Felsefenin Bittiği Yer

Bazen öyle bir noktaya geldiğimizi hissediyorumki artık neredeyse felsefe bitmiş düşünülebilecek herşey düşünülmüş ve yazıya aktarılmış. Fakat insanlar bunu bilmeden sağdan soldan duydukları üç beş fikri bir araya getirerek yeni bir düşünce yeni bir felsefe yarattığına inanıyorlar.

Gerek dinler üzerine, gerek metafizik aleme ilişkin, gerek bilim üzerine ve gerekse varoluş üzerine tüm sorular sorulmuş, tümüne de binlerce çeşit cevap verilmiştir.

Bu durum bazen feci derecede canımı sıkıyor. Ama yüzlerce yıl önce söylenmiş bazı düşünceleri bilmeyenler sanki kendi buluşuymuş gibi gelip yazmaları da oldukça eğlendiriyor. Yeni ve tutarlı bir düşünce üretmek gerçekten zor arkadaşlar. Öncekileri bilmeden hele bu çok daha zor. Temel elektronik bilmeyen birisinin yüksek elektronik cihazlar üretmesi kadar zor hemde.

Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

Elif Bozgan

Çık ormana git, git. Eğer ormana gitmezsen asla bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz.

Çık ormana git.

Git.[1]

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı[2] ilk okuyuşumdan bu yana iki sene geçti. Böylesi bir kitap için kısa ama yoğun bir çabayla, yaklaşık bir ay boyunca ondan başka bir şeyle meşgul olmadan, bir sayfa okuyup kapatarak, üç sayfa okuyup sonra geri dönerek, çokça altını çizerek ve bittikten sonra uzunca bir süre düşünerek…

Jungcu bir psikanalist, şair ve cantadora -eski öykü derleyicisi- olan Clarissa Pinkola Estés yazma serüvenine dair olan soruları ‘’yazma yazmaya başlamadan uzun süre önce başladı.’’ diyerek cevaplıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kuşağının, kadınların çocuksulaştı-
rıldıkları ve mal muamelesi gördükleri, sımsıkı gemlenen sımsıkı dizginlenen kadınların ‘’edepli’’ ve ‘’zarif’’ olarak görüldükleri bir zamanda yaşadıklarını söyleyen yazarın kendisi de bu kuşağın bir mensubu. Bir psikanalist olarak geleneksel psikolojinin yetenekli ve yaratıcı derin kadın imgesine yer vermemesine karşı çıkan yazar, Vahşi Kadın arketipi üzerine çalışma yürütmeye başlıyor. Bir yandan da vahşi hayatın biyolojisi ve özelinde kurtlara dair çalışmalar yürütmüş olan yazar kitabının adının kurtlar ve kadınlar arasında benzer ruhsal karakteristiklerin olduğunu keşfetmesinden geldiğini söylüyor. Bu benzer ruhsal karakteristikleri; keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh, yoğun bir kendini adama kapasitesi olarak ifade eden yazar her ikisinin de sürekli olarak avlanması, taciz edilmesi, yanlış bir şekilde saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmasının da dış dünyadan gördükleri tepkinin benzerliği olarak açıklıyor.

Yazar “Vahşi Kadın”a içgüdüsel doğa da denebileceğini ama onun aslında bu doğanın arkasında yatan, kadınların doğuştan gelen, en temel doğası, özgün ve özlerinde var olan doğası da denebileceğini savunur. Vahşi kadına dair şu ifadeleri kullanır: “Vahşi Kadın bütün kadınların sağlığıdır. Onsuz, kadınların psikolojisi anlamsızlaşır. Bu yabanıl kadın, prototip kadındır… Hangi kültür, hangi çağ, hangi politika olursa olsun, o değişmez. Döngüleri değişir, simgesel temsilcileri değişir, ama özünde o hiç değişmez. Neyse odur ve bir bütündür.”

Bir şekilde bastırılan, susturulan vahşi kadının her kadında yeniden ortaya çıkması, konuşmasının sağlanması için kadınlara öğütler veriyor yazar. Kitabı son derece özel kılan bir şekilde, öyküler anlatarak ve bu öyküleri analiz ederek. Hayatı boyunca biriktirdiği öykülerden Vahşi Kadın’ın izinin en belirgin olanlarını seçerek kadınlara bu izleri takip etmek için kolaylık sağlıyor. Çünkü uzun zamandır iz sürmeyi bırakan kadınlar için Vahşi Kadının izini bulmak çok da kolay olmayacaktır ama onu bir kere bulan kadının ne pahasına olursa olsun yoldan geri dönmemek için diretecektir.

Bu öykülerden benim son derece ilginç ve incelenmeye değer olarak gördüğüm bir tanesi “Mavi Sakal” öyküsü. Öyküde canavar Mavi Sakal üç kız kardeşle karşılaşır ve kız kardeşler başlangıçta Mavi Sakal’ın tuhaf olduğunu düşünüp ondan korksalar da zamanla çok da tuhaf olmadığını düşünürler. Mavi Sakal küçük kız kardeşe evlenme teklif ettiğinde küçük kız kardeş “Sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diye düşünerek kabul eder. Ve bir canavarla evlendiğini anlaması çok uzun sürmez. Bu öykünün analizinde şunu söylüyor yazar:

Canavarla evlenmeye böyle rahatlıkla razı olunması, aslında kızlar daha çok küçükken, genellikle beş yaşından önce yapılan bir seçimin sonucudur. Kızlara, her türlü tuhaflığı –ister sevimli, isterse de sevimsiz olsun- görmezden gelmeleri, onları hoşa gider hale getirmeleri öğretilir. En küçük kız kardeşin “Hımm, sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diyebilmesinin nedeni bu eğitimdir. “Nazik olma”ya yönelik bu ilk eğitim, kadınların sezgilerini umursama-malarına neden olur.

Bu ve bunun gibi pek çok öyküyle kadınlara sezginin yeniden ele geçirilmesi, ötekiyle birleşme, aidiyet, kendini korumak, yaratıcı hayatın beslenmesi, öfkenin ve bağışlamanın sınırları gibi konularda yardımcı olmaya çalışan yazar için temel nokta ve tüm kitaba yayılan mesele Hayat/Ölüm/Hayat döngüsüdür. Bu döngüyü bilmek hayatın ölümü, ölümün de yeniden hayatı getireceğini kabul etmektir. Ölümün istenmeyen ve kötü olarak addedilmesinin sebebi onun son olarak görülmesinden kaynaklanır. Oysaki ölüm yeniden doğuşa gebedir, tıpkı hayatın ölümü karnında taşıması gibi. Bu döngü herkes ve her durum için geçerlidir, yaratıcılığını kaybettiğini düşünen bir sanatçı için ne kadar elzemse, sevginin tükendiği düşünülen bir sevgi ilişkisi için de o kadar vazgeçilmezdir. “La Llorona” öyküsünün bize gösterdiği üzere, nehri tıkanan sanatçı nehrin kuruduğunu dü-
şünmek yerine, tıkayanın ne olduğunu bulmaya çalışmalı ve yeniden akması için çaba sarf etmelidir. “İskelet Kadın” öyküsü ise bize şunu söyler: Sevgiyi sürekli başlangıçta olduğu haliyle tutmaya çalışan sevgili, değişimin bir son olduğuna inanmak yerine ölmesi gerekenlerin ölmesinin kaçınılmaz olduğuna tutunmalıdır. Hayat
/Ölüm/Hayat doğası için yazarın sözlerinin kıymetli olduğunu düşünüyorum:

Bu öykü, modern sevginin sorunu olan Hayat
/Ölüm/Hayat doğasından, özellikle de Ölüm boyutundan duyulan korkularla ilgili yerinde bir metafordur. Batı Kültürünün büyük bir bölümünde Ölüm doğasının özgün niteliğinin üstü, öteki yarısı olan Hayat’tan kopup ayrılana kadar çeşitli dogma ve öğretilerle örtülmüştür. Yanlış bir şekilde, vahşi doğanın en derin ve temel boyutlarından birinin çarpık bir biçimini kabullenmek üzere eğitiliyoruz. Bize, ölümü her zaman daha fazla ölümün izlediği öğretildi. Hayır, bu doğru değil, ölüm her zaman yeni hayatın kuluçkasına yatmaktadır, varoluş, kemiklere kadar parçalandığı zaman bile.

İlk okumam iki yıl önce olsa da bu zaman zarfında pek çok kez geri döndüm ve her seferinde içimdeki Vahşi Kadın’ın ulumalarını daha iyi bir şekilde duyabildiğimi keşfediyorum. Pinkola’nın dediği gibi hepimiz gibi Vahşi’ye özlemle doluyum. Uzattığım saçlarımı duygularımı saklamak için kullandım. Ama nereye gidersem gideyim arkamda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı. Nehir kuruduğunda, ölüm katlanılmaz olduğunda, çekip gitmek gerektiğinde yola çıkmadan önce heybeme neyi koymam gerektiğini biliyorum. Onun hakkında pek çok söz söyleyebilirim ama okuduktan sonra bana yazdırdıklarını söylemek sanırım en iyisi.

Kurtlarla koşmuş kuşlara yem olmuş gibiyim.

Topladığım kemiklerin başındayım

Enkaz kokuyor ya da bir parça ölüm belki

Topladığım kemiklerin başındayım.

Saçı kınalı, tülbenti oyalı kadınlar

Ölüsü gözlerinden okunan, tövbesi toprağa düşmüş.

Ah diyor biri

Sütüm ekşidi memelerimde

Ölüm, içtiğimiz suya karıştı.

Ve sessizdir bazı ölümler

bir daldan düşen yaprak kadar.

öylesine hafif ve naif.

bazı ölümler sessizdir.

kemik toplatır ardından.

türkü  diye bu dile düşen

ağıttır, kına kokar.

kemik başında yakılır

ölüm doğuran bir kadının kasıklarından.

http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=316


Cinsel edimler, enerji ve ödeşme!

Carlos Castaneda’nın savaşçı topluluğunun iz sürücü üyesi olan Taisha Abelar tarafından yazılan Büyü Geçişleri adlı kitaptan bir alıntıdır. Cinsel edimlerin kadınlar üzerindeki etkisi anlatılıyor:

“birlikte olduğun o adamların senin enerjinden beslenmeye devam etmelerini mi istiyorsun. sen güçlendikçe o erkeklerin de güçlenmesini mi istiyorsun? yaşamının geri kalanında onlar için bir enerji kaynağı mı olmak istiyorsun? hayır. senin cinsel edimin önemini ya da özetlemenin getirdiği fırsatları anladığını sanmıyorum.”

clara öğrencisini aydınlatan bir öğretmenin otoriter sesiyle, bana kadınların, erkeklerden daha çok, toplumsal düzenin gerçek destekleyicileri olduklarını ve onların bu görevi yerine getirmek için, dünyanın her yerinde, erkeklerin hizmetinde olmak için yetiştirildiklerini açıkladı.
“esir pazarından satın alınmaları ya da onlara kur yapılması ve sevilmeleri hiçbir şeyi değiştirmez”,diye vurguladı. “onların temel amaçları ve kaderleri aynıdır: erkekleri beslemek, korumak ve onlara hizmet etmek.”

clara sanırım tartışmasını dinleyip dinlemediğimi anlamak için bana baktı. onu dinlediğimi sanıyordum, ama tepkim onun tüm söylediklerinin yanlış gibi göründüğünü düşünmek oldu.

“bu bazı durumlarda doğru olabilir”, dedim, “ama böyle tüm kadınları içine alan genellemeler yapabileceğini sanmıyorum.”

Clara bana şiddetle karşı çıktı. “kadınların köle durumunda olmalarının şeytani tarafı bunun yalnızca toplumsal bir adet olmaması” dedi, “aynı zamanda temel bir biyolojik zorunluluk olması.”

“bir dakika clara”, diye karşı çıktım. “bu sonuca nereden vardın?”

clara her türün kendini devam ettirmek için biyolojik bir zorunluluğa sahip olduğunu ve doğanın kadın ve erkek enerjilerinin birleşmesinin en verimli biçimde ortaya çıkmasını sağlamak için araçlar sağladığını açıkladı. insanların dünyasında, cinsel birleşmenin ilksel işlevinin doğurmak olduğu halde, bunun ayrıca ikincil ve gizli bir işlevi olduğunu, bunun da kadınlardan erkeklere sürekli bir enerji akışını sağlamak olduğunu söyledi.

clara “erkekler” sözcüğünü öğle vurgulamıştı ki ona,” bunun neden sanki tek yönlü bir caddeymiş gibi söylüyorsun. cinsel edim erkek ve kadın arasındaki eşit bir enerji değişimi değil mi?”

kesin bir ifadeyle “hayır,” dedi. “erkekler kadınların bedenlerinin içinde özel enerji hatları bırakırlar. bunlar rahmin içinde hareket ederek enerji emen parlak bağırsak kurtları gibidir.”

onunla alay ederek “bu kulağa fazlasıyla kötü geliyor” dedim.

clara açıklamasına büyük bir ciddiyetle devam etti. benim sinirli gülüşüme aldırmayarak ” onlar oraya daha da kötü bir amaç için konulmuştur, bu da onları yerleştiren erkeklere düzenli enerji sağlanmasını garantilemektir.
cinsel ilişki yoluyla yaratılan bu enerji hatları, onları orada bırakan erkeğe yarar sağlamak için kadın bedeninden enerji toplar ve çalar.”

clara söylediklerinde öylesine ciddiydi ki bununla ilgili şaka yapamazdım ve onu ciddiye almak zorundaydım. onu dinledikçe sinirli gülümsememin ters bir konuşmaya dönüştüğünü hissettim. “söylediklerini bir dakika için bile kabul ettiğimden değil ama clara,” dedim yalnızca merakımdan soruyorum, nasıl oldu da böyle akıl almaz bir kavrama vardın? bunu sana birisi mi söyledi?”

“evet bunu bana öğretmenim söyledi. önceleri ben de ona inanmadım, ama o bana aynı zamanda özgürlük sanatını da öğretti, ki bu da benim enerji akışını görmeyi öğrendiğim anlamına geliyor. şimdi onun değerlendirmelerinde haklı olduğunu biliyorum, çünkü kadınların bedenlerindeki solucana benzeyen telleri kendim görebiliyorum. örneğin sende bunlardan bir kaç tanesi var ve hala aktif durumda.”

http://www.sessizbilgi.com/node/37

Küçük bir kızken ve büyürken (daha beş altı yıl öncesine kadar), kadınların nasıl olup da bu kadar acımasız olabildiklerine şaşırıyordum. Özgürlüklerini tamamen kaybetmiş erkeklerin yürek paralayıcı durumlarına üzülüyordum. Fakat yine de oturmayan bi şey vardı, kadınlar neden bu kadar kötüydü, yani durup dururken?! Sonradan bunun bir ödeşme olduğunun farkına vardım. Her şey yerli yerine oturdu 🙂

“uslandırılmış” kadınlar kaybettiklerinin acısını misliyle çıkarıyorları, tabi bilinçli değiller muhtemelen ama psişeleri her şeyin farkında. Böylece köleleştirilen kadınlar efendilerini köleleştirdiler. Ne büyük bir öç alış!

..gerçek dünyada gerçek sorunları irdelemek…

Delişey´in önerisi..

ebubekir günaydın:)

..gerçek dünyada gerçek sorunları irdelemek daha gerekli şu zamanlarda..

kaç çocuk aç
kaç kadın şiddete maruz kalıyor
dünya bozuluyor her gün kötüye gidiyor doğa
din (ve ideoloji´ler/izm´ler) yüzünden canından oluyor insanlar ve bence başka bir forum açalım ebubekir konudan uzaklaştık gibi geliyor bana:)…

elciye zeval olmaz..:))

buyrun..

slm.