Gölge

Doğurmak ne kadar zor olabilirdi ki! Dağda bayırda köyde tüm zamanlarda doğuruyordu kadınlar.
Sırf bu küçümseyiş nedeniyle ölüyordum.
Anladım ki sağ kalanları gördüğümden yanılmışım!

Genellemeleri çok severdim, şimdi de severim. O zamanlar yegane seçenek sanırdım düzen kurmak için, şimdi hala tek pespaye seçenek.
Genellemelere girmeyip kaybolanlar, iyi ki varsınız,  sizler sayesinde yıkılıyor gerçek.

Böylece şu pespaye seçenekten almış oluyoruz tüm kayıpların  hıncını.
Gölgeye bakmadıkça anlam bulmak zor,   kör ediyor ışık insanı.

Kaos olursa, ne olur?

Kaos çıksın istiyorum. Tüm bu kabul edilmişlikler, tüm bu düzen dağılsın. Bu alışkanlıklar/alıştıklarımız gitsin.
Okuduğum okulları düşünüyorum, ders kitaplarımı elime alıyorum. Ve duvarımda çerçeveli (babam yaptırmıştı) bir diploma olmasına rağmen, kendime esasen ne öğrenmiş olduğumu soruyorum. Bana takdir edilen bu belgeciğe gülmeden edemiyorum. Çektiğim kopyalar, ezberlediğim paragraflar geliyor aklıma. Hakikaten artık rutine giren edimlerim bile sorgulamamı törpüleyemiyor. Esasen ben ne öğrendim; düzene uyumlu bir insan olmaktan başka. Ta ki replikleri karıştırmaya, sıkılmaya, bozulmaya başlayınca kadar. Benden önce oynanmaya başlamış bu oyunu bozmak istiyorum. Bu düzen dedikleri sistemi, bu kendimizi bir şey sandıran belgeleri dağıtasım, yakasım geliyor. Ya yönetmen beni kovacak, ya bu film beni kusacak. Evet, bir gün diyelim, zaman öyle bir zaman ki kaos gelmiş. Doğru denilmiş, öğretilmiş bilgilerden sıyrılmış sadece deneyimlerimizle karar verir halde yaşıyoruz diyelim.
Ne olur?

Gri…

Tüm renkleri hızlıca birbirine karıştır, beyazı elde edersin.

Yani ışığı, yani sevgiyi.

Işığı, ışığın yokluğu ile hızla karıştır, Griyi elde edersin.

Gri belki de metaldir, eski kültürümüzde “demirci” olan, şamanları kutsayan.

Yüksüz olan ve protonla birlikte çekirdekte dönenen.

Latay nob sridu

Aşık olduğunuz, buna karşın dilini hiç bilmediğiniz ve telepati yoluyla anlaştığınız birisiyle, telepatik ilişkinin devre dışı kaldığı bir anda konuşmak zorunda olduğunuzu düşünün. Ona söylemek istediğiniz önemli birşey var, ama siz sevdiğiniz insanın dilini hiç bilmiyorsunuz. Neyse ki bir tercüman yardımınıza yetişiyor o an ve telaffuz etmeniz gereken cümleyi size fısıldıyor; “Latay nob sridu”

Bu cümle ile neyi söylemek istemiş olduğunuzu siz seçin, ama söylemek istediğiniz şeyi anadilinizde söylemek ile “Latay nob sridu” şeklinde söylemek arasında.. hangisini tercih ederdiniz diye sormayacağım, ama bu ikisi arasındaki farklılıkları tarif etmeyi denesek neler çıkar acaba karşımıza?

Konuyu biraz daha geniş bir perspektifte ve bir üst boyutta ele alırsak şöyle bir soru da eklenebilir tabi; Çevrenizdekilerle, hatta sevdiğiniz insanla anadiliniz ile değil de sonradan öğrendiğiniz ve anadiliniz kadar hakim olmadığınız bir başka dille anlaşmak zorundaysanız, ilk bakışta bu durumun getireceği pek çok dezavantajdan bahsedilebilir şüphesiz. Peki ya bizati böyle bir durumdan kaynaklanan ve kendi aralarında anadilleriyle anlaşan insanların sahip olamayacak olup sadece bizim sahip olabileceğimiz avantajlar ?


Bu arada, yabancı arkadaşlarımız için metni almancaya çevirmem böyle bir başlık altında biraz ironik kaçabilir ama olsun:))


Stellt euch vor, ihr seid verliebt in irgendjemand, mit dem ihr telepathisch miteinander kommunizieren könntet, und seine/ihre sprache ist euch total fremd. Aber irgendwann müsst ihr mit dieser person wirklich sprechen, wo diese telepathie, die zwischen euch funktoniert, nicht mehr geht, oder unterbrochen wurde. Ihr habt dieser person, die ihr liebt, etwas wichtiges zu sagen, aber wie gesagt, ihr kennt seine/ihre sprache gar nicht. Gott sei dank, kommt in diesem moment ein dolmetscher und flüstert euch den satz, der euch auf der zunge liegt, ins ohr; “Latay nob sridu”

Ihr könntet nun einfach irgendetwas auswaehlen, was ihr eigentlich zu ihr/ihm mit diesem satz sagen werden wolltet, aber zwischen diesem satz in eurer muttersprache sagen und in “Latay nob sridu” form sagen… ne ne, ich frage nicht, welches ihr benutzen würdet.. Ich frage einfach, was könnte man sagen, oder was könnte einem begegnen, wenn man versucht die unterschiede zwischen diesen beiden möglichkeiten zu erklaeren ?

Und wenn wir dieses thema noch in einer breiteren perspektive und höheren stufe betrachten, dann kann man natürlich noch eine extra frage stellen; Wenn man mit den leuten in seinem umfeld, (sogar auch mit der person, die man liebt) nicht in seiner eigenen muttersprache, sondern in einer anderen sprache, die man danach gelernt hat und derer man nicht so sprachkundig wie seiner eigenen muttersprache ist, sprechen muss, dann kann man natürlich auf den ersten blick die vielen nachteile erwaehnen, die durch diese situation kommen können. Aber.. was ist denn mit den vorteilen , die genau durch diese situation kommen ( dass man mit den leuten in einer anderen sprache sprechen muss) und den, die die anderen, die untereinander in ihrer eigenen muttersprache sprechen, nicht haben, aber nur wir haben können?

Irkçılık ve Milliyetçilik

ırkçılık: İnsanların toplumsal özelliklerini dirimbilimsel, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti.

milliyetçilik: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm.

1899’da Birleşik Devletler senatosunda şunlar söylenmişti; “Tanrı, İngilizce konuşan ve Cermen halkları binlerce yıldır boş ve değersiz bir kendini beğenmişlik için hazırlamıyor… O bizi, vahşi ve zayıf halklar üzerinde egemenlik kurabilelim diye, hükmetmekte ustalaştırdı.” Transistörü icat edenlerden biri olan B. Shockley, siyahların genetik olarak beyazlardan daha az zeki olmasından ötürü onlara eşit fırsatlar verilmemesi gerektiğini ileri sürmüştü, ki bu fikir meşhur psikolog Hans J. Eysenck tarafından da savunulmuştu. İnsan doğası, diğer hayvanların yaşam tarzlarıyla çarpıtılmış paralellikler kurulmak suretiyle, tüm toplumsal bozuklukların kaynağı ve izahı olarak görülmektedir. Sosyobiyolojinin daha kapsamlı bir iddiası, ırkçılık ve milliyetçiliğin, “akraba seçimi”nin bir ürünü olan kabileciliğin doğal uzantıları olduğudur. “Milliyetçilik ve ırkçılık” der E. O. Wilson, “basit kabileciliğin kültürel olarak doğal sonucudurlar.” Bu fikir Richard Dawkins tarafından bile ileri sürülür: “Belki de ırksal önyargılar, yakın akrabaları seçebilmek için fiziksel olarak kendine benzeyen bireyleri belirleme ve görünüşü farklı bireylere kötü davranma eğiliminin akılsızca bir genellemesidir.”

Çoğumuz ırkçılığa katılmadığı halde, hepimizin içinde ırkımızın üstün olduğuna dair tuhaf bir öğretilmişlik vardır. Bu bazen futbol maçlarında, bazen de uluslar arası bir alanda başarı sağladığımızda içimizde duyduğumuz gurur ve sevinç olarak yansır. Aslında bu sevinç ve coşku veya bazen de başarızlıkla gelen üzüntü -tam olarak olmasa bile- ırkçılığın birer görünümüdür.

Aslında merak ettiğim bu ayrımın nerede başladığı üzerine. Yani bir insanın ırkını ifade etmesi, kendi ırkının özellikleri ile övünmesi, ırkının dilini önemsemesi, ırkının kültürünü önemsemesi, ırkının geleneklerini önemsemesi ve daha bir çoğu ırkçılık mıdır?

Ayrıca milliyetçilik, ırkçılık sayılır mı veya ırkçılığın neresindedir? Bu ikisinin ayrımı nasıl bir çizgiyle belirlenmiştir. Irkçılığa giden yolda temel basamaklardan birisi midir milliyetçilik.