Eski/Yeni Dünya -4

Çarşı her şeye karşı demezseniz, “düşünüyorum öyleyse varım” önerisine ilk duyduğumdan beri karşıyım. Aslında çocukken ve büyürken de buna benzer uyarılarla karşılaştık; “düşünmeden hareket etme!” gibi. Bu ve benzeri harekete geçmeyi zorlaştırıcı tedbirler, zaman içinde doğal refleksimiz halini aldı ve biz sadece düşünen ve konuşanlar olduk. Hareket yok, dinleme yok! Bildiğiniz gibi biz insanların üç besin maddesi var; su/yemek ve izlenimler. Daha sonra bahsedeceğim insanın merkezleri konusu da besinlerimizle son derece alakalı. Üst merkezlerle temasa geçebilmek inceltilmiş(kaba karşıtı olarak) besin tüketimi ile sağlanabiliyor. Özellikle biz şehir insanının su ve yiyecek konusunda seçim şansı çok düşük olsa da “izlenim” kısmı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İnceltilmiş izlenimlerle beslenmeyi başarabiliriz bence.

İnsanın su ve yiyecek hatta hava olmadan yaşamaya devam edebileceği süreler var, ancak izlenim olmadan bir saniye dahi yaşayamadığımızı biliyor muydunuz? Örneğin uykuya geçtiğimizde bile izlenim araçlarının bir veya birkaçı halen işliyor durumda, buna rağmen bilincimizi kaybediyoruz, bu sebeple eskiler uykuya küçük ölüm demişlerdi. Düşüncenin mekânı zihin, yani sanal belleğimiz korkunç bir bombardıman altında. Daha önce böylesi bir taarruz sanırım hiç olmamıştı. Bizim olmayan bilgiler, duyguların altında teslim bayrağını çekmemize az kaldı! Bu taarruzu durdurmak da büyük ölçüde elimizde ve yollarını herkes bilir aslında.

Duygu&His ve hatta sezgi&içgüdü kelimelerimiz daha da karmaşık. Hepsini birbirinin yerine kullanır gibiyiz. Zaten TDK bile duygu ile his’i aynı kabul etmiş ve şöyle tanımlamış: “Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim ya da Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi duygu doğrudan bedenimizden gelen bir tepki değil, zihin aracılığı ile oluşturulan yalancı bir his. Bu yalancı hislere bel bağlayıp ne çok yanıp yakıldığımız durum olduğunu yıllardır gözlemliyorum. Belki de eski öğretilerde “duygu”nun küçük görülmesinin esas sebebi bu olmuştur. Duygu yerine düşünce ve mantık ön plana alınmaya çalışılmış, bir bakıma haklılar çünkü duygu zaten düşüncelerle oluşturulmuş yalancı his olduğuna göre bari doğrudan çıkış noktasına bakılması evladır.

Bu gerekçelerle ben “hissetmek” kelimesini “içgüdü” tanımına yakın biçimde kullanmayı tercih ediyorum. Bakınız içgüdü için TDK ne demiş: “ Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkıtabii.”

Sezgi ise bu üçünden tamamen farklı bir konuma sahip, TDK’nın tanımı şöyle: “Gerçeğin deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması.” Tanımdan da anlaşıldığı gibi sezgi, insanın kendine ben dediği akıl ya da düşünce veya beden’den farklı bir yer ile temastan elde ediliyor, en belirgin özelliği ise; “doğruluğundan şüphe edilmiyor oluşu”

Sadece kelimeler mi karışıyor? Keşke öyle olsaydı, fakat aslında kelimeleri karıştıran enerji merkezlerimizdeki karışıklıklar, onlardan da bahsedeceğim.

“Etkili dinleme” yapamıyoruz, sanırım buna çoğu insan katılacaktır. Bunun bir görünen bir de görünmeyen sebebi var (şimdilik aklımla gelen). Görünen sebebi, zihnimizin korkunç bir karmaşa içinde gürültü çıkarması. Görünmeyeni ve aslında en vahimi, “etkili dinleme” için merkezlerimizin uygun durumda çalışmıyor olması.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Nedir o halde merkezler? Bunları doğu bilgisinde çakralar olarak tanımlıyor olsalar da ben bize daha yakın kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Her merkez kendi ürettiği enerjiyi kullanarak işlevini gerçekleştiriyor.  Öncelikle alt merkezlerden başlayalım.
Bedenimizin alt bölgesinde üç tane temel merkez bulunuyor: Hareket, İçgüdü ve Seks merkezleri. Bunlar her insanın doğarken aktif olarak sahip olduğu gerçekten temel merkezler. İçgüdü pasif,  hareket merkezi ise aktif bir kuvvettir. Bunlar birbirleri ile sürekli boğuşma halinde bulunur. İkisinin de düzenli ve gerektiği gibi çalışması seks merkezinin nötralize edici etkisine bağlıdır diyebiliriz. Dünyamızda hali hazırda çoğu insanın sadece bu temel merkezler ile yaşadığını görmek zor değil.

Daha yukarıdaki iki merkez ise Duygu ve Düşünme merkezleri. Bu merkezler gerçekte faal durumda olsalardı yaşadığımız birçok karmaşaya gerek olmayacaktı. Ancak çoğu kez bu merkezler kendi enerjileri ile değil seks merkezinin enerjisinden çalarak işlev görmeye çalışırlar; çünkü seks merkezi en yüksek enerji üreten yerdir. Seks merkezinin enerjisi ile çalışan duygu ve düşünce merkezleri tüm olayları onun açısından değerlendirmek durumunda kalır. Üstelik seks merkezinin tüm enerjisini çaldıkları için onu gerçek işlevini sürdürebilecek güçten de yoksun bırakırlar. İşte böylece bedenimiz içinde her şey Arap saçına döner!

Daha üst merkezlerden söz etmiyorum bile 🙂

-devam edecek-

Eski ve yeni Dünya-3

Gelelim akıl ve zihne, bunları günlük hayatta birbirlerinin yerine ikamet edercesine kullandığımızı görüyorum, hatta bir de zekâ ve mantık kelimeleri var, hepsi de oldukça belirsiz şeyler. Akıl, bana göre bir denge mekanizmasına benziyor. İnsana dair tüm veçhelerin uygun değer sağlayacak şekilde ilişki içinde olmalarını sağlıyor. Bu sebeple de varlığı en az duygular ve beden kadar kıymetli. Genelde konuşma lisanımız içinde “mantık” kelimesiyle birlikte ya da birbirlerini ikame eder şekilde kullanılmasını çok da yerinde bulmaz gibiyim. Mantık, ölçü birimleri cetveli gibi görünüyor bana. İçinde farkında bile olmadığımız sayısız ölçü değerleri var ve bence –kullanış şeklimize bakılacak olursa- akıldan çok daha ilişkili olduğu kelime zihin olmalıydı.

İnsan psişesinin tamamını iki atlı bir araba gibi görecek olursak; akıl, psişenin sürücü makamını işgal ediyor diyebiliriz. Psişeyi salimen bir yerden başka bir yere götürme ehliyeti ve sorumluluğu, aklı gerçekten de önemli bir unsur haline getiriyor. Peki akıl bu sorumluluğu yerine getirirken bazı ölçüler kullanacak mıdır, yani mantığa ihtiyacı var mıdır? Bu soruya cevap vermeden önce başka bir soru geliyor aklımıza: Bu ölçü cetvelini kim oluşturdu? Öyle ya, her insan başlı başına bir dünya ise onun psişesini yönetmek için aklın ölçüye ihtiyacı olacaksa bile, bu listenin kimin tarafından oluşturulmuş olduğunu da sorgulamak gerekmez mi?

Bu sebeple “mantık” kelimesine itibar edebilmek için, bu ölçüler cetvelinin kimin tarafından ve hangi amaçla hazırlandığını bilmem gerekiyor, aksi takdirde onu insan bütünlüğünün içinde önemli bir mevkie koyamayacağımı hissediyorum. Zihin ise yine benim gözümden bir çeşit “sanal bellek”, aslında henüz bize ait olmayan bilgiler, kavgalar ve sevişmelerin, ezcümle hayat provasının yapıldığı alan. “Düşünce” dediğimiz eylemin evi. Bu hali ile internete de benzetilebilir. Eğer biz insanlar zihnimizdeki şeylerin kendimize ait olmadığını bilseydik bence hiç sorun kalmazdı. Fakat tam tersine sanki zihnimizdekilerle kendimizi aynı tutuyormuşuz gibi davranıyoruz (galiba cidden buna inanıyoruz!),  böylece özün sözü desteklemediği milyarlarca insandan oluşan bu kalabalığa dâhil oluyoruz.

Zihnin yabancı bir aksam olduğunu söyleyen öğretiler bile var, öyledir ya da değildir, ben sonuca bakıyorum ve zihnin “manipülasyon” amacıyla kullanıldığını görebiliyorum. Daha önceki yazılarımdan hatırlayanlar olacaktır, bildiğimiz Eski Dünyadaki her türlü eğitimin de manipülasyon olduğunu iddia etmiştim. Böylece orada eğitim dıştan takma zihin aracılığı ile yapılıyordu. Bunun ne gibi faydaları zararları vardır biraz düşünelim:

Bir kere yaşamı sanal platforma taşıyarak kişinin bedenini olası tehlikelerden koruduğunu söyleyebiliriz. Ama nedir bu tehlikeler? Kişilerin ani duygulanımları sebebiyle kendilerine ya da başkalarına zarar vermesini önlemek mi? Özellikle artan nüfusu ve büyük yerleşim merkezlerinde birlikte yaşama zorunluluğunu dikkate alırsak, bir dereceye kadar gerçekten bu işlevi gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Fakat bu koruma işlemi sadece kişinin fizik bedeni için geçerli oluyor. Öyleyse “zihin”, insanların fiziksel varlıklarını çok önemseyen bir merciin ürünü olmalı. Oysa zaten dünyada oldukça kalabalığız.

Eski Dünya’da Dualitik varoluşumuzun farkında olmaksızın yaşadık. Bunu belki filozoflar ve birkaç ileri bilinç sahibi insan biliyordu (özüne almıştı) fakat diğerlerimiz bu fiziki gerçeklikten habersiz yaşadık o bin yılları. Bu ne demek oluyor şimdi? Az önce zihnin varlığını fiziki bedenin korunması anlamına geldiğini varsaydığımızda, bu korumanın aynı zamanda bilginin sanal değil gerçek belleğe geçişini de engellediğini es geçmiş olduğumuz anlamına geliyor. Gerçek bellek, bedenimizin içinde, genlerimizin, her bir hücremizin içinde, bunu biliyoruz aslında. Bedeni korumak, bedeni sınırlamak ve sonsuza kadar özgürleşme potansiyelinden men etmektir. O halde biraz şüpheci davranmama izin verin lütfen, zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!

Biliyorum konu biraz dağılacak gibi görünüyor ama bu tehlikeden haberli olarak başladık yazıya ve azıcık tali yoldan devam edip ilk sapaktan kendi yolumuza çıkabiliriz diye umuyorum. (Ana yola çıktığımızda insan bedeninin merkezlerine göz atmamız lazım, bu çok önemli; çünkü neden dinleyemediğimizi de açıklayacak)

-devam ediyor, lütfen sizler de görüş bildirin-

Not: Yarın (Salı) TV8 de 17.00 den itibaren Nükhet Hanımın konuğu olacakmışım.  Herhalde konu genel olarak yine rüyalarlla ilgili olacak, umarım KIRK YAMA’dan da behsedebilme olanağı bulurum..

Rüyalar- Akşam Gazetesi

AKŞAM | CUMARTESI | 23 OCAK 2010, CUMARTESİ

Rüyalarınızı çözerek bilinçaltınızı rahatlatın

Gördüğümüz ilginç bir rüyayı yorumlatmak, o rüyanın mesajlarını keşfetmek isteriz.  Biyoenerji uzmanı ve rüya analisti Sibel Atasoy, 0-6 yaş arasında şekillenen bilinçaltımızın rüyalarımızla verdiği mesajları anlamanın yollarını öğretiyor. Bu yöntem kişisel farkındalığı artırıyor.


Uzun yıllar finans sektöründe üst düzey yönetici olarak çalıştıktan sonra bir anda sahip olduğu her şeyi bırakıp Fethiye’de bir adada yaşamaya karar veriyor Sibel Atasoy. Orada hem kendini dinliyor hem de düşünmek için bol bol vakti oluyor. Doğal yaşamla kucaklaşma ve sessizleşme dönemi olarak adlandırdığı bu süreç 7 yıl sürüyor ve bu arada birkaç tane kitap yazıyor. Ardından İstanbul’a dönüyor. Bir arkadaşının vasıtasıyla rüya analizi yapmayı öğreniyor, biyoenerji alanında çalışıyor… Biz, onunla rüya analizi ile ilgili yaptığı çalışmalar nedeniyle bir araya geldik. Ve her zaman ilgi duyulan rüyalar dünyasına yolculuğa çıktık.

– Rüyalarla ilgilenmeye ne zaman başladınız?
Felsefe kulübüne devam eden bir arkadaşım vardı, ben de fırsat buldukça onunla toplantılara katılıyordum. Orada rüya analizleri de  yapılıyordu. O yöntem ilgimi çekmişti; onu öğrendim. İstanbul’da yaşamaya başladıktan sonra, analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un takipçisi Gayle Delaney tarafından oluşturulmuş yönteme ait bir kitap buldum. 10 yıl önce ilk kez bir grup oluşturdum ve o öğrendiğim yöntemle rüyaları analiz etmeye başladık. Epeyce rüya çözdük. 

  • Ne şekilde çalışıyorsunuz?
    Niyetim rüya terapisi yapmak değil. Rüya danışmanı olmayı öğretiyorum ben. Yani bir nevi balık tutmayı… Soru sorma yöntemiyle, kişinin bilinçaltındaki simgeleriyle kendisine verdiği mesajları bulmasına yardımcı oluyorum. Bir rüyanın çözümlenmesi yarım saat ile bir saat kadar sürüyor.

HER PARASI OLAN BUDA OLAMAZ 
– Yani rüyamızda gördüğümüz herhangi bir şeyin önemi yok. Onun bize verdiği mesajın mı önemi var?

Aynen öyle. Aslında bunu kişi kendisi de bilmiyor. Simgeleri kendinin bulmasını sağlıyoruz. Bir seansta sizin bir rüyanızı çözebiliriz. İnsan psişesi (Jung ekolünde, insan kişiliğinin tümüne psişe denir) dediğimiz şeyi anlamamız lazım önce. En üstteki bilinçli alan egodur. Kişinin bildiği ne varsa hepsi egodur… Egodan dolayı kişisel bilinçaltı vardır. Kişisel bilinçaltı rüyalarımızın intibak alanıdır. İnsan doğduğu andan itibaren onu yetiştirenler tarafından kendisine öğretilen bir dünya oluşur. Kişinin bilinçli alanı yani ego, 0-6 yaş arasında ona kim bakıyorsa o kişi tarafından oluşturuluyor. Sadece kavramsal değil, fiziksel gerçeklik dediğimiz şey de böyle oluşuyor. Mutlak bir gerçeklik de değil. Ortak bir şey görmeye başlıyoruz. Bir anlamda, bildiklerimiz de kısıtlanmış oluyor. Mesela, kişi ‘maviyi severim’ diyor. Mavi olmayan şeyleri, kendisi bile farkına varmadan halının altına yani bilinçaltına süpürüyor. Burada kişisel bilinçaltı oluşuyor. Bu da zamanla sıkışmışlık oluşturuyor. Rüyaları çözümleyerek bu alanı genişletiyoruz. Bu da farkındalık sağlıyor. Bazen rüyalarda kolektif bilinçaltından gelen mesajlar olabiliyor. Rüyalarla bunları ortaya çıkartmak istiyoruz. Bu çalışma bir defada çözümlenemez. Öyle olsaydı parası olanlar hemen gidip aydınlanır, Buda olurdu. 

  • Çalışmalarınızda nasıl bir yol izliyorsunuz?
    Dokuz haftalık bir periyot var. Haftada bir gün, üç saat birlikte oluyoruz katılımcılarla. Rüyalarınızı yazıyorsunuz ve birlikte rüyalarınızı çözüyoruz. Rüyaların bize ne mesaj verdiğini bulduğumuzda ‘gerçek ayma’ oluyor. Çünkü insan her zaman kendi bulacağı bilgiyi istiyor.

– Rüya tabirleri kitapları doğru mu peki?
Hem doğru hem yanlış. Mesela ‘gelin görmek’ zenginlik demek olsun. Bu toplumsal bir bilgi ve oraya yerleşmesi binlerce yılda oluyor. Rüyalarla birtakım şeylerin analiz edilmesi İslam’da da var. Bir sözcüğün üzerine aynı anlam yüklenirse ve siz inanırsanız, zamanla o doğru haline gelir. 

RÜYA GÖRMEK ÇOK SAĞLIKLI
– Rüya yorumları genelde böyle mi yapılıyor?
Rüya analistlerinin çoğu medyum gibi çalışıyor. Aynı fala bakmak gibi. Bu doğru olsa bile o doğrunun size ne yararı olacak ki, siz bulmadınız. Bu sizin farkındalığınızı arttırmaz. 

  • Peki, çok rüya görmek kişinin bilinçaltında kabul etmediği pek çok şey olduğu anlamına mı gelir?
    Hayır, çok rüya görmek çok sıhhatli bir şey. Erkeklerin çoğu, hiç rüya görmediklerini iddia ediyor. Oysa bilimsel olarak her insan rüya görür. Ama erkekler hatırlamıyor. 

  • Daha çok hangi rüyalar sık görülüyor?
    Rüyaları genellemek mümkün değil ama toplu olarak kolektif bilinçaltında tüm insanların bazı simgelere aynı anlamları verdiği durumlar var. Mesela ev, araba gibi… Kolektif bilinçaltından gelen haberci rüyalar ya da kozmik rüyalar vardır. Bunlar insan dünyasıyla ilgili değil, bambaşka bir gerçekliktir.

– Peki, rüyamızın kozmik mi, haberci mi olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Günlük rüyalar, kişisel bilinçaltından gelir ve bizim en çok uğraştığımız bunlar. Günlük olaylarla birlikte kişinin bilinçlenme savaşlarıdır. Haberci rüyalarda kişiler kendi ya da yakınlarının geleceklerine ilişkin olayları görebiliyor.  Kozmik rüyalarda mekan, zaman olgusu yoktur ama bir olay gerçekleşir. Kozmik rüyaları eğitici rüyalar olarak görüyorum. Lusid rüya ise kişinin rüyada olduğunun farkına varmasıdır. Bunun da avantajlı olduğu söylenir. Çünkü siz teknikler öğrenerek rüyanızda öğrenmek istediğiniz herhangi bir şeyi öğrenebilirsiniz.

Auralarımızı temizlemeliyiz


Aynı zamanda biyoenerji uzmanı olan Sibel Atasoy, ‘Sosyal hayatımızda auralarımız birbirine dokunuyor. Aynı yerde çalıştığınız, aynı evde uyuduğunuz, uzun saatler beraber seyahat ettiğiniz kişilerle auralarınız alışveriş eder. Artık aura fotoğrafları da çekilmeye başlandı. Kirlian fotoğrafçılığı deniliyor buna. O fotoğraflara baktığınızda, delikli, lekeli, kararmış auralar görebilirsiniz. Çünkü bizde oluşan herhangi bir rahatsızlık önce auramızda oluşur. Tedavi edilmediği takdirde fiziksel organlarımıza yansır. Oysa sürekli aura temizliği yapılmış olsa hastalıklar ortaya çıkmaz’ diyor. Doğada vakit geçirerek, çocuklarla ve hayvanlarla temas ederek temizlenebileceğimizi söyleyen Atasoy, ancak bu durumda onların aleyhine olacağını çünkü insanda biriken enerjinin onlara geçeceğini söylüyor. Mesela insanların auraları       uzun süre birbirleriyle temas ederse, fizikleri de birbirine benziyor.

EKİN TÜRKANTOS
[email protected]

Sen ve Ben

Sen yine de gitme kal,
Burada, bu şehirde
Belki biraz kar yağar da,
Seninle karşılıklı geçer,
Üstüne bir şeyler yazarız

Anormalliklerle sınırlı hayatımız
Sözsüzleştirip, özgürleştirdik ya hislerimizi
Hani kurşun geçirmiyor ya sevdamız
Belki sabahlara kadar oturur,
Gün doğacak mı diye yazı tura atarız

Aslında sen ve ben,
Telefonlarımızı kapatıp,
Ruhlarımızı nadasa bırakmalıyız
Bu izdiham sürecek olursa
Sanki çok fena çarpık kentleşiriz

Kibrit çöpü

Kibrit çöplerini insanların yaşantılarına benzetirler. Kibrit kutusu, insanın yaşadığı toplumu ifade eder bir bakıma.

Bazı kibrit çöpleri vardır, bir amaç için yanarlar, kimi bir sigara yakar, kimi bir ocak, kimi boş yere yanıp tükenir hiçbir işe yaramadan.

Kimi ise; bir ormanı, bir evi, büyük bir alanı yakar kül eder, kendisiyle birlikte. Kibrit kutusunu açıp baktığınızda hepsi aynı gibi dursa da, birbirinden farklı kibrit çöpleri vardır.

Bazıları yanamayacak kadar incedir. Yakarken kırılır zannedersiniz, ama bilir misiniz? en iyi onlar yanar. Bazıları da epeyce kalın. Zannedersiniz ki yanınca yeri göğü yakacak ama yakınca bir bakarsınız, foss.. diye bir ses çıkarır, kendisini bile yakamaz, sadece ucundaki kimyasal madde alev bile alamadan kararır gider.

Kimileri eğri büğrüdür, yine de, bir kibrit çöpünden beklenen fonksiyonları yerine getirirler.

Her zaman en üstteki kibrit çöpleri ilk önce yanar. İşte insan yaşamı da, kibrit çöplerine benzer. Kimi insanlar vardır, kendinden beklenileni asla yerine getiremezler, kalın kibrit çöpü gibi kendi kendilerini yok eder giderler.

Kimi insanlar vardır, bir lambanın fitilini yakarlar, kendileri yok olup gitse de ışığı kalır.

Eğri ve kırık kibrit çöpleri gibi özürlü insanlar vardır aramızda yaşayan, onları şekilleriyle değil işlevleriyle değerlendirmeliyiz ve neyi yaktığına bakmalıyız.

Kibrit kutuları, içinde yaşanılan topluma benzer.
Islak bir kutudaki kibriti istediğin kadar uğraş yakamazsın, demek ki; içinde yaşanılan toplum, istemese de insanı çok etkiler.

Bazı kibrit çöpleri de aykırı insanları ifade eder.
Tüm kibrit çöpleri aynı yöne bakarken onlar tam tersine bakar kutuda.
Kutu açıldığında ilk önce onlar göze çarpar ve herkesten önce onlar yanarlar. Aykırılık başa beladır.

Bazı kibrit çöpleri birbirine yapışmıştır. Dikkat ederseniz onlar da, kafadar insanlar gibidir, yanınca diğeri de yanar.

Ama en tehlikelisi kendiyle birlikte kutuyu da yakan kibrit çöpleridir.
İçinde bulundukları toplumu çökertirler.

Bazı kibrit çöplerinin ucunda kimyasal maddesi yoktur. Ne yaparsa yapsınlar yanamazlar.

Toplumun içerisinde ot gibi yaşar giderler..

Toplum nereye onlar oraya…

Burak TÜRKMEN