Çoğalan hayvanlar serisi

Denizanaları Japonya’da
Bir denizanasından daha kötü ne vardır ? Tabi ki de devasa bir denizanası. Sürü halinde gezen ve yaklaşık 220 kilogram gelen bu devasa denizanaları hemen hemen tüm Japon kıyılarını istila etmişlerdir. Neyse ki insanları sürekli rahatsız etmezler; eğer yanlış yerde ve yanlış zamanda değilseniz tabi. Balıkları ve balıkların yemlerini yemeleri bu deniz analarının en kötü yanıdır. Bilim adamlarının konu hakkında bildikleri tek şey ise aynı tayfun gibi kontrol edilemez fakat tahmin edilebilir olmalarıdır.

TV8- Sinema kuşağı

TV8’in her gün 21.20 deki filmleri öylesine özenli seçilmişler ki, bu işten sorumlu kişiyi ve tabi bu kişiyi istihdam etme becerisi olan kanalı da tebrik etmek istiyorum.

Uzun zamandır CNBCe’nin filmlerinin önüne geçebildiğini farkettiğim bu kuşağı takip etmeye çalışıyorum. Filmlerin nerdeyse hepsi üzerinde konuşulmaya düşünülmeye değer. Örneğin bi hefta kadar önce “The Fall”, yani “Düşüş” filmini izledim. Film öylesine bir fotoğraf sanatı içeriyordu ki şaştım kaldım, yönetmeni bir sanatçı olmalıı diye düşündüm, şimdi nette biraz araştırdm ve haklı olduğumu görüyorum:

Düşüş ‘The Fall’ – Eleştiri

 

Bazı filmlerin her karesi bir tablo gibidir ve bu sahnelerin içinde derin anlamlar gizlidir. Bu tarz filmlerde görüntüler diyaloğun yerine geçerek seyirciyle konuşur, asıl anlatılmak istenen oralarda saklıdır. İşte The Fall böyle filmlerden değil 🙂 Gibisi fazla tüm sahneleri birer tabloama bu tabloların içinde bir anlam gizli değil. Sadece dayanılmaz renk kontrastları, perspektifleriyle izleyiciyi etkileyen birer fotoğraf gibiler.
The Cell filmiyle üne kavuşan Tarsem Singh yönetmen koltuğunda oturduğundan buna şaşmamak gerek aslında.

Film adı üzerinde düşüş (The Fall) temasıyla bezenmiş. Ailesiyle birlikte portakal toplayarak geçinen küçük Meksikalı kızımız Alexandria ağaçtan düşüp kolunu kırmıştır. Aşk acısı çekmekte olan intihara meyilli bir dublörde, köprüden atlama sahnesinde yaralanmıştır ve onunla aynı hastanede kalmaktadır. Bu iki insan arasında ilginç bir ilişki oluşur. Dublör Roy intihar etmesi için gereken hapları sağlamak için küçük Alexandria’yı kullanmaya karar verir. Bunun için de çocukların en sevdiği şeyi, masalları kullanır. Alexandria’ya anlattığı masalın sonu yaklaştıkça filmdeki hikayenin sonu da yaklaşır.

Görselliği bu kadar büyüleyici işleyen bir yönetmen olarak masal diyarı Tarsem Singh için mükemmel bir seçim. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz büyüleyici ‘tasarım’larla bezeli sihirli bir dünyada geçiyor çoğu zaman film.

http://www.sinepil.org/yazi/dusus-the-fall-elestiri

 Ayrıca filmin kahramanı küçük kızın inanılmaz performansını da unutmamak lazım, sanki rol yapmıyor da, hayatının bir kesitini izliyor gibiyiz. Bence bu rolüyle oskar almalıydı. Altıncı His’teki küçük oğlandan çok çok daha iyi bir performans bu.
Dün gece de aynı kuşakta “EVE’in sırrı” filmi vardı yine küçük bir kızın gözünden ailesi, çapkın babası, çekilen acılar, falcılar ve büyücüler ve bundan da ötesi” bir kadının (burda küçük kız) doğal reflekslerinin kara büyüden dahi güçlü etkileri” fevkalade işlenmiş. Görülmeye değerdi doğrusu, iyi ki seyretmişim.

Demedim mi?

Demedim mi?

Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?

Bir gün kızsan bana,
alsan başını,
yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben’im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben’im demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
senin duru denizin ben’im demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben’im,
senin kolun kanadın ben’im demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben’im,
sıcaklığın ben’im demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?

Söyle, bunları sana hep demedim mi?

Mevlana Celaleddin Rumi

Sevgili Mevlânamızın pek çok güzel sözü, şiiri var; ancak kimileri bizi daha derinden yakalar. Belki bu da o anki ihtiyacımza göre değişmektedir. Ama böyle de olsa her ihtiyacı karşılayan bir ilaç mutlaka onun ecza dolabında mevcuttur.

Biraz önce bir arkadaşa şunları yazmıştım:

“Arayış içerisinde olan bir insanın yolu eninde sonunda Mevlâna’ya çıkacaktır; eğer o olmasaydı yollar birbirine dolaşacak ve belki de kaybolacaktık biz.”

Hele Mevlânamızın şu sözüne ne demeli:

“Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz.
Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır.”

Ah, sevgili Mevlânamız olmasaydı eğer, ne kadar eksik kalacaktık biz!

Onsuz ne kadar eksik olacaktı alem; denizler ne kadar kuru, aşklar ne kadar içi boş…

Puslu Kıtalar Atlası

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu…

“Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşünüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”

Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:

“Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.”