İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

https://blog.sonsuz.us/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz.  Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır.  (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.
(Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi

Not: Bu yazı da diğer her şey gibi bir çok genelleme, çift anlamlılık içerdiğinden diğer saçmalıklardan bir farkı yok.

Devamı için Tıklayınız

Sevgiye İhtiyacı Olanlar…

Güçlü görünmek gibi bir takıntısı vardı. Oysa en az benim kadar çaresiz ve düşünceliydi bu içinden çıkamadığımız durum karşısında. İkimizde susup hiç konuşmadık bir daha bu konuda. Olması gereken buydu sanırım. Zaman belli edecekti olacakları, şöyle olmalı böyle olmalı diye ahkâm kesebileceğimiz durumda değildik. Dağılmıştık ikimizde… O güçlü görünüyordu kadın olmasına rağmen çok güçlü duruyordu…”Kadın olmasına rağmen” cümlesinden, kadınların güçsüz olduğu kanısına varmayın sakın, söylemek istediğim o bana göre küçücük bir kızdı ve savunmasız. Bu yüzden her kurduğu iki cümleden biri savunma cümlesiydi. O bir çocuktu, hayatın büyütemediği ama büyümeye niyetli…

Konuyu merak ettiniz değil mi? Konu İmkânsız AŞK

İçimde yumuşamaya yüz tutan duygular var. Üst üste yağan karın buzlaşmış sertliğinin aksine, güneşin zayıf sıcaklığıyla bile erimeye müsait duygular bunlar… Tanımını bilmiyorum. Bu konuda panikleme ibrem epeyce yükseldi, hissediyorum… Sevgiye mutluluğa çok ihtiyacı olanlar, kolayca hatalar yapabiliyor… Paniklemem bu sebepten…

Hiç mutlu değilim hiç! Ne yani yalan mı söyleyeyim güçlü görünmek için, her şey yolunda, hayatım 4&4’lük mü diyeyim? Bunu söyleyecek çok fazla kişi tanımadım henüz… Bir kişi hariç!

Onu tanıyalı bir yıl filan olmuştu. Mine… Adı Mine… O hep mutlu olduğundan bahsediyordu… Işıl ışıl gülen gözleri vardı, uzun süredir gülemeyen yüzüne, gülmek için neden arıyor gibi artık…

Eylül 2009, günlerden ahh ne önemi var günün, saatin… Tanıştık işte. Rutin hayatımın neşesi oldu bir süre. Evli, iki çocuklu, orta yaşın verdiği alışkanlıklardan kurtulma çabası içinde bir erkek olarak bana, hayatıma çok şey kattı Mine… Benden ne istediğini bir türlü anlayamadım. Sevdiğini söylüyordu arada bir de olsa. Bense ona âşıktım…

Gelecekle ilgili bir plan yapmadık hiç. O istemedi zira. Öyle ya ne yapacaktı kendinden kaç yaş büyük, evli bir erkeği. Sevdiğini söylüyordu ama. Bunu hep söyledi. Seviyordu beni, bundan emindi… Emindim… Bazen kaçtı ben gittim, bazen kaçtım o geldi. Ama beni sevdi… Sevdim…

Tanışmanın ilk günlerindeki heyecanı anlatmam mümkün değil. O ise hep o güçlü duruşunu sergiledi. Duygusal değildi pek. Duygusal olmamalıyız diyordu, sonradan üzülürüz. Ayrılacaktık ya, daha en başından açık seçik belirtmişti tavrını.

Ah Mine ah, peki neden girdin ki hayatıma? Ya sonra neden gitmek istedin? Neden inat ettin arkadaş dost olalım dediğimde? Ne sevgilim oldun, ne dostum, ne arkadaşım, neyim olmaktı ki niyetin?

Keşke içini açsaydın bana anlatsaydın kendini, inan daha az üzülecektim o zaman. Güvendi bana diyecektim, hem sevdi, hem güvendi ama gitmesi gerekiyordu gitti. Bu daha az acı verecekti. Oysa şimdi! Olmadı hiç olmadı Mine… Böyle sessiz, suskun gitmemen gerekiyordu ama dedik ya sen güçlü görünmek zorundasın. Bu senin takıntın… Konuşursan anlatırsan zayıf noktan çıkacak ortaya değil mi? Ah benim Fındık Farem…

Aslında biliyorum, sende en az benim kadar acı çekiyorsun. Dibe vuranın sadece ben olduğumu sanmak doğru değil. Düşünüyorsun, içinden çıkamıyorsun bu garip durumun ve susuyorsun… Biliyorum… Sana kızmıyorum, dedim ya sevgiye ihtiyaç duyanlar kolayca hatalar yapabiliyor…

Eğer şartlar eşit olsaydı çok eğlenecek ve huzurlu bir birlikteliğe adım atacaktık beklide. Lakin şu anda gözlerimi kapatıp sadece sarılıyorum sana. Sadece masum bir sarılış… Hepsi bu…

Ve düşünüyorum da her şeyin tek suçlusu benim biliyor musun? Ve bu düşünce beni mahvediyor…

İşte yine o içimdeki dinmek bilmeyen sızı başladı. Bu sızı bana konuk olduğunda her seferinde, nedense parmaklarıma hâkim olamıyor ve yazıyorum. Adını siz koyun! Ne derseniz deyin adlandırın zira ben bilmiyorum… Sadece yazıyorum… Aktarmak istiyorum anlatabildiğim, hissettirebildiğim kadarıyla, yok olur belki diyorum bu içimi kurt gibi kemiren acı…

Paylaşılınca acı, azalır mı acaba?

Ayşe ÖZEN

Bir Soru Bir Konu

Az önce sitenin anlık mesajlaşma panelinde şöyle bir ifade yer aldı…konuyu genelleştirmek ve kişisel hezeyan malzemesi etmemek adına kişilerin mahlas/rumuz adlarının bir önemi olmadığını altını çizerek belirtmek isterim.

xyz: sonsuz, son sözüm inançlara karşı hakaret edilmesin yeter, umarım daha dikkatli olursunuz. Artık bir yazı yazmıyorum.

Bunu okuyan bir başkası cevaben şunu yazdı:

Tanrı: Rezil ettin beni salih!! sen iyi bir köle değilsin!

Bunları okuyan bir başkası:

DEC CAL: sonsuz tanrı nıckıyle gırılen mesajın ve bu benım mesajımında panodan sılınmesını talep edıyorum.

…yazdı.

Ben de bu okuduklarıma istinaden soruyorum:

Neden silinmesini talep edilmekte?

Aklıma gelen olası nedenlerden bazılarını yazayım.

1-Tanrı, muhtemel ötesi bu tanrı Allah, hiç bir zaman mesaj yazmaz ya da yazamaz.
2-Allah herhangi bir insanı muhatap almaz.
3-Tanrı sadece peygamber ile konuşur hatta ona melekleri ile vahiy yollar.

…bunların haricinde nedenler olabilir…onlar nelerdir?

“Silin o mesajı” dedirten neden ya da nedenler nelerdir? Bir cevabınız ve açıklamanız var mıdır? Bu cevabınızın ve açıklamanızın gerekçeleri ne gibi bir bilgi ya da öğretiye dayanmaktadır?

🙂

Anadolu-Anatolia my love…

Love is such a vast sea, it has neither edges nor ends nor corners. Mevlana C.Rumi

Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı ne de ucu bucağı vardır.

**

Mixed stones, pearls are found at the bottom of the sea. Things to be proud of which is located between the flaws and mistakes. Mevlana C.Rumi

Denizin dibinde incilerle taşlar karışık bulunurlar. Övülecek şeyler de kusur ve yanlışların arasında bulunur.

**

There is no curtain between God and the heart. Hacı Bektaşi Veli

Allah ile gönül arasında perde yoktur.

**

If I would not say my love, the pain of my love would overwhelm me. Yunus Emre

Ben sevdiğimi demez isem,sevmek derdi boğar beni.

**

There is no fire in the Hell, everybody take their own fire with them. Karacaoğlan

Cehennemde hiç ateş yoktur. Herkes ateşini yanında götürür.

**

if everyone share the same opinion, it means; no one is thinking enough. Mevlana C.Rumi

Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir. Mevlâna

**

I dont thankfulness rosebund which growns in fire,
I dont know Arabi, Pharisee, I dont thankfulness language . Nesimi

Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem

**

Let me burn with divine love
Let them return, ı never return my way
. Pir Sultan Abdal

Koyun Beni Hak Aşkına Yanayım
Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan

**

Could not pass duality, could not elect transition
could not fly beside comrade, mastership happened to you trap.
Yunus Emre

İkilikten geçemedin hâli hâlden seçemedin
Dosttan yana uçamadın fakılık oldu sana fak
**

Stone is bound, dog is unbound! Turkish proverb

Taş bağlı, köpek salınık.

**

Habits don’t expire until the soul expires. Turkish proverb

  • Can çıkmayınca huy çıkmaz.