NECRONOMICON – DELİ ARAP’IN TAIKLIĞI (III) son

Üç oyulmuş sembolden birincisi, Yıldızların ötesinden gelen bizim Irkımızın sembolüdür ve Kıdemli Tanrıların temsilcisi olan katibin bana öğrettiği dilde ARRA olarak adlandırılır. Kadim Babil şehri dilinde ise UR denirdi. Bu, Kıdemli Tanrılar ile yapılan anlaşmanın mührüdür, bunu verenler, gördüklerinde bizi asla unutmazlar. Bunun için yemin etmişlerdir.

Gökyüzünün Ruhu, Hatırla!

İkincisi Kıdemli Tanrıların işaretidir, ve uygun kelime ve şekillerle kullanıldığında Kıdemli Tanrıların Gücünü çağırmanın anahtarıdır. Onun bir adı var, ve buna AGGA denir.

Üçüncü işaret Gözcü’nün mührüdür. BANDAR olarak adlandırılır. Gözcüler Kıdemli Tanrılar tarafından gönderilmiş bir ırktır. Uygun ritüeller ve kurbanlar yerine getirildiğinde birileri uyuduğunda nöbet tutar, aksi halde, çağrıldığında, kişinin aleyhinde davranır ve ona saldırır.

Bu damganın etkili olabilmesi için taşa kazınması toprağa konması gerekir. Veya, bir sunak taşına konması gerekir. Yada, Dua Taşına çakılmalıdır. Veya, metal bir Tanrı veya Tanrıçanın üstüne kazınıp, hürmet etmeyenlerin görmeyeceği şekilde boyunda taşınmalıdır. Bu üç işaretten, ARRA ve AGGA tek başlarına ve ayrı olarak kullanılabilirler. Ancak BANDAR, kesinlikle tek başına kullanılmamalıdır, yalnızca bir veya diğer ikisi ile birlikte kullanılabilir, Kıdemli Tanrılar ve Irkımız ile yapılan Anlaşmanın yemini Gözcü’ye hatırlatılması gerekir, aksi takdirde, Kıdemli Tanrılar insanların gözyaşları ve kadınların feryatları üzerine yardıma gelene kadar, sana saldırır, katleder ve şehrini harap eder.

Ateşin küllerinden alınan ve ay’ın ışığına maruz kalan metal tılsım, Dış Dünyaya açılan Geçitten gelecek herhangi bir şeye karşı güçlü bir mühürdür, onu gören senden geri çekilecektir.

YALNIZ YÜZEYİ AY IŞIĞINA MARUZ KALIRSA KORUMA SAĞLAR

Bunun için, bulutlu veya ayın karanlık olduğu günlerde, engeli kırıp Kadim Diyarlardan gelen iblislere, veya onların dünyadaki hizmetçilerine karşı koruması daha azdır. Bu durumlarda, ay ışığının dünya üzerine tekrar parlamasına kadar baş vurulacak başka bir şey yoktur, ay Zonei bölgesinin en kıdemlisidir, ve bizim anlaşmanın yıldız sembolüdür. NANNA, Tanrıların Babası, Hatırla!

Bundan dolayı, tılsımın dolunayda saf gümüş üstüne kazınması gerekir, kazıma işlemi yapılırken ay’ın yapılan işin üstünde parlaması gerekir, ve ay büyüsünün öz’ü ile bu kitapta emredilen ritüeller uygulanmalıdır. Ve tılsım hiçbir zaman Güneş ışığını görmemelidir, çünkü o zaman UDU olarak adlandırılan SAMMASH kıskançlığından mührü gücünden mahrum bırakacaktır. Bu durumda, tılsıma kafur banyosu yapılmalı ve büyü ile ritüeller bir kez daha tekrarlanmalıdır. Fakat, en doğrusu yeni bir tılsımın kazınmasıdır.

Yaşamımın acısı içinde sana verdiğim bu sırları hürmet etmeyenlere, sürgün edilenlere veya Kadim Yılana tapanlara ifşa etmemem, ve bu konuda her zaman sessiz kalarak, yalnızca senin kendi kalbinde saklaman gerekir.

Huzur içinde ol!

Bundan böyle, MASSHU dağındaki o kaçınılmaz geceden sonra, şehirlerden uzaklaşarak bana verilen gizli bilgi anahtarının peşinde koştum. Bu acılı ve yalnız bir yolculuktu, ne bir eş bulacak zamanım ne de burası evim veya köyüm diyebileceğim bir yerim olmadı, çoğu kez mağaralarda ve çöllerde olmak üzere birçok şehirde hayatımı sürdürdüm, tüccarlarla pazarlık eden ve onların haber ve adetlerini bilmesi gereken bir seyyah olarak birçok lisanı da öğrendim. Pazarlıklarımı gezdiğim bu şehirlerde bulunan Güç’lerle yaptım. Çok geçmeden, daha önce bilmediğim, belki yalnızca hayal ettiğim, pek çok şeyi anladım. Gençlik arkadaşlarım beni ve ben de onları terk ettim. Ailemden ayrıldıktan yedi yıl sonra, hiç kimsenin bana açıklayamadığı nedenlerden dolayı hepsinin intihar ederek öldüklerini öğrendim; kabileleri ise bilinmeyen bir salgın hastalığın kurbanları olarak öldüler.

Bir dilenci olarak dolaştım ve bu şehirlerdeki yerel halkın yardımları ile beslendim, sıkça da sarhoşlukla suçlanarak ve hapse atılmakla tehdit edildim. Fırsat buldukça, benim de gerçek bir bilgin olduğuma bazı bilginleri ikna etmeyi becerdim ve böylece büyücülük, sihir ve simya ile ilgili olan kadim kayıtları okuma izni aldım. Büyünün insanları hasta ettiğini, veba, körlük , delilik ve hatta ölüme sebep olduğunu öğrendim. Pek çok iblis ve şeytan tanrının var olduğunu, ve Kadim Tanrılar hakkındaki eski efsaneleri öğrendim. Böylece, görüntüsü dehşete, korkuya ve bazılarına göre de sıra dışı bir ölüme dahi sebep olan, kafatasını ikiye ayıran Kılıç olarak da adlandırılan, dişi şeytan LAMMASHTA’ya karşı kendimi koruyabileceğim yeteneklerle donandım.

Zamanla, bu Kara Dünyanın Kitabında bahsedilen tüm şeytanların, iblislerin, ifritlerin ve canavarların isimlerini ve özelliklerini öğrendim. Yıldız Tanrılarının güçlerini, ihtiyaç durumunda yardıma nasıl çağrılacaklarını öğrendim. Ayrıca, ismini burada yazamadığım, Kadim Zamanlardaki Kadim Tanrıların, Kayıp Tapınağının girişini koruyan, yıldız ruhlarının ötesinde hüküm süren korkunç yaratıkları da öğrendim.

Ateş ve kılıçla, su ve hançerle, ve MASSHU’nun belirli yerlerinde yetişen bilinmeyen bir bitkinin yardımıyla tepelerde yaptığım yalnız seremoni ve ibadetlerde o kayanın önünde farkında olmadan yarattığım ateşle, bu bitki şuuruma büyük bir güç verdi ve cennete olduğu gibi cehenneme kadar olan çok büyük mesafelere seyahat ettim, Rahiplerin, Bilgeliği bulmak için semalar arasında geçişler yaptıkları seyahatlerde güvende olmalarını sağlayan tılsım ve muskalar için formüller aldım.

Fakat şimdi, seyahatlerimden bin bir aylar sonra, Maskim topuklarımı cimcikledi, Rabishu saçlarımdan çekti, Lammashta ürkütücü dişlerini gösterdi, AZAG-THOTH körleşmiş bir neşeyle tahtında, KUTULU başını kaldırıp öbür dünyadan, Abyss’ten bakarak, gözlerini üstüme dikti; bu nedenle gerçekten acele ile yazdım bunu, gerçi bazı törenlerde veya formüllerde ya da kurbanlarda hata yaptığım belli oldu, şimdilik ERSHKIGAL’in bütün ordusu bekliyor, hayal kuruyor, benim gidişime memnuniyetini belirtiyor. Rahip ABDUL BEN-MARTU gibi Kudüs’te yok olmadan (Tanrılar onu hatırlıyor ve bağışlıyor) Tanrılarıma yalvarıyorum. Zonei’de güç aradığımdan Kıldani Anlaşmasını bozdum ve kaderim bundan böyle yıldızlarda kayıtlı değil. Ay’a ayak bastım ve artık ay’ın benim üstümde gücü yok. Başıboş dolaşmaktan tanrıların cennette yazdığı harflerin üstünde hayatımın çizgileri silindi. Ve hatta şimdi dahi o kaçınılmaz gecede olduğu gibi dağlarda uluyan kurtları duyabiliyorum, benim ve Diğerlerinin isimlerini çağırıyorlar. Bedenim için korku içindeyim, ama daha çok ruhum için korkuyorum.

Her zaman, her boş anında hatırla, Tanrılardan seni unutmamalarını dile, çünkü onlar unutkan ve çok uzaktalar. Ateşini yüksek tepelerde ve tapınakların veya piramitlerin tepesinde yak ki seni görsünler ve hatırlasınlar.

Vermiş olduğum her bir formülü kopyalamayı her zaman hatırla, değeri kaybolacağından geri çevrilmesin diye, onun üstünde, ne bir satırında nede bir noktasında bir kıl kadar dahi bir değişiklik yapma, veya daha da kötüsü; o durumda GANZIR Geçidi çökmüş bir yıldız, Ölüm Geçidi, Gölgelerin ve Kabukların Geçidi olur. Yazılı olan büyülü sözleri burada emredilen eda ile ezberden oku. Ritüelleri hatasız uygula, ve münasip yer ve zamanlarda kurbanlarını sun.

Tanrılar sana karşı her zaman bağışlayıcı olsun!

MASKIM’in çenesinden kurtulmalı ve Kadim Tanrıların gücünü alt etmelisin.

VE KADİM TANRILAR DÜNYADA BİR KEZ DAHA
HÜKÜM SÜRMEYE BAŞLAMADAN ÖNCE
TANRILAR SANA ÖLÜMÜ NASİP ETSİN.

… bu bölümün sonu …

Türkiye, İran’a benziyor mu?

” Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
Şah”ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım .
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan
milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek,
kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak , işkence
yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah”ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran”ı terk etti. Ardından
İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran”da yapıldı. Sansür, yasak
yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, “Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler” diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp,
adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı
cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; “Üç beş sapsızın işi” dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip
filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık.
“Ufak tefek şeylerin” toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık
yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan
yana yüzemeyecekleri ; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları;
birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya
başlandı.
“Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur” denilerek
kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu
yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana
geçmesini istemiyorduk! “Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme
karşı verilmelidir” diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana
çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen
mücadeleyi baltalamamalıyd ı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin
kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak” “Eylem
Birliği” gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki
ahlaksızlıklard ır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar
terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe
veriliyordu.
Şiraz”da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört
kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran”da da gerçekleşiyor, üç fahişe
ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın
spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik
yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor
galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru
olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliy ordu. Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18″den 13″e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası,
mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın
çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs.
koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar
kendi küçük çevrelerinde “hamilelik tatilinin uzatılması”, “eşit işe
eşit ücret” gibi talepleri tartışıyorlardı .
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz “ana çelişki” üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris”te komünistler de dahil olmak üzere her
görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten
bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı
ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi ; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlar dı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti”ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65″inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: “İslam”a evet mi, hayır mı diyorsunuz?”
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan
cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır;
özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı
çıkalım?”
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke
yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine
geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler.
Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim
sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal “Ayendegan” Gazetesi”ni
kapattırdılar. Sıra sonra “Keyhan” Gazetesi”ne geldi; muhalif
yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı
çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe
arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
Örtünmek moda oldu!
Tüm bunlara “gelip geçici bir fırtına” diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerde n sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.
Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand”ın “İran” kitabından derlenmiştir.)
Türkiye”nin İran benzerliği çok şaşırtıcı
ÖNCE bir tespit yapalım:
Diyorlar ki, “Türkiye, İran”a benzemez!”
Yanılıyorlar.
Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere”nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.
İki ülke de tarım ülkesiydi.
20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920″lerde yeni liderleriyle yönetildi:
İran”da subay Rıza Han (Pehlevi), “ormancılar ayaklanmasını” bastırıp yönetimi devirerek kendini “Şah” ilan etti.
Türkiye”nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk”tü.
Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda,
modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini
eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar.
Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.
Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az
olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.
İran 1940″ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.
İran”da 1951″de, Türkiye”de 1960″ta “milliyetçi/ulusalcı solcu” askerler darbe yaptı.
İran”da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, İran”daki darbeci Musaddık”ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza
Pehlevi”yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961″de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.
1960″lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD “abi” rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

YEŞİL KUŞAK PROJESİ
Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970″li yılların son dönemini bir hatırlayalım.
Sovyetler Birliği, Afganistan”a girmişti.
ABD”nin kontrolündeki Şah, İran”ı terk etmişti. Türkiye”de büyük bir sol dalga vardı.
Soğuk Savaş döneminde siz ABD”nin yerinde olsanız ne yaparsınız?
İran”da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.
Türkiye”de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.
ABD, Şah”tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran”da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.
Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, “Amerika ve İngiltere
yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk
etmek zorunda kalmazdım” diye açıklama yaptı.
ABD, Sovyetler Birliği”ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.
Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.
Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat
Başbakan Bahtiyar “İslam Cumhuriyeti”ne izin vermeyeceğim” diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar”ı destekliyordu.
Bahtiyar, ABD ve İngiltere”ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.
Sonunda Humeyni, Tahran”a geldi. Yerleştiği “Refah Okulu”nda,
liberal-İslamcı Mehdi Bazargan”ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD
ve Avrupa bu “ılımlı İslamcı” atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.
Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.
Askerler bu kez Beni Sadr”ın imdadına yetiştiler; darbe
yapabilecekleri ni söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak
zorunda kaldı.
Mollalar iktidara yerleşti. “Ilımlı İslam” istemiyorlardı!

DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı
görülmemişti. Sadece 1963″te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk
protesto eylemini gerçekleştirmiş lerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye”ye
sürgüne gönderilmişti.
Durum aslında bizim Nakşibendiler”e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse…
Türkiye”deki İslami hareketler ile İran”daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?
Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:
Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini,
ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu
Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun
sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik
unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.
Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı
ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat
birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş
mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu
artık.
Şimdi tekrar başa dönüp soralım:
Türkiye, İran”a benziyor mu?
“

KIRTAS HADİSESİ

kırtas şu bizim kırtasiyenin geldiği kök… Hz Muhammed ölüm döşeğinde kağıt kalem ister. Size bir şeyler yazacağım ki benden sonra yoldan sapılmasın, der. Hz Ömer kağıt kalem verilmesini engeller, ölüm döşeğindedir, sayıklamaktadır, sözleri geçersizdir, der…
Hz Aişe’nin anlatımı ile bunlar tarihe geçer…

YARATICI’NIN ELÇİSİ OLAN BİR PEYGAMBERİN sözlerini sayıklama içine sığdırmak nasıl bir şeydir? Sitenin islam tarihi konusunda bilgili üyeleri bu konuda bilgilerini aktarabilir mi?

Tensegrity uygulama çalışması

Sık sık bana bu konuda bilgi soran mesajlar geliyor. Aşağıdaki çalışmayı bu sebeple duyurmak istiyorum. Sıfırdan başlamak için harika bir fırsat.

Tensegrity Nedir ve Grup Çalışması Hakkında Bilgilendirme]

Tensegrity, eski çağ Meksika şamanları tarafından ortaya çıkarılan bir takım sihirli beden hareketleridir. Bu alıştırmalara sihirli denmelerinin nedeni, onların benlik üzerinde arzulanan sonuçlara yol açmalarındaki etkililikleridir.

Canlı varlıkların yaptıkları her şey ve başlarına gelen her şey, onların enerji ya da kişisel erk düzeyine bağlıdır.

Gündelik yaşamdaki bütün girişimlerimiz için enerjiye gereksiniriz. Kendimizde gerçekleştirmek istediğimiz bir değişim-dönüşüm çabası başarısızlıkla sonuçlanıyorsa bunun tek nedeni, bunun için gereken enerjiye sahip olmamamızdır. İşin daha da tuhaf yanı şudur ki, aslında gerek duyduğumuz bu enerjiye sahibizdir, ancak bu enerji bizim için ulaşılamazdır. Bu enerjiler , doğduğumuz andan itibaren almış olduğumuz yoğun toplumsal eğitim nedeniyle edinmiş olduğumuz alışkanlıklar ve rutinlerin sürdürülebilmesi için kullanılmaktadırlar. Şamanların bakış açısından bakıldığında bizim istediğimiz zaman ve şekilde kullanamadığımız enerjiye sahip olmamız, o enerjiye sahip olmamamızla aynı şeydir. Bu tıpkı kapağını açacak gerekli donanıma sahip olmadığımız için kullanamadığımız bir tanker suyla çölde kalmaya benzer. Orada bir tanker dolusu su vardır ama susuzluktan ölüyoruzdur. Tensegrity’nin onu uygulayanlar üzerindeki direkt etkisi, enerjiyi yeniden yönlendirerek uygulayıcılar için onu erişilebilir hale getirmesidir. Böylelikle uygulayıcılar, süreç içerisinde enerjisel olarak kapasitelerinin tamamını kullanabilme şansına sahip olurlar.

Aşagıda, Castaneda’nın sihirli geçişler hakkında Don Juan’a yönelttiği sorulara aldığı bazı yanıtları okuyabilirsiniz: …

“Neden eski şamanların geçişlerine sihirli geçişler deniyor?” diye sordum ona bir keresinde. “Sadece denmekle kalmıyor,” dedi Don Juan, “onlar gerçekten sihirli! Sıradan açıklamalarla anlatılamayacak bir etki yaratıyorlar. Bu hareketler fiziksel alıştırmalar ya da salt belirli bedensel duruşlar değil; onlar arzulanan benlik durumuna erişmek için gerçek girişimler.” … “Ama fiziksel hareketler olarak kabul edilebilirler mi, hiçbir zaman öyle kullanılmamış olsalar da? diye sordum. “Onları dilediğin biçimde uygulayabilirsin,” diye yanıtladı don Juan. “Sihirli geçişler farkındalığı arttırır, onları nasıl kabul edersen et. Akıllıca olan, onları oldukları gibi ele almaktır: uygulandıklarında, uygulayıcılarını toplumsallık maskesini düşürmeye yönelten sihirli geçişler olarak.” “Toplumsallık maskesi nedir?” diye sordum. “Hepimizin savunup uğrunda öldüğü cila,” dedi. “Dünyada edindiğimiz cila. Tüm potansiyelimize erişmekten bizi alıkoyan şey. Bizi ölümsüz olduğumuza inandıran şey. Binlerce büyücünün niyeti, bu hareketlerin içine nüfuz ediyor. Onları uygulamak, gelişigüzel bi biçimde de olsa, zihni durdurur.”


Carlos Castaneda, Tensegrity hareketlerini doğrudan iligili oldukları konu başlıkları altında toplamıştır. Biz de bu çalışmada ilk ay boyunca niyeti hazırlama dizisini, ikinci ay ise Westwood dizisini, yani kararlar merkezi, rüya görme, içsel sessizlik ve özetleme ile ilgili hareket serilerini birlikte yapacağız. Daha sonra diğer serilere geçebiliriz. Ayrıca çalışmalarımız sırasında her hafta Toltek bilgeliği ve savaşçının yolu ile ilgili ilginç konulara deyineceğimiz yarım saatlik bölümlerimiz olacak.


İlk grup için pazar gününü düşünüyoruz.

İlgilenen arkadaşlar bana telefon ya da maille dönüş yaparlarsa sevinirim.

Berrin 0532 485 98 62

[email protected]

SESİNİZE VE GÜNEŞİNİZE SAHİP ÇIKIN !

SDP (Sosyalist Demokrasi Partisi) ve TÖP (Toplumsal Özgürlük Platformu) üyesi olarak gözaltına alınan 15 kişiden 13’ü tutuklandı. Tutuklananlar yönetici kadrolardan ve biri SDP genel başkanı Rıdvan TURAN…

Tutuklamaların ardından SDP Adana il binası da bombalandı.

Galeri baskını ile eş zamanlı gelişen bu olaylar, hükümetin uzun vadede neler yapabileceğini gösteren gelişmeler. Galeri baskını belki de kendiliğinden gelişen bir olaydı ama bu saldırılar kendiliğinden değildir!…

Erken başladılar… Gökgörmediğin bir diktatörü olmuş, tutmuş muhalefetin başını yolmuş… Ticarette erken kalkan kazanabilir belki, ama siyasette erken kalkan için aynı sonuç doğmaz. Ama bu durum, niyetlerin açığa çıkması bakımından iyidir, muhalif güçlerin lehinedir.

SDP gibi bir partiyi ve yöneticilerini Ergenokon davasına iliştirmeye çalışıyorlar. Bu ellerindeki gücü hoyratça kullanma ve toplumu aptal yerine koyma ve hiçe sayma değilse, siyasi beceriksizliktir. Beceriksiz olduklarını düşünmüyorum. Bence pervasızlaşıyorlar. Yalan ve iftra ile insanlara suç atıyorlar, kendilerine muhalefet etme becerisi gösterebilecek her türlü unsuru yok etme çabasındalar.

Referandum oylaması sonrasında çıkan sonuçlardan sonra, hükümetin istediği gibi at oynatacağı bir ortam doğmuştu. Ancak bu denli erken saldıracaklarını beklemiyordum. Seçimlere değin referandum diyetini ödeyen ve halka bazı “ilaçlı şekerlemeler” sunan bir hükümet tablosu bekliyordum. Yoksa seçim süreci tehlikeye girer diye düşünüyordum. Ancak bu insanlar devlet içerisinde yeterli erke; iktidara ulaşırlarsa neden seçimleri rafa kaldırmasınlar ki? Neden seçim yapsınlar ki? Her yönüyle gelişmeler takip edilmelidir!

Ergenekon davasıyla başlayan süreç, 1970’de “Marmara Gemisinin Yakılması” ya da Almanya’da Reichstag Yangını Davası gibi bir sürece dönüşmüştür. Egenekon büyük bir çukura dönüşmüştür, tüm muhalif unsurların bu çukura gömülmesi planlanmaktadır. Ama bu çukur hükümeti de içine alacak denli geniş ve derindir! Bir sosyalistlerden, bir ordudan, bir kemalistlerden, sürekli birbirine zıt, siyasi olarak birbirini desteklemeyen, birbirinin yanında olmayan ama mutlak olarak hükümete muhalif olan unsurlara saldırmakta ve onları teker teker yok etmekte.
Sevgili Dimitrof’u anarak:
Bu ülkenin tüm aydınları, oturup “Faşizme Karşı Birleşik Cephenin” katılanlarını ve alanlarını belirlemek zorundadır. Ancak şu anki durum “Faşizme Karşı Dağınık Cephe” bile değildir! Hızla ittifaklar ve müttefikler belirlenmeli ve her düzeyde “en sert yanıt” verilmelidir!… İki şeyden çok korkarlar: 1- İnsan sesinden, 2- Gün ışığından. 3’üncüsünü vakti gelince söyleyeceğim!

Sesinize ve Güneşinize sahip çıkın!…