Carlos Castaneda ile Yemek – Benjamin Epstein / La Jornada Newspaper – 1996

***  Küfür içeriyor, rahatsız olacaksanız okumayın!  ***

Carlos Castaneda ile yemek
Benjamin Epstein

Özet : Carlos Castaneda’ya odaklanmak; Şöhret; Yapıtları; Sihirli Geçişler; Tensegrity üzerine tartışma; Din ve Yaşam üstüne görüşler.
Modern zamanların en anlaşılmaz şahsı, Castaneda, geçenlerde Anaheim Kaliforniadaki küçük bir konferansta sürpriz bir şekilde ortaya çıktı. Gazeteci Benjamin Epstein de oradaydı.

O, 20.nci yüzyılın büyücü yamağı idi. O görünmeyen adamdı, geçiciydi, fani idi: bir görünüyor, bir kayboluyordu. O, yaşayan evrenlerde zarif bir akışla yolculuk eden, bir denizcidir. Veya Carlos Castaneda’nın kendi için söylediği gibi, o bir geri zekalı, bir salak, bir osuruktur. İsa’nın ya Tanrının Oğlu ya da yaşayan en büyük yalancı olduğunu söylemiştir. Carlos Castaneda, bir inanç takipçisi olarak, tanrısallığın insanların ihtiyacı olan son şey olduğunu söyleyerek, benzer bir muammaya neden olmuştur. Eleştiriler onu tam ortadan kancaladı: Biri onu “Hediyeler taşıyan yalancı-adam … Bize gerçeği getirdiği yalanını söylüyor.” diye tanımladı.

Don Juan’nın Öğretileri, kitabı yayınlandığından ve 1960’larda ve 70’lerdeki akademik fırtınadan beri, jüri onu yargıladı ve halen de yargılamaya devam ediyor. Şu ana kadar Castaneda dokuz kitap yazdı, bunları Yaqui görücüsü olan don Juan’nın doğaüstü deneyimlerine dayandırdığını iddia etmektedir. Görünmez olmak, dediğine göre savaşçının yoludur. Resminin çekilmesine ve sesinin kaydına izin vermemektedir. Ender olarak röportajlar vermektedir. 80’lerde tamamen gözden kaybolmuştur. Fakat kitapları satmaya devam etmiştir (17 ülkede 8 milyon adet) ve hiçbir zaman baskıları tükenmemiştir. 1993 yılında, ender olarak seminerler vermeye başlamıştır, ve bundan sonraki yıl Rüya Görme Sanatı yayınlanmıştır.

Reklamla desteklenmesine rağmen “Carlos Castaneda Tensegrity” etkinliği organizatörleri dahi Castaneda’nın Anaheim, Disneyland’daki hafta sonu seminerinde ortaya çıkıp çıkmayacağını bilmiyorlardı. Tüm dünyadan, üçte biri Kalifornia’dan olmak üzere, 400 meraklı, Castaneda gelsin veya gelmesin katılım ücreti olarak 250 $ ödemişti. Algıyı artırmaya yarayan hareketler olan “Sihirli Geçişleri” öğrenmeye geleceklerdi.

“Bu bir düşünsel evren, yaşayan evren, zarif bir evrendir!” diyordu Castaneda, coşku ile seminerine başladığında. “Bilinen evrenin doğrusallığını, bilinmeyen evrenin doğrusal olmaması ile  dengelememiz gerekir.” Karizmatik Castaneda, inorganik varlıkları tarif ederken, belli ki onlarla uzun zaman geçirmiş ki şaşırtıcı inandırıcılıkla kanıtlıyordu; birleşişim noktası, yerinden oynatıldığında başka diyarlara gidebileceğimiz, kürek kemiğinin hizasından bir el boyu ilerisindeki yer; ışıklı  yumurtamızın parlaklığını çalan ve yalnız aşırı bencillik döküntülerini bırakan, sürekli olarak insan ırkının farkındalığı ile beslenen yağmacı evrendeki “uçucular”.

O, bunlardan hiçbirini icat etmedi, yalnızca doğruluklarına ısrar etti. “Biliyorsun ben çılgın değilim. Eh! Belki birazcık çılgınım ama komik olacak kadar değil!”

O, aynı zamanda  büyüleyici, enerjik, sağlıklı ve neşelidir. Ve açılış konuşmasının sonunda, Castaneda bir röportaj için beklenmedik bir şekilde yazarı yemeğe davet ederek bu isteği cevapladı.

Anaheim’deki bir kahvede, Castaneda’nın karşısında oturmakla, herhangi birinin birleşim noktası kolaylıkla yerinden oynayabilir. Yazar daha sonra doğrusal olmamayı kalbinde hissetti, yemek ile seminer konuşmaları arasında gidip gelirken, Castaneda’nın esas fikirlerini açıklarken kullandığı konuşma şekline kendini verdi. Hepsinden başka, Castaneda don Juan’ı, iki ışıklı küresi olan bir varlık, nagual, baş büyücü, olarak değiştirmiş, ve eğer bu bir nagual için yeterli derecede iyi idi ise, bir diğeri için de iyidir demiştir.

Masada birkaç Tensegrity uygulayıcısı ve Castaneda’nın yardımcısı olan, hareketleri derleyip seminerlerde adım adım öğreten üç tane chacmool(*) Şaman kadını vardı.

“Sihirli Geçişler, tüm bu zaman zarfında yaptığınız bu muydu?” diye sordum Castaneda’ya.

“Hayıııır … çok tombuldum,” dedi. “Don Juan, bedenimi iyi durumda tutmam için sihirli geçişlerin akıldan çıkmayacak bir kullanım şeklini tavsiye etti. Fiziksel etkinlik olarak kast ediliyorsan, evet, yaptığımız buydu. Hareketler aynı zamanda, farkındalığımızın, ışıklı bir küre, özel bir yapıştırıcı ile   birbirine yapışık tutulan bir enerji alanı kümesi olduğumuz, fikrine odaklanmasına etki eder.

“Tensegrity Tolteklerin t’ai chi’si? Yaquilerin yoga’sı mıdır?” diye sordum.

“Tensegrity’yi yoga veya t’ai chi ile kıyaslamak mümkün değil. Farklı bir kökeni ve farklı bir amacı var. Şaman kökenli ve şaman amaçlıdır. Varlık olmamızla ilgili nedenle ilişkilidir. Varlık olma nedenimiz ise, sonsuzlukla yüzleşmektir.”

“Öldüğümüz anda hepimiz sonsuzlukla yüzleşeceğiz,” dedi. “Neden en zayıf olduğumuz anda, bozulduğumuz anda yüzleşeceğiz? Neden en güçlü olduğumuz anda yüzleşmiyoruz? Neden şimdi değil? Pragmatik olarak yüzleşmek gerekiyor. İdeal oluşlara izin verilmiyor.”

“İsa tüm bunların neresinde? Buda bunun neresine uygun düşüyor?”

“Onlar hepsi ideal oluşlar,” diye Castaneda cevapladı. “Gerçek olmak için çok büyük, çok devasa. Onlar tanrısal. Biri Budizm’in Prensi, diğeri Tanrının Oğlu… İdeal oluşlar pragmatik hareketler için kullanılamaz.”

“Algılamanızı, yorumlama sistemini kırması için serbest bırakmalısınız – ağaç bir ağaçtır ve tamamen enerjidir – bu bir pragmatik harekettir. Şamanın uğraştığı şeyler fazlasıyla uygulanabilirdir. Normal  tarihi gerçekliğin karakteristiklerini kıran sihirli geçişler, bunun için, yalnızca bir tavırdır.

Castaneda din konusunda çok olumsuzdu. Fakat bu, sizin bildiğiniz sert bir eleştiri tarzında değildi: “Bırakın İsa çarmıhta kalsın. O, orada çok mutlu! Dedi don Juan, ‘Onu rahatsız etme, bırak öyle kalsın. “Neden orada çarmıha gerildin?” diye sormayın ona. Ayvayı yerken sana nedenini açıklamaya çalışacak.’ Ben böyle yaptım. O da bana selam, ve hoşça kal dedi.”

Garson gelip siparişlerimizi aldı. New Age disiplinlerine en iyi uyacak seçenekler olarak, bonfile, pirzola, ve file mignon arasında tartışma olduğu gözüküyordu.

“Büyücüler der ki, marul da yesen, biftek de, duyarlı bir varlıksın,” chacmool Kylie Lundahl açıkladı. Chacmool, harfi harfine, Meksika piramitlerindeki, devasa büyüklükteki arkaya yatmış şekilde bulunan muhafız tasvirlerine verilen isimdir. Castaneda seminerinde yaptığı kapanış konuşmasından sonra onları rahatlatmak için yanına almıştı. Hiç kimse savaşçının yolunun kolay olduğunu söyleyemez.


(*) CHACMOOL = 1) En eski Maya Bereket Tanrısı, dört ana yönde yaşayan ve ekinlerin yetişmesi için yağmur yağdıran bir tanrıdır. Yağmur yağdırması için su kabağı taşıyan bir rahip dans ederken gök gürültüsü sesleri çıkarır ve parlak kılıcını yıldırım gibi sallar, bu arada görevli şaman merasime katılanlara bal likörü dağıtır, ve daha sonra hepsi birlikte tanrı için verilen şölene katılırlar. 2) Maya Bereket Tanrısının takipçisi olan şaman. 3) Meksika’daki maya piramitlerinde arkaya doğru yatmış durumda, elleri karnındaki bir kaseyi tutan ve muhafız olduğuna inanılan heykel. Ç.N.

Castaneda çavdarda eritilmiş peynir ile beykın ve kızarmış patates sipariş etti.

“Tortillayı sarmalanmış bir gizem, bir muamma,” olarak tanımlamış don Juan, ve Castaneda’da bunu sürdürmüştür. Tracy Kramer ve Cleargreen Inc., seminerleri organize eden temsilcisi, Santa Monika’da bulunuyordu. Castaneda’nın burada ne kadar zaman harcadığı belirsizdi. Eğer seminer sözü tam anlamı ile kabul edilseydi, bir yerlere varlık vergisi ödenecekti.

“Ben burada yaşamıyorum,” dedi Castaneda. “Ben hiç burada değilim. Ben her zaman bir şaşırtmaca   kullanırım. Ben Meksika’dayım. Hepimiz, zamanımızı burada olmak ile, tanımlanamayan bir şey tarafından çekilerek, başka diyarlarda ziyaretçi olmak arasında bölüyoruz. Fakat sen bununla ilgili olarak konuşmaya başladın, ve böylece tam bir avanak gibi ses vermeye başladın.

“Bir keresinde bir röportajdaydım. Yazarın ilk söylediği şey, “Bana senin bir kargaya dönüştüğünü söylediler. Bu doğru mu? Hahahaha!” dedi. Özneler arası kavramını anlatmaya çalıştım. “Pfhhhh! Bana evet veya hayır de.” dedi. Bende “Hayır” dedim.

“Neden fotoğrafının çekilmesini ve sesinin kaydedilmesine izin vermiyorsun?” diye sordum.

“Kayıt edilmen, zamana sabitlenme yoludur,” diye Castaneda cevapladı. “Hareketsiz dünya, hareketsiz resim, bunlar büyücünün anti-tezidir … belki Castanedanın bir çizimini görmüşündür [Psychology Today Aralık 1977 sayısı, Richard Oden tarafından çizilmiş]. Çekilmiş bir fotoğraf yoktu onun için o, bunu çizdi. Bu 30 sene önce idi. Ve hiç de güzel değildi. Yeniden çizmeye karar verdi. Başarısızlığa uğramıştı.”

Fotoğraflar halen bütünün kendisi değildir. “Tanrının dünyası değişmezdir,” dedi, “O bir yaşayan evrendir. Akışta olan yaşamda olandır.

Değişmeyen bir dünya ölü bir dünyayı tanımlar. Değişime zorlanan bir evrende, yazılmış bir dünya nasıl değişime zorlanmayacaktır? Bu hayvan dolduran birinin dünyasıdır.”

Castaneda’nın erimiş peynirli sandviçi geldiğinde, çavdar, çavdar ekmeği ile karıştırılmıştı. “Nedir bu? Çikolata ekmeği mi?” diye sordu, geri göndermeden önce. Benim zihnim dünyaların ötesindeydi, belki de Oaxaca’da bir banktaydı.

“Kartalın Armağanı, kitabına göre, don Juan Matus ölmemişti, o ‘içten yanmıştı’. Sen ölecek misin, yanacak mısın?”

“Ben bir geri zekalı olduğumdan, eminim ki öleceğim,” diye cevapladı Castaneda. “Keşke onun yaptığını yapabilecek bütünlüğe sahip olabilseydim… Yapamayacağım korkusu var bende. Keşke yapabilseydim. Kafamı –her iki kafamı- bununla yoruyorum.”

En az on yıl öncesinde Castaneda’yı “Yeni Asrın babası” olarak betimleyen bir makaleden bahsettim.

“O ‘dede’ idi!” diye itiraz etti. “Lütfen beni amca, veya kuzen diye betimleyin, dede değil! Charlie amca yapacak. Bir şeyin dedesi olmayı, çok boktan buluyorum. Ben yaş ile savaşıyorum, bunaklık ve yaşlılıkla, senin inanamayacağın kadar. Don Juan ile karşılaştığımda bunaktım, 35 sene savaşmam gerekti…”

“Genç ve dinç olmak bir şey değil,” dedi Castaneda. “Yaşlı ve dinç olmak, işte bu büyücülüktür!”

Castaneda kimin için bir belirsizlik yaşam tarzı ise, acımasızca izlemek, her ikisidir. Ve yaşı, bir adamın hissini anlaması için, iyi olan bir yerdedir.

Günümüz Yazarlarına göre, Castaneda’nın doğum tarihi ve yeri 25 Aralık 1931, Sao Paulo Brezilya’dır; göçmenlik kayıtları ise 25 Aralık fakat 1925 ve Cajamarca Peru olarak gözükmektedir; başka kaynaklar ise 1930’ların sonu gibi. New York Times makalesinde ise 1981 yılında onun 66 yaşında olduğunu yazmaktadır.

Böylece, o 60 ile 80 arasında bir yerdedir, büyük ihtimalle 64 veya 70. Benzer bir şekilde güvenilir kaynaklar UCLA antropoloji doktorasını 1970 ve 1973 yıllarında aldığını söylemektedir. Başka bir sözle, bu kaygan organik bir varlıktır.

İnorganik varlıkları sordum.

“Bilince sahipler, fakat bir canlı varlığınınki gibi değil,” diye Castaneda cevapladı. “Neden farkındalık ayrıcalıklı canlı varlıkların sahipliğinde olmaktadır?”

Rüya Görme Sanatı, Castaneda’nın anlattığı bir olay ile bitiyor, 70’lerin ortasında o ve Carol Tiggs Meksiko City şehrindeki bir otel odasında “rüya” görüyorlardı, ve Tiggs bu rüyalarda kayboldu. (O,  “uçucuların” yiyemediği bir bilinç durumu olan “ikinci dikkatte” bir seyahatte idi.) Castaneda’ya göre, O, 10 yıl sonra Santa Monica’da bir kitapçıda konuşmasını yaparken geri geldi.

Tensegrity’nin “büyülü geçişleri” ni derleme dürtüsünü sağlamak için yeniden oluşturulmuş olan Tiggs’ti, Castanedaya göre, don Juan dört müride farklı çizgileri sürekli değişen büyülü geçişleri öğretti. Diğer ikisi, Florinda Donner-Grau ve Taisha Abelar’dı, her birinin çömezliğinin Castaneda tarafından farklı işaretlenmiş, fakat onun tarafından onaylanmış yetenekleri vardı.

Geçen 10 yılda grup, “geçişleri sabitledi,” insanlar tarafından kullanılabilir yeterli bir kapsam üzerene fikir birliğine ulaştı. Eğer Tensegrity hareketleri (isim iskelet etkinliği ile ilgili mimari bir terimden türetilmiş, “gerilim” ve “bütünlüğün” mutlulukla birleşimidir.) sıkça sevimsiz ve sert karakterli görülse de, bir etkinin ortaya konması için tasarlanmıştır.

“Bir keresinde, başka bir gezegenden gelen yaratıkların ortaya çıktığı, güzel bir kurgu-bilim filmi seyretmiştim,” dedi Castaneda, “algıda çoook yavaş bir değişim oluyordu, benim dediğim onun gibi değil. Bunun gibidir, ‘Yürü kim tutar seni!’ Sıradan algının karakteristiklerini iptal edersin. Soyguncu bir haydut gibi girersin içine. Neredeyse anında, soyguncu haydut geri gelir. Bir anda. Fakat anlar uzadıkça uzar.”
Chacmool’lar belki de silindiler ama Tensegrity halen yaşıyor. Don Juan’nın tüm dört müridi tarafından verilecek gelecekteki seminerlere öncülük etmek için, savaşçı muhafızların -ve mavi izci adında bir inorganik varlık- yeni bir biçimi başlatıldı.

Don Juan, bildiğimiz dünyanın, bir dizi kültürel olarak kafamıza sokulmuş “anlaşma” ile “tanım”, ve yalnızca gerçekliğin bir versiyonu olduğu önermesini yapmıştır.

“Eğer zihin ile ararsan, açıkça devamlı tekrarlanan bir durum dışında, seni hiçbir yere götürmeyecek. Bilimde, devamlı tekrarlanan sorular kendilerini ispatlıyor. Bu bizim bilimin sanatıdır … ‘Tüm bunlar  değişkendir, başka bir şey değil.’ Biz sahte kontrol şampiyonlarıyız -sorunu yönetilebilir bilim seviyesine alçaltıyoruz. Ne fantezi!”

“Bir gün UCLA’daki kafeteryaya giderken, artık insanları görmüyordum, enerjileri görüyordum, ışıklı küreleri. Büyüleyici idi. Bundan önce benden başka hiç bir şey mevcut değildi. Birlikte çalıştığım bir psikolog ile konuşmaya gittim. Bir yatıştırıcı yazıp, ‘Carlos, çok fazla çalışıyorsun. İki gün tatil yap’ diye önerdi. Onunla diyalog kurmak imkansızdı.”

Castaneda’nın kendi araştırmaları onu akademik antropolojiden, pratik yorumlamaya yöneltti, yorumlama sanatına; Ocak ayında bir makale yayımladı, Savaşçının yolu: Uygulamalı Yorumlama Günlüğü. Göz altındaki başlıklar “Etnik Yorumlama” ve “Fenomenolojik Antropoloji” içeriyordu ve devasa büyüklükteki gelişmekte olan bir işti.

“Büyücüler gördüğünde, yorumlama bizim için en son meseledir,” dedi Castaneda. Görme, geri kalanlarımız için, anlaşılan yalnızca optik hissi kapsıyor, o da yalnızca en düşük düzeyde.

“Şimdi bana baktığında, ne görüyorsun?` diye sordum.

“Özel bir duruma girmem lazım görme için,” dedi. “Benim için görme çok zor. Çok kasvetli, çok ciddi  olmam gerekiyor. Neşeli olduğumda sana baktığımda hiçbir şey görmüyorum. ‘Dünyayı görmek için denizci oldum, ve ne gördüm? Denizi gördüm.’ Ondan sonra döndüm ve onu gördüm, o zaman ne gördüm? ”

“Bilmek istediğimden fazlasını biliyorum, Bu cehennem gibi, gerçek bir cehennem. Çok şey görüyorsan, çekilmez oluyorsun.”
Castaneda bir kapuçino ısmarladı, sonra özenle köpürmüş sütü kaşıkla ayıkladı.

Castaneda’ya göre, çoğu büyücünün enerjisini muhafaza etmesi için bekar kalması gerekiyor. Her şey tasarlandıkları şartlara bağlı.
“Çoğumuz BS dediklerimizdeniz, bıkkın bir sikişin üretimi,” diye açıkladı. “Ben nasıl tasarlandım? Büyük bir seksüel tahrikin ortasında mı? Yoksa o bir saçmalık, aptalca, anlamsız bir şey miydi? Benimki salaklıktı. İlgili iki kişi ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Ben bir kapının arkasında tasarlandım, bundan dolayı çok sinirli bir şekilde bakarak çıktım dışarıya. Ve bu benim yolumdur, basitçe, benim için olmayan enerjiden faydalanmak öldürücüdür.

“Ya evli insanlar?”

“Bu soru çokça geldi. Enerji ile ilgili bir sorudur,” dedi. “Eğer gerçek bir heyecan durumunda tasarlanmadıysan, o zaman hayır. Bir seviyede, kişilerin evli olmasının bir önemi yok. Tesegrity’ye başlamakla, gerçekten gerçekten ne olacağını bilemeyiz.”
“Ne olacağını bilemiyor musunuz? Bu bir sorumsuzluktur.”

“Nasıl bilebilirsin ki?” diye sordu. “Bu bizim söz dizimsel sitemimizin bir çıkarımıdır. Söz dizimi kurallarımızın bir başlangıca, gelişmeye, ve bir sona ihtiyacı var. Ben vardım, Ben varım, Ben var olacağım. Biz buna yakalandık. Eğer yeterli enerjin varsa neyi başarabileceğini nasıl bilebiliriz?”

“Sana bir dizi fikir veriyorum, eğer taşaklıysan onları ciddiye alman gerekiyor. Belki bunların aptalca olduğunu söyleyebilirsin, ne boktan şeyler bunlar? Bir küçük çocuğun kurbanı [sızlanması] gibi, ‘Fakat bana ne olacak?’ hiçbir zaman bulamayacaklar.

“Diğer üç mürit -o osuruklar- taşaklıydı; bunlar, görebileceğin en büyük taşakları olan kocaman kadınlardı . Taisha Abelar’ı durdurmaya çalış bakalım ne olacak. Florinda’yı durdurmayı dene bakalım.

Dördüncü mürit cik cik öten biri değildi kendisi.

“Don Juan üç tip olarak sınıflandırıyordu insanları,” dedi. “Biri osuruktandır, benim gibi, kötü kokulu osuruk – çok iddialı, ‘Siktir ulan, bunu yapmanın yolu bu olduğundan emin misin?’ demeye hazır, ve don Juan büyük bir sabırla beni ikna etti ki, evet, o emindi. Kendimde bu sabır yok. Eğer biri bana emin olup olmadığımı sorarsa, ayvayı yerim, çünkü emin değilim!”

Diğeri, boktandır – en tatlı, harika varlıklar. Senin için ölürler, veya öyle derler, yapmazlar ama bunu  söylerler, ki bu çok güzeldir- osuruktan iyidir ama bundan sonra sen onu niçin ölürsün.”

“Üçüncü tip, kusmuk. Ne osuruk, ne bok, yalnızca kusmuk – verecek hiç bir şeyi olmayan bir tip, ama dünyaları vaat eder, ve seni yalvartır …”

“Bereket versin ki ben osuruktum. Ve don Juan bu osuruğa karşı taşaklı biri idi.

Psycology Today
Yayın Tarihi : Mart / Nisan 1996
Çeviri : Aki

Dinci-Ahlakçı Tipolojinin Forumsal Varoluş Biçimleri

Ve dedi ki dandik bilge; donunu diktirmeyen felsefeye bulaşmasın.

Eeee.. Ben de davete uydum ve donumu dikip geldim ataan, hadi buyur der kleine meister, beni de şu öncekileri gönderdiğin yere gönder bi bakayım, hodri meydan. (Ha bi de neydi, filozof ismi kullanmadan yazacaktık, kendi beynimizi işletecektik, bi de google yapmayacaktık değil mi? Google meselesi ve google’un faresi de dahil olmak üzere diğer bütün fareler hakkında kaleme aldığım ve sana özel postaladığım açık mektubu aldın nasılsa, istediğin zaman cevap verebilirsin elbette. Ama şimdilik bu hususu bir kenara bırakalım (hatta dediğim gibi eğer sana uyarsa almanca da devam edebiliriz) ve adım adım ilerleyelim.

Bak ben öyle çaktırmadan tüten duman taklidi filan yapmıyorum, ya da şu yeni gelen ekürin gibi (teorisyen mi neydi) efendi bi portre çizmeye filan da çalışmıyorum. Ama tüm bu efendi duruşu dillendirir ve beraberinde matematik mantık/ paradoks deryalarında yüzerken nasıl da içten içe pırtlatmışlardı kendileri önce bi hatırlayalım; “ben yapılan hakaretleri üzerime almıyorum, bunlar beni yaralamıyorlar, çünkü insanı asıl üzen şey beklemediği bi davranışın hiç beklemediği bir kişiden gelmesidir” Şimdi bunun tercümesi nedir? Şudur: efenim bu ateist-dinsiz allah kitap tanımaz tayfanın ne mal olduğu, hatta ağızlarının ne kadar bozuk olduğu bellidir, bu arada ben de memnun olduğum ataan’cığım, yani demem o ki, bünyeleri hakarete sövgüye yatkındır, tabi ki böyle davranacaklar, ne kadar da güzel dediniz sayın teorisyen, vallahi elinize dilinize sağlık, teşekkürler sayın ataan, onun için diyorum ki ben; yapılan hakaretleri dikkate almaya gerek yok, çakal çakallığını yapacak elbet, hani çakal olmadıklarını bilsem üzülür kırılırdım da, e çakal işte yerli yersiz sataşacak elbet, neden üstüme alınayım, vallahi çok doğru buyurdunuz sayın teorisyen, rica ederim efendim teveccühünüz falan filan fişman.

Böyle pırtlamıştı işte kendileri. (Aman ha efenim, pırtlamak burda hakaret olarak alınmasın lütfen. Hani insanın minik yavrusu daha bebecikken tatlı tatlı pırtlar durur ve hatta salar ya arada, bizim kastettiğimiz de öyle bi mana işte, o denli sevgi topağı bişey yani, hatırlarsanız siz de tilki gibi kurnaz, aslan gibi cesur felan buyurmuştunuz, ha işte o hesap.)

Aslında arkadaş şimdilik şu modda; sakin olun , aman ha calm down, kötüyle kötü olmayın, size çıkışıyorlar diye ağzınızı bozmayın, allah teala istese bunların kalbi de açılırdı elbet, sakin yaklaşmak lazım, sabırlı olmak lazım.. Ama insanın pırtlayacağı varsa pırtlıyor işte. Dahası da var, mesela düşünce ile felsefe arasında mekik dokuyo ya sözüm ona, sistem içi sistem dışı, neden sorusunun ontolojik ve epistemolojik kökeni, kendini tanımlayan küme, vesaire.. Oysa tıpkı sevgili Farabi’nin de belirttiği gibi, “neden” ile “nasıl” sorularının birliktelik ve ayrılıklarını kurcalarken bile nasıl bir kısır döngü içinde olduğunun farkında değil daha, çünkü yaptığı şey sadece ve sadece circulus vitiosus, yani ispat edilmesi gereken şeyin bizzat kendisini bir kanıt olarak kabul etmek suretiyle muhakeme yürütüyor ve dolanıyor mecburen. Aslına bakarsanız çok daha öteleri de vardır bu meselenin ve bu bakımdan ( ayrıca felsefeyi gerçekten sevenler için) modern skolastikler ve Scrotus Eurigena arasında dolanıp kalmış bazı önemli düğümler de ilaveten okunup irdelenebilir.. (ay yine filozof ismi aldım ağzıma bakar mısın, şimdi bizim ataan dellenecek, ona buna don biçecek vesaire.)

Yok ama olsun, bence yine de devam edeyim. Yani tam da felsefeye gelmişken.. Hele Ataan kuşu da bırak filozof isimlerini, kendi beyninle düşün felan demişken böyle bırakmaz olmaz tabi.. hem ne geldi biliyor musunuz aklıma? Bir film, evet evet bir film; hani Takva diye bir film vardı hatırlarsınız kesin. (usul usul vitesi yükseltelim bakalım)

_ _

Şimdi bu filmin sonunda Muharem efendiye bişeyler olmuştu, seyredenler bilir.. Ve bu durum karşısında dergahın şeyhi olan alim zatın, Muharrem efendiye olanları anlattığı bir son sahne vardı, neler söylemiş şöyle bi kulak verelim; “Bu zat..yani Muharrem efendi, ermekle ermemek arasında kaldı.. Muharrem efendi Allah tarafından dergahımıza gönderilmiş bir hediyedir.. ve ben ona demiştim ki; gel bak benim güzel bi kızım var, onu sana vereyim.. ama o hayır dedi, kabul etmedi.. bize düşen damatlık değildir, bu kapıya hizmet etmektir dedi.. işte bu seyr-u ilallah‘tı.. yani allah yolunda ilk seyir.. Bundan sonra, ikinci olarak seyr-ü fillah gelir, yani allahın isim ve sıfatlarının seyridir.. yükselme bitip, iniş başlayınca, tekrar arşa kadar olan seyre seyr-ü anillah denir.. yani allahtan geri dönüş.. arştan sonra yere kadar inişe seyr-ü fil eşya denir.. kişi eşyayı unutmuştu..inerken eşyayı tekrar tanır, onun hakikatini bilir ve mahlukatın seviyesine inerek kulları mevlaya davet eder..işte bu irşad makamıdır..”

Ne kadar güzel değil mi? Tasavvufun kullandığı bazı deyimler ve kısa izahatleri.. Ve hemen farkedilebileceği gibi, sonsuzluk içinde bireyin bilme, öğrenme, tanıma süreçlerini ele alıyor.. Ama bunun aslı nedir biliyor musunuz? Şaşırmayın lütfen; çünkü bu aslında -hatta tamı tamına- Platon’un bilme süreci ve bilme metodudur. Kısaca özetlemek gerekirse Platon der ki; “hissettiğimiz dünya ideler ile madde arasında bir ara durumdur.. insan psikolojisinin hakikati ise ancak ruhun yeniden bedenleşmesi süreci içerisinde anlaşılabilir..” ve sonra şöyle tanımlar bilme sürecini; “Önce en yüce kavramlara (idelere ve mutlak olana) genelleme yapa yapa yapılan bir yükseliş.. -ki bu yükseliş sürecinde hem maddeyi hem de ideleri karşılıklı olarak değerlendirme imkanı vardır-.. ve sonra en genel kavramlardan gittikçe daha dar olan kavramlara doğru bir iniş.. ama yükselişin aksine iniş süreci tek taraflıdır ve tek tek hissedilebilir maddeleri değil, sadece onların kaynağı olan idenin özünü içerir.. ve kişi anımsar.. yani öğrenir..öğrenilen herşey zaten bir anımsayıştır..”

Çok küçük rütuşlar dışında aynılığı farkettiniz mi? İşte bu felsefedir.. Ve tasavvufun içine gökten zembille düşmemiştir.. Geldiği yer bellidir.. Çünkü 2500 yıl öncesinin antik yunan yazmaları sadece hristiyanların değil, müslüman alimlerin elinden de geçmiş ve uygun şekilde değerlendirilmiştir. Bu sadece bir örnektir, sayısız örnek daha sıralanabilir.

Ama Ataan gibi gördüğü duyduğu herşey gökten zembille inmiş zanneden cahil cüheyla takımı ne der? Bırak şimdi felsefe zartlaması (ay pardon zartlatması) yapmayı, sen git önce kendi kültürünü öğren, hadi ordan bıngıldağın yetmez, bırak filozof isimleri kullanmayı da kendi beyninle düşünmeye başla biraz… filan der. Peki ya sonra şeref yücel gelip ne der? O da alın size Epikuros’tan EZİK BEYİN paradoksu yapayım derken kendi kendini rezil eder.. bu arada Orpheus ne yapar, şip şak 12 maddelik evrimcilerin halkı kandırma taktikleri diye kitapçık basar.. E daha da sonra teorisyen ne yapar? O da ben de memnun oldum ataacığım der ve zinciri tamamlar.

Peki ya tüm bunlar daha başka neler yapar?

İşte orada atacan’ın maceraları üzerinden dinci-ahlakçı tipolojinin forumsal paradigması incelenebilir. Mubarek o kadar malzeme vermiş ki sağolsun, nerden başlamak gerektiğine bile karar vermek zor aslında ya, olsun biz yine de bi ucundan başlayalım..

Güneş Tutulması ve Yeni Ay

4 Ocak 2011’de yine birden fazla gökyüzü olayına sahne olacak.

1) Parçalı Güneş tutulması. yılın ilk parçalı tutulması gerçekleşecek. Kuzey Avrupa’dan başlayıp Asya’ya kadar olan bir bölgede izlenebilecek. Türkiye de bu bölgenin içinde tabi. Tutulmanın başlangıcı Ankara için 09:13 olarak belirtiliyor (İstanbul’u bulamadım sanırım 10-15 dk. önce civarında) maximum örtünme 10:44 ve bitiş ise 12:20 olacak. Bu parçalı bir tutulma olacak, yani maximumda dahi güneşin bir kısmı gözükecek, İstanbulda güneşin takriben % 60’ı örtünecek, onun için çıplak göz ile bakmamak gerekiyor, ya bu iş için özel bir filtre kullanın yada dürbünle bir yere yansıtarak gözlemleyin.
Bu yıl güneş tutulmaları açısından olağanüstü bir yıl olacak, 4 defa farklı parçalı tutulma izlenebilecek.

2) Yeni Ay. Bilindiği gibi yeni ay yeni oluşumlara açık bir evredir.

Sevgiler & Selamlar,
Aki

“BEN” nesli

Yazar: Adnan Şerifoğlu

En Çok Seni Seviyorum Ey Kendim

“Çocukken kitap okumayı o kadar çok severdim ki, bir kitabı bitirebilmek için sıklıkla uyku vaktimi geçirirdim. Ancak Amerika’nın orta batısından olan anne ve babamın, yeterli uykuyu almam gerektiği gibi radikal bir düşüncesi vardı. Bir seferinde kitabımı banyoda bitirmeye kalktım ama hemen basıldım. Bu olaydan sonra, okumaya yetecek kadar parlak ama kapının altından sızıp ebeveyn birimini alarma geçirmeyecek kadar da loş olan akvaryumun ışığını açık bırakmayı akıl ettim. Gecenin bir vakti loş ışıkta sayfaları çevirirken, yakalanırsam yalan söylemeye hazırdım.”

Yukarıdaki satırları Jean M. Twenge’in “Generation Me” adıyla, yayınladığı ve dilimize Esra Öztürk’ün “Ben Nesli” adıyla çevirdiği kitabın “Teşekkür” bölümünden aldım. Yazarın bu kitaba ve yazdığı başka kitaplara, yazacaklarına doğru başlayan serüveni böyle kaçak, ama zevkli, tehlikeli, oldukça heyecanlı başlamış.

Kitabın yazarı Jean M. Twenge, San Diego Devlet Üniversitesi’nin psikoloji bölümünde doçent olarak çalışmakta. Ben Nesli dışında Narsisizm Salgını adlı kitabının da yazarı… Bu çalışmaların dışında onlarca makalesi, onlarca sunumu var. Ayrıca üniversitede lisans dersleri veriyor. Çevirmen Esra Öztürk ise internet ortamında Dragomanos sitesinin editörü ve çevirmen. Dragoman çevirmenlerinden ve kendi araştırmalarından derlediği terimleri kontrol ederek sitenin veri tabanına giren kişi…

Kitap, 2007 yılında ABD’de basılmış, 2009’da da Türkçe yayınlanmış. Sözünü edeceğim nüsha Kaknüs Yayınlarınca yayınlanan 2’inci baskı. Kitap, zor bir konuyu ele alıyor, bilimsel verilere dayanıyor. Uzun ve çok yorucu bir çalışmadan sonra, ortaya, 380 sayfalık böyle bir eser çıkmış.

Eserin önsözünü, Psikiyatr Dr. N. Mustafa Merter yazmış. Dr. Merter, Türkiye Ben ötesi Psikoloji Derneği Başkanı. Önsözün başlığı “Türkiye’de Ben Nesli”. Yazar burada Amerika’daki “Ben Nesli”ne benzeyen bir neslin bizde de yetiştiği endişesini taşıyor:

“Anlaşılan şu ki, eğer acil tedbirler almazsak gittikçe yalnızlaşan, aşırı bencil / narsist, zevkperest / hedonist, kaygılı, öfke ve nefret dolu bir insanlığa doğru doludizgin gidiyoruz. Bu çocuklar evlenmeyecek, aile kurmayacak, istikrarlı bir şekilde çalışmayacak ve medyanın kendilerine sunduğu hayali değerlerle yetinecekler. Tüm dünya sessizce ama kesin bir şekilde, bir “açık hava tımarhanesine” dönüşüyor.”

Yazar Twenge, toplumsal değişmelerin öncelikle gençleri vurduğundan bahsederken; esas amacının, kitap aracılığıyla yapmak istediği şeyin, 1950’lerden günümüze kadar yaşanan değişim sürecini izlemek olduğunu söylüyor. Bunu da kitabıyla başarmış durumda. Kitap, bize nesil farklılıklarıyla ilgili 1.3 milyon genç hakkındaki bilgilere dayanan on iki araştırmanın sonuçlarını sunuyor gerçekten de. Yazar, karakterimizi, ailemizden çok doğduğumuz dönemin etkilediğini belirtirken, bir atasözüyle de bunu pekiştiriyor: “İnsan, içinde yaşadığı çağa, babasına benzediğinden daha çok benzer.”

Kitabın odağını , 1970, 1980, 1990’larda doğmuş ve yazarın “Ben Nesli” diye adlandırdığı gençler oluşturuyor. Yazarın kendisi de 1971 doğumlu olması nedeniyle bu neslin bir mensubu. Bu sadece ABD’yi ilgilendirir gibi dursa da, bu neslin ortak özelliklerine baktığımızda, bizim nesillerimizle örtüşen çok yönlerinin olduğunu görüyoruz.

Bu nesilde görülen ve narsisizme kadar varan “bencillik” , insanı yer yer bunaltan bir özgüvenle kendinin çok özel olduğuna inanmak, çok yüksek beklentilerle olmayacak hayallerin peşinde koşmak, bunu yaparken de en ufak bir tökezlemede her şeyden vazgeçmek… Bizim yeni nesillerimiz için de geçerli.

Bu neslin “çocuklarına tapan büyükleri” var. Onlara aşıladıkları kibirle, onların, kendilerine “en mükemmel nesil” ve “gelmiş geçmiş en iyi çocuklar” olduklarına inanmalarını sağladılar. Bu nesil bir dünya savaşı yaşamadı. Buna karşın askere gitmemek için bin bir bahane üretmek, olabildiğince “mahalle baskısından uzakta olmak”, “kimseyi takmamak” gibi genel ve özel tavırlar geliştirilmiş bir hayatı yaşamayı tercih etti.

Hiç kimsenin farklı gözükmek istemediği 1950’lerin nesli ile Ben neslini kıyaslarsak çok belirgin farklar görürüz: İstediğini yapmak, toplum kurallarını aşma cesareti, dans partileri, başkalarını yok saymak, dünyanın kendi etrafında döndüğünü kabul etmek, alabildiğine özgürlük ve açık fikirlilik, kimseyi umursamadan dilediğince giyinebilmek, değerleri sürekli sorgulamak, siyasete katılma konusunda eksiklik…

Bu kuşak için “Öz Saygı” her şeyden önce gelir. Her şey Öz Saygı kavramını izlemek durumundadır. Bunun sonucunda da haddinden fazla beslenen bir “ben”le azmanlaşmış bir “bencillik”, narsisizmi doğurmuştur. Başarı, bu Öz Saygı kavramının gölgesinde kalarak, yeterince dallanıp budaklanamamıştır. Öğrencilerden bir şeyler öğrenmeleri beklenmemektedir. Tek beklenti onların “kendilerini iyi hissetmeleridir.” Böyle bir bakışla da okullar, çocukların kendilerini dış dünyadan soyutlayacakları ve kendilerini entelektüel açıdan olmasa da duygusal yönden besleyecekleri yerler olmalıdır. “Ancak her hangi bir çocuk, hiçbir şey yapmadan kendini mükemmel bulacaksa neden bir şey yapsın ki? Temeli olmayan öz saygı çalışkanlığı değil, tembelliği teşvik etmektedir.”

Bu Öz Saygı kavramı etrafında, ışığın cazibesine kapılmış pervaneler gibi dönen anne-babalar, bu ışığın kaynağı alev tarafından yakılmakta olduklarını fark ettiklerinde artık çok geç olmuştur. Çocukları tarafından çeşitli vesilelerle “deli” veya “özürlü” olarak hakarete uğradıklarında bile, onların ruh sağlıklarına zarar vereceklerini düşündüklerinden, bu çocukları terbiye etmemişlerdir.

Peki, sizce böyle yetiştirilmiş bir neslin sonu ne olmuştur? Yazar Jean M. Twenge’in araştırmaları bizi depresyon ve yalnızlıkla baş başa kalan bir nesle götürmektedir? Bu neslin çağı “endişe çağı”, bu nesil de “gergin bir nesil”dir.

Kitabın bize anlattığı, bol örnekle incelediği nesil, bizde de var. Bu nesli yok sayamayız. Onlara yardım etmek, onları tanımakla başlar. Tanımak için de okumak ve gözlem yapmak gerekiyor. Endişe çağının bu gergin nesline yardım için anne-babalar, öğretmenler, başka eğitici ve öğreticiler olarak böyle bir eseri okumakla işe başlamamız gerektiğine inanıyorum.

Bence asıl sorun, dünyanın en mükemmel insanı olduğumuzu düşünmemizdir, endişelerimizin olması değil…

indigodergisi.com

Allah ve Zaman

Bugüne kadar bir çok islami forumda, tartışmada karşıma çıkan “Zaman” ın “Allah” tarafından yaratılmış bir şey olduğuna yönelik bir anlayış. Bu inancın kaynağının ne olduğunu bilmiyorum. Kuran’da böyle bir ayete rastlamadım. Zamanı, Allah’ın yarattığına değilde, Allah katındaki zamandan bahseder. Ve bunun dünya zamanı ile farklı oluşundan.

Şimdi Zaman’ı Allah’ın yarattığını düşünen müslüman arkadaşlarımıza soruyorum. Bu inancınızın temeli nedir? Ve birde bu konuda ki açıklamanız nedir?

Yani bildiğiniz gibi zaman, öncelik sonralık ilişkisidir. Oluşan olayları önce-sonra diye sıraya dizersiniz ve zaman anlayışımız doğar. Bir şeyin yaratılmadığı an ve yaratıldığı an diye iki kısma ayırırsak yaratımı. Zaman yaratılmadan öncesi ile, yaratıldıktan sonrası arasındaki ilişkiyi nasıl açıklarsınız?

Belki kafama takılan soruyu daha iyi açıklayabilmek için zaman çizelgesine ihtiyaç duyuyorum.

<———–Z.Ö————–Z—————Z.S.————->

Yani görünen o ki, zamanın yaratıldığı andan öncesini de ayıra bildiğimize göre zaman orada da var. Daha karıştırırsak konuyu, Allah önceyi, sonradan öncemi yaratmıştır, sonradan sonra mı?