Porphyre Eglantine

“Porphyre Eglantine

Koca bir çölde
Sonsuz bir kum denizinde,
Arıyorum
Yitik yolu arıyorum
Bulamadığım yolu.
Bir orada, bir burada
Bütün yönlerde ruhum
Bulamıyor aradığını.
Bu korkunç boşlukta
Bu sonsuz boşlukta,
Her yanım kum
Alabildiğine parlak, boğucu
Kumlar uzanıyor çevren’in sonuna değin
Sonra bir ses duyuyorum
Tatlı, gür ve kahredici
Diyor ki bana:
“Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!
Bir ruh sanıyorsun kendini
Yanılıyorsun. Bir ruh değilsin gerçekte
Yitmiş de değilsin
Bir hiçsin yalnızca
Yoksun sen.”

Porphyre çocukluğundan beri duyguluydu; olmadık şeyleri dert edinirdi kendine. Varolmadığı korkusu sarmıştı yüreğini. Aynaya her bakışında İmgesini görememekten korkardı. Bu korkusunu dağıtmak amacıyla bir felsefe yarattı sonunda… Genellikle kuşkularını bir yana itebiliyordu böylece; ama Hiçliğin Türküsü’ndeki o birden her şeyi yıkan görüntü ozanın bu konudaki başarısızlığını gösteriyor bize. Porphyre bu uğursuz sesi susturmak için her ne pahasına olursa olsun VAROLMAĞA karar verdi.

İç gözlem ve dış gözlem ona hiç bir şeyin acı kadar gerçek olamayacağını öğretmişti; varolması için acı çekmesi gerekiyordu. Porphyre büyük acılar bulmak umuduyla yollara düştü. Güney Kutbunda tek başına bir kış geçirdi. Sonu gelmeyen gece ona geleceğin karanlık görüntülerini esinledi.

Nazi Almanyasında kendini Yahudi diye tanıtarak türlü işkencelere katlandı. Ama tam bu işkenceler dayanılmaz bir hal almışken toplama kampına Poe’nun kuzgunu geldi sıçraya sıçraya, Mallarme’nin sesiyle o korkunç tekerlemeyi haykırdı: “Acı çekmiyorsun sen; Bir hiçsin yalnızca; Sen yoksun!”

Sonra Rusya’ya gitti Porphyre. Orada da Wall Street’den (New York bankalarının merkezi olan sokak) yollanmış bir gizci (casus) süsü verdi kendine. Bu yüzden bir kışı da Beyaz Deniz kıyılannda ağaç kesmekle geçirdi. Açlık, yorgunluk, soğuk her gün biraz daha iliklerine işledi. Eh, bu gidişle bir gün varolurum elbet, diye düşünüyordu kendi kendine. Ama hayır! Kışın son gününde, karlar tam erimeye yüz tutmuştu ki uğursuz kuş bir kez daha göründü, bir kez daha haykırdı o korkunç sözleri.

Belki de, diyordu Porphyre, arayıp bulduğum bu acılar sudan şeylerdi. Gerçek mutsuzluğu duymam için acılarıma bir de utanç katmalıyım.

Bu yeni düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla kalkıp Çin’ e gitti. Orada Komünist Partisinin gözde üyelerinden güzel bir Çinli kıza deli gibi tutuldu. Sonra sahte belgeler düzerek onu İngiliz Hükümetine gizli ajanlık yapmakla suçladı. Korkunç işkencelerle gözleri önünde öldürdüler kızcağızı. O zaman “Şimdi gerçekten acı çekmiş sayılırım,” diye düşündü ozan, “Sonuna değin çılgınca sevmiştim bu kızı; kendi korkaklığ1m kendi alçaklığımla bu korkunç sona sürükledim onu. İnsanoğlunun dayanabileceği acıların en büyüğü bu olsa gerek.”

Ama hayır! Elini kolunu bağlayan buz gibi bir korkuyla donakaldı Porphyre. Kader Kuşu yine gelmiş, kendisini Paris edebiyat çevrelerine tanıtan ölümsüz ozanın sesiyle yine o korkunç sözleri haykırmıştı.

Kuş uçup gitmeden Porphyre bütün gücünü toplayarak yüreğindeki umutsuzluğu dile getirdi. “Ey Kuzgun,” diye haykırdı, “söyle bana, varolduğuma seni inandırmak için ne yapayım?” Kuzgun bir tek sözcükle karşılık verdi buna: “Ara” , sonra da yokoldu ortadan.

Böylece yeniden aramaya koyurdu Porphyre. Ama bu arayışı bütün gücünü kapsadı sanmayın. Bu süre boyunca yine bir düşünür-ozan olarak her yerde, özellikle gizli çevrelerde hayranlık topladı. Çin’den dönüşünde şeref üyesi olarak Paris’teki Felsefe Kurultayına çağırıldı. Toplantı günü herkes salonda yerini almıştı; yalnız başkan yoktu ortada. Porphyre tam sabırsızlarımaya baslamıştı ki birden Kuzgun girdi içeri geçip başkan yerine oturdu.

Sonra ozana dönerek bütün üyelerin duyabileceği çınlıyan bir sesle, “Senin felsefen yok aslında; senin felsefen bir hiç!” diye bağırdı. Bu sözleri duyan Porphyre’in yüreğini en acı yaşantılarının bile veremediği derin bir umutsuzluk kapladı. Yığılıverdi olduğu yere.

Kendine geldiğinde kuşun ağzından ne zamandır özlemini çektiği sözlerin döküldüğünü duydu: “Yeter artık, acı çekiyorsun; Yeter, varsın.” (…)

Russell

resmin sonu

Beğenmediği şeyleri yok eder umursamaz kendisi olup biteni adamı hasta eder ama farkında bile değildir olup bitenden kendini bir bok sanar uzun uğraşlar sonucu da anlatamazsın ona hayatın anlamını anlamaz elden bir şey gelmez yapacak bir şey yoktur bilinci çoktan alınmıştır artık ne çare vardır ki ona anlatmaktan bir çile dolar ciğerlerine dumanlı ve pusludur loş ay ışığı gibi bakarsın yutarsın ve birazda ürperirsin bu kısır döngüde anlatacak anlayacak unsurlardan arınmış bir şekilde arkana bakmaktan başka çare yoktur bu dünyada kusarsın burjuvanın sokağına bağdattın kanla boyanmış yollarına duvarlarına dünyanın dağına taşına yattığın yatakta bakarsın göz kapağına kısa bir süre soyutlanırsın bu dünyadan olup bitenden ertesi gün karşıda bir dilenciyle yüz yüze gelmek istemezsin ama bilirsin ki o hep ordadır sen istesen de istemesen de onun acıları diğerinin zevklerinin temelidir ve bir amacıda vardır ki seni yatıştırmak yaşamdan gerçekten kaçırmak göz kapaklarına bakmanı sağlamak yeni zevkler için azizleri tarafından verilmiştir bu kutsal görev ona tanrıda senin gibi sadece bakar ona ama gerçek tanrı uyur onun ruhunda tadını çıkartır acımasızca yine anlamasın sadece boş boş bakarsın dediğim gibi sen sadece anlık kaçışlar yaşarsın kendini tatmin etmeye uğraşırsın ve amacın bu acımasızlıktan pay kapmaktır ve bir gün belki de o karşıya seni geçirmiş olurlar bu iğrenç yarışınızda

RESMİN SONU HEP KAN LA ÇİZİLİYOR evet çiziliyor diyorum şaşırmayın çünkü bu bir karalama bembeyaz bir kağıdı tüm nefretlerini kusarak karalıyorlar sonuna ise uzun bir kan kırmızı çizgi atıyorlar bu çizgi ki bağrında masumların acılarını taşır ve kalınlaşır kalınlaşır akacak kanla uzar gider ….

Hak nerede?

Bir forumda X kişisi gelerek,
– Ateistler aptaldır, çünkü şundan bundan dolayı bla bla…

şeklinde, gerekçeleriyle birlikte bir cümle kurmuştur. Bunun üzerine aynı forumdan bir başka üye olan Y yanıt olarak,
– Müslümanlar aptaldır, çünkü şundan bundan dolayı bla bla…

şeklinde gerekçeleriyle birlikte bir cevap vermiştir.

Forumun müslüman üyeleri Y nin sözlerinde hakaret olduğu iddiası ile yaygara yapmış ve bu mesajın silinmesini, Y nin de ceza almasını talep etmişlerdir.

Soru: Forumun müslüman üyeleri hakkındaki düşünceniz nedir?

Auroville

Auroville Hindistanın Güneyinde kocaman bir topluluk! EKOLOJİK KASABA!!!  Vizyonları Şehir olmak.

Auroville 28 Şubat 2011 tarihinde  63 yaşını kutlayacak.

Auroville ilgili internette tarama yaptığınızda pek çok yazı ve fotoğrafla karşılaşabilirsiniz. Eğer burayı ziyaret etmeyi düşünüyorsanız bu araştırmayı mutlaka yapın. Ve sizin için hazırlanmış internet sitesini didik didik edin; www.auroville.org

Sitelerinde şu an hayal dahi edemeyeceğiniz ayrıntıda bilgiler var. En iyisi sitemap in üzerinden tek tek ilerlemek.

Auroville 60 yılda çok zorluklar çekmiş.Ki hala çekiyor. Yereldeki insanlarla sorunlar yaşamış. Devletle  ve Hindistan alternatif hareketiyle de işler kolay ilerlememiş. Bugün bile “yeni sömürgecilik” yaptıkları için suçlanıyorlar. Pek çok noktada “güvenlik” görevlileri var.

İlk dikkati çeken izleyenlerin hatırlayacağı “kumsal” filmi fanusu.

“Anne”  (babası türkiyeden-edirneli ::-) fransadan gelip proje vs derken mekanı kuruyor. Spritüel odaklı olması pek çok adımı kolaylaştırıyor. Manevi bütünlüğe inanmayanlara,partizanlara kapıyı açmıyor.

68 hareketinin sonlarına doğru hippilerden oldukça destek buluyor. Ki şu an tüm sosyal alanlarda hippileri ve uygulamalarını görebilirsiniz.

Gökkuşağı ailesi burada kalıcı bir kasaba kurmuş diyebiliriz. Tabii rastalar genellikle ziyaretçi. Yeni kuşak dünyanın her yanından gelen insanlardan oluşuyor. Vizyona inanmış ve yakılan ateşe odun taşıyorlar.

Hijyen kurallarının henüz uygulanmadığı hindistanda,kalabalıkların ve gürültü kirliliğinin arasında Auroville pek çok insan için bir “vaha”. Eski bir arkadaşım “buradan dışarıya çıkmaya korkuyoruz” demişti. Evet “vaha” arayanlar için burası gerçekten oldukça izole,sakin,dingin bir alan! Ancak bu vahanın dışı ise bence çok daha büyük bir cennet. Sanırım bu algı farklılıkları hep olacak. Bence sakıncası yok.

Topluluğun 3000 yaşayan üyesi var.bunun 2000 i “42 millet”ten,1000 i Hintli. Bunlara Aurovilyan deniyor. Tüm kararları bu topluluk uzlaşmayla alıyor. Ayrıca bir yıllık giriş bölümünde olanlar var. Her hafta yayınlanan bültenleri news&notes da (sitede yayınlanıyor) girişi kabul edilip süreci başalayanları,milletleri ve hangi alanda faaliyet gösterecekeleri aurovilyanlara ve tüm ilgilenenlere duyuruluyor. News&notes a bakın zaten burada bir haftada neler oluyor anlarsınız. Odasını paylaşacaklar, havalanına gidecek aracı paylaşmak isteyenler, filmler,gösteriler,konferanslar, workshoplar,toplantılar,vs…

İlanlarını  bültene koyacak zaman bulamayanlarda tüm sosyal alanlardaki duyuru panolarını kullanıyorlar.

Anne ölmüş. Ancak fikirleri,hayali kurduğu düzen yaşıyor.

Kasabayı 50.000 kişilik bir şehre dönüştürecek gibi bir imar planı yapmışlar. Tasarımda “dönüşüm” sembolünü kullanmışlar. Çokta verimli olmuş. Google mapte görünmüyor ancak sitelerinde size fikir verecek çizimler,görseller var.

Kasaba 4 tane büyük yerel köyün ortasında oluşuyor. Köyler Aurovillin içinde düşünülmüş. Hele bir tanesi (Kuilapalayam) sosyal merkez olmuş. Gerçi Okyanus sahiline giden yol üzerinde olmasıda bir etken olmuştur. Sağlık merkezi,misafir evleri ve market buraya kurulmuş. Bu durumda köylüde hemen yol üstüne dükkanlar açmış. Bol bol giysi,yemek,bakkal dükkanları kurulmuş.

Auroville İmar Planının merkezi aynı zamanda topluluğunda kalbi ; Matrimandir. Sipritüel mekan. Sessizlik buluşmalarının, meditasyonların yapıldığı alan. Kocaman çok bakımlı bir bahçe. Dev bir Açıkhava tiyatro alanı. Tam merkezde ise kocaman altın kaplamalı bir küre! İçerisine girilip meditasyon yapılıyor.

Hergün özellikle hafta sonları akın akın ziyaretçi geliyor. Ülkenin ve dünyanın her yerinden. Bölgedeki okullar…Yetişkinler,aileler… Çok sayıda insandan bahsediyorum.

Bir ziyaretçi merkezi kurmuşlar. Oturulup dinlenilen,yenip içilebilen,alışveriş yapılan,konaklama başvurularının yapıldığı, kasabanın hikayesinin anlatıldığı, videolarında gösterildiği bir alan inşa etmişler.

Burası çok özenli yapılmış ve bakımıda çok özenli yapılıyor. Eee kolay değil hergün 5-10 bin ziyaretçiyi ağırlamak.

Aurovillde yaşayan bizler dahil en sosyal alan “Solar Kitchen” .

Her öğle yemeği 1500-2000 kişiyi doyuruyor.Bu hafta yemeğe zam geldi 100 rupi oldu. (3TL) Akşam yemeğine gelende az, çeşidi de az ;70 rupi.

Üst katta Teras kafe var. Burada ise karavana dışında şeyler yenebiliyor. Dondurması,kekide olan bir kafe gibi. Kablosuz internet olduğu için burası öğle yemekten sonra buluşma,gevşeme,dünya ile bağlantı kurma yeri.

Tüm enerjisini güneşten elde ediyor.Tümünü!!! ocaklar, aydınlatma,makinalar vs..

Su ters ozmosla filtre ediyorlar. Çişi, organik atıkları değerlendiriyorlar.

İmar Planında ve krokilerde göreceksiniz mekan çok büyük,kasaba boyutunda olduğu için sosyal merkezleri yaymışlar. Uluslar arası bir şehre uygun uluslararsı bir kültür,kültürler atası dengeyi koruyacak etkinlikler,alanlar oluşturuyorlar. Ortalıkta kendi kıyafetleri ve renkleri ile dolaşan insanlar olmazsa pratikte,genel tasarımda “modern” dünyayı görüyorsunuz

İnşaatlarda genellikle çimento kullanılıyor.Bildiğiniz beton evler yapıyorlar. Kurumsal yapıların çok azında kendi ürettikleri ve güneşte kurutulan tuğla kullanılıyor. Oldukça ilginç kalıp ve tasarımları var. İlgilenirseniz Aurovil Enstütünün sitesinde ayrıntılar var.

Yerel,doğal  malzeme olan yağrak,dal ve toprak ise sadece çiftliklerde ve çoğunlukla gönüllülerin kalacağı yerlerde kullanılmış. Çevredeki köylerin gençleri artık bu evleri tercih etmiyor.Aurovilde ve Televizyonlarda gördüğü modern evleri tercih ediyorlar. Mevcut doğal evlerini yavaş yavaş onarmayıp ahıra,depoya çevirmeye başlamışlar.

Kasaba önceden çorak,bakımsız,taşlık,kumluk bir alanmış. Şimdi ise tam bir cangıl!!! Her yer yemyeşil ve olabildiğince çok çeşitle karışık ekim yaparak nefis bir yeşil alan yaratmışlar. Yollar çoğunlukla toprak. Ziyaret Merkezi ile Güneş Mutfağı arası en yoğun kullanılan yol olduğu için beton taş döşemişler.

Her yerde bisiklet,yürüyüş yolları var. Her yere girip çıkabilirsiniz. Bazen yollar sizi özel,kişisel evlere çıkarabiliyor. Çoğunlukla duvarları,çitleri var ancak bazılarında yok.

Neredeyse bir aydır buradayım ve sanırım henüz onda birini dolaşabildim…beklide yirmide biridir.

Dolayısı ile bu yazıya bakıp sakın yargıda bulunmayın.Çünkü bana göre şu an doğru olan kısa bir süre sonra yanlış olabiliyor.Yada nötr olunmasını gerektiğini öğreniyorum diyelim

Her gün pek çok yerde,farklı topluluk mekanlarında etkinlikler var. Çocuklar,gençler,bireyler,aileler için… Müzik,Dans,Film,Tiyatro,Resim,Yontma, Yoga,Meditasyon, Masaj ve bir sürü adını buraya yanlış yazmaktan çekindiğim uzak doğu etkinlikleri. Bunların çoğu ücretsiz. Süreli ve yemekli olanlar ücretli.

Köylerdeki okullar dahil ilk ve lise düzeyinde 7 okul ve 2000 civarında öğrenci var. Buraya yerleşenlerin günlük 5 saatlik çalışma zorunluluğu genellikle ya okullarda yada çiftliklerde gerçekleşiyor. Fakat buna ilk seneler uyulduğunu sonra zaman geçtikçe yapılmadığı yaşayanlarca söyleniyor.

Dev bir ekonomiler var. Topluluğun tüm gelir ve giderleri her ay başında “news&notes” da yayınlanıyor. Dünaynın her yerinden projelere para yağıyor. 70 tane ticaret noktaları var ve bunlar hergün topluluğa ciddi gelir getiriyorlar. Birde Servis noktaları var. Aklınıza gelebilecek hemen her hizmet üretiliyor. Ve bunların çoğunda para yerine kendi oluşturdukları bir kredi kartı kullanılıyor. Bizede gelir gelmez bunları veridler. Town Hall ekonomik ve idari merkezleri. Oraya gidip kayıt yapıp hesap açıyoruz.Kalacağımız süreye yetecek kadar para yatırıyoruz. Sonra konaklama,beslenme, alışveriş gibi hemen her şeyde bu kartı kullanıyorsunuz. Buraların çoğunda para kullanamıyorsunuz. Bu parasız yaşama geçmek için iyi,sürdürülebilir bir çözüm.  Peki fiyatlar nasıl denirse…hindistana göre pahalı,modern dünyaya göre çok ucuz. Modern dünyadan gelenlerin nerdeyse tamamının kişisel ekonomileri,gelirleri var.

Auroville için bir Kadın şehri diyebiliriz. Sayısal çoğunlukları hemen fark ediliyor. Kamusal alanlardaki görevlerin çoğuda kadınlarda.Çocuklu yalnız genç anneninde çokluğu yapının güvenirliği ile ilgili ilk elden bilgi veriyor. 60 yaş üzeri pek çok insan var ancak pek ortalıkta yoklar. Daha içlerde,sakin yaşam alanları yaratmışlar.

Tabii bu bölüm tam zamanlı yaşayanalr içindi. Ziyaretçilerin çeşitliliği ve rengi ana yapıyı neredeyse hiç bozmuyor. 4-5.000 çalışanın çoğu Tamilli.Civar köylerden.

Rakamları hesap edebildinizmi?

4-5000 çalışan,3000 yaşayan,2000 e yakın konaklayan benim gibi ziyaretçi-gönüllü ve birde günlük ziyaretlere gelenler!!  Ortalıkta 15-20 bin insan hareketi oluyor ve ziyaret merkezi Matrimandir arası dışında hiç yoğunluk görmüyorsunuz.

Neredeyse her gün bir etkinliğe katılsamda,pek çok yeni insan ve yeni topluluklar tanısamda henüz Aurovillin sosyal yapısını,.çeşitliliğini anladığımı,kavradığımı söyleyemem.

Dolayısı ile bu yazının yazılması için daha fazla anlamayı beklersek daha çok bekleriz diye düşünüp şimdilik bu kadarla tanıklığımızı not etmiş ve sizlerle paylaşmış olalım.

Bu arada unutmadan şu an bu yazıları okuyupta bir topluluk oluşturmayı düşleyenler,bunun için adım atmış olanlara mutlaka ama mutlaka bir ekoköyü ziyaret etmelerini tavsiye ederim. Bildikleriniz muhtemel sizin en çok engellyen yada çatışmalara neden olacak bilgiler. Bunarlı değişmesini kolaylaştırmak için Hindistandaki ekoköyer ziyaret için çokta ekonomik.

Auroville Çiftlikleri

Ocak-Şubat 2011

Özgür,huzurlu,sağlıklı,neşeli bir yaşam bir arada ve yeterince üretim yapmaktan geçiyor. Özgürlüğü ve bağımsızlığı ve sağlığı ve neşeyi korumak için kendine,topluluğa yetecek kadar çeşitlilikte üretim yapmak demek olduğunu vizyonuna koyan Auroville her geçen süre içerisinde pek çok arazi almış. Alımları dışarıdan gelen yardımlarla ve yaşama katılanları n   katkıları ile gerçekleştirmişler. Oldukça kumlu,taşlı,killi olan toprağı güçlendirip çiftlikler kurmaya başlamışlar. Bu konuda en deneyimliler sorumlulukları üstlenmişler.Onlarda çıraklar yetiştirmiş. Yorulanı dinlendirip yada başka göreve geçmesini sağlayıp çiftliğin işleyişini başka bir deneyimli yaşayana devretmişler. Oda kendi ekibini kurup çiftliği bugüne getirmiş. Mülkiyeti Aurovile ait olmayan kişisel  çiftliklerde kurulmuş.Onlarda sahiplerince işletiliyor. Sahiplenmenin getirdiği avantajlar var elbette. Ancak burada bu yönden ziyade okuyucuya rehber olacak pratik işleyişi paylaşmaya çalışacağım.

Auroville’de her şey bütün ve ayrı ayrı koordinasyon halinde. Dolayısı ilede Çiftlikelrinde bir koodinasyonu var. Siz isterseniz bu koordinasyona veya çiftliğin kendi internet sitesi varsa direk kendilerine bilgi veya ziyaret için başvurabilirsiniz.

www.auroville.org ana sitede çiftliklerin özellikleri,ziyaret koşulları deytaylıca yazılmış. Tamamı Türkiyenin kış mevsiminde dolu.önceden başvurmak lazım. Tamamı gönüllü  ziyaretçiden yarım gün çalışacakta olsa masrafını karşılamasını istiyor. Bizimde üyesi oldupumuz (GEN) Uluslar arası Ekoköyler Ağına (bizim sitede bağlantısı var) üye tüm toplulukların benzer uygulamada olduğunu görebilirsiniz. Dünya genelinde bu 5 ile 10$ arasında genellikle. Burada da 150-200 rupi. Kimisi sadece kahvaltı veriyor,kimisi tüm yemekleri. İncelemeniz Lazım. Örtünüzü yanınıda götürmelisiniz. Bizim kışımız onların yazı oldupu için ve ortalıkta bir sürü gölet olunca sivrisineklere önlem olarak cibinlikte almalısınız. Tabii her taraf gündüz gibi ışıklandırılamadığı için birde kafa feneriniz olsa iyi olur. Birde burada su arıtıldığı için ambalajlı su almanıza gerek yok.Ki zaten Aurovil içinde su satan yerde yok ::-) Bunun yerine krom bir su kabı yani termos en pratik ve sürdürülür çözüm olacaktır.

Çiftlikerlin hemen hepi oldukça sosyal yapılar. Pek çok kültürden insan sizin gibi gelmiş bir süreliğine orada yaşamayı seçiyor. Ortak beklentiler; yeni şeyler öğrenmek,farklı kültürlerle temas kurmak ve sürüdürlür ilişkiler kurmak.

Çiftliklerde herhangi bir sosyal kolaylaştırıcı yok. Neye ihtiyaç duyuyorsanız ve buna diğe katılımcılarda ihtiyaç duyuyor diye düşünüyorsanız iş sizin. Kimseyi rahatsız etmeyecekse gönüllü halkla ilişkilerci, atölye organizatörü olabilir, darcığınızdakini paylaşabilirsiniz.

Çiftlikerin tamamında sondaj suyu kullanılıyor. Çoğunun toprağı kumlu. Tamamında malçlama yapılıyor. Fukuoka-Doğal Tarım henüz yeni yeni tanınıp iki çiftlikte denemeler yapılıyor.Permakültürde aynı durumda. Tamamen uygulayan yok. Her çiftlik bol bol Çapa  kulanıyor. Kimisi bizim eskiden yaptığımız gibi traktör yerine öküzle sürüyor. Ama sürüyor.

Solar Kitchen’e ve markete ürün yetiştirenler daha fazla arazi kullanıp organik sertifikalı çalışıyorlar. Geleneksel ve endüstriyel ekolojik çözümleri kullanıyorlar. Oranik böcek,mantar ilaçları, hibrit organik tohum gibi…

Tohuma odaklanmış, Huzura odaklanmış pazara üretim yapmayan,ekonomisi dışarıdan desteklenen çiftlikler oldukça naif. Ufuk açıcı.

Çoğu işe çevresinde bir orman oluşturmak için işe koyulmuş. Sonra kendisi ve ihtiyaçları için sebze meyve üretmeye başlamış. Sonra kimisinin topluluu genişledikçe ihtiyaçlar doğrultusunda  üretimde artmış.

Bugün geldikleri aşamada hepsi birlikte bir cennet yaratmışlar. Çiftlikler gıdayı üretmiş. Masa başındakilerde gelen gidenle ilgilenip yazışmalar,para işlerini gerçekleştirmişler., Eğitim,Kültür,Sağlık servislerini kurmuşlar.

Sevgili arkadaşlar bilinki bu yazı çok eksik.Çok daha fazla zaman ayırıp daha fazla detayı aktarmak lazım.Birde ne yaparsak yapalım burada gerçekleşen hayatı yansıtırken gene eksik ve “taraflı” aktarmış olacağız.

Ve son not; Aurovilli Hindistandan çok farklı bir yerleşim. Burayı düşünürken Hindistandan tamamen bağımsız düşünmelisiniz

Sağlıklı,Neşeli,Oyun dolu bir hayat dilerim.

İsmail yenigün

14 Şubat 2011. Auroville

www.auroville.org

www.imeceevi.org

Atatürk, Alaturka Müziği Yasakladı mı?

Atatürk, Alaturka Müziği Yasakladı mı?

Yakın tarihimizde Atatürk’e ilişkin kimi olgu ve olaylara “yitik geçmiş” gözüyle bakanlar, “nasıl olsa unutulmuştur” düşüncesiyle gerçekleri fırsat buldukça saptırıp tarihi kirletiyorlar. Bu kötü niyetin son örneklerinden biri, o dönemde “Alaturka” da denen geleneksel sanat müziğimizi, Atatürk’ün 1926 yılında kurulmuş olan İstanbul Radyosu’nda yasakladığı yönündeki yalandır. Söz konusu yalanı ortaya koyan başlıca belge, “Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik, Riyaset-i Cumhûr İnce Saz Hey’eti Şefi Binbaşı Hâfız Yaşar Okur’un Anıları, (1924-1938)” adlı kitaptaki bir bölümün başlığıdır: “İstanbul Radyosu’nda Geçen Bir Hâdise: Atatürk’ün Emriyle Radyo’da Alaturka Mûsikînin Men’i Nasıl Oldu?”

Taşa vurulan balta

Bu kitabı ben yayımladım: “Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik”, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Odak Ofset Matbaası, 152 sayfa, Ankara, 1993. Kitabı hazırlayan ise Halil Erdoğan Cengiz dostumuzdu. Değerli bir edebiyat tarihçisi ve araştırmacı olan Halil Erdoğan Cengiz (1934-1993), bu yıllarda HÜ Ankara Devlet Konservatuvarı’nın Müzikoloji Bölümü’nde Osmanlı Paleografyası, Osmanlıca ve Türk Edebiyatı dersleri veriyor, son çalışması olan Hafız Yaşar Okur’un 1924-1938 yılları arasında Atatürk’e ilişkin anılarının bir an önce basılmasını istiyordu. Ele aldığı konularda yetkin olan bu dosta, Hafız Yaşar Okur’un özelliklerini sormuştum. Verdiği bilgiler, kitapta ayrıntılarıyla yer aldı. Atatürk’e derin bir saygısı olan Yaşar Okur’un özgeçmişini burada özetlemek istiyorum:

1886’da doğan ve 1966’da yaşamdan ayrılan sanatçı, 12 yaşında hafız olmuş, 1908’de “Güzel Sanatlar Madalyası”yla ödüllendirilmiştir. Columbia, Lirfon, Odeon, Orfeon gibi dönemin ünlü plak şirketlerine 1000’i aşkın şarkı ve gazel kaydı yaparak yurt çapında ün kazanan Yaşar Okur, 1914’te üsteğmen rütbesiyle saray hanendeleri arasına katılmıştır. Halifeliğin kaldırılmasından sonra yüzbaşı rütbesiyle Cumhurbaşkanlığı İnce Saz Hey’eti Şefliği’ne getirilen Okur, Atatürk tarafından binbaşılık rütbesine yükseltilmiş, Atatürk’ün yanındaki hizmetini onun ölümüne dek sürdürmüştür. 15 yıla yakın bir süre, Atatürk’ün dinlenme saatlerindeki özel yaşamında onun çok yakınında bulunan Hafız Yaşar’ın eski Türkçe yazılmış anıları, yaşanmış olayları içermektedir. Türk sanat musikisinin radyoda nasıl yasaklandığı konusu da “Anılar”ın bir bölümünde yer almıştır.

Kitabın önemini vurgulamak için Halil Erdoğan Cengiz’in üsteleyerek yaptığı açıklamaları unutamıyorum:

  • Gün gelir, bakarsın birtakım kötü niyetliler, Atatürk’ü karalamak için onun geleneksel sanat müziğimizi küçümsediğini, hatta yasakladığını söylemeye kalkışırlar. Bu belgeler elimizin altında bulunmalı, günü gelince açarız bu sayfaları, demişti.

Aşağıda, Hafız Yaşar Okur’un anılarındaki söz konusu bölümü, özgün anlatımıyla tıpatıp aktarıyorum. Öte yandan, konu dışı kimi cümleleri çıkarttığımı belirtmeliyim. Parantez içindeki günümüz Türkçesiyle yapılan açıklamalar ise yazıya H. E. Cengiz tarafından konmuştur:

“Atatürk’ün İstanbul’u teşriflerinde, ber-mûtad (her zaman olduğu gibi) akşam sekizde, en yakın arkadaşları ve bâzı mümtâz (seçkin) aileler sofralarında bulunurlardı. O gecelerin birinde, dâvetliler sofrada kalabalıktı. Vali Muhittin Üstündağ’ın Avrupa’dan Atatürk için getirtmiş olduğu cesîm (büyük), çift hoparlörlü, kütüphane şeklinde bir radyo, salonun bir köşesinde görünmekteydi.”

Bir aralık, Atatürk, Nesîb Efendi’yi çağırdı: ‘Aç şu radyoyu bakalım’, dedi. O günlerde de İstanbul Radyosu, Yeni Postahane üstünde faaliyette idi. Nesîb Efendi radyoyu açtı. Tesadüfen, program da, Atatürk’ün pek sevdiği Nihâvend Faslı’nı ihtivâ ediyordu. (…) Nihâvend Faslı’nı müteâkip iki bayan solo olarak şarkılar okumakta idiler. Bir şarkının miyânında bir karışıklık oldu. Şarkıya başka sesler ve öksürükler karıştı. Atatürk bu hali görünce sinirlenerek elini masaya vurdu: ‘Mikrofon başında bu ne rezalet efendim?’ diye radyoyu kapattı. Dâhiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya Bey yanında oturmaktaydı. Bir şeyler konuştular. Anlayamadım. Atatürk:

  • Yaşar Bey, bir gazel okuyunuz, diye söyledi. Gazeli tekrar tekrar okuttu. Fena halde hiddetlenmiş… Bu arada eski başyaveri Salih (Bozok) sofradan kalktı, Radyo Evine telefon etti, yarım saat sonra Radyo Evi’nden Kemânî Reşad Bey’i gönderdiler. Kemânî Reşad Bey, elinde kemanı olduğu hâlde, salondan içeriye girdi. (…) Atatürk’ün hiddeti hâlâ geçmemişti. Reşâd Bey’e sordu: ‘Nedir bu rezalet? Ayıp değil mi? Bütün dünya dinliyor…’ Reşad Bey sükût ediyordu ve önüne bakıyordu. Mütereddid (tereddütlü, işkilli)… ‘Ne olacak? Ne yapayım?’ der gibi bakıyordu. (…)

Bunun üzerine Salih Bozok (tarafından), Atatürk’ün hiddetini teskin için Radyo Evi’ne ikinci bir telefon edildi. Bu sefer kemençeci Kemâl Niyâzi (Seyhun) Bey’i gönderdiler. (…) ‘Selahattin Pınar ve Kemanî Nubar Beylere telefon ediniz, şimdi gelsinler’ diye emretti. Bana, ‘Yaşar Bey! Bir gazel okuyunuz, bütün makamları güfte üzerinde taksim ediniz’ dedi ve Kemal Bey’e de iştirak etmesini söyledi. Kemal Niyazi Bey, Segâh makamından gayet güzel bir taksimle Atatürk’ün hiddetini teskin etti. Biraz sonra da Selâhattin Pınar, Kemâl Niyâzi ve Kemânî Nubar Bey’lerin iştirakiyle bir Hüzzâm Faslı yapıldı. Sabah güneşi doğuncaya kadar neş’e ile fasıl devam etti. Atatürk, radyodaki geçen hadiseden bahsile, o geceden îtibâren İnce Saz Hey’eti radyoda lağvedildi. Yalnız halk türküleri çalınmasına müsâade edildi. Bir eyyâm (günler) böyle gitti.”

Ruhsal hastalığın kökenindeki

Anlaşılacağı üzere olayın aslı, radyoda alaturka müziğin yasaklanması değil, radyo programı sırasında araya birtakım uygunsuz seslerin girmesi nedeniyle İstanbul Radyosu’ndaki “İnce Saz Hey’eti” programının geçici olarak kaldırılmasıdır. Radyodaki bu olay dolayısıyla Atatürk’ün “Nedir bu rezâlet? Ayıp değil mi? Bütün dünya dinliyor!” gerekçeleriyle gösterdiği tepki ise doğaldır, yerindedir: Yedi düvele meydan okuyan ve Kurtuluş Savaşı’ndan yengiyle çıkan ulusal bir liderin, ülkesindeki bir radyo yayınında hiç yoktan böyle bir açık verilmesi karşısında, “bütün dünya bizi dinliyor” kaygısını da katarsak, ulusal gururumuza toz konduracak bu hatadan ötürü duyduğu öfkeyi doğal saymak gerekir.

Yineleyelim: “tarihçi” geçinen bazı suratı ve kafası karışık kişiler, Atatürk’e ilişkin kimi olgu ve olaylara “yitik geçmiş” olarak bakmakla kalmıyor, her fırsatta olayları çarpıtarak tarihi kirletiyorlar.

Bir radyo programının kaldırılmasını, Türkiye’de geleneksel sanat müziğinin yasaklandığı biçiminde çarpıtan bu ruhsal hastalığın kökeninde “Osmanlılık özlemi” olduğu açıktır. Cumhuriyet düşmanları bununla da kalmamıştır: İyi bir müziksever olan Atatürk’ün “alaturka musiki”ye karşı olduğu sanısı uyandırılarak, bu müziğe hayranlık duyan çevrelerin Atatürk’e soğuk bakması yolunda bir adım atmayı denemişlerdir.

Ahmet SAY