Küçük Prens evcilleştirme ve Tilki-11

“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”

Küçük Prens ve güller-10

Çölün, kayaların ve karların arasında uzun bir süre yürüyen küçük prensin karşısına sonunda bir yol çıktı. Ve bütün yollar sizi insanlara götürür.
Yol boyunca yürümeye devam etti küçük dostumuz. Karşısına bir gül bahçesi çıktı.

“Günaydın” dedi güllere. Onlar da: “ Günaydın” diye karşılık verdiler.
Küçük prens onları izledi biraz. Hepsi de kendi çiçeğine benziyordu. Şaşkınlıkla:
“Siz kimsiniz?” diye sordu.
“Biz gülleriz” diye yanıtladı çiçekler.
“Ah!” diye haykırdı küçük prens. Ve birdenbire içine büyük bir üzüntü çöktü. Kendi çiçeğinin evrendeki eşsiz bir tür olduğunu sanıyordu. Öyle demişti çiçek. Be işte burada, küçük bir bahçenin içinde, aynı çiçekten tam beş bin tane vardı!
“Eğer burada olsaydı, bana yine sitem ederdi” diye düşündü. “Sanki ölecekmiş gibi durmadan öksürürdü. Yalanını bu şekilde ört bas etmeye çalışırdı muhakkak. Ve ben de hastabakıcılık numarası yapardım. Aksi taktirde gerçekten de ölürdü. Altta kalmaktansa ölmeyi tercih ederdi.”
Sonra kendi kendine : “Eşsiz bir çiçeğim olduğu için kendimi zengin sanmıştım. Oysa o sıradan bir gülmüş sadece. Peki yanardağlarıma ne demeli? Boyları sadece dizlerime geliyor ve birisi sönmüş durumda. Tüm bunlar beni hiç de önemli bir prens yapmaz.
Kendini çimenlerin üstüne bıraktı ve ağlamaya başladı küçük prens.

Küçük Prens, Dünya ve Dağ-9

Küçük prens büyük bir dağa tırmandı. Daha önce kendi gezegenindeki üç yanardağın dışında hiç dağ görmemişti. Bu yanardağların boyu ise sadece dizlerine geliyordu. Sönmüş yanardağı tabure olarak kullanırdı. Ona ayaklarını uzatırdı. Kendi kendine : “Bu kadar yüksek bir dağın tepesine tırmanırsam, bütün gezegeni ve gezegendeki bütün insanları görebilirim” dedi. Ama görebildiği tek şey, diğer dağların sivri dorukları oldu.

“Günaydın” dedi kibarca.
“Günaydın… Günaydın… Günaydın…” diye yanıtladı yankı.
“Sen kimsin?” diye sordu küçük prens.
“Sen kimsin… Sen kimsin… Sen kimsin…” dedi yankı.
“Arkadaş olalım. Ben çok yalnızım” dedi bu kez.
“Ben çok yalnızım… Çok yalnızım… Çok yalnızım…”
“Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü. “Her tarafı kuru, her yeri dikenli, tamamen sert ve acımasız. İnsanlarda ise hayal gücü yok. Sadece sizin söylediklerinizi tekrarlıyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı ki, her zaman ilk konuşan o olurdu.

Küçük Prens, Dünya ve yılan-8

Aslında insanlar Dünyada pek az yer işgal ederler. Dünyadaki tüm insanlar bir araya gelse, otuz kilometre uzunluğunda ve otuz kilometre genişliğindeki bir alana kolayca sığabilirler. Yani Pasifik Okyanusundaki küçücük bir ada, bütün insanları kolaylıkla içine alabilir.
Ama elbette ki büyükler buna inanmazlar. Kendilerinin çok yer kapladığını düşünürler. Kendilerini baobap ağaçları kadar önemli sanırlar. Onlara: “ İsterseniz kendiniz hesaplayın” deseniz, buna memnun olurlar. Hemen bir şema çizmeye koyulurlar. Şemalara bayılırlar. Ama siz vaktinizi bu sıkıcı işlerle boşa harcamayın. Ben sizin bana inandığınızı biliyorum. Evet, biz yine küçük prensimizin hikayesine dönelim. Küçük prens Dünyaya ayak bastığında, hiç kimseyi göremedi. Kumların üzerinde hareket eden uçuk sarı renkli yaratığı görünce yanlış yere geldiğini zannetti.
“İyi akşamlar” dedi kibarca.
“İyi akşamlar” diye yanıtladı yılan.
“Hangi gezegendeyim acaba?”
“Dünyadasın. Burası Afrika kıtası.”
“O halde Dünyada hiç insan yok.”
“Burası çöl,” dedi yılan “çöllerde insan olmaz. Dünya çok büyük bir gezegendir.”
Küçük prens bir taşın üstüne oturdu ve gözlerini gökyüzüne çevirdi.
“Merak ediyorum” dedi, “acaba yıldızlar tek tek yansaydı, o zaman herkes kendi gezegenini tekrar bulur muydu? Bak! Benim gezegenim tam üstümüzde. Ama öyle uzakta ki!”
“Ne kadar güzel bir gezegen” dedi yılan. “Neden buraya geldin?”
“Bir çiçekle bazı sorunlarım oldu” diye yanıtladı küçük prens. “Peki insanlar nerede? İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.
“İnsanların içinde de öyle hissedersin” dedi yılan, “arada pek fark yoktur.”
Küçük prens onu uzun uzun seyretti.
“Çok tuhaf bir hayvansın sen” dedi sonunda. “Bir parmak kadar incesin.”
“Ama en bir kralın parmağından daha güçlüyümdür” dedi yolan.
Küçük prens güldü. “Pek de güçlü görünmüyorsun. Pençelerin bile yok. Seyahat de edemezsin.”
“Seni bir geminin götürebileceğinden çok daha uzaklara götürebilirim” dedi yolan. Sonra da küçük prensin ayak bileğine dolandı. Altın bir bilezik gibi görünüyordu orada.


“Dokunduğum kişiyi geldiği yere geri gönderirim. Ama sen safsın, masumsun ve bir yıldızdan geliyorsun.”

Küçük prens bir şey söylemedi.
“Senin için üzüldüm. Bu koca dünyada yapayalnız ve zayıfsın. Belki bir gün sana yardım edebilirim. Eğer kendi gezegenine gitmeyi çok istersen, sana yardım edebileceğimi sanıyorum.”
“Seni çok yi anladım” dedi küçük prens. “Ama neden hep bilmece gibi konuşuyorsun?”
“Bu bilmeceleri çözüyorum” dedi yılan. Sonra her ikisi de sustu.

Küçük Prens, coğrafyacı ve kaşif-7

Yaşlı bay:
– Nereden geliyorsun? diye sordu.
– Bu büyük kitap da ne? dedi Küçük Prens. Ne yapıyorsunuz burada?
– Ben coğrafyacıyım.
– Coğrafyacı olmak ne demek?
– Coğrafyacıi denizlerin, ırmakların, şehirlerin, dağların, çöllerin nere olduğunu bilen bir bilgindir.
– Oo… çok ilginç bir iş! İşte gerçekten bir meslek, dedi Küçük Prens ve çevresine bir göz gezdirdi.
Böyle görkemli bir gezegen görmemişti daha.
– Gezegeniniz pek güzel. Okyanusları var mı?
– Bilemem.
– Nasıl olur? (Küçük Prens hayal kırıklığına uğramıştır.) Dağlar var mı?
– Onu da bilemem.
– Peki, şehirler, ırmaklar, çöller mi var?
– Onu da bilemem.
– Peki, coğrafyacı değil misiniz?
– Coğrafyacıyım, ama kaşif değilim. Kaşifim de yok. Coğrafyacı dünyayı dolaşıp da, şehirleri, ırmakları, dağları, denizleri, okyanusları, çölleri sayamaz. Onun dolaşacak vakti yoktur. Yazı masasından ayrılmaz. Ama kaşifleri kabul eder, onlara soru sorar, anılarını not eder. Sonra kaşifin anlattıklarını ilginç bulursa, önce kaşifin ahlakı üstüne bir araştırma yaptırır.
– Ne diye?
– Çünkü kaşif yalan söylecek olursa, coğrafya kitanında korkunç yanlışlar çıkabilir. Hele kaşif içkiye düşkünse, iş büsbütün karışır.
– Neden?
– Çünkü sarhoşlar çift görür. Bir dağ olan yerde iki dağ gösterebilir.
– Ben öyle bir adam biliyorum ki, pek kötü bir kaşif olurdu.
– Olabilir. İlk araştırma iyi sonuç verirse, kaşifin buluşu üzerine de bir araştırma yapılır.
– Gidip yerinde mi kontrol edilir?
– Yoo… o zor iş! Kaşiften kanıtlar istenir. Örneğin, büyük bir dağ buldum, derse, büyük taşlar getirip göstermesi gerekir.
Coğrafyacı birden coştu:
– Sen uzak yerlerden geliyorsun, kaşifsin. Gezegenini anlat bana.
Defterini açtı, kalemini yonttu. Adet öyledir: Kaşiflerin anlattıkları önce kalemle kaydedilir. Kaşif söylediklerinin doğruluğunu kanıtladıktan sonradır ki, notlar mürekkeple yazılır.
– Başla bakalım, dedi coğrafyacı.
– Eh, benim yerim pek ilgi çekici değildir, küçücük bir yerdir. Üç yanardağım var. İkisi yanar, biri sönmüştür. Ama belli olmaz, bir gün gene yanacağı tutar.
– Belli olmaz, dedi coğrafyacı.
– Bir çiçeğim de var.
– Çiçekleri kaydetmeyiz.
– Neden? En güzel şeyim o.
– Çünkü çiçekler fani şeylerdir.
– Fani de ne demek?
– Coğrafya kitapları dünyanın en ciddi kitaplarıdır. Hiç modası geçmez. Bir dağun yer değiştirdiği kırk yılda bir görülür. Bir okyanusun kuruduğu da pek görülmez. Biz kalıcı şeyleri yazarız.
Küçük Prens sözünü keserek:
– Ama yanardağlar tekrar yanabilir, dedi. Fani ne demek?
– Yanardağlar sönmüş olsun, yanar olsun, bizim için hepsi bir. Bizi ilgilendiren dağın kendisidir. Dağ dağ olmaktan çıkmaz ya.
Ama ömründe sorduğu sorudan vazgeçmeyen Küçük Prens direndi.
– Peki, ama fani ne demek?
– Fani, ortadan kaybolmağa, yok olmaya mahkum demektir.
– Çiçeğin ortadan kaybolmağa mahkum mu?
– Elbette.
Küçük Prens de: “Çiçeğim fanidir” diye düşündü. “Çiçeğimin, kendisini savunması için yalnız dört dikeni var ve onu yapayalnız bıraktım gezegenimde!”
İlk defa pişmanlık duydu. Kendi kendine cesaret vererek, coğrafyacıya:
– Nereleri gidip görmemi salık verirsiniz? diye sordu.
– Dünya denilen gezegeni. İyi bir şöhreti vardır…
Küçük Prens de çiçeğini düşünürken yola koyuldu.