Bronzlaşma: Neden bronzlaşmak isteriz? Bronzlaşma iyi midir, kötü müdür?

Yaz ayları geldiğinde hepimiz tatile çıkıp bronzlaşma, tenimizi karartma sevdasına düşeriz. Özellikle bayanlar tenlerini alabildiğine bronzlaştırma derdine düşerler. Herkes tatilde ne kadar bronzlaştığı ile ilgili etrafına caka satar. Ne kadar bronzlştıysanız o kadar uzun tatil yapmışsınız demektir! Ve bazıları övünür bununla.

Oysa Çinde ve Osmanlı zamanında kadınlar daha çok Güneşten korunmaya ve beyaz tenli kalmaya çalışıyorlar-dı ve Güneşten korunmak için şemsiye kullanıyorlar-dı.

Çinde kadınlar için beyaz tenli olmak daha makbul ve bu yüzden Güneşde yanmaktan sakınıyorlar ve şemsiye kullanıyorlar.

Osmanlı zamanında da Türk kadınları güneşten korunmak için şemsiye kullanıyorlardı ve beyaz tenlilerdi.

Peki neden bronzlaşma? Ne zaman çıktı bu adet? Sağlık açısından yarar ve zararları nelerdir?

Brozlaşan kadın mı daha güzeldir yoksa beyaz tenli mi?

Nephilims(Gözcüler,Düşmüş Melekler)Ve Tanrılar Bizden Utandı Ve Bizi Unuttular!!!

Nefilimler (Gözcüler)

İbrani folklorunda adları “Nefilim”. Eski Mısır’da “Neter” olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve “Gözcü” olarak nitelenen bu “sıra dışı” varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi?

Kim Bu “Gözcü”ler?

İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara “Nefilim” diyorlar. Eski Mısır’da adları, “Neter”. Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlar. Diğer yandan “Sümer” sözcüğü, “Gözcü’lerin ülkesi” anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda “gözcüler” olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa’dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, “geç neolitik” olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu “Gözcü”ler kimler? Neyi ya da kimi “gözlüyorlar”? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düş güçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?

Mitler ve Gerçekler

Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim, eğer “gerçeği aramak” amacını içeriyorsa bizler için, bu aynı zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın “spekülasyona açık” olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip. Ortodoks bilim ve akademisyenler, çoğu kez içinde bulundukları “bilimsel bürokrasi”nin ellerini kollarını bağlayıcı hantallığı ve “ağaçlardan ormanı görememe” alışkanlığı nedeniyle; yeni ve sarsıcı düşüncelere baştan olumsuz tepki vermeye eğilimlidirler. Hele bu, onların “Akademisyenler Olimpos’u”nun dışından geliyorsa. Arkeoloji ve arkeoastronomi, 21. yüzyılın başlarından bu yana bu sorunu yoğun biçimde yaşıyor. sıra dışı olduğu varsayılan düşünce ve teoriler yalnızca dışlanmakla kalmıyor, bir de aşağılanıyor kendilerini “bilimsel şüpheci” diye adlandıran Ortodoks çevrelerde. Oysa tarih, uzun ve yavaş bir yürüyüş. Geniş dilimler halinde onu incelediğimizde, her aşamasında Ortodoksinin engellemelerini ve inanılmaz tutuculuğunu fark ediyor, ama uzun vadede “sıra dışı” varsayılan fikirlerin yaşadığını görüyoruz.

“Neter”ler ya da “Gözcüler” sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün “mitler” deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin aynı ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar. Oysa Ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: “Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın.” Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar. Bunun kendilerine göre “etik” bir yolunu da bulmuşlar: “Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı.” Oysa “inanmak ve inanç” sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standardın gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar. Ama ne gam; “bilimsel” kurumların birçoğunun bütçesini, Kilise’yi destekleyen holdingler, hatta bazen bizzat dini vakıflar sağlıyor. Çoğu üniversitede kürsü başkanları arasında en az bir Musevi var. Bilimin “beşiği” olduğu varsayılan ABD’de halkın ezici bir çoğunluğu İncil’e bütün kalbiyle inanıyor. Ortalığı bulandırmanın anlamı var mı şimdi?

“Gözcüler” sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Şimdi, bu uzun girizgahtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım:

Eski Mısır’ın “Neter”leri

Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür “başlangıç dönemi” yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, “yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu” bir ara dönemi belgeliyor. Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat “tanrılar” tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde “Gözcüler” adı verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır’da bunların adı, “Neter”ler. Son olarak Osiris’in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir “Kral yaratma” (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar – sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk “insan kral”, bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre M.Ö. 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır’ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde “Hanedanlar Dönemi” denen bir evrenin de başlatıcısı.

Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho’nun yazdığı krallar listesi ve bugün “Torino Papirüsü” olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır’ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes’le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho’yu ve Torino Papirüsü’nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık’ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho’nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır’ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor. Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar. Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? “Alt paragraflarını” tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın “üst paragraflarını” ya yok sayıyor, ya da “Bunlar mitoloji” deyip işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda “normal insan”lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, aynı belge üzerinde işine gelen bölümü “olgu” diye benimseyip dosyalarken, işine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, işin gerçeği “dini inanışlarına aykırı düşen” bölümleri “mitolojik” bulup ayıklıyor!

Mezopotamya’da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Layard ve Wooley’nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Aynı Mısır’da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani “normal krallar”dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan yöneticiler var. Bunlar, “Tufan’dan önce” uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı “Krallık gökten indiğinde” gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya’da aynı kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, “en eski metin” olduğuna inanılan Tevrat’ın, Tufan başta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilise’de ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten “tanrılar”dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

Bu durumda Ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır’da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi’nin “normal insan ömrüne sahip” kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü “somut bulgu” sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş “tanrılar” ve onların sonrasında, “ara dönem”de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen “Gözcü”ler, “mantıksız” bulunarak “mitoloji” sınıfına sokuluyor yine. Aynı belgenin alt kısmı doğru, üst kısmı “masal”!

Enoch’un Şaşırtıcı Hikâyesi

Benzeri durum, Tevrat’la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki “Tanrılar” sözcüğünü tek bir “Tanrı” olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanrı’ya verilen sıfat ve onun genel adı, “Efendi” ya da “Sahip” anlamına gelen “Lord” sözcüğünde somutlaşıyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal’dan söz ediyor. “Baal”in sözlük anlamı da “Efendi” ve “Sahip”. Aynı sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Batı toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç. Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak “Tanrılar” sözcüğünü “Tanrı” olarak tashih eden Tevrat’ın, birkaç yerde bunu unutması. “Elohim” sözcüğü, Tevrat’ta birkaç kez geçiyor. İbranicedeki anlamı, “ilahlar”; yani, “çoğul” bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karşı çıkıyorlar – arkeologlarsa, sessiz. Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab’ında “O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı.” diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufan’dan öncesi. “Nefilim” sözcüğü, İngilizce’ye “devler” diye çevriliyor. Oysa İbranicedeki fiil yapısına göre tam ifadesi, “yukarıdan aşağıya inmiş olanlar”. Yaradılış’taki hikayede “devler”in hiçbir anlamı yok – daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten. Sanki “araya yanlışlıkla girmiş” gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947’de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, “Nefilim”in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yanı sıra, Tevrat’ın din adamlarınca “edit edildiği” (değiştirildiği) de anlaşılıyor. Çünkü M.Ö. 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya’daki Kutsal Kitap’ta rastlanmış olan kopyası “sahte” sanılan “Enoch’un Kitabı”nın orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında.

Yaradılış’ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve “Tanrı’yla birlikte yürüdüğü” söylenen Enoch’un, aslında son derece ilginç bir hikayesinin olduğunu ve Tevrat’tan çıkarılan bu parçaların “Nefilim” sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch’un Kitabı’nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6’nın aynı satırında sözü edilen “..ve Tanrı’nın oğullarını insanın kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine eş seçip onlardan çocuk sahibi oldular.” ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran “Tanrı’nın oğulları” ile insanın kızları arasındaki ilişki, Tevrat’ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch’un Kitabı’nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve “Tanrı katında” yaşamını sürdüren Enoch, “Gözcülerden” söz ediyor anlatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen “ara halkası” olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, “emir kulu” sonuçta. Enoch’un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki “gözcülük” görevi sırasında “insan kızları”nı arzuladığı ve bu fikrini diğer “gözcü”lere de söylediği belirtiliyor. Bir grup Gözcü (ya da Nefilim – “yukarıdan inen”) aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer karı alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında “yasak”. Sonuçta bu birleşmeden “melez” çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, “insan kızlarıyla” birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufan’la insanları.

Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch’un kitabının da, Tevrat’ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar “revize edilerek” yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda “Gözcü”ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayatı derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yanı, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğu’yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Şimdi, bütün bunlara “Mitoloji işte canım” deyip, elimizin tersiyle bir yana mı itmemiz gerekiyor, “bilimsel tavır” sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, “Kim bu Gözcüler?” diye sormak mı daha mantıklı bir davranış?

Kaynak: www.spatyom.com

Dört kapı kırk makam (son)

Yazının öncesi için (Mürşid) bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2321

Anadolu Alevi yolağını büyük oranda etkilemiş ve daha genç yaşta yazdıkları nefeslerle cemlerde ve gönüllerde taht kurmuş olan Hatai, insanın nurani ve ilahi özellilerinden bahseder ve nefesinin birinde bunu şöyle dile getirir:

Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman hakk idim Hakk ile kaldım
Gönlüme o düştü yandım da geldim

Evelden evvele biz Hakkı bildik
Hakktan nida geldi Hakka Hakk dedik
Kırklar meydanında yunduk pak olduk
İstemem yunmayı yundum da geldim

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm
Pirler makamında yanmış pişmişim
Kırklar meydanında hem görüşmüşüm
İstemem yanmayı yandım da geldim

Şah Hatai eder senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel şahım sana bir canım kurban
İstemem kurbanı kestim de geldim

Günümüzden bir asır önce yaşamış olan ünlü bektaşi babası Rıza Tefik’te bir nefesinde Allahı yerlerde, göklerde ya da kitaplarda aramanın beyhudeliğine değinerek doğusunu göstermektedir:

Gel derviş gel hele, yabana gitme
Her ne arar isen, inan sendedir
Beyhude nefsine, eziyet etme
Kâbeyse mahsudun, rahman sendedir

Çöllerde dolaşıp, seraba bakma
Allah Allah deyü, havaya bakma
Talibi Hak isen, kitaba bakma
Okumak bilirsen, Kuran sendedir.

Gayrıdan derdine, arayıp çare
Ne varlık verirsin, ner ile mara
Cennetten çıktıysan, behey avare
Havva’yı aldatan, yılan sendedir

Ey Rıza takat yok, Hakkı inkara
Sen mahrem imişsin, didarı yare
Şimdi agah oldum, sırrı esrara
Alemi yaratan, vicdan sendedir.

Büyük bir Bektaşi şairi olan Edip Harabi ise Vahdetname isimli uzun bir nefesinde, insanın ilahi kaynaklı tekamülünü semboller vasıtasıyla dile getirmektedir. Bu uzun nefesinden bir kaç dörtlük sunalım:

Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kalmış bir hayvan
Bizden ayrı değil hazreti Süphan
Bunu Kuran ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim bek muhakkaktır
Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hakktır
Her nereye baksan hakkı mutlaktır
Ahvali vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkel yakın görenler için
Bu sırra Harabi erenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik

Kendini tarikata ve çağının sosyal olaylarına adayan Pir Sultan Abdal daha çok başkaldırıcı ve kavgacı yanıyla bilinir. Oysa derin bir tasavvuf eri ve erenlerindendir. Onun nefesleri bu gözle okunduğunda karşımıza şimdiye kadar tanıdığımız Pir Sultanın başka bir suret çıkacaktır:

Bir nefescik söyleyeyim
Dinlemezsen neyleyeyim
Aşk deryasın boylayayım
Ummana dalmaya geldim

Ben Hakk ile oldum aşna
Gönlümüzde yoktur nesne
Pervaneyim ateşine
Oduna yanmaya geldim

Aşk harmanında savruldum
Hem elendim hem yoğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeğe geldim

Ben hakkın edna kuluyum
Kem damarlardan beriyim
Azini cemin bülbülüyüm
Meydana ötmeğe geldim

Pir Sultanım der gözümde
Hiç hata yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmaya geldim

Alevi tasavvuf anlayışına göre Dar, kişinin, ete kemiğe bürünüp bir suret aldığı dünya hayatından itibaren başlar. Zira insan sürekli tanrı huzurundadır. Ölüp toprağa giren kişilerin arkasından aileleride, o kişiye adanmış Dar kurbanı kesip, dağıtırlar.

http://www.hakmuhammetali.com/dort_4_kapi_kirk_40_makam_seriat_tarikat_marifet_hakikat_kapisi.htm

GEN Mİ ÇEVRE Mİ? (NATURE- NURTURE)

Bugün artık bebek daha anne karnındayken tespit edilen hatalı genlerin değiştirilmesi ile yapılacak “genetik tedavi” tıp dünyasının en büyük hedeflerinden birisi haline gelmiş ve bu yolda önemli adımlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır.

Sadece tıp dünyasının değil farmakolojinin, genetik mühendisliğinin ve biyoteknolojinin de araştırma alanına giren genlerin tespiti, değişimi ve tedavisi geliştikçe, temel bazı konuların tekrar değerlendirilmesine ve yeni bakış açılarına, hatta bilimde devrimlere sebep olmaktadır. Çalışmalar hayal gücünü bile aşan öyle noktalara varmaya başlamıştır ki, vaktiyle bilimsel ve teknolojik çalışmalara din adamları karşı çıkarken, bilim adamları artık kendi kendilerini durdurmak üzere aralarında anlaşmalara yapmaya başlamışlardır. Bu konudaki en önemli anlaşmalar insan embriyosu ile yapılacak çalışmalar ile ilgilidir.

Yeni doğacak bebek merakla beklenir “acaba kime benziyor” kaygısıyla…

Doğar doğmaz herkes bir fikir beyan eder, babasına, annesine ya da dayısına vs benziyor diye… İnsan bir taraftan ideal canlı diye tanımlansa da pek çok özelliği kritize edilerek iyi ya da kötü diye değerlendirilir. Fiziki kusurların yanı sıra, olumsuz huylar için de ayrıca değerlendirmeler yapılır ve hiç kimse yeni doğan bir bebeğin kötü diye tanımlanan fiziki, ruhsal ya da psikolojik özellikleri almış olmasını istemez. Eşler birbirlerine tahammül edemedikleri konulara atfen, çocuklarına kızdıklarında “kör olasıca babasına benzemiş” ya da “çekmez olası annesine çekmiş” gibi yargılarda bulunurlar. Kim değerlendiriyorsa iyi taraflar kendine, kötü taraflar kızgın olunan eşe mal edilir komik bir biçimde. Hala toplum içinde “anasına bak kızını al” hükmü geçerlidir. Önemli işler söz konusu olduğunda, şirketler alacağı elemanın diğer özellikleriyle birlikte geçmiş soyuna bile dikkat eder titizlikle. Siyasette atalarının bu konuda bir tecrübesi varsa adayların öne çıkma eğilimi vardır, tam tersi örneklerin çokluğuna rağmen. Pek çok başarılı babanın oğulları siyasette denenmiş ve başarılı olamamıştır oysaki. Eş seçimi konusunda özellikle mezhep ayrılıklarında aileler hala tutucudur, soylarının devamını düşünerek…

Epigenetik Değişimler

Bu konudaki ısrarlı bakışın sebebi, insanın gen yapısının atadan oğula miras olarak geçtiği bilgisidir. Biyologlar elli yıldır kalıtımın temel unsurunun DNA olduğunu söylüyorlarsa da, son yıllarda sadece DNA’nın kendisinin değil, molekülü etrafında meydana gelen karmaşık kimyasal değişimlerle, yani epigenetik değişimler ile de bir takım özelliklerin kuşaklar arasında aktarıldığını savunan bilim adamları mevcuttur. (Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerle açıklanamayan, mitoz veya mayoz yoluyla aktarılan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır.)Bu konuda yapılan çalışmalar genetik ile ilgili yazılan kitapların değişmesine yol açacak kadar önemli boyuttadır. Epigenetik kalıtım tezi ile ilgili çalışmalar İsrail, Fransa ve İngiltere’de halen devam etmekte. Konuyla ilgili ilk tezi İsrail’den Eva Jablonka 1995’re ortaya atmasına karşın o zaman pek kabul görmedi. Jablonka’nın tezi, zoolog Lamarck’ın da iki yüz yıl önce “koşulların etkisiyle doğanın insanlara kazandırdığı ya da kaybettirdiği özellikleri gelecek kuşaklar için sakladığı” teziyle aynı doğrultudaydı ve Lamarck’ın tezi o zaman Darwin tarafından kesinlikle reddedilmişti. Darwin evrim konusunda tartışılmaz bir otorite olarak görüldüğünden Jablonka da pek dikkate alınmadı.

Bu konuyu destekleyen eski bir çalışmada ise, İkinci dünya savaşı sırasındaki kıtlıkta doğan düşük kilolu bebeklerin devam eden soylarında da aynı düşük kilonun tekrar görülmesi dikkat çekiciydi. Koşullar iyileşmiş olsa bile doğan düşük kilolu ikinci ve üçüncü kuşak bebekler için klasik genetik teorileriyle bir cevap bulunamamış ve araştırma sonuçları rafa kaldırılmıştı. Klasik kalıtım kurallarına göre; sonradan oluşan koşullarla ilgili bu değişim, gelecek kuşaklara aktarılmamış olmalıydı.

2000’li yıllarda yapılan bir araştırmada çocukken çok iyi beslenen kişilerin torunlarının şeker hastalığına yakalanma riskinin çok yükseldiği tespit edildi. 9 -12 yaşları arasında yetersiz beslenenlerin torunlarının ise daha uzun yaşadığı gibi ilginç bir sonuç bulundu. Yine bir çalışmada 10 yaşından önce sigaraya başlayanların torunlarının obez olduğu saptandı. İlginç olan, çevresel faktörlerin yaptığı varsayılan değişikliğin birinci kuşakta kayıt edildiği ve ortaya çıkmadığı, ancak ikinci kuşakta mutasyon sonucunun gözlendiğidir.

Sorunsuz DNA

Birçok rahatsızlığın genetik olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini kesinlikle bilmemize rağmen ruhsal rahatsızlıkların mutlaka ve mutlaka aktarıldığına dair kesin kanıt olmadığı kabul edilir. Birbirinden ayrı büyüyen ve ailesinde ruhsal rahatsızlık bulunan tek yumurta ikizlerinin, ayrı ve farklı ortamlarda büyüyen kardeşlerin izlenmesi ve incelenmesi bu konuda en önemli gözlem verisidir. Aynı ailenin içinde görülme sıklığı fazla olan bir ruhsal hastalığın geçiş aracı tek bir gen değil de genler grubu olarak biliniyorken, şimdi epigenetiğin de faktörlerin arasına katılması ile durum daha karmaşık bir hal almıştır. Epigenetiğe göre; atadan oğula aktarılan sorunsuz DNA değişmeden geçtiği halde, taşıyıcı başka proteinler sorunlu özelliği gelecek kuşağa taşımaktadır. Bu noktada hem DNA’nın, hem de DNA dışı taşıyıcıların değerlendirme kriterleri içine sokulması gerekmektedir.

Şizofrenide kalıtım durumu

Önemli bir hastalık olan şizofrenide kalıtım durumu incelendiğinde düşünülmesi gereken ilginç rakamlarla karşılaşırız. Şizofrenik bireylerin kardeşlerinde hastalığın görülme sıklığı %8, şizofrenik ebeveynin çocuklarında görülme sıklığı sadece bir ebeveyn şizofrenikse %12; her iki ebeveyn de şizofrenikse %40 dır. Şizofrenik bir bireyin eş yumurta ikizinde şizofreni görülme sıklığı ise %48′ e kadar yükselmektedir. Her şey sadece DNA’ya bağlıysa aynı genleri taşıyan kardeşlerin şizofreni oranı % 100 ya da buna yakın olmalıydı oysaki.

Bu tür inceleme ve sonuçlar; bize genetik hastalıklarda bile bütün aktarımların sadece genlere bağlı oluşmadığı konusunda yeterince kanıttır.

“Doğuştan taşıdığımız genetik miras mı, yoksa sonradan kazandığımız kültürel-çevresel etkenler mi davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar” ikilemini yıllardır tartışırız.

Doğa mı yetiştirme mi ( nature – nurture) tartışmasının, taraflardan biri lehine kesin bir cevabı yoktur ve insan doğaya karşı direnmeye ve kendini değiştirip pozitif geliştirmeye doğru hızla evrimleşmektedir. Bütün değişimlerin pozitif olmayacağı gerçeğinin tartışılmaz doğru olması noktasında, epigenetiğin ne kadar önemli bir konuyu incelediği önemlidir. Epigenetik, genetik bilimi içinde açılmış önemli bir parantez gibidir.

İnsanın davranışlarını genler mi, bilinç mi belirler veya hangi oranlarda belirler sorusunun cevabı, bizi hem bilim, hem ahlak konusunda bilgilenmeye zorlar. Bu bilgiler ise düşünce ve dinler tarihinin uzun yıllardır sürdürdüğü tartışmalara götürür. İnsan davranışlarını inceleyip nedenlerini aradığımızda, insanın kalıtsal yanının ne kadar davranışsal sonuçlara ulaştığını genetik bilimi bir ölçüde açıklayabilmiştir. Fakat insan var oluşunun, karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla, basitçe genlerin etkisiyle açıklanamayacağı gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Düşünce Gücüyle Değişme ve İyileşme Gerçekleşebilir mi?

Eskiden bilimdışı kabul edilen enerji dengeleme, düşünce gücü, şifalanma, telekinezi, uzaduyum, astral seyahat gibi bazı kavramlar artık modern insanda çok fazla ilgi uyandırıyor. Düşünce gücünün üzerinde yapılan çalışmalar ve yazılan kitaplar zaten eskiden beri var olan ama isimlendirilip bir konu başlığında sunulmamış bir kavramı ortaya koydu: “Bilinç ve düşüncenin değiştirebilme ve iyileştirme gücü”.

İnsan; kendi kendine telkin, iyiyi ve güzeli, başarıyı hedefleyip kendine çekme ve amaca odaklanarak mutlak gerçekleştirme yöntemleri konusunda doğal seyrinden çıkıp, bu konuda yazılan eserlerle, danışman ve rehberlerle karşılaşınca, bilinç ve düşünce alanında yükselen ani bir ivme gösterdi. Bilim- din- bilinç üçgeninin içinde kalan kendi gerçekliğini daha fazla değerlendirip, kendini kendi gücünle değiştirmeye başladı. Bu durum daha fazla ego sahibi olmasına neden olsa da, taşıdığı gücün farkında olması ile kendine daha fazla fayda sağlayabilmesi, insanlığın toplam ilerleyişi için de pozitiftir aslında. Dengelemesi gereken ego şımarıklığı, ilerleyen zaman içinde tabiatın doğal eleme yöntemi ile mutlaka doğru çizgiye çekilecektir. Evren kendi doğallığına ters gelen keskin köşeleri vakti geldiğinde düzeltmekte ustadır.

DNA ve psişik yetenekler

İnsanın kendini değiştirmesinin yanında, etrafında ona etki edecek binlerce maddi ve manevi etmen mevcut. Teknolojinin yaydığı manyetik alanlardan tutun da güneşin ısı ve ışığına, atmosferin değişen içeriğine, çevre ve gürültü kirliliğine, toplumun sosyal değişiminden doğan kötü olaylara, kişilerden aldığımız iyi, kötü etkilere kadar binlerce etki faktörü ile her an karşı karşıyayız. Kullandığımız sözcüklerin ve içerdikleri titreşimlerin bile DNA yapısını değiştirdiği de bilimsel olarak öngörülüyor.

DNA’nın yüksek iletişimsel yapısını da gözler önüne seren bir araştırmada DNA’nın protein üretmek için kullanılan %10’luk potansiyelinden geriye kalan %90’lık sözde işe yaramayan potansiyelinin psişik yetenekler için kullanıldığı hakkında önemli ipuçları içeriyor. Yaşayan dokudaki DNA özü, sözcüklere göre uygun frekanslara ayarlanan lazer ışınlarına ve radyo dalgalarına pozitif tepkiler veriyor. Bu şekilde, X ışınları ile bozulan genetik yapının onarılması bile mümkün oluyor. Ayrıca sağlıklı bir genin yapısı, sağlıksız genin yapısına aktarılarak yeniden sağlıklı bir yapıya ulaşılabiliyor. Böylece DNA’ya yapılan küçük bir müdahale ile iyileşme gerçekleştirilmiş oluyor. Böylece, kelimelerin ve düşüncelerin DNA üzerindeki gücü de bilimsel olarak açıklanmış oluyor.

Su kristalleri deneyi

Burada bir parantez açarak Masaru Emetu’nun su kristalleriyle ilgili inanılmaz çalışmasından bahsedebiliriz. Su kristallerinin düşünceleri, duyguları kaydettiğini ve değişip farklılaştığını kesin olarak ispatlayan bilim adamı, insanın %70’in su olduğu düşünüldüğünde olağanüstü bir bakış açısı yaratmıştır. Hücreler ve proteinler dolayısıyla bütün yapıtaşlarımız su olduğu için, DNA boyutunda da düşünce ve duygu ile değişebiliriz demektir.

DNA’ya Bilimsel Müdahale hangi Noktada

Bütün bu çalışmalar sadece genlerimizin doğasının değil, çevrede ve düşüncemizde oluşan her türlü koşulun değişim ve gelişim için bizi etkilediği kesinlikle ortaya çıkıyor. Üstelik bu değişimler sadece bizde oluşmakla kalmayıp bizden sonraki kuşaklara da taşınabiliyor. Bu taşınma seçiminin neye göre yapıldığı ise en kritik soru. Milyonlarca hatta milyarlarca etkinin sonuçları DNA’mızda ya da farklı hücre yapılarımızda depolanırken hangisinin bir sonraki kuşakta dominant görünüme kavuşacağı olasılığı sanırım matematikçileri zorlayan bir üslü çokluğu gösteriyor.

Çevredeki tüm materyaller, olaylar, bilinç ve hatta kelimeler bile DNA yapımızı değiştirirken, insanoğlunun bilimsel bilinçli müdahalesi sonucu genlerde yaratacağı değişiklikler, gelişim ve değişimin hızını katlayarak arttıracaktır. Buna örnek bir çalışmanın sonuçları yeni açıklandı ve belki de bilim dünyasında yeni bir çağın başlangıcı olacak.

Bilimadamları, DNA’ya özgü bilgi saklama özelliğine sahip bir molekül dizisi üretmeyi başardılar. Danimarka’nın Kopenhag Üniversitesinden Prof. Dr. Peter E. Nielsen ve ekibinin 15 yıllık çalışmalarının ürünü olan bu polimer meleküle PNA (Peptid Nükleik Asit) adı verildi. PNA molekülünün, DNA’nın hücrede üstlendiği genetik kodların saklanması ve çoğaltılması işlevini gördüğü açıklandı. Hücreye enjekte edilebilen PNA’nın bir başka özelliği ise 3’üncü sarmal olarak DNA’ya eklenebilmesi. Eklenen 3’üncü sarmal, DNA’ya destek olup hatalı proteinlerin üretilmesine engel olacak ve hasar görmüş DNA’nın onarılmasında etkin rol üstlenecek. PNA ile yapay yaşam oluşturulabilecek ve yaşam nasıl oluştu sorusunun cevabı verilebilecek

Nature – nurture tartışmasının dönüm noktası olabilecek bu keşif, her şeyi değiştirebilir. Genlerin aktarımına müdahale edilebilecek, hatalı gen üremesine engel olunabilecekse, insanın doğal seyrinin rotası değişecek demektir. Kendi fıtratımızdan çıkıp programlanan bir insan yapısına doğru gidiyoruz. Bir süre sonra doğacak bebeğimizi beklerken şimdiki kadar merak ve endişede olmayacağız. Doğacak bebeğin hatalı genlerini değiştirip, istediğimiz özellikleri yükleyip, bize daha az benzeyen çocuklar yaratacağız. “Anasına bak kızı al” deyimi tarihe karışacak.

Kendi kendimize nerede dur diyeceğimiz ise büyük bir meçhul!

Nesrin Dabağlar

www.indigodergisi.com’dan alıntıdır

Atlas Vazgeçti-5

Aslında bu mitin çok daha eski tarihlerdeki bi geçmişi var: Dünya henüz yokken onun bulduğu yerde Tiamat  veya Tiyamat adında çok daha büyük bir gezegen varmış ve o zamanlar bu gezegenin hakimi Sürüngen ırkı imiş. Alınlarına yazılan kod gereği, diğer gezegenleri de kendilerine köle etmek için büyük savaşlar yapmışlar ve nerdeyse başarılı olacaklarken bu gidişe bir dur denmiş (yıldız federasyonu tarafından!), Bir savaş (barış için savaş)gemisi olarak tasarımlanan Nibiru gezegeni Tiamat’a gönderilmiş ve onu çok ileri düzey bombalarla havaya uçurmuş. Tiamat parçalanmış ve dağılmış (en büyük parçası şu andaki dünyamız oluyor). Sürüngenler yenilgiye uğrayarak bizim güneş sistemini terk etmişler. Dikkatinizi çekiyorum saf kan sürüngen kalmamış bu civarda! Olsaydı eğer, biz oturup bu lafları zor ederdik! Sanki hikaye gerçekmiş gibi konuştuğumu eleştirmek isteyenler olabilir ama ne fark eder? Belki gerçek belki değil, biz metaforik olarak değerlendirelim bir an için.

Benim ilk sorum şu: Dünya gezegeni ortaya çıkıp 365 günlük yörüngesine oturduktan sonra, buradaki hayat, canlılar ve yerli insan genlerinde sürüngenlerden miras var mı? Olmaması mümkün mü? Buradan nereye varmak istediğimi merak ediyorsunuz muhtemelen, ben de ediyorum! J Bütün mistik öğretilerde baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini andıran bir kavram var. Allahın hakkı üçtür örneğin. Sonsuz bir evrenin içinde hafifçe basık bir küre olduğumuz halde neden alt ve üst kavramı var, anlayabilmiş değilim.  Mistik öğretilerde Alt kavramı genellikle fiziksel beden ile, üst kavramı ise ruh ile eşleştirilir. Bizler alttan ve üstten gelen iki etki arasında preslenmiş bir ırkız arkadaşlar, feci bi melezlik var bizde, öyle görünüyor! Bu arada melezlerin normlar üstü özelliklere sahip olduğu söylenir (aslı var mıdır?).

Ölenin arkasından konuşulmaz denir, şimdi kendi kitabından bahsederken böylesi acınası mit ve inançlardan söz etmem Ayn Rand’ı muhtemelen rahatsız ederdi, bu sebeple peşinen özürlerimi sunmak istiyorum. Kendisi, pırıl pırıl akıl ve mantık kuralları ortadayken böyle örneklemelere gidilmesini anlamsız bulurdu muhtemelen. Zaten ben de ne dediğimi anlatamadım, saçmalıyor muyum yoksa vurucu darbenin gelmesi için zaman mı kazanıyorum onu da bilemiyorum şu an.

İşte çok kanıksanmış fakat doyurucu cevap bulunamamış bir soru daha benden: insanlar arasında doğdukları anda fark var mı? Sanki Ayn Rand olmadığı varsayımından yola çıkıyormuş gibi geldi bana. Aksi takdirde böylesi belirgin bir hiyerarşiyi (12.ci tespit)kabul etmezdi. Neden durduk yerde Yağmacı var olsun?! Eğer yağmacı varsa, doğuştan gelen bir farklılıklar senfonisini de kabul etmek durumundayız. Y ada eğer aynı doğdularsa aynı eğitimi (0-6 yaş insan olma eğitimi) almadıkları için mi oluyor bunca büyük fark? Çok zeki olmayan,çok cesur olmayan, çok yaratıcı olmayan ne olsun?!  İlle ikinci sınıf vatandaş mı olacaklar, minnetle kabul sunanlar gurubu! Kant’ın da dediği gibi onlar böyle olmayı mı seçtiler ki Ayn Rand onları topa tutuyor? Ya seçtilerse?

Hangi amaç için seçmiş olduklarını tahmin etmek isteyebilir miyiz? Ayn Rand, kötü oldukları için seçtiklerini söyleyebilir belki, eğer seçtiklerini kabul ederse. Ama seçmemişlerse zaten onları böylesine topa tutması için neden kalmıyor! Bu da Kant’ın ünlü çelişki fenomeni.

Okumamış olanlar için Rand’ın genel tezini toparlamaya çalışayım:

Diyor ki; insan dediğin yaratıcı, zeki, adaletli, üretici, çalışkan ve ahlak sahibidir. Yaptığını ettiğini aşkla sevinçle, kendini mutlu edecek şekilde yapar, her şekilde samimidir, yalan dolan bilmez ve işte bu sebeple de güçlüdür. Fakat her nedense bu özelliklere sahip olan az sayıda insan vardır ve bu özelliklere sahip olmayanlar tarafından yağmalanırlar. (Eh dünyada altına oranla taş çok ama çok daha fazla ne de olsa!) Şimdi bu yukarıda tarif ettiği küçük insan gurubu kendilerini yollarından alıkoyan yeteneksizler gurubunun kendi akılları olmasa var olamayacaklarını dahi akıl etmekten yoksun olduklarını onlara göstermek üzere bir plan yürürlüğe koyarlar. Akıllarını yağmacıların kullanmasına izin vermeyerek yaparlar bu işi. Akıllarını alıp gizli bir yere saklanırlar (Atlantis), akılsız kalan dünya, önce ekonomik olarak sonra bütünüyle iflas eder, zaten ahlakın yağmacı da olmadığı varsayımı baştan konulmuştur. Yani lokomotifler gittiğinde vagonlar hiçtir! (kitapta birinci lig klasmanında oynayan tek kadın Dagny, ülkenin en büyük demiryolu şirketinin varisi ve idarecisidir. Tüm kurgu onun gözünden aktarılmaktadır.)

Öyle midir gerçekten? Lokomotifler gittiğinde vagonlar hiç midir?

Hiç sanmıyorum. Vagonlar olmasaydı lokomotife ne gerek vardı? Vagonların müthiş işlevi var, bunu gözden kaçıracak mıyız yani? Ayn Rand’ın süper zeki çocukları da zaten vagonları taşımayalım demiyorlar, taşıyalım ama herkes haddini bilsin diyorlar. İşte binbeşyüz sayfanın ana fikri bana göre bu. Haddini bilen olur bilmeyen olur. Üstelik teşekkür etmemeleri bir yana, vagonlar kendilerini en yüksek merciye getiriyorlar ve bindikleri dalı yani lokomotifleri haraca kesiyor, onların lokomotif olmaktan utanç duymaları gerektiğini vazediyorlar. İşte bu bardağı taşıran son damla oluyor lokomotifler için. Haksız bulmak oldukça zor görüyorsunuz.

Peki bu vagonlar aptal mı? İnsan bindiği dalı keser mi?  Molla Nasreddin bu konuya parmak basmıştıJ Burada lokomotiften muradımız çekici güç, ya da motor, ya da daha genel ismiyle harekete geçirici enerji. Bu konuda bi şiirimiz vardı şimdi aklıma geldi (Rüzgar gülü bakınız: … ) Şiirde de görüleceği gibi harekete geçirici güç zaten “engel”den elde ediliyor, bunun en basiti yelken. Rüzgar ise duygulardır demiştik. Duygu yoksa denizin ortasında kalıveriyorsun. İşte tam bu noktada Ayn Rand göz ardı etmiş olsa da “duygu” fonksiyonunun hesap dışı bırakılmasının hayati bir unutkanlık olduğunu söyleyeceğim, haddim olsa da olmasa da J 

Şimdi, rüzgar duygu ise eğer, ve siz bunun yol almak için olmazsa olmaz bir araç olduğunu biliyorsanız-farkındaysanız– onu kullanırsınız, işte bu aşamaya geldinizse sizde dümen-akıl var demektir. Yoksa rüzgarın (ya da motor fark etmez, motorun yakıtı da katılaşmış ata duygusu demiştik şiirde) önünde fındık kabuğu gibi bi sağa bi sola yalpalayıp hiç bi yere ya da hedeflediğiniz yere varamaz hatta batabilirsiniz bile. Bu durumda rüzgar sizi kullanmaya başlar, rüzgarın amacı olduğundan ya da istediğinden ötürü değil sonuç öyle gösterir.  Ayn Rand bu örnekleri muhtemelen çokça gördüğü için duyguyu yerden yere vuruyor, onu yolundan eden rüzgardır sanıyor. Ve bu sebeple akla sarılıyor, oysa akıl duygunun alternatifi değildir ki! Akıl, geminizin ya da arabanızın dümeni/direksiyonudur. Akılda kendinden menkul hiç bi güç (enerji anlamında)yoktur.

Bu sebeple duygu icat edilmişti! Pardon aslında yanlış oldu, hafıza icat edildi. Anlik refleksler hafızaya kaydedilerek duygu adı altında değişik formatlarda muhafaza edildiler. Aslında duyguların temeli İKİ tanedir; hoşlanma ve hoşlanmama durumu. Bunlar derecelendirilerek ayrı isimler verilip duygu yelpazesi oluşturuldu. Önce harekete geçirici olarak oldukça işe yarayan bu fonksiyon giderek başa bela olmaya başladı; çünkü fonksiyon düzden işlediği gibi tersten de işliyordu maalesef! Nasıl mı?

Örnekle anlatmaya çalışayım: Diyelim kişi, ateşten(yakıcı bişey) hoşlanmadı ve buna ihtiras-öfke-kıskançlık vs gibi değişik tonlarda isimler konup hafızaya atıldı. Ve daha sonra oturulup bu isimler kavramlaştırıldı, hangi durumlarda oluştuğu sanki ilaç reçetesi gibi detaylı olarak tanımlandı. Öyle oldu ki artık kişi tarifteki durum hasıl olduğunda ateşe maruz kalmış gibi hissetmeye başladı oysa ortada ateş filan yok! Böylece hafızadaki duygu bankasını gerçekte hissettiklerinin önüne almaya başladı, bu giderek kendi anlık hislerinin yozlaşmasına ve kaybolmasına sebep oldu.  Rüzgar gelişi güzel işlemeye başladı! Eh bu durumda sel felaketi de olur her bi şey olur. Üstelik her teknede dümen (akıl)olmadığını olsa da dümen kullanmanın öğretilmediğini düşünürsek nasıl kazalar olur tahmin etmek güç değil. İnsanın taş bağlı köpek salınık diyesi geliyor.

Daha devam edeceğiz herhalde…