Yeniden Kar Yağarken…

Pencereden bakıyorum. Birbiri üzerine düşen kar tanelerini izliyorum. Anneannemin hediye ettiği bir oyuncak geliyor aklıma. Hani şu alt üst ettiğinizde içinde kar taneleri görünümlü cam yüzeyi olan içi sıvı dolu masa süsü. Hatta bazılarında bir kız bir erkek figürü de vardır, el ele tutuşan.

Garip bir yalnızlık hissi kaplıyor içimi. Birbirleriyle adeta sevişen, oynaşan karlar ve tek başına ben. Hüzünlü bir tablodaki durgun dere misali akamıyorum. Burnumu cama yaslayıp, sessizce ve sakin, sakin sadece izliyorum etrafı. İçimden yalvarıyorum lütfen, lütfen gidin geri gidin akmayın gözyaşlarım. Hiç oralı değiller. İki inci tanesi başı çekip diğerlerine de “gelin” diyor “burası oldukça müsait, haydi gelin, az sonra hıçkırıklarda bize eşlik edecek”…

Hatıralar neden uslu durmaz, duramaz ? Oysaki, onlara sıkı sıkı tembih de etmiştim yaramazlık yapmayın diye. Ahh bu zamane duygular işte…
Nerde o eski günler dedirtiyor insana. Bir ses şöyleki; tınısı hala kulaklarımı çınlatan tizlikte duyuyorum. Tıkıyorum kulaklarımı duymamak ve hatırlamamak adına… Nafile ! Bir yolunu bulup sıvışıyor aradan beynime giriyor yeniden.

“Sen hayatsın, hatta hayatımın anlamısın” diyor… Ama benim bu sesi duymamam gerekiyor!

Nereye sürükleniyorum ! İçimde olup biten bir çok şeyi bilip, bilmemezlikten gelmek ! En az zarar veren düşümün içine sığınmak istiyorum… Yapabildiğim ve elimden gelebilen sadece bu… Ahh çaresizlik içinde kıvranmak, bir çözüm bulamamak ve o çözümsüzlüğe mahkum olmak nasıl zor bilemezsiniz…

Bir küçüçük zaman aralığı insanı alır bu kadar uzağa götürebilir mi? Neyseki kar yağışı azaldı. Duygularımın kar yağışının hızına endeksli olmasını aklım bir türlü almıyor. Kendi kendime gülmeye başlıyorum, beni gören “ne var, ne oldu ?” dercesine afallamış vaziyette suratıma bakıyor anlamsızca.

“Siz işinize bakın” diyorum. “Nereden bileceksiniz benim niye güldüğümü. Gözlerim yaşardı gülmekten…”

Açıklanması garip, lakin durum bundan ibaret. Şimdilik yalnızlık senfonisi bitti. Ama tekrar kar yağacak. Tekrar birbirleriyle sevişecekler… Yeniden bu rüyayı görmemek adına uyanıyorum…

Sonunda herşeyden vazgeçip bir müzik açıyorum… Hayran olduğum bir grup ve şarkısı. Son sesle dinliyorum…

R.E.M “Losing my religion”

Ayşe’den…

Bektashism

Bektashism

Somewhat distinct from but quite similar to Anatolian Alevism is a religious order or sect (tarikat) called the Bektashis, named after Haji Bektash (Hünkâr Hacı Bektaş Veli ), who lived in the 13th century. There have historically been two groups of Bektashis. One, called the Çelebis, claimed that they were direct physical descendants of Haji Bektash ( bel evladı ). A larger group of Bektashis, called the Dedes or Dedebabas, claimed that Haji Bektash had no natural sons but only had spiritual disciples ( yol evladı ). Bektashis are found throughout Anatolia and the Balkans, particularly in Albania.

It has been commonly explained that a person only becomes an Alevi by being born into an Alevi family, but a person can become a Bektashi by joining the sect. In a very broad historical generalization, it has been said that Bektashis were traditionally urbanized and educated while Alevis lived in villages in the Anatolian countryside.

<span>To show that modern Alevi and Bektashi groups have much more in common than they have differences, Alevis will often talk about “Alevi-Bektashi culture” (kültür) “Alevi-Bektashi faith” (inanç), or “Alevi-Bektashi philosophy” (felsefe). Many describe the differences between the groups with these statements: “There is no difference in path, just in practices” ( Yol farkı yok, sürek farkı var ) and “The way is one, the form a thousand and one” (Yol bir, sürek bin bir).

Alevis today place great importance on Haji Bektash. They proudly display his picture in their associations and worship centers. They name associations after him. They often quote sayings attributed to him. Hundreds of  thousands of Alevis visit his tomb in Kırşehir every  August.

There is very little actual historical detail available about Haji Bektash. It is almost universally accepted that he was a Turkmen born in Horasan in Iran, trained as a mystic, moved to Anatolia, settled in what is now the town of Haji Bektash, and died around A.D. 1271. Beyond these few facts there are many stories about Haji Bektash whose truth is debated. Most of these stories show Haji Bektash as a man with supernatural wisdom and powers.

Today, Alevis love to quote sayings attributed to Haji Bektash. Here is a sample:

“Seek and find.”

Ara bul.

“Don’t forget that your enemy is also a human being.”

Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız

“Teach the women.”

Kadınları okutun

“Don’t do to anyone what you don’t want done to you.”

Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.

“Do not criticize any man or people.”

Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.

“Even if you are offended, do not offend in return.”

İncinsen de incitme.

“Take responsibility for your words, actions, and morals.

Eline diline beline sahip ol.

“Take responsibility for your own spouse, job, and nourishment.”

Eşine, işine, aşına sahip ol.

http://www.alevibektasi.org/xalevis1.htm

Jean Genet/Açık Düşman-ŞİDDET VE ZORBALIK

(…) “Şiddet ekonomik bir potansiyeldir.” Şiddet daha yukarıda yer alıyormuş gibi tanımlandığında veya betimlendiğinde, zorbalığın ne olduğunu söylemek gerekir: özgürlüğe son veren ve bunu özgür bir gerçekleştirme edimini inkar etme veya durdurma isteğinden başka sebep olmaksızın yapan teatral hareket veya hareketler. Zorbaca hareket özgür bir edimi kıran harekettir. (…) Zorunlu şiddet örneklerinin sayısız olması gibi, zorbalık olayları da sayısızdır çünkü zorbalık her zaman şiddetin karşısına çıkar. Gene, hayatın ta kendisi olan kesintisiz bir dinamiğin karşısına demek istiyorum. Zorbalık en beklenmedik biçimlere bürünür, ilk anda zorbalık olarak ortaya çıkarılamayan biçimler: düşük kiralı toplu konutların mimarisi, bürokrasi, kelimenin-gerçek ya da bilinen anlamda- yerine rakam koyma, trafikte yayaların yavaşlığına oranla hıza verilen ayrıcalık, makineyi kullanan insana göre makinenin üstünlüğü, adetlere üstün gelen yasaların düzenlenmesi, cezaların sayısal artışı, herkesin çıkarına olan bir bilgiyi engelleyen gizli tutma alışkanlığı, karakollarda tokatın yararsızlığı, polisin esmer tenlilere sen diye hitap etmesi, bahşiş karşısında dalkavukça yerlere kadar eğilme, kaz adımlarıyla yürüme, Haipong’un bombalanması, kırk milyonluk Rolls-Royce…Elbette ne kadar sayıp döksek, zorbalığın büründüğü ve kendini onlar aracılığıyla dayattığı çok çeşitli görünümleri andıran olayları tüketemeyiz. Ve devrimci şiddetin sürdürdüğü hayatın tüm o kendiliğinden şiddeti, örgütlü zorbalığı mat etmeye ancak yetecektir (j. Genet, Açık Düşman, Metis Yay.1994, syf:76-77/exlibrisMarsseh)

Marsseh: Bugün zihnimin gürültüsüne tezat sakin sessiz okumamı bu sayfalar uzun süre düşünmeme neden olacak şekilde böldü..Bir adam hırsız, Fransız edebiyatının lanetli yazarı, Hizmetçiler, Balkon gibi müthiş oyunların yazarı günlerdir süren 68 ruhu mu , yeni bir 68 mi tartışmasından, son olan olaylarda polisin kontrolsüz ve orantısız güç uygulamalarından, iktidar erkinin zorbalığına kadar şiddeti bir kez daha düşünmeme yardımcı oldu. Genet bu makaleyi 1977’de Le Monde’a ilk sayfadan yayınlanmak üzere gönderdiğinde Fransa oldukça karışmış. Ve yine aynı makalede Genet; polisin görevleri ve Özgürlükler Ülkesi(!) Amerika ve zorbalığı hakkında Ulrike’nin sözlerine yer vermiş. izninizle onu da alıntılamak istiyor ve her türlü şiddet içermeyen (kendiliğindenlik ve muhalefet içeren) özgürlük eylemine yöneltilen şiddeti, bu şiddeti haklı çıkarmaya çalışan zorbalığın kapital ve didaktik duruş ve söylemini kınıyorum.

(…) Polisler, psikoljik savaş taktikleriyle, gerilla eyleminin ayakları üzerine oturttuğu olayları tersine çevirmeye çalışıyorlar. Şöyle ki devlete tabi olan halk değildir, devlet halka tabidir; çokuluslu hisse senedi ortaklığına dayalı şirketlere ve onların fabrikalarına ihtiyacı olan halk değildir, halka ihtiyacı olan o pislik kapitalislerdir; polisin amacı halkı suçlulardan korumak değil, emperyalist sömürücülerin düzenini halktan korumaktır, halkın adalete değil, adaletin halka ihtiyacı vardır; bizim burada Amerikan birliklerinin ve tesislerinin varlıklarına ihtiyacımız yok, Amerikan emperyalizminin bize ihtiyacı var. Kişiselleştirme ve psikolojileştirme yoluyla, kendi oldukları şeyi bizim üzerimize yansıtıyorlar: Kapitalizm antropolojisinin kalıpları, maskelerinin, yargıçlarının, savcılarının, gardiyanlarının, faşistlerinin gerçekliği: Kendi yabancılaşması içinde kendinden memnun, sırf başkalarına işkence ederek, ezerek, sömürerek yaşayan, varoluşunun temeli mesleki başarı, terfi, diresek oyunları, başkalarından yararlanma olan; Üçüncü Dünya’daki ve buradaki birkaç milyar insanın yoksulluğundan, sömürülmesinden, açlığından ve sefaletinden zevk alan bir pislik (j. Genet, Açık Düşman, Metis Yay.1994, syf:80-81/exlibrisMarsseh)

Marsseh: Genet; The Black Panter Party, Amerikalı siyahlar, Filistinliler, Kızıl ordu fraksiyonu gibi oluşumların ya da grupların yanında yer almıştır. Şimdi bize okyanus aşırı demokrasi havariliğine soyunan Amerikanın neredeyse 1970lerin sonuna kadar ırkçı faaliyetler içinde olduğu, siyahlara yöneltilen suçlamalar ve yapılan duruşmaların kayıtları, tartışmaları belgelerle mevcuttur… Yine bize her fırsatta özgürleşme adı ve talebiyle “muhteşem amerika” örneğini sunanların kara panterlere yönelik yürütülen ırkçı saldırıları belki duruşma örnekleri ile okuması iyi olabilir….neyse ya….yaz yaz..sıkıntım bir gr. hafiflemedi..parmaklarım ağrıdı…okumak lazım….

Uroboros (Ouroboros) Nedir?

Bu sembol, bir yuvarlak bütünlük ve devamlılık oluşturacak biçimde kendi kuyruğunu ısıran ejderha ya da yılan şeklinde resimlenir.
Yaşamın ve zamanın sürekliliğini temsil eder.

İ.Ö 2. yüzyıla ait CodexMarcianus’ta “herşey olan birlik” olarak tanımlanır.
Yerin ve göğün, doğanın ve tinin henüz ayrışmadığı, bilinç öncesi döneme ait, herşeyin içinde yüzdüğü; hem boğucu, hem doğurgan, kaotik bir bütünlüktür.
Dişil ve eril öğeler iç içedir.(Cirlot)
Henüz tarihin başlaması için gerekli olan benlik bilincini içinde tuttuğundan, uroboros benlik öncesini/tarihini canlandıran bir semboldür(Neumann)

Antik Haritalarda, bilinen coğrafyanın şekilleri, merkezden uzaklaştıkça bulanıklaşır; en dışta kalan bilinmeyen, kuyruğunu ısıran yılan, yani uroboros olarak resmedilirdi.
Ruhsal düzlemde bilinmeyen, ancak varlığı hissedilen bilinçdışının sembolüdür. Simyada “primma Materia”, yani evrenin (henüz işlenmemiş) temel maddesidir.(von Franz)

Not: Oyun kuramında “Oyun Hamuru” olarak isimlendirdiğim kavram.