Erstaunliche Fotos von Insekten mit Wassertropfen

Der Hobbyphotograph Miroslaw Swietek arbeitet mit den seltsamsten Mitteln um diese phantastischen Photos zu schiessen. Dabei greift er auch mal auf Fackeln und Taschenlampen zurück, um den gewünschten Effekt zu erzielen. Zwar sind Insekten aller Art sein Motiv, doch ist es nicht ihr Lebensraum, der die Fotos so einzigartig macht, vielmehr sucht Miroslaw Swietek Insekten, die mit Wassertropfen behaftet sind. Die beste Zeit auf solche “Monster” zu treffen ist morgens in aller Frühe.
Die Bilder, die dabei entstehen sind schon als surrealistisch zu bezeichnen.

(Amatör fotografcı Miroslaw Swietek bu fantastik görüntüleri alabilmek için ilginç yollar ve araçlar kullanıyor. Bazen meşaleler bazense el feneri kullanarak istenilen efekti ve etkiyi elde etmeye çalışıyor. Gerçi böceklerin her hali onun için bir tema, ancak burdaki fotografları benzersiz yapan şey böceklerin sadece dogal yaşam ortamlarında görüntülenmiş olmaları degil, Miroslaw Swietek daha çok su damlalarıyla (çiy damlası) kaplı böcekleri aramış ve onları görüntülemiş. Böyle canavarlarla karşılaşabilmek için en iyi vakit ise sabahın çok erken saatleri tabi. Miroslaw Swietek’in bu şekilde aldığı fotograflar sürrealistik bir etki yaratıyor.)

Danke Gamaro, für deine hilfreiche Übersetzung;-)

Medya bilgi zenginliği mi sunar bilgi kirliliği mi?

Medya bilgi zenginliği mi sunar bilgi kirliliği mi?

Medya başlığı altında tartışılacak pek çok konu var. Medyanın etik sorumluluğu, sermaye-iktidar ilişkileri, ideolojik aygıt olması, sunni gündem oluşturması, şiddeti kanıksatması vb. bir sürü başlık altında ele alabiliriz bu konuyu. Ben şimdilik yukarıdaki başlıkla konuya bir giriş yapalım istedim.

Medya, olayları yorumlama tarzlarıyla toplumu yönlendirerek kamuoyuna paket gündemler sunar. Gündelik yaşamımıza atılan ve bazen bomba etkisi yaratan bu paketlerde her şeyi bulmak mümkündür; bilim, ekonomi, sanat, kültür, politika, sağlık, spor, cinsellik, magazin ve daha pek çok başlık hakkında varolan gelişmelerden haberdar eder bizi medya, ama nasıl?

Daha önce ulaşılması zor ve zahmetli olan bilgi, bugün büyük bir miktarda ve hızla zihnimize akmaktadır. Çok kanallı bilginin ilk etapta büyük bir zenginlik olduğu düşünülse de çoğu zaman kişi bilgi kirliliği içinde yolunu şaşırabilir. TV’de düşen uçakla ilgili bir haber gördüğünüzde, kanal kanal gezerseniz, yaralanan ve ölenlerin sayısı, isimleri, uçağın muhtemel düşüş sebebi vb. ile ilgili birbirini tutmayan bir sürü bilgiyle karşılaşırsınız. Henüz doğrulanmayan bilgi çığ gibi evinize akar. Kışın yaşadığımız ve yüzyılın sağlık skandalına dönüşen domuz gribi salgınını hatırlayın. Çoluk çocuk da dahil olmak üzere aşı olmak ve olmamak arasında yaşadığımız o çelişki de neydi öyle?

Peki biz gündelik yaşamımız içinde her dakika maruz kaldığımız bu bilgi bombardımanı arasında doğru bilgiye nasıl ulaşacağız? Hepimizin bildiği gibi medya, olayları ve bilgileri süzgeçten geçirir, şekillendirir, yorumlar ve daha sonra halkın tüketimine sunar. Doğruya en yakın habere ulaşmak için aynı olayı farklı medya organlarından okumak, izlemek ve farklı kaynaklarda tekrar eden bilgileri yakalamak gerekir. Ayrıca içerik ve söylem analizi yapmak da önemlidir. Haberi hangi yayın organı nasıl manşete taşımıştır? Ne kadar yer vermiştir. Olay anlatılırken neye dikkat çekilmeye çalışılmıştır? Haberi yazan, olaya dahil olan kişilere eşit mesafede durmakta mıdır? Özellikle ön plana çıkarılan ya da arka planda tutulmaya çalışan kişiler ve/veya ötekileştirilen kişiler var mıdır? Haberde yararlanılan kaynak kişinin ağzından farklı yayın organlarında hangi bilgiler verilmektedir, vb. yöntemleri kullanarak doğruya en yakın bilgiye ulaşabiliriz.

Eski ve Yeni Dünya üzerine düşün pratikleri

Eski ve yeni Dünya enerjisinden, insanlardan, çalışan sistemlerden bahsedeceğim gerçi bu zor bir iş; çünkü Dualitik ve üçlü (geçmiş-gelecek-şimdi) zaman olgusuna sahip bir lisan kullanacağım. Bu durum yazılı ifadeyi nerdeyse imkânsız kılıyor. Konuşurken de aynı lisana mahkûmuz ancak bazı avantajlarımız var; kelimeyi sarf ederken içine üflediğimiz parıltı -bunu duyabilenler için- söz konusu engeli aşmamızı sağlıyor. Yine de deneyeceğim.

Eski Dünya’da(ED) çalışan kanunlar, kabuller ve gerçekleri yadsımak adına bir çabam yok, nasıl ki Kuantum Kuramı Newton kanunlarının yanlış olduğunu göstermiyorsa, Yeni Dünya (YD) için söyleyeceklerimiz de eskisini dışlamıyor, onları içeriyor. Şimdi moda haline gelen “kapsama alanı” sözcüklerini altı yıl önce “Oyun Kuramını” yazarken sık sık kullanmıştım. İçerme/kapsama kelimelerine çok iş düşüyor, bu kelimeleri özümsemeden YD hakkında değil konuşabilmek, düşünebilmek bile mümkün değil.

Özellikle yazının icadından bu yana insan üzerinde fevkalade büyük öneme sahip olan “zihin” olgusu YD’da önemini yitiriyor; çünkü hazırlıklar tamamlandı, şimdi uygulama zamanındayız. Bu aynen sınava hazırlanmak gibiydi, yeterli süremiz vardı, gece gündüz çalıştık, öğrendik. Bazılarımız ezber yaptı, diğerleri anlamaya çalıştı. Netice itibariyle öğrencilere tavsiye edilen, sınavdan önceki gece ve sabahında artık çalışmayı bırakmak, sakinleşmek ve kendine güvenmektir. Bu sebepledir ki, dünyanın her yanında, her çeşit isim altında; ibadet, meditasyon, gevşeme, yoga, nefes gibi zihni (iç konuşmayı) devre dışı bırakacak uygulamalar hızla günlük hayatımıza girdiler.

Aslında Dünya son bikaç bin yıldır “odaklanma” diyebileceğimiz bir kavram üzerine çalışıyor ki bu işlemi eril bir aktivite olarak niteleyebiliriz. Odaklanma, bireyleşme sürecinin gerçekleştirilmesi için elzemdi.  Odaklanmanın tersi nedir diye sordum şimdi? Daha iyi bir karşılık alana kadar şimdilik buna “salıverme” diyeceğim. Odaklanılan objenin hiç önemi yoktu aslında, sanki varmış gibi kavgalar, savaşlar, zulümler yapıldı fakat aslında bu nesnelerin önemi sadece odaklanma işlevini öğrenmek için araç görevini üstlenmeleriydi bana göre. Sadece bir insanın hayatını bile ele alsak onun evrelerini incelesek, odaklanma ve salıverme işlevlerini bariz biçimde görebiliriz. Bu işlevler ne kadar da nefes alma ve vermeye benziyorlar! Bir şey dikkatimizi çektiğinde farkında olmadan nefesimizi tutarız, adeta bilinmeyen bir yerden komut gelmişçesine yaparız bunu. Kişi ister dışına, ister içine odaklansın fark etmez. Bizi odaklanmaya teşvik eden en büyük iki güç; aşk ve korkudur doğal olarak. İşte YD’ya geçerken becerilerimizi rahatça başkaları ve yeryüzü ile birleştirebilmek için “salıverme” durumunda konumlanmak işlemleri kolaylaştıracaktır. Hani iğne yapılırken ne denli salınıksanız o denli ağrısız atlatırsınız ya, aynen buna benzetiyorum.

Bir başka anlamlı ve sık kullanacağız kelime ise “evre” dir. Evreler iyi anlaşıldığında gerçekliğe, doğru ve yanlışa, iyilik ve kötülüğe takılmaz olursunuz. Bireysel, toplumsal, gezegensel ve yıldızsal olarak birbirimizden farkımız yok, her şey evrelere tabidir. “Ne oldum deme, ne olacağım de!” atasözü aslında evrelerin hayatımızdaki işlevini gayet güzel ortaya koyar fakat biz bu sözü daha çok (başkalarını da yaptığımız gibi) evreler açısından değil, ceza ve ödül açısından anlamaya yönlendirildik. Evre, bir ceza ya da ödül olarak değil fiziksel bir gereklilik, yaratımın spiral doğası gereği mevcuttur. Evreleri notalarla eşleştiren birçok öğreti mevcut, fakat şimdi buna girmeyeceğiz çünkü ne öğrendiysek öğrendik artık onları fazlaca didiklemek bize yarar sağlamaz.

YD ve  ED arasında en fazla karışıklığı akıl&zihin ve duygu&sezgi kelimeleri arasında yaşıyoruz. Öğretmenlerimiz tavsiyelerde bulunuyorlar ve biz onları uygulamaya çalıştığımızda hangisinin hangisi olduğunu belirlemekte yetersiz kalıyoruz.

Son yıllarda Yeryüzü Ana ile yakınlaşmaya çalışan girişimlerin çoğaldığını görmek sevindirici ve umut verici oluyor. Tabi hiçbir şey öyle bir anda “abra kadabra” şeklinde sihir gibi işlemiyor,  sarsılmaz niyet ve disiplin çok önemli.

Her zaman dediğim gibi (usandırdıysam affola fakat kendime hatırlatmak için yapıyorum bunu), “dinlemek” çok önemli. Bizim nesil dinlemek deyince favori şarkıları hatırlıyor 🙂 Oysa dinlemek kapsamlı bir kelime, ilginizi çeken konuya/kişiye/şeye tüm kanallarınızı açık tutmak, onunla aranızdaki olası tüm engelleri açmak, BİR olmak için kendini salıvermeyi de gerektiriyor. Görme nasıl yalnızca göz ile yapılamıyorsa, dinleme de sadece kulakla olmuyor!
Piyasadaki eğitici paketlerin birçoğu, “odaklanmak” üzerine yapılandırılmış, yanlış değil ancak eksik. Bu neye benziyor biliyor musunuz; diyelim sırılsıklam aşık oldunuz, tüm dikkatiniz onda, onunla yatıp onunla kalkıyorsunuz (fiziken olması gerekli bile değil), iyi pek güzel, pek aladır bu! Piyesin ilk sahnesinde (odaklanma) performans iyi diyelim, fakat bu üç perdelik bir oyun! İkinci perdeye geçildiğinde -ki geçilemiyor çoğu kez- “salıverme” işlemi için dinleme evresi olmalıydı. Bunun yerine gördüğüm pek çok insan “sahiplenme” denen ikame edici bir kavram içine saplanıp kalıyor. Sahiplenme içerik olarak şu demek oluyor, “aman bu muhteşem bi şey, ona sonsuza kadar sahip olmalıyım! Bunun için gereken her neyse onu planlamalıyım.” Böylece üçüncü perdeye yani “bütünleşmeye” varan nerdeyse hiç olmuyor.

Bütünleşmeye değil ama “Çocuğa” varıyor genelde bu aşklar!(Odaklanmalar) Yani bütünleşme, birleşme bir sonraki nesle erteleniyordu Eski Dünya’da(ED).

“Dinleme” konusunu akıl&zihin ve duygu&his açıklamalarından sonraya bırakıp, bütünleşememenin güncel bir örneğini vermek istiyorum.
Geçtiğimiz hafta mail kutuma rekor düzeyde aktivite haberi ve daveti geldi. Hepsi de bugün yani Cumartesi ve Pazar yapılıyor. Çoğu sokak eylemleri hatta içinde piknik planı bile var. Üstelik bu aktiviteleri düzenleyenler yazının başında bahsettiğim doğaseverlik, natürel hayat adına çalışma yapan guruplar. Ben bu davetleri okurken hem çok şaşırdım hem de haklı çıkmaktan üzüldüm hafta boyunca, çünkü bir haftadır her yerde hava tahminleri vardı cumartesi, kar, tipi, çok şiddetli fırtına diye. Allahın günü mü kalmadı? Bu nasıl dinleme, bu nasıl yeryüzü ile sevişme?!
İnsanoğlu/kızı,  işleri zorlaştırmayı hep sevdi ED’da. Ama şimdi artık bu yöntemler değişiyor. Eğer Doğa ana bugün esip gürlemek istiyorsa, biz de başımızı sokacak bir evimiz var diye sevinip, evimize gömülelim, bir durum raporu çıkarma fırsatı veriyor aslında o bize: “ne okuduk, ne yazdık, ne konuştuk, ne dinledik, neye üzüldük, neye kızdık”, bunları şöylece aklımızdan geçirelim, içimize dönelim diye yapıyor bunu.

Bunları gördükçe, “Sağır” olmamak için gece gündüz dua ediyorum, çıtırtıları, tıkırtıları duyabilmek için kendimi terbiye etmeyi en önemli görevim sayıyorum. Bizi bağrına basmış olan o sevgili anamıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

Gelelim akıl ve zihne, bunları günlük hayatta birbirlerinin yerine ikamet edercesine kullandığımızı görüyorum, hatta bir de zekâ ve mantık kelimeleri var, hepsi de oldukça belirsiz şeyler. Akıl, bana göre bir denge mekanizmasına benziyor. İnsana dair tüm veçhelerin uygun değer sağlayacak şekilde ilişki içinde olmalarını sağlıyor. Bu sebeple de varlığı en az duygular ve beden kadar kıymetli. Genelde konuşma lisanımız içinde “mantık” kelimesiyle birlikte ya da birbirlerini ikame eder şekilde kullanılmasını çok da yerinde bulmaz gibiyim. Mantık, ölçü birimleri cetveli gibi görünüyor bana. İçinde farkında bile olmadığımız sayısız ölçü değerleri var ve bence –kullanış şeklimize bakılacak olursa- akıldan çok daha ilişkili olduğu kelime zihin olmalıydı.

İnsan psişesinin tamamını iki atlı bir araba gibi görecek olursak; akıl, psişenin sürücü makamını işgal ediyor diyebiliriz. Psişeyi salimen bir yerden başka bir yere götürme ehliyeti ve sorumluluğu, aklı gerçekten de önemli bir unsur haline getiriyor. Peki akıl bu sorumluluğu yerine getirirken bazı ölçüler kullanacak mıdır, yani mantığa ihtiyacı var mıdır? Bu soruya cevap vermeden önce başka bir soru geliyor aklımıza: Bu ölçü cetvelini kim oluşturdu? Öyle ya, her insan başlı başına bir dünya ise onun psişesini yönetmek için aklın ölçüye ihtiyacı olacaksa bile, bu listenin kimin tarafından oluşturulmuş olduğunu da sorgulamak gerekmez mi?

Bu sebeple “mantık” kelimesine itibar edebilmek için, bu ölçüler cetvelinin kimin tarafından ve hangi amaçla hazırlandığını bilmem gerekiyor, aksi takdirde onu insan bütünlüğünün içinde önemli bir mevkie koyamayacağımı hissediyorum. Zihin ise yine benim gözümden bir çeşit “sanal bellek”, aslında henüz bize ait olmayan bilgiler, kavgalar ve sevişmelerin, ezcümle hayat provasının yapıldığı alan. “Düşünce” dediğimiz eylemin evi. Bu hali ile internete de benzetilebilir. Eğer biz insanlar zihnimizdeki şeylerin kendimize ait olmadığını bilseydik bence hiç sorun kalmazdı. Fakat tam tersine sanki zihnimizdekilerle kendimizi aynı tutuyormuşuz gibi davranıyoruz (galiba cidden buna inanıyoruz!),  böylece özün sözü desteklemediği milyarlarca insandan oluşan bu kalabalığa dâhil oluyoruz.

Zihnin yabancı bir aksam olduğunu söyleyen öğretiler bile var, öyledir ya da değildir, ben sonuca bakıyorum ve zihnin “manipülasyon” amacıyla kullanıldığını görebiliyorum. Daha önceki yazılarımdan hatırlayanlar olacaktır, bildiğimiz Eski Dünyadaki her türlü eğitimin de manipülasyon olduğunu iddia etmiştim. Böylece orada eğitim dıştan takma zihin aracılığı ile yapılıyordu. Bunun ne gibi faydaları zararları vardır biraz düşünelim:

Bir kere yaşamı sanal platforma taşıyarak kişinin bedenini olası tehlikelerden koruduğunu söyleyebiliriz. Ama nedir bu tehlikeler? Kişilerin ani duygulanımları sebebiyle kendilerine ya da başkalarına zarar vermesini önlemek mi? Özellikle artan nüfusu ve büyük yerleşim merkezlerinde birlikte yaşama zorunluluğunu dikkate alırsak, bir dereceye kadar gerçekten bu işlevi gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Fakat bu koruma işlemi sadece kişinin fizik bedeni için geçerli oluyor. Öyleyse “zihin”, insanların fiziksel varlıklarını çok önemseyen bir merciin ürünü olmalı. Oysa zaten dünyada oldukça kalabalığız.

Eski Dünya’da Dualitik varoluşumuzun farkında olmaksızın yaşadık. Bunu belki filozoflar ve birkaç ileri bilinç sahibi insan biliyordu (özüne almıştı) fakat diğerlerimiz bu fiziki gerçeklikten habersiz yaşadık o bin yılları. Bu ne demek oluyor şimdi? Az önce zihnin varlığını fiziki bedenin korunması anlamına geldiğini varsaydığımızda, bu korumanın aynı zamanda bilginin sanal değil gerçek belleğe geçişini de engellediğini es geçmiş olduğumuz anlamına geliyor. Gerçek bellek, bedenimizin içinde, genlerimizin, her bir hücremizin içinde, bunu biliyoruz aslında. Bedeni korumak, bedeni sınırlamak ve sonsuza kadar özgürleşme potansiyelinden men etmektir. O halde biraz şüpheci davranmama izin verin lütfen, zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!

Biliyorum konu biraz dağılacak gibi görünüyor ama bu tehlikeden haberli olarak başladık yazıya ve azıcık tali yoldan devam edip ilk sapaktan kendi yolumuza çıkabiliriz diye umuyorum.

Çarşı her şeye karşı demezseniz, “düşünüyorum öyleyse varım” önerisine ilk duyduğumdan beri karşıyım. Aslında çocukken ve büyürken de buna benzer uyarılarla karşılaştık; “düşünmeden hareket etme!” gibi. Bu ve benzeri harekete geçmeyi zorlaştırıcı tedbirler, zaman içinde doğal refleksimiz halini aldı ve biz sadece düşünen ve konuşanlar olduk. Hareket yok, dinleme yok! Bildiğiniz gibi biz insanların üç besin maddesi var; su/yemek ve izlenimler. Daha sonra bahsedeceğim insanın merkezleri konusu da besinlerimizle son derece alakalı. Üst merkezlerle temasa geçebilmek inceltilmiş(kaba karşıtı olarak) besin tüketimi ile sağlanabiliyor. Özellikle biz şehir insanının su ve yiyecek konusunda seçim şansı çok düşük olsa da “izlenim” kısmı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İnceltilmiş izlenimlerle beslenmeyi başarabiliriz bence.

İnsanın su ve yiyecek hatta hava olmadan yaşamaya devam edebileceği süreler var, ancak izlenim olmadan bir saniye dahi yaşayamadığımızı biliyor muydunuz? Örneğin uykuya geçtiğimizde bile izlenim araçlarının bir veya birkaçı halen işliyor durumda, buna rağmen bilincimizi kaybediyoruz, bu sebeple eskiler uykuya küçük ölüm demişlerdi. Düşüncenin mekânı zihin, yani sanal belleğimiz korkunç bir bombardıman altında. Daha önce böylesi bir taarruz sanırım hiç olmamıştı. Bizim olmayan bilgiler, duyguların altında teslim bayrağını çekmemize az kaldı! Bu taarruzu durdurmak da büyük ölçüde elimizde ve yollarını herkes bilir aslında.

Duygu&His ve hatta sezgi&içgüdü kelimelerimiz daha da karmaşık. Hepsini birbirinin yerine kullanır gibiyiz. Zaten TDK bile duygu ile his’i aynı kabul etmiş ve şöyle tanımlamış: “Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim ya da Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi duygu doğrudan bedenimizden gelen bir tepki değil, zihin aracılığı ile oluşturulan yalancı bir his. Bu yalancı hislere bel bağlayıp ne çok yanıp yakıldığımız durum olduğunu yıllardır gözlemliyorum. Belki de eski öğretilerde “duygu”nun küçük görülmesinin esas sebebi bu olmuştur. Duygu yerine düşünce ve mantık ön plana alınmaya çalışılmış, bir bakıma haklılar çünkü duygu zaten düşüncelerle oluşturulmuş yalancı his olduğuna göre bari doğrudan çıkış noktasına bakılması evladır.

Bu gerekçelerle ben “hissetmek” kelimesini “içgüdü” tanımına yakın biçimde kullanmayı tercih ediyorum. Bakınız içgüdü için TDK ne demiş: “ Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkıtabii.”

Sezgi ise bu üçünden tamamen farklı bir konuma sahip, TDK’nın tanımı şöyle: “Gerçeğin deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması.” Tanımdan da anlaşıldığı gibi sezgi, insanın kendine ben dediği akıl ya da düşünce veya beden’den farklı bir yer ile temastan elde ediliyor, en belirgin özelliği ise; “doğruluğundan şüphe edilmiyor oluşu”

Sadece kelimeler mi karışıyor? Keşke öyle olsaydı, fakat aslında kelimeleri karıştıran enerji merkezlerimizdeki karışıklıklar, onlardan da bahsedeceğim.

“Etkili dinleme” yapamıyoruz, sanırım buna çoğu insan katılacaktır. Bunun bir görünen bir de görünmeyen sebebi var (şimdilik aklımla gelen). Görünen sebebi, zihnimizin korkunç bir karmaşa içinde gürültü çıkarması. Görünmeyeni ve aslında en vahimi, “etkili dinleme” için merkezlerimizin uygun durumda çalışmıyor olması.

Nedir o halde merkezler? Bunları doğu bilgisinde çakralar olarak tanımlıyor olsalar da ben bize daha yakın kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Her merkez kendi ürettiği enerjiyi kullanarak işlevini gerçekleştiriyor.  Öncelikle alt merkezlerden başlayalım.
Bedenimizin alt bölgesinde üç tane temel merkez bulunuyor: Hareket, İçgüdü ve Seks merkezleri. Bunlar her insanın doğarken aktif olarak sahip olduğu gerçekten temel merkezler. İçgüdü pasif,  hareket merkezi ise aktif bir kuvvettir. Bunlar birbirleri ile sürekli boğuşma halinde bulunur. İkisinin de düzenli ve gerektiği gibi çalışması seks merkezinin nötralize edici etkisine bağlıdır diyebiliriz. Dünyamızda hali hazırda çoğu insanın sadece bu temel merkezler ile yaşadığını görmek zor değil.

Daha yukarıdaki iki merkez ise Duygu ve Düşünme merkezleri. Bu merkezler gerçekte faal durumda olsalardı yaşadığımız birçok karmaşaya gerek olmayacaktı. Ancak çoğu kez bu merkezler kendi enerjileri ile değil seks merkezinin enerjisinden çalarak işlev görmeye çalışırlar; çünkü seks merkezi en yüksek enerji üreten yerdir. Seks merkezinin enerjisi ile çalışan duygu ve düşünce merkezleri tüm olayları onun açısından değerlendirmek durumunda kalır. Üstelik seks merkezinin tüm enerjisini çaldıkları için onu gerçek işlevini sürdürebilecek güçten de yoksun bırakırlar. İşte böylece bedenimiz içinde her şey Arap saçına döner!

Daha üst merkezlerden söz etmiyorum bile J

Burada yeniden sanal ve gerçek bellek terimlerine dönmek istiyorum. Hatırlanacağı gibi zihni sanal bellek olarak betimlemiştim, o halde gerçek bellek nedir sorusuna cevap arayalım. Gerçek belleğin genlerimizin içinde olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz ama bu konuda bence en şık açıklamayı Stiegler yapmış, onun da araştırmacı Gourhan’dan esinlendiği söyleniyor.

“Stiegler’e göre üç tür bellek var: Genetik bellek, merkezi sinir sistemi belleği (epigenetik) ve tekno-lojik bellek (dil ve tekniğin kendini genetik olmayan nesnede dışsallaştırması).” Sanırım O, benim sanal bellek olarak tabir ettiğim şeye tekno-lojik bellek diyor ve sanal olana geçişimizi de şöyle izah ediyor: “Ölümlülüğümüzün farkına varmamız bizi arşivler oluşturmaya, anımsama ve depolama teknolojileri yaratmaya zorladı. Kendimizin ve deneyimlerimizin izlerini, diğer insanların ve çocuklarımızın belleklerine bıraktık ama bir yandan da yazı, obje ve eser olarak, duvarların üzerine, halılara, bilgisayar ekranlarına, dil ve kültür halinde yansıttık. Öldüğümüzde izimiz kalsın diye.”

Böylece insan, kendini anlamak ve bilmek için belleğini dışa aktardı ki bu insanın dışsallaşma dönemi oldu, buna teknolojik dönem de diyebiliriz. Stiegler’in bu yorumunda “dış” fiziki gerçeklikleri gösteriyor gibi olsa da bunun gölgesi de zihinlerimizde sanal olarak mevcut.

Bu işlemin Tanrıya öykünme olduğunu sanırım herkes görebiliyordur. Hani Tanrı da kendini bilmek istemişti ya! Evreni yaratarak kendini dışsallaştırmıştı. Onun yarattığı insan evladının da aynı yolu izlemiş olması bence şaşırtıcı değil.

Burada onbinlerce yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. İnsan kendini dışsallaştırırken bence sorun yoktu çünkü bu bireyleşmenin (ve bir anlamda tanrılaşmanın) bir yoluydu. Fakat özellikle yazının icadından sonra bu nehir tersine de akmaya başladı. Yani dıştan ithal bilgi zihne akmaya başladı. Fakat burada normal olmayan bir işleyiş var, dikkat ederseniz dışsallaşırken bilgi gerçek bellekten çıkıyordu, oysa geri dönüp geldiğinde gerçek belleğe değil sanal belleğe doluyor. Zihin, içindeki bilgiler yoluyla insanın kendini gerçekte olmadığı biri sanmasına sebep oluyor.

Bunun sebebi de açıktır, insanın gerçek belleği ancak “deneyim” ile oluşur! Yaşamdaki her şey aynı kurala tabi; kuram/hayal ve deney birbirini izlemek zorundadır, tıpkı yürümek için sağ adımın sol adımı izlemek zorunda olduğu gibi.

Tam da ithal bilgilerden bahsederken birden bunu çok daha önceleri bir vizyonda gördüğümü ve yazdığımı hatırladım. Geriye giderek taradım ve onu Bir Kadını Öldürmek kitabının sekizinci bölümünde buldum:

Birçok öğreti kendisine “ışık” rehberini almıştır. Sanki ışık karanlık sayesinde olmuyormuş gibi.

Oysa ben kendimi çoğunlukla yabani bir şaman gibi hissediyorum. Karar vermek istemiyorum, seçim yapmak istemiyorum, tanımlamak istemiyorum.

Her yaptığım tespit, her tanım beni biraz daha öldürüyor. Fakat yine de içimde bilemediğim bir itki bunu yapmam için beni zorluyor.

Bu oyunun içine daha ne kadar BİR malzemesi atacak ve onu öldüreceğiz?

Nereye kadar isim vermeye devam edeceğiz? Bu işlem büyünün dik alası değil midir? İsim vermek şeyleri adeta demir bir kafes içine ve sonsuza kadar hapsetmek gibi geliyor bana.

Bana bu satırları yazdıran, aslında hiç anlatmadığımda doğruluğundan en ufak şüphe duymadığım, yalnızca bildiğimi, sözlere ve kavramlara dökmek suretiyle eksilttiğim ve çarpıttığımı fark ediyor olduğum halde beni buna zorlayan Dünyanın kendisi değilse nedir. Varlığını sonsuza kadar sürdürmek isteyen dişi canavar. Oyunların ilahesi.

Eskiden bilgilerle oyalanırken ve belki içten içe onları onaylayamazken, anlatıyor, yazıyor olmak normaldi; çünkü kendime yandaş arıyordum. Onaylanmak ihtiyacı içindeydim. Topu başkalarına atıyordum; “onayla ki inanabileyim” ya da karşı çık ve içime şüphe tohumları at, böylece o bilgiden vazgeçebileyim.

Oysa şimdi bildiklerimi onaylatmaya da yok etmeye de ihtiyacım yok. Çünkü ben kuru ağaç kabukları gibi ortalarda uçuşan “bilgi”leri gördüm. Onlar vaktiyle bir ağacın gövdesindeyken şüphesiz canlılardı oysa şimdi birer atık onlar, ölüler. Dünyanın toprağına düşüp onu besleyecek gübre olmuşlar.

Ben zaten bilinenim, bilmenin ta kendisiyim.

Şimdiye kadar söylediklerimi ve bundan sonraki her şeyi hemen unutacağım. Çünkü onlara ihtiyacım yok. Artık not almaya da ihtiyacım yok.

Oyunun sistematiğine ters düşmeyecek kadar bir şeylerle oyalanacağım.

Bir kadınla asla ters düşmemelisiniz.

Bir kadın ancak sizi kendi isteğiyle bırakırsa serbest kalabilirsiniz.

Bütün bunları sadece fiziksel olanla anlamaya çabalamayın. Ben burada size OYUNa rağmen oyunu anlatmaya çalışıyorum.

Size bir kadına karşı donanımlı olabilmeyi öğretiyorum.

Başka ağaçlardan kopmuş kabukların (bilgi) benim bünyem için bişey ifade etmeyeceği açık değil mi? Fakat o kabukların yine de hoş bir tarafı var, insan kardeşlerimin yürüdükleri yolları gösterir, bazen ibretle bazen sevinçle onları seyrederim, ama sadece seyredebilirim. Kabuk bir kez gövdeden koptu mu artık tarih oldu demektir. İşte ben de bu sebeple Yeni Dünya’nın hayalini kurmak için sıkça çocuklara bakacağım, onları dinleyeceğim.

Yukarıda alıntıladığım bölüm insanın fizik bedeni, gezegen, diğer gök cisimleri ile ilişkilerimiz konusunda birçok ipucu sunuyor. Bir kaç sayfa önce bir şey sormuştum: “zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!”  Korunmuş kelimesinin yanına (!) işareti koymalıydım aslında, umarım okurlar işaret olmaksızın bile ortada bir bit yeniği olduğunu “hissetmişlerdi”. Her şeyi açıkça yaz diyorlar bana, evet sıkça eleştiri alıyorum bu konuda. Oysa yazamayacağım için değil yazmamın faydası olmayacağı için örtük (Dipnot.1) bir lisan kullanıyorum. İnsan egosu, kendi keşfetmediği şeyleri massetmeye açık değil. Sınırları keskince oluşturulmuş cam kavanozlar gibiler.

Bu soruyu açıklamak için her kelimeye ayrı ayrı bakmak gerekecek. Anlaşılan o ki, zihinle korunmamış(!) olsa insan, ortada et kütlesi olmayacak, başka bir şey olacak! Biz gerilim yazarları, ortada bir suç varsa önce bundan kim menfaat sağladı diye sorarız.

Bazı öğretilerde Yeryüzü’nün canlı olduğu yazılıdır. Bunu kendi içimden de kuvvetle hissediyorum. Gezegenimizin yüzeyindeki diğer canlılar (bitki hayvan ve insanlar), tıpkı bir insan bedenindeki “kıllar” gibi dışarıdan gelen etkileri çekmek ve bedene iletmekle yükümlü organlar gibi görünüyorlar. Yeryüzü, biz canlılar yolu ile diğer gök cisimlerinden gönderilen haberleri kendi bilincine aktarıyor. Tabi bu bilgiler/etkiler, biz canlıların her biri tarafından kendi işlevimiz ve yetkinliğimiz gereğince işlenir ve Yeryüzü’ne aktarılır. Bu gezegende yaşayan hepimizi bir çeşit haberci/ulak gibi hissediyorum. Eski zaman büyücüleri (şamanlar) sanırım bu durumdan haberliydiler ve diğer canlıların taşıdığı her bir haberi de Yeryüzü ananın yapacağı gibi deşifre etmeyi öğrenmişlerdi. Böylece çiçekle, böcekle, ayıyla hatta taşla bile konuşup anlaşabiliyorlardı.

Demem o ki, gezegenler, uydular, yıldızlar hepsi bu daha kapsayıcı bir sistemin bilinçli varlıklarıdır. Hem onların hem de Yeryüzü içindeki bizlerin bir “besin zincirine” bağlı olması herhalde gayet tabiidir. Besin zincirinin kırılması, gerek kendi kişisel gözlemlerimiz gerekse bilimsel yöntemlerle değerlendirildiğinde, akla dahi gelmeyen felaketleri ortaya çıkarmaktadır. Biz buna doğanın dengesi diyoruz. Bu denge, dev bir yıldız için geçerli olduğu gibi bir karıncanın bünyesinde de geçerli ve aynı sonuçları doğuruyor.

Diğer canlıların durumlarını şu an için ihmal edip insan kardeşlerimin besin zinciri içindeki yerine dönecek olursam, bizlerin farkındalık üreten organizmalar olarak, Yeryüzü ve ondan beslenen AY için çok elzem besin kaynağı olduğumuz aşikâr geliyor bana. Bu doğrultuda bakarsak, besin zincirinden kopup gitmek isteyen yani özgürleşmek isteyen insanın, kapsayıcı sistem tarafından hoş görülmeyeceği de açıktır. Bir bilimkurgu filmi gibi yukarıda oturan federasyon üyelerinin bu doğrultuda engelleyici kararlar aldığını söylemiyorum, ama bu belki sadece “kendiliğinden” böyledir. Peki özgürleşmek isteyen, yani “et kütlesi” konumundan çıkmak isteyen insan için bütün yollar kapalı mı? Kapalı değil, ancak hiç kolay değil. Bu konuda benim sezgilerim; belirli bir zaman aralığı esas alındığında, besin döngüsünden kaçabilecek insan sayısının, evrende sönmekte olan yıldız sayısından fazla olamayacağını söylüyor!

Eğer zaman faktörünü dikkate almazsanız, hepimizin özgürleşme şansının olduğunu anlarsınız; çünkü yıldızlar da eninde sonunda ölür! Böylece insanların neden sadece ve başka hiç bir şeyi dikkate almaksızın sadece, çoğalmaya teşvik edildiğini anlayabiliyor musunuz? Burada bir kasıt aramak, şu iyidir bu kötüdür demek pek anlamsız olurdu. Çünkü benim saç telim ancak ben varsam yaşamını sürdürebilecektir, bu sebeple de insanın bindiği dalı kesmesi düşünülemez! Ama gönüllü olarak beslemek zorunda olduğumuz bir hapishanede olduğumuz gerçeğini de değiştirmez.

Peki ben neden çoğalmadan yana değilim? Yeryüzünü, AY’ı sevmiyor muyum, bindiğim dalı mı kesmek istiyorum? Bu soruyu gerçekten cevabı duymak amacıyla sordum kendime. Cevap şöyle çıktı: “İnsan nüfusunun artması, her bir insandan sağılan farkındalık ışığının rekor seviyelerde düşmesi üzerine, kapsayıcı sistemin aldığı önlemle alakalıdır. Birim kar çok düşünce sürümden kazanma yoluna gidildiği bizce bilinen bir gerçek. Fakat “Kapsayıcı Sistem” bundan pek de memnun değil; çünkü aynı kazancı tutturmak kendisine pahalıya patlamaya başladı! Kalabalık insan nüfusu –ne yaptığını bilmeden- bindiği dalı kesiyor ki bu durum sistemin dengesini diğer açıdan bozunuma uğratıyor ve işte bu sebepten acil uyarı sirenleri deli gibi çalmaya başladı. Bu sesleri duyan birçok insan var ve onlar dört elle sistemin çökmemesi için ”Yeryüzü” nü korumaya almaya çabalıyorlar. Yeryüzü demek biz demek anlamına gelir. O olmadan biz bir hiçiz.”

Özgürleşmek güzel de, yediğin kaba pisleyerek olmuyor bu işler. İşte tam bu noktada çalan sirenlerin verdiği başka bir haber daha var; her bir üründen daha fazla kar sağlayacağı eski döneme benzer yeni bir evreye geçileceğinin haberi bu! Ben buna yıllar önce “Yeni Dünya” ismini koydum, şimdi artık birçok yerde de bu isimle anılıp çağırılmaya başlandı, hayırlı uğurlu olsun umarım.

Ez cümle Kapsayıcı sistem (Oyun), birçok insanın aynı anda aydınlanıp(sadece bu nedenle değil, öylesine dağılıp heba olmalarını da istemez. Ağacın, olgunlaşmamış meyvesini bırakmadığı gibi) evrene saçılmasına izin vermez (gravitasyon), ancak arada yeni yıldızların doğmasına gereksinim olduğunun da farkında olduğu için, insanın özgürleşme olasılığını sıfırlamaz. Farkındalıkta ustalaşmanın “aslanın ağzında” olduğunu artık daha iyi anlıyoruz sanırım.

Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

Sanırım “zihin”, insanın alt merkezlerden üst merkezlere geçiş yapabilmesini sağlamak üzere bir geçiş aracı olarak tasarlanmıştı. Sadece alt merkezlerle çalışan insan, içgüdüleri vasıtasıyla yapıp eden olduğuna göre, böyle devam etmek onda bir gelişme (en azından mühimsenecek oranda) ortaya çıkaramayacaktı. Kişiye “ne yapmakta” olduğunu göreceği bir ekran gerekiyordu. Tıpkı videoya alma ve onu TV ekranında izleme diyebiliriz bu işleve. İnsanın gerçekte ne yaptığını anlayabilmesi için yaşadığı sahneleri farklı zamanlarda tekrar tekrar gözden geçirmesi son derece yararlı. Bu işlem örneğin Castaneda öğretisinde “özetleme” başlığı altında ele alınmış ve önemi de yeterince vurgulanmıştır.

İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta acınası bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi! Ömrünü televizyon başında geçiren insanların bari TV kapalıyken siyah ekranda kendi yansımasını görmesini ummaktan öte bir çare kalmadı sanırım. Oysa zihin, kişiye içinde kendinin olduğu sahneleri göstermek suretiyle, o piyesteki dışsallaştırılmış rolü,  yeniden içeriye almasını sağlayacaktı. Biraz daha açacak olursak, kişi kendi oynadığı piyesi seyirci koltuğundan izleyerek, olayı daha geniş açılardan değerlendirebileceği eşi bulunmaz bir fırsat yakalayacaktı.

Dışta olan içtedir kabulünden hareketle son yıllarda TVnin tahtını sallayan internet ekranı, cep telefonu ekranları, kişilerin olayda aktif rol alma girişimlerinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir (Teknolojiyi hep eleştirecek değiliz ya). Teknoloji deyip geçmemek lazım, bu konuda, insanın bilinçlenme yolculuğunun bire bir dışsallaştırılmış yansıması diyecek kadar ileri gidebilirim.

Biz insanların en kötü huyu (dipnot:2), araçlara aşırı “düşkünlük” gösterişimiz diyebilirim. Aslında araç olanı alıp onu amaç yapışımız, tapılacak konuma getirmemiz, insanlık olarak henüz bireyselleşme sürecini hazmedemediğimizin en bariz göstergesi. Zihnini tıka basa doldurmuş, tembelleşmiş ve harekete geçme itkisini yitirmiş büyük çoğunluğun bu fasit daireden nasıl çıkabileceği aslında açıktır; fakat işimize gelmiyor. Şimdi açıkça söyleyeceğim ama bunu okuyanların çoğu aman bu da bişey mi diyerek dudak bükecek, diğerleri “evet doğru” diyecek ama uygulayamayacak, çok daha az kişi ancak bir hafta yapabilecek ve nasıl geriye döndüğünü bile bilemeden eski hayatına dönmüş olacak. Onbinlerce yıldır hepimize böyle oluyor.

Sihirli formül(!) şu, kendinizi hipnoza kapatın! Bunun yolu haftada bir hatırlayıp yapacağınız meditasyon, ya da iki haftada bir yapacağınız yoga, ya da yılda bir kez ormana gezi değil tabi. Böylesini hiç yapmayın çünkü sizi “kendiniz için gerekeni” yaptığınıza ikna eden hipnoz bunlar. Dıştan özellikle medyadan bilgi akışını kesmeniz gerekiyor, hangi süreyle derseniz o kişiye ve içinde bulunulan genel enerji ortamına göre değişir. Bunu kimse size dışarıdan empoze edememeli. Bu perhiz aslında, yaşamak için “gerçek belleğe” ihtiyaç duyana kadar devam etmeli. Kolay görünür ama hiç de kolay değil; çünkü birçok açıdan cahil(!) kalacaksınız! Ne kadar çok şey bildiğinizi göstermekten mahrum olacaksınız, hatta çok basit günlük sohbetler, çenebazlıklar yapamaz duruma geleceksiniz, ya da politik, sosyolojik, teolojik (jik jik) konularda tartışma ortamlarına da katılamayacaksınız; çünkü konuşulan konulardan haberiniz olmamış olacak. Böylece susmak zorunda kalacaksınız. Susun biraz bakalım, sonra ardından ne gelecek? Hayır ne geleceğini söylemeyeceğim, bende ya da bir başkasında şunlar bunlar oldu diye size ödül vaat etmeyeceğim. Hem bunu söylemek  ödül değil ceza olurdu; çünkü beklentiye girerdiniz. Genelde bu durumlarda yaptığımız da, “acaba beklediğimiz şeyin işaretleri nelerdir” diye sormak oluyor.

Yeni Dünya’da gerçekten de radikal değişiklikler var. Şüphesiz herkesin hayalinde farklı görüntüler vardır ve bunların tamamı birleşince kritik kütle hangi gerçeklikte karar kılacak, dalga nerde çökecek hesaplamak olası değil. Sadece bekleyip göreceğiz.

Ben sade bir vatandaş olarak Yeni Dünya hayallerimden biraz bahsedeceğim.

Yeni Dünya, “Toplumsal Bellek Bileşimi” olmaya gidiyor, sanırım çoğumuz bundan haberliyiz artık. İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve benim bildiğim bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.(Dipnot.4)
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs) gibi yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir. (Dipnot.5)

Sibel Atasoy

2010-Beylerbeyi

Dipnot1. Örtük:

Örtük, adı üstünde üstü örtülmüş olan ama yine de içinde başka bişey olduğu bilgisine sahip olduğumuz anlamına geliyor. Eğer içindeki şeyi gerçek belleğimiz bilmiyor olsaydı ona “örtük” diyemezdik. Hemen hemen aynı anlamlarda kullanılan “içrek” kelimesi de genel olarak ezoterik, batini konularda kullanılagelmiştir.

Olayın kökü cennete kadar gider! Orada her şey apaçık, çıplak ve masumken orta yere elma ağacını kim ve neden dikmiştir? “Kim” konusu şu anda yapmakta olduğumuz iş için çok da gerekli değil ama “neden” konusu önemli. Evet neden elma ağacı? Ve neden hemen sonrasında cennetten kovulma ve örtünme?! Din kitapları bunu bir suç ve ceza kavramı olarak işliyor ben ise buna katılmıyorum.

Örtünme, “merak” duygusunu oluşturmak ve böylece araştırma, riske girme gibi heyecanları uyandırmak için hoş bir tuzak diyelim. Ve biz insanlar bu tuzağa düştük. Eğer bireyselleşmenin gereksizliği konusunda bir fikriniz varsa bu hakikaten bir tuzak; ama ben öyle düşünmüyorum. Bireyselleşme yani dışsallaşma, tanrının bizatihi yaptığı ve bizim de adına evrim dediğimiz sürecin bir parçası. Kötü olan bireyselleşmenin “hedef” ya da amaç olarak görülmesi olabilir. Oysa bireyselleşme bütünün bir evresi olarak algılanabilir.

Sonuç olarak örtük objeler, insanların yola devam etmesi için gereken en önemli aracı kazanmamıza yola açar, yani merak ve risk alma arzusu. Bu olmadan, örneğin cennette evrim geçirmek olası değil, bence tanrının canı sıkılıyordu! İnsan kardeşlerimin hatası bence şu oldu, merak edip çabalarıyla ele geçirdiği objeye/fikre sahip olmak istedi. Onun evrim/dönüşüm yolunda sadece bir araç, bir atlama taşı (Dibin dibi1) olduğunu göremedi. Oysa biz biliyoruz ki, “sahiplik” kölelik gereğidir, bunlar siyam ikizidirler!
Her ne kadar sanal bellekle sarmalanmış olsak da, gerçek belleğimizin örtük olanı derhal fark etme yetisi var. Bu sebeple insanda dönüşüme yol açabilen, bilgi kitapları değil, şiirler, öyküler, şarkılar ve resimler olmuştur. Çünkü oralarda “içrek olan” yatar ve gerçek belleğimizdeki kardeşine göz kırpar.

Dibin dibi-1: Taş: “Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..” (Bir Kadını Öldürmek-arka kapaktan)

Dipnot 2: Bu bir huy olmaktan ötedir aslında; çünkü “düşkünlük gösterme” gerçekte yeterli enerjimiz olmadığı için kendimizi rölantiye almış olduğumuzun göstergesidir. Bu konuyu daha önce Danah Zohar’ın düşünceleriyle işlemiştik:

“Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Castaneda’ya göre bileşim noktası oynadığında geçtiğiiz ikinci dikkat alanları) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Danah Zohar- Kuantum Benlik kitabından.

Dipnot.3- Hipnoz Konusu. Fringe dizisini izleyen var mı bilmiyorum. Bu dizi X-files’ın yeni bir versiyonuna benzer, arada ilginç konular bulabiliyorlar 🙂
Bu haftaki konusunda, otuz yıl önce yapılan bazı askeri deneyler sebebiyle çevrede yaşayan insanlar mutasyona uğramışlar, bir diğer değişle deforme olmuşlar! Projeyi yöneten bilim adamının bizzat kızı ve eşi de bunların arasındaymış. Bu durumdan fevkalade sorumluk hisseden adam, belli bir alan dahilinde, bakanların göz frekansını değiştirecek bir makine yapmış. Böylece köyde yaşayan deforme olmuş (ucubeler) insanlar (ikibin kişi), bu alan içinde kaldıkları takdirde dışarıdan bakanlara normal görünüyorlarmış!
İşte hipnoz da böyle bir şey, ve onun birincil aracı “lisan”… Önceki yazımızda sihirli formülümüzün “kendini hipnoza kapatmak” olduğundan bahsetmiştik. Hipnozu aynen bu dizideki gibi belli bir alana yayın yapan frekans gibi düşünebiliriz.

Hangi lisanı konuşuyor, dinliyorsanız, onun için ayarlanmış hipnoz frekansına dahil oluyorsunuz 🙂 Çok sayıda lisan bilen, sürekli ülke ve yer değiştiren biri, ara sıra hapisane duvarlarının çöktüğüne şahit olabilir belki 🙂
Tabi tek belirleyici lisan değil, başka unsurların da olabileceğini tahmin ediyorum(Yeri geldiğinde onlardan da bahsederiz herhalde). Bu arada eğer dikkatinizi doğaya çevirir ve yeterli süre orada tutabilirseniz bu kez onların frekansına dahil olma olasılığınız artıyor.

Saramago’nun “Körlük” kitabı da bu konuda oldukça aydınlatıcıdır, okumayanlara öneririm.

Dipnot.4.- Bir özelliğin diğer bir özellik gereği olmasını hayatımızın her bir anından örnekleyebilirsek de, şu an aklıma Allahın 99 ismi geldi. Bu isimleri çoğunuz bilirsiniz sanırım, ben de ara ara bakarım. Bunların birbirlerini nötrleştirici olduğunu fark etmiş miydiniz? Arapça konusunda hiçbir bilgim yoksa da tercümelerden anladığım kadarıyla isimler bir dairenin içinde dönüp dolaşıyorlar. Örneğin “el Halim” kısaca Yumuşaklık ve Hoşgörü sahibi anlamına gelirken, “El Hasib” hesaba çeken, eylemlerin karşılığını veren, üstelik bunu “el Celil” ile  akılları dehşete düşüren azamet, hakimiyet ce celal ile yapıyor. Eğer onun Halim’liğine özeniyorsak, o yalnız başına gelmez, celille el tutuşup da gelir. Dualitik varoluşun başka çaresi yok. Ben bulamadım.

Dipnot.5- “Gerçek bellek” kavramını içimden geldiği şekilde kullandım ancak şu anda bu oluşumu benim hissettiğim şekle en yakın tarif etmiş olan diğer kelimeyi hatırladım: Arka Plan Yetileri.

Arka plan tezi basitçe şöyledir: Anlamlar anlayışlar, yorumlar, inançlar, istekler ve deneyimler gibi niyetli fenomenler sadece kendiliklerinde niyetli olmayan bir Arka plan yetileri kümesi içinde işlerler. Bu nedenle, ortada farklı Arka plan yetileri bulunduğunda, aynı niyetli durum farklı karşılama şartlarını belirleyebilir. Ve eğer uygun bir arka plan ile bağıntılı olarak uygulanmaz ise, niyetli bir durum hiçbir karşılama şartını belirlemeyecektir.

Bir inanca veya isteğe sahip olmam için, diğer inançların ve isteklerin tüm bir Ağ Bağlantısına sahip olmam gerekir. Dahası Ağ Bağlantısının tümünün bir Arka plana ihtiyacı vardır. Çünkü Ağ Bağlantısının öğeleri kendi kendilerini yorumlayamaz veya kendi kendilerini uygulayamaz.

Bu Arka plan (ve Ağ Bağlantısı) tezi çok sağlam bir iddia oluşturur. Bu tez en azından şunları içerir:

  1. Niyetli durumlar kendi başlarına işlemezler. Tek başlarına karşılama şartlarını belirlemezler.

  2. Her bir niyetli durumun işlemesi için diğer niyetli durumları içeren bir ağ bağlantısına ihtiyacı vardır. Karşılama şartları ancak bu Ağ Bağlantısına bağlı olarak belirlenir.

  3. Hatta Ağ Bağlantısı da yeterli değildir. Bu Ağ Bağlantısı ancak bir Arka plan yetileri kümesiyle bağıntılı olarak işler.

  4. Bu yetiler daha fazla niyetli durumlar veya belirli bir niyet durumun içeriğinin bir parçası değildirler ve bu şekilde değerlendirilemezler.

  5. Aynı niyetli içerik, farklı Arka planlarla bağıntılı ve kendisinin hiç bir şekilde belirlemediği bazı Arka planlara bağlı olarak, doğruluk şartları gibi farklı karşılama şartlarını belirleyebilir.

Arka plan ile Ağ Bağlantısı arasındaki ayrımın temeli nedir?

Arka planın niyetli olmayan fenomenlerden oluştuğunu ve Ağ Bağlantısının da bir niyetlilik ağı olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Arka planın hiçbir fizikötesi uzantısı olmadığına işaret etmek de önemlidir. Zira Arka plan temsil edilen gerçekliğin değil, bizim gerçeklik temsilimizin bir özelliğidir. Arka plan işleyişinin belli kuralları vardır ki bazıları şunlardır:

1.Çoğu zaman, algı olmaksızın eylem, eylem olmaksızın da algı olmaz.

  1. Niyetlilik düzenli bir eylem ve algı akışı içinde gerçekleşir ve Arkaplan ise bu akışın oluşturduğu biçimlerin imkan şartıdır.

3.Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini yükseltme eğilimindedir.

  1. Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini artırsa da, her şekilde yetinin dibine ulaşır.

  2. Arka plan sadece ortada niyetli bir içerik olduğunda görülür.

J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabından Düzenleme Sibel Atasoy 19.02.08

Ma Ülkesinde

Yeryüzünün birinde, lineer olmayan zamanda önce mi sonra mı olduğu fark etmeyen bir çağda geçiyor öykümüz.

Tan ağarırken kalkıyordu Ma, zaten başka türlü yapacakları bitmezdi onun. Çocuklar yani Magid (kız çocuk) ve Magig (erkek çocuk)ler uyanmadan onlara yiyecek toplamak, ateş yakmak, ya da hava soğuksa geceden kalıp kösnülleşen ateşi harlamak, aşı pişirip hazırlamak gerekiyordu. Hayatta kalmak ve soy devam ettirmek için aklınıza gelebilecek tüm faaliyetler Ma tarafından yapılmaktaydı o zamanlar. Yalnızca bazen biraz büyümüş Magidler analarına yardımcı olurlardı. Ne de olsa bir süre sonra onlar da MA olacaklar ve hayatın tümünü bir başlarına götüreceklerdi.

Büyümüş erkekler mi? Onların toplulukta isimleri bile yoktu denebilir. Fiziki yapıları daha iri ve güçlü olmalarına karşın gayet havai ve bilinçsiz bir hayat sürüyorlardı onlar. Akıllarına eseni yapıyorlar, dağ tepe gezip avlanıyor, oyunlar oynuyorlardı ve tabi MAların ışıltılı parlaklığı onları çağırdığında hemen koşarak geliyor ve tüm masumiyetleri ile sevgilerini sunuyorlardı.

O çağlarda isimsiz erişkin erkekler sınırsızca özgürdü. Tabi onlar bunun anlamını bizim şu anda ve bu yeryüzünde algıladığımız anlamda bilmekten çok uzaklardı. Yitirmediğiniz bi eşeğin kıymetini bilemezsiniz.

Zamanın önemi yok ama diyelim ki yüzbinlerce yıl üç aşağı beş yukarı böyle yaşayıp gittiler orada. Derken küçük küçük sızıldanmalar, mırıldanmalar başladı Ma’ların arasında. Bazen ağaç keserken ormanda, bazen bişeyler yıkarken nehirde, yan yana düşen Ma’lar, birbirlerinin kan ter içindeki bedenlerini, zora dayanmak için gerilmiş çenelerini ve güç kazanmak istercesine incelmiş dudaklarının arasından çıkan dillerini gördüler. Bir saniye boş durabilecek durumda değillerdi, ya uyuyor ya çalışıyor ya da doğuruyorlardı. Kendini bir diğerinde gördüğünde anladı Ma, anladı ki, o canını dişine takmış da yaşıyor!

İnsan bunu bi kere hissetti mi, geri dönüşsüz bir yola girer. Daha önce bilinçsizce zor yaşamı bu kez bilinçlice zor bir yaşama dönüşmüştür.

Artık kışlık yiyecekleri kuruturken veya yeni doğan bi bebeği emzirirken ya da rüzgardan uçan saz çatıyı yeniden bağlamaya uğraşırken gözü dalmaya başladı Ma’nın, kah enginlere doğru bakıyor, kah gürültüyle oynaşan Gid ve Giglere dalıyordu gözü. Bişey olmalıydı, ona yardımcı olabilecek bişey.

Gidler ve Gigler sözünden çıkmazlardı analarının ama yapabilecekleri şeyler çok sınırlıydı onların. Daha karınlarını doyurmaktan acizdiler, önce her şeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Başını sıkıntıyla sağa sola oynattı Ma, belki büyüdüklerinde, her şeyi öğrendiklerinde diye iç çekti.

Sonra bir gün, aslında bi çok şeyi öğrenmiş isimsiz Gigler geldi aklına durduk yerde! Avlanabiliyor, hayatta kalabiliyorlardı. Doğuramıyorlardı evet ama güçlüydüler!

Bunu daha önce nasıl fark etmediğine şaşıp kaldı Ma, hemen bir çağrı yolladı. Derisi parıldadı, gözeneklerinden keskin bir koku fışkırdı, rüzgarın önüne katılıp çevreye yayıldı. Çağrıyı duyan ilk isimsiz Gigler her ne yapıyorlarsa bırakıp koşarak Ma’ya ilk ulaşan olmaya çabaladılar.

“Selam sana mucize anamız Ma, beni mi çağırdın?”

“Evet evet, çağırdım. Sana bi şey soracağım”

“Her ne olursa”

“Beni seviyor musun?”

“Ona ne şüphe, seni sevmek yapabildiğim yegane şey Ma ana”

“O halde bunu ispat etmeni istesem senden?”

“Derhal mucize anamız. Her zaman yaptığımız gibi beni içine al, al ki beni dünyaya salarken boşalmış olan hazineni yeniden doldurayım. Tüm varlığım ömrüm boyunca sana armağandır.”

“Teşekkür ederim, ne kadar sevecen olduğunu biliyorum Gig. Dur biraz, aslında ben daha başka bir şey kastetmiştim. Yoruluyorum, her şeye yetişmek zor gelmeye başladı, hayat işlerinde yardıma ihtiyacım var. Özellikle Magid ve Magiglerin bakımı ve eğitimi çok ağır. Düşündüm de bu konuda sen bana yardım edebilirsin belki, ne dersin?”

“Nasıl?! Mucize anamız senin yanında benim yapabileceklerim o denli sınırlı ki, bilemiyorum. Ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Rüzgarla, toprakla, ateşle ve suyla konuşabilen sensin. Tohumu ve güneşi bilen sensin. Ben… Ben…”

“Biliyorum doğuramıyorsun oğlum ve fakat avlanabiliyorsun. Barınak yapmayı öğrendin.”

“Sayende mucize anamız.”

“O halde öğrendiklerini Magid ve magiglerle paylaşabilirsin. Avladıklarından onlara pay getir. Onlara hayatta kalabilmeyi öğret. Kendin için yapabildiklerini onlarla paylaş. Bu beni gerçekten çok sevindirir.”

“Madem arzun budur, elimden geleni yaparım mucize anamız. Şimdi sevgimi sunmama izin var mı?”

“E işte bu söylediklerimi yaptığında sevgini sunmuş olacaksın çünkü çok sevineceğim”

İsimsiz Gig, düşünceli şekilde uzaklaşır, ilk avladığı hayvanı Ma’ya sunmaya karar vermiştir, o da artık ne yaparsa yapsın Magid’e Magig’e mi verir, kendi mi yer, isterse çakallara versin diye düşünür. Yeter ki sonunda ona gerçekten sevgisini sunmasına izin versin. Çünkü sevgisi öyle taşkınmış ki kasıklarını alabildiğine zorlamaktaymış. Güneş tepeyi aşana kadar yürümüş, sonra ilerde çağlayanın altında neşeyle oynamakta olan dört isimsiz Gig görmüş. Kıyıda durup onların deve boğmaca oyunlarını seyretmiş, bir süre sonra, ne kadar zaman sonra bilinmez, yapmayı düşündüğü iş, av ve sevgi vermek aklından çıkıp gitmiş (çünkü o anda çağrıyı hissedemeyecek denli uzaktaymış ya da Ma, çağrı gönderemeyecek kadar meşgulmüş). O da neşeyle diğerlerine katılmış ve bir kez daha Ma ışıması çağırana kadar aklına gelmemiş. Ma çağrısı ise ona sadece sevgisini sunma fırsatı geldiğini hatırlatıyormuş o kadar.

Ma birkaç gün İsimsiz Gig’in bi avla dönmesini beklemiş ve olmadığını görünce yeniden derisini ışıldatmış, kokusunu püskürtüp çağrıda bulunmuş. En yakında olan Gig koşarak geldiğinde (tabi ki konudan habersiz bi başkasıymış o, aynısı bile olsa hatırlamazmış) ona aynı şeyleri baştan anlatmış. Gig benzer tepkilerle uzaklaştığında ve bu olay defalarca tekrar ettiğinde Ma, çok sık deri parlatmanın kendisini iyice yorduğuna ve yaptığı işlerin daha da zor geldiğine ve bu fikrin hiç de uygulanabilir olmadığına karar verir gibi olmuş.

O gece dolunay varmış ve Ma tüm yorgunluğuna rağmen uyumaya direnmiş. Kulübesinin önünde bağdaş kurmuş ayın parlak yüzeyini seyrederken aklına bir fikir gelmiş ve ilk kez rutin olmayan bir toplantı kurmaya karar vermiş. Rüzgarı, ateşi, toprağı, suyu ve ağacı yanına çağırmış.

Gelenler de şaşkınmış aslında, ay ışığının gündüz gibi aydınlattığı meydanda Ma’nın hüzünlü yüzüne bakakalmışlar.

Ma hiç vakit kaybetmeden sorununu anlatmış, bulduğu çareyi ve ama bunun hiç de iyi sonuç vermediğini söylemiş ve onlardan kendisine yardım etmelerini rica etmiş.

“Doğuramadığını bildiğin halde onların yaratmasını mı bekliyorsun yani?”diye sormuş rüzgar uğultulu bir sesle.

“Taklit edebilir ama” diye itiraz etmiş Ma

“Yaratmak çok zordur bilirsin, bu zahmete girebilmek için zevkini alabilmek gerekir. Dökme suyla değirmen dönmez” demiş fışlayarak Su.

“Doğalarında yok” diye iç çekmiş Ağaç

“Doğasına yerleştirilebilir, tohum denen bişey var” demiş tıkır tıkır bir sesleToprak.

Birden hepsi susmuş, çıt çıkmıyormuş.

“Ne dedin sen?” diye sormuş heyecanla Ateş

“Tohumlanabilir diyor” demiş Ma, her zamanki gibi yarı anlar yarı anlamaz durumda boş bakıyormuş yandaşlarına.

“Evet, doğru anladınız, doğasına ekilebilir ve fakat bu oldukça zahmetli bir uğraş gerektirir, söylemiş olayım” diye ilave etmiş Toprak

“Zaten zahmetteyim” diye mırıldanmış Ma “sonuç alacağımdan eminsen ben hazırım buna”

“Aaaaa… Ooooo… Hımmmm…” diye hayret nidaları olmuş meydanda.

“Olmaz bu iş, hayaldesiniz, tohumu ekmek için yer yok orada” diye fıkırdamış Su.

“Her şeyin çaresi bulunur yeter ki iste ve hayal et, bunu bizden iyi bilirsin sen. Tohumun ekileceği yapay bir rahim oluşturulabilir” diye gürlemiş rüzgar.

“Nasıl?” diye sormuş kısaca Ma

“İşin bu kısmını bize bırak. Yapay rahim… Hımmm biz buna yeni bi isim buluruz, onu hazırlamak bizden olsun ve fakat tohumlama, tohumu tutturma, geliştirip büyütme işi sana kalıyor. Üstelik bu sadece senin becereceğin bir iş değil tüm Ma’ların bu misyonu üstlenmesi ve sabırla yürütmesi gerekecek. Ne kadar sürecek bunu da kestiremem doğrusu.”

“Kaç güneş dönümü?”

“Ooo çok çok, binlerce dönüm gerekir sanırım.”

İşte o dolunayda böylesi görülüp duyulmamış bir konuşma olmuş. Ma tek başına karar verip yapabileceği bişey olmadığını anlayınca biraz ümitsizliğe kapılmışsa da denemek için bir süre istemiş yandaşlardan.

Bu öyle bir süreçmiş ki, diğer Ma’ları bulmak onlarla konuşup onay almak işlerinin üzerine devasa bi iş daha getirmiş fakat duyduğu heyecan bu yükü de omuzlamasına yetecek enerjiyi sağlıyormuş ona; çünkü yüreğin yolu güç getirirmiş her daim.

Sonunda ulaşabildiği tüm MA’ların desteğini alınca yandaşlarına kararını verdiğini ve süreci başlatmak istediğini iletmiş.

İlk etap hızlıca geçilmiş, yandaş beşli yapay rahimi oluşturup buna zihin ismini koymuşlar. Belki de zaten hep var olan bir organı aktive etmişler, her neyse Ma bundan habersizmiş.

Çocuklar doğunca Ma’lar magiglerle özel olarak ilgilenmeye başlamışlar ve onların zihnine hazırladıkları özel bileşimin tohumunu ekmişler. Bu özel bileşim çok teferruatlı olduğundan burada sadece en önemli bir iki bileşeninden bahsetmekle yetinebileceğim.
Tohumun önde geleni bileşeni; sorumluluk, mülkiyet ve hak etme öğeleriymiş. Magiglere soyun devamının tek sorumlusu, en önemli, en güçlü varlık oldukları, diğer tüm yaratılmışın onların emrine verildiği fikirleri ekiliyor, titizlikle sulanıyor, bakılıyor ve baş vermesi için akla gelen her fedakarlık yapılıyormuş.

Ma’lar bu misyon üzerine öylesine derin çalışmışlar ki sonunda tohum yerini bulmuş, gelişip serpilmiş ve artık tahrip edilemez denli doğanın bir öğesi haline gelmiş.

Böylece ehlileştirilen isimsiz Gigler, artık isim almaya başlamış ve giderek özgürlüklerini kaybederek Ma’ların hayat ortağı haline gelmişler. Pek tabi zaman içinde bu özelliğin kötüye kullanıldığı (kölelik)durumlara da çokça rastlanmış. Böylece birkaçbin yıl sonra Ma’lar kendilerini bu misyona öyle kaptırmışlar ki, yeni nesil MAgidlere bunun bir plan dahilinde yürütüldüğünü aktarmayı bile unutmuşlar. Yeni nesil MA’lar analarının yalanını gerçek olarak benimsemiş, yandaş beşliyle ilişkilerini koparmış, öyle ki nerdeyse rüyalar dışında doğal olan hiç bir şey kalmamış.

Aslında bundan da kötüsü, yeni nesil Ma’lar kendi rahimlerinin kullanımından habersiz, Magigler için zamanında yapılan yapay rahimi kullanmaya başlamışlar! Ve fakat rahimleri kendilerinden habersiz iş görmeye devam ettiği için her şey arap saçına dönmüş! Her köşe başından yeni bir doğru çıkar olmuş.

Gerçek yaratım işini sürdürme aracı olan rahim, sahipsiz kalmış ve gelişi güzel iş görmeye başlamış, öyle ki bazıları bunu Tanrının Ma ülkesini terk etmiş olduğuna yorup “tanrı öldü” demişler.

Sahipsiz kalan rahimler, yapay rahmin direktifleri ile yaşamın büyük hayat-ölüm-hayat döngüsü arasında yalpalayarak, deyim yerindeyse sel sularında debelenmektelermiş.

Artık isimli Olan Giglere gelince, yaratma konusunda büyük beceri göstermişler, çok kısa zamanda gerek moral gerekse teknik alanlarda akıllara durgunluk veren buluşlar yaparak, hala Ma’lara sevgilerini göstermeye çabalıyorlarmış.

Gig’ler öylesine başarılı olmuşlar ki yarattıkları teknoloji sayesinde artık yaşamda kalmak için fizik kuvvet gerekliliği ortadan kalkmış. İşte bu aşamada Yeni nesil MA’ların bir kısmı zamanında verdikleri erki geri alma vaktinin geldiğine karar vermişler. Artık hayatta kalmak için yardıma gereksinimleri yokmuş ve Giglerin gereksizce kendini beğenerek, horozlar gibi ortada şişinerek dolaşmalarına içerler olmuşlar.

Ma’ların büyük bir kısmı da ana atalarının planları(kasıtlı yalan) içinde boğularak ikinci sınıf vatandaşlığı itirazsız kabul ediyorlarmış; çünkü bu kabul onlara yaşamı neredeyse bedavaya getirmekteymiş. Sürekli zayıflık ve güçsüzlüklerini dile getirerek daha fazla Gig desteği ediniyor, yattıkları yerde semirmeye ve yeni nesil magigleri de bu gerçeği desteklemek üzere yetiştirmeye devam ediyorlarmış. Gigler her gün biraz daha özgürlüklerini kaybediyor ve yeni nesil köleler olma yolunda hızla ilerliyorlarmış.

Ma’ların çok çok azı ise, olan bitenin farkındaymış, yapay bir rahimle dahi neler başarmış olduklarını gördükleri Gigler için içleri gurur ve onaylama hisleri ile dolu, sevecenlikle onları izlemekteymişler. Ancak, planın kötüye kullanımı ve dengenin Giglerin özgürlüğü aleyhine bozulmuş oluşu onları üzüntüye gark ediyormuş ve fakat bu tohum zamanında nasıl birlikte atıldıysa ancak birlikte söküleceğini bildiklerinden ellerinden pek de bişey gelmiyormuş.

Sibel Atasoy

22.08.10 – Beylerbeyi

Yeni Dünya’ya bakış

Yeni Dünya, Dönenlerin Gidenleri olgunlaştırdığı karar noktası. Ekvator çizgisi diyebiliriz basitçe. Ya da Don Juan Matus’un bahsetmekte olduğu “Birleşim yeri”, tam orta nokta, karar noktası. Vücudumuzdaki gibi, altta üç çakra üstte üç çakra ve ortada birleşim yeri, yani dördüncü çakra namı diğer sevginin kaynağı. Yaradılışın potansiyeli olan sevgi tam bu noktadan fışkırıyor ve bi kısmı aşağı bi kısmı yukarı dökülerek yine bu noktada toplanıyor (atar damar, toplardamar).

Peki şimdiye kadar neredeydi ekvator çizgisi? Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi güneş sinir ağı da denilen üçüncü çakra üzerindeydi. Belki de dörtle üç aralarında bir yerdi, elimde kesin bir ölçümleme yok. Üçle dördüncü bileşim noktası arasındaki en bariz fark ise basitçe “haklı çıkma” arzusunun dördüncü bileşim yerinde büyük oranda güç kaybetmiş olduğudur diyebilirim. Bu noktada dinleme ve hak verme yeteneği gelişir. Adı küçük kendi devasa bir adımdır; çünkü dinleme ve hak verme yeteneği,  insanın haklı çıkma yolunda yitirdiği hayati enerjiyi depolaması anlamına geldiğinden, yaratma kapasitesi önceki bileşim noktası ile mukayese kabul etmeyecek denli artar.

İşte bu sebeple Yeni Dünya isteklerin, dileklerin kolayca oluverdiği, çeşitliliği bol, yaratıcı, cıvıl cıvıl bir yer olur.