişi gibi; ve bir an gelir ki zihin ruhta erir, tıpkı tuzun suda erimesi gibi. Zihin ruhtan kaynaklanan bir oluşumdur, tuzda sudan.

Ruh zihinsiz yaşar, fakat zihin ruhsuz yaşayamaz. Ruh zihinsiz daha saftır ve zihin onu kaplar, perdeler.

Ruhu kaplayan zihin ampül gibidir: Günahkar bir zihin ruhu günahkar, erdemli bir zihin ise ruhu erdemli yapar.

Ama tabiatı itibariyle değil, sadece etki olarak, kırmızı ampülün, lambanın ışığını kızrmızılaştırması, yeşilin yeşilleştirmesi gibi. Aslında ışık ne yeşil, ne de kırmızıdır; o renksizdir, renk onun elbisesi, vücududur.

Eğer kalp mutluysa, ruhta mutludur; şayet sefillik düşüncesi hakimse, o da sefil olur. Ruh hayal kurma gücü vasıtasıyla yükselir; derinliğe ise düşüncenin derinliğiyle erer. Zihin huzursuzsa o da huzursuz olur ve huzura zihnin barışa kavuşmasıyla erişir.

Bu hallerin hiçbiri onun gerçek tabiatını etkileyemez, fakat belirli bir zaman öyleymiş gibi gözükür. Ruh bir cennet kuşudur, cennette özgürce yaşar. Onun ilk hapishanesi zihin, sonra da vücut olur.

Bu ikisinin içinde ruh sadece sınırlı değil, aynı zamanda esir olur. Sufinin yaşamı süresince uğraşı ruhunu bu esaretten kurtarmak olur ve bunu zihin ve vücudu yenerek yapar.

“Zihin mi vücuda, vücut mu zihne hakimdir” sorusunun cevabı şöyledir:

Zihnin vücuda hakim olması doğaldır, ama genelde vücut zihine hakim gelmektedir. İnsan sarhoş olduğunda veya çok ateşlendiğinde bu bir şekilde açığa çıkar. Dolayısıyla ruhun tabii olarak zihine hakim olması gerekir, ama çoğunlukla zihin hakimdir.

Zihin zevk veya üzüntü, bilgelik veya cahillik illüzyonunu ruhun önüne koymaktan başka bir şey yapamaz. Vücutta sadece zihnin kontrolünden kurtulup kendi arzusunu gerçekleştirebilmek için zihne karşı anlık bir kargaşa yaratır.

Bu yüzden tüm günah, kötülük ve yanlış olarak algıladıklarımız, aslında vücudun zihne ve zihninde ruhun üstüne yaptıkları etkilerdir; tüm erdemler, iyilik ve doğrular ise ruhtan zihne, zihinden de vücuda gelir.

Başka değişle, ruhta düşünüleni zihin, zihinde düşünüleni de vücut yerine getirmeli; böylece vücut zihnin, zihinde ruhun komutanı olmasın.

Ruh bizim asıl, hakiki varlığımızdır ve onun vasıtasıyla yaşamın bilincine varırız. Vücut kuvvetini ve manyetik alanını kaybedince, zihin üzerine etkisini de kaybeder ve ölüm gelir. Ondan sonra ruh yaşam tecrübesini zihin aletiyle yapmaya devam eder, bu da başlı başına kendi içinde bir dünyadır, fiziksel alanda, dünyada yapılan tecrübenin fotoğrafı. Eğer zihin neşeyle doluysa cennete dönüşür, üzüntüyle doluysa da cehenneme.

Zihin gücünü kaybettiğinde, ruha olan hakimiyetini da kaybeder. Hakimiyetini kaybederse, ruh için bu dünyanın sonu olur. Ama ruh hala hayattadır; o sonsuz varlığın parçasıdır, ve ona ölüm yoktur. Ebedidir.

Çoğu kişi beynin düşündüğüne ve kalbin hissettiğine inanmaktadır. Ruh bir ayna gibidir ve zihnin, vücudun her hareketi, aktivitesi üzerine yansır. Ruh tecellinin başlangıcından itibaren konulan hedefine aletleri vasıtasıyla erer.

Sadi şöyle der: “Her ruh belli bir amaç için doğar ve bu amacın ışığıda ruhunda yakılır”

Herhangi bir şeyi veya varlığı düşündüğümüzde, kendimizi unuturuz, ve o varlık veya eşya bize yansır. Bir an ruhumuza yansıyan o şey veya varlık oluruz ve ruhumuza yansıyanlarla ilgili her şeyi bilebiliriz; hatta kendimizle ilgili bildiklerimizden daha fazlasını bilebiliriz, halbuki biz o yansıyan şey değilizdir.

Telepati, düşünce okuma, ruhlarla ilişki kurma olgularının arkasında bu gerçek yatmaktadır. Eğer ruhumuzu istediğimiz yöne doğru bir şekilde yoğunlaştırmayı bilebilsek, ustalardan, peygamberlerden, ermişlerden, aydınlanmışlardan okumadan, herhangi bir çaba sarfetmeden çok şeyler öğrenebiliriz.

Ama ruh yüceliğinin farkına varmamışsa, tam anlamıyla sınırlılık bilincinden dolayı fakirdir. Bağlandığı, arzuladığı, hayranlık duyduğu şeyler ona uzak görünür. Halbuki kollarının kısa olmasından dolayı değil, sadece fiziksel vücudunda hapis olduğundan dolayıdır ve maddesel kollarla çalışmaktadır.

Maddenin erişme kapasitesi kısıtlıdır.

Ruhun yaşam boyunca hayal kırıklığına uğramasının diğer bir sebebi de kendisini çevresindeki varlıklardan ve eşyalardan ayırması, kendisini zihin ve vücudu gibi, kısıtlı olan aletlere yoğunlaştırması ve yaşamı bu aletler vasıtasıyla tecrübe edip, algılamasıdır. Bu aletleri bireysel öz varlığı olarak tanımlar ve böylece çok uzaklara erişebilen kuvvet ve zekasını sınırlar

Ama ruh bir kere uyandımı erişemeyeceği hiçbir varlık,hiçbir şey yoktur.

Zihin dünyasının beş kabiliyeti vardır.

Hissetme kabiliyeti (kalp-zihin dünyasının derin, iç tarafı),

düşünme kabiliyeti,

mantık kabiliyeti (vicdan),

hatırlama kabiliyeti (hafıza),

kendini özdeştirme (ego-nefs).

Ruh bu beş köşeli odada bulunan bir ışık gibidir. Çünkü ruh duygu, düşünce, hafıza, vicdan ve başkasıyla özdeşme kabiliyeti vasıtasıyla algılamaktadır. Aslında onlardan bağımsızdır ve duygular ve hislerin değişmesi onu değiştirmez.

Ama ruh kendini göremediğinden, egosu yardımıyla, düşünmeye başlar: Ben mutluyum, veya üzgünüm, veya hatırlıyorum, unuttum gibi. Ruh bunların hiçbirini yapamamaktadır, hepsi zihnin işidir. Fakat kendisini görememektedir, dolayısıyla o anda sadece gördükleriyle özdeşir.

Gerçekte ise ruhun ışığı zihnin düzgün çalışmasını sağlar. Bu ışık yaşamın tüm kargaşalığıyla örtülürse, ruh ışığını kendisine gelen tüm içgüdü ve ilhama kapar. Zihin düzgün çalışmazsa, bu seferde ruh etrafındakileri tam olarak algılayamaz; zihin ruhun önünde duran bir teleskop gibidir

Her ikisi de önemlidir: Zihnin düzgün durumda olması ve ruhunda zihne tam olarak odaklanması. Zihin de bir ayna gibidir ve zihne gelen her düşünce bu aynaya yansır. Şayet içinde bir yansıma olan ayna başka bir aynaya odaklanırsa, aynı yansıma diğer aynada da gözükür.

Ruhun iki tarafı ve iki farklı tecrübesi, algılaması vardır. Bir tarafı zihin ve vücudu vasıtasıyla algılar, diğer tarafı da ruhun derinliğiyle algılar. Birinci kısmına dış tecrübe, diğerine ise iç tecrübe deriz. Ruhun tabiatı ise cam gibidir, saydamdır.

Camın bir tarafını kaplarsak, ayna olur. Dış tarafın tecrübeleri yansıdığında ve diğer taraf örtüldüğünde, ruhta böyle ayna haline döner. Bu sebeple kişi dış bilgileri algılama konusunda ne kadar kabiliyetli olursa olsun iç bilgiye de o derece kabiliyetlidir diyemeyiz.

İç bilgiyi elde edebilmek için Sufiler ruhun diğer tarafını örteler, böylece ruhun aynaya dönüşen tarafı dış dünya yerine içe döner ve ruhaniyetle yüz yüze gelir. Bunu başardıktan sonra ilham ve manevi bilgeliği algılamaya başlar.

Ruhun bu cam gibi saydam olma özelliği ve bir tarafını kapayarak diğer tarafın yansımalarını algılayabilme kabiliyeti meditasyon için çok önemlidir. Tüm yapılan vazife, zikir, fikir veya benzeri çalışmalar ruhun bir tarafını tamamiyle örtmek içindir. Diyelim ki vazife yapıyoruz.

O anda yoğunlaştığımız sıfat ruhumuzun dışa yönelik tarafını tamamiyle doldurur ve kapayabilirse, o takdirde ruh bir ayna olarak kendisini içe çevirir ve derinliklerinden gelen yansımaları algılayabilir. Bu durum güzel bir objeye yoğunlaştığımızda, harika bir doğa güzelliğiyle karşılaştığımızda veya güzel bir müzik parçasına odaklandığımızda da oluşabilir.

Dıştaki güzelliğe o kadar yoğunlaşırız ki, dış tarafımız bu güzellikle örtülür ve ruh ayna olarak içe döner, içten gelen yansımaları bekler. Bunu şu örneğe benzetebiliriz: Düşünelim ki su arıyoruz ve bu arayışta bir kuyu ile karşılaşıyoruz.

Kuyu derin, yukarıdan bakıldığında dibi gözükmemekte. Yapabileceğimiz şey dibe kovayı fırlatmak. Eğer dipte su varsa, kova dibe eriştiğinde su sesi gelecektir ve kovayla suyu çekebiliriz.

İşte meditasyonda böyledir, yapılan tüm zikir, fikir, vazife veya diğer yoğunlaşmalar dibe fırlatılan kova gibi birer alettirler. Mesele dipte suyun olup, olmamasıdır.

Hazırlayan: Aftab Talat Kamran

*Zorunlu askerlik veya zorunlu kölelik!!!

Her Türk genci asker mi doğar? Vatan borcu namus(!) borcu mudur?

*20 yasında, henüz hayatı öğrenmeye çalışan gençleri toplayıp -zorunlu olarak- askere sürmek…
*Bir de düğünlerle halaylarla uğurlamak…
*Annesinin “Ölse de oğlum vatan sağ olsun!” demesi…
*Askerliği namusla ilişkilendirmek…
*Bir Mehmetçik gider bin Mehmetçik gelir düşüncesi…
*Bir koğuşta bir sürü insanın doluşması…
*Bozulan psikolojiler, intihar edenler, akli dengesini kaybedenler…

Kim ne zaman soracak “NELER OLUYOR BURADA!” diye??