düşüncenin hapishanesi

Düşüncenin hapishanesinde var dört tane duvar ,duvar duvara bakar
Bir duvarda pencere var o da bakar dört duvara
Hayaller yaşar sen yaşarsın
Umut ise çoktan ölmüştür
Geçmiş hiç ayrılmaz bu hapishaneden
Geçmişle yaşarsın
Düşüncenin önemi yok
Varlığı vardır
Duvarları tablo yapar
Issızın çölünde
Ölü bir ağaç vardır
Etrafı yalvarır bakışlar atan
Cılız otlarla doludur
Uçsuz bucaksız ufukları görebilirsin
Ama hiçbir zaman ulaşamazsın

Dört kapı kırk makam-Şeriat

BİLİRMİSİN ŞER NEDİR?
NEDEN ATMAN GEREKİR?
ATARSAN İÇİNDEKİ ŞER’Rİ
OLURSUN BİR TARİKAT ERİ

Bir aydınlanma ve kâmil insan olma yolu olan “Dört kapı kırk makam”ın kurucusu Hacı Bektaşi Veli’ye göre şeriat; “Bir anadan doğmaktır”. Şimdi bu sembol diliyle söylenmiş bu sözü yorumlamaya çalışalım:

Her canlı doğum yoluyla zahir dünyaya gelir ve yaşamına dünyada devam eder. İnsan gibi diğer canlılar da doğdukları tabiatı bütün özellikleriyle beraber hazır bulurlar. İnsanlar ise kendileri seçmeksizin bir toplumda doğarlar ve o toplumun kültürel, ulusal, ananevi, geleneksel özelliklerini devralırlar. Milliyet, ırk, cins, dil, din hatta deri rengi gibi daha bir çok farklılıklar işte doğumla gelen bu aşamada bireyin hayatına girer ve onun bir parçası haline gelir. Birey artık kendini bu kapıda toplumdan devraldığı şekilsel farklılıklarla tanımlamaya başlar. Eğer, Hindistan’da doğmuş Hintli, Çin’de doğmuşsa Çinli, Afrika’da doğmuşsa Afrikalı, kutuplarda doğmuşsa Eskimo olarak kendini görür. Sadece kültür ve gelenek içinde yaşamaz, aynı zamanda o gelenek ve kültürün sorunlarını, görevlerini ve yaşam biçimini devralır. Örneğin, birey kan davasının olduğu bir ailede dünyaya gelirse, otomatikman kendiside bu meseleye tabii edilir. Kendi iradesi dışında gelişen bu olay, bir müddet sonra, kendi meselesi olmaya başlar.

Dünyaya ve kendimize dair ilk düşüncemizin oluşum sürecinde içinde bulunduğumuz toplumsal yaşam, gelenekler, örf ve adetler çok önemli bir rol oynarlar.

İnsanlar fiziksel açıdan olgunluğa erebilmesi için, çeşitli evrelerden geçerler. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk vs… bu evrelerde insan birbirinden farklı özellikler ve olgularla karşılaşır. Kendini bekleyen bu süreçleri yaşar, bunun sonucunda da kendine göre dünyaya ve yaşama yönelik bir tutum ve düşünce geliştirir. Daha önce dediğimiz gibi burada toplumsal olgular önemli bir rol oynar.

Şeriat kapısı, toplumsal şartlanmaların en yoğun olduğu ve doğumla birlikte gelen insanın kendi özüne en yabancı kaldığı devirdir. Dünya yaşantısında olduğu kadar tanrı anlayışında da bir yüzeysellik ve şirk görülmektedir. Buna gizli şirk’te denir. Fakat, şeriat ehli bunun farkında değildir. Tanrı ona göre yerde yada gökte bulunmaktadır. İnsanlara oradan buyruklar yağdırmaktadır. Ölümden sonra sevap çoksa yani gökteki tanrının yağdırdıkları emirlere içtenlike itaat etmişse, hurilerle dolu cennete; günahları çoksa, cayır cayır yanacağı cehenneme gideceğine inanır.

Milliyetçilik, ırkçılık, cins ayrımı, ideolojik bakış, kısacası insan ayrımlarının ve savaşların olduğu şeriat kapısı sadece toplumsal alandaki sorunları yaratmaz, aynı zamanda bireysel yaşamı da tehlikeye düşürür. Çünkü, bir varlık olarak insanın en önemli yanlarından biri toplumsal bir yanının olmasıdır.

Hacı Bektaşi Veli bir sözünde “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” der. Başka bir sözünde mürşidi, yani irşad ediciyi tanımlarken şöyle der. “Mürşit ilimdir”. Fakat bu ilim, bilim gibi okuyarak elde edilmez. İçsel ve ruhi yaşantı vasıtasıyla elde edilen bilgidir. Yani insanda iki çeşit göz vardır. Normal gözlerle okuyarak öğrendiklerimiz, bilimdir. Bilimden öğrendiklerimizi can gözümüzle yorumlayarak, beynimizde oluşturabilmek ise ilimdir. Bilim okuduğumuz anda beynimizde canlanandır. İlim ise daha sonradan düşünerek beynimizde görünendir.

Şeriat kapısındaki kişi aradığı soruların cevabını bulmak ve aydınlığa giden yolu aralamak için kendisine bir pir (pirini) bulur. Şeriat kapısındaki kişi ruhi dünyası, henüz karanlıkta olduğu için kendisine uygun bir pir seçmekte zorlanacaktır. Ancak pirlik makamına gelmiş bir usta kendisine gelen her talibi irşad edebilme yeteneğine sahiptir.

Bu arayışlar süresinde yeterli çabayı ve azmi gösterirse kişi, eninde sonunda kendisine uygun bir yol gösterici usta-pir bulur.

Bu aşamada, kişi şeriatı yavaş yavaş aşarken kendisini tarikat makamına doğru ilerlemiş olarak bulur. Hakka erişmenin yolunun, ancak köklü bir ruhi tekamülden geçtiği gerçeğini, idrak etmeye başlar. Kendisi için artık yeni bir doğumun başlamak üzere olduğunu anlar. Daha önceki doğumu ‘kan bağı vasıtasıyla doğmak’ olarak görür ve bu dünyadaki ikinci doğumun manevi-ruhi bir doğum olacağının bilincine varır. Ve sonu gelmez ruhi yolculuklarda ve içsel yaşantıda kendisine yol gösterecek olan bir usta aramaya başlar.

 -devam edecek-

Ormana gittim…

‘’Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
                 hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum
                 yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için…
                 Ve ecel geldiğinde fark etmemek için aslında yaşamamış olduğumu…’’

* Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.
* Hayatın tüm iliğini çekmek, kemiği kıymaya benzer.
* Dikkat edilmesi gereken ve cesaretli olunması gereken zaman vardır ve mantıklı bir kişi hangisi olduğunu bilir.
* Millet, kendi sesinizi bulmak için çabalamalısınız. Çünkü ne kadar uzun beklerseniz, bulmanız o kadar zor olur. Thereau demiştir ki, “Çoğu insan hayatını büyük bir çaresizlik içerisinde geçirir.” Siz böyle olmayın! Bırakın bunu!
* Bu bir savaş, muharebe, kalpleriniz ve ruhunuz yara alabilir.
* Sana gülmüyoruz, sana doğru gülüyoruz.
* Ağlamak değil gülmek için sebepler arayın
* “Carpe Diem!” (Latince) . Günü Yakala! , Anı Yaşa!
* Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu farketmemek için.
* İçimdeki barbarca çığlığı dünyanın çatısından haykırıyorum.
* Hepimizin kabullenmeye ihtiyacı var ama inançlarınızın size özgü olduğuna güvenin.
* Hey kaptan, bizim kaptan.
* Carpe diem’i dinleyin. O size yol gösterecektir.
* Vakit varken tomucukları topla zaman hala uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir.
* Ormanda yol ikiye ayrılıyordu.Ben az kullanılanı seçtim.
Bunlar John Keating (Robin Williams) ‘in ölü ozanlar derneği filminden etkileyici sözlerdi… 
***
Denemek… Korkutucu olmasına karşın yepyeni bir şeyi denemek, işte az kullanılan yol budur.
Denemenin kendine aşık olmak… Eğer böyle olabilseydik her yer başarı hikayeleri ile dolu olurdu; çünkü denemek bizatihi başarıdır.
“Sonuç odaklı” eğitime hayır.
“Başarısızlık Hikayeleri” eğer gerçekten yazılsaydı muhteşem olurdu. Ki onlar başarısızlık değillerdi.
Neye başarısızlık diyorlar?
Aklımızdaki varış istasyonuna/amaca ulaşamamaya başarısızlık diyor toplum. (Önce aklımıza hedefi koyuyorlar, iyi yokla kendini, o hedef zaten sana ait değil) Yalan! Küllen aldatmaca!
Tek bir başarısızlık tarifi olabilir; hiç bişeye girişmemek, taklitçilik, başkalarına askıntı olmak.
Varış istasyonu, bir seraptır zaten, varla yok arasında, içimizde bi yerlerde durur fakat aslında başarı; yeni bir yola girişmektir, cesaretle denemektir, az kullanılan yoldur o. Ve adım attığımız an bu yola başardık demektir. Bilinmeyenle yüzleşme, adrenalin salgımızın artmasına sebep olur, bu ise yeniden doğma anlamına gelecek bişeydir.
Ey Gezgin… Eyy az kullanılan yolları seçen deneyci… Sen bir savaşçısın. Gözünü hedefe dikme, kalbini kilitleme! Her adımında tüm duyuların açık olsun, her kokuyu, her sesi duy! Her yüzü gör! Dokun /dokunul… Bütün dünya, hepimiz senin arkandayız, her an sana işaret gönderiyoruz. Eğer açık isen (hedefe kilitlenmemişsen açıksındır) işaretlerimizi görür/duyar/hissedersin.

Suçlu Yok

Suçlu Yok
Şimdilerde bir kitap okuyorum.
Suçlu yok diyor dünyada? Sizce suçlu kim diyor? ikinci dünya savaşında suçluyu Hitliler biliriz.
Sizce suçlular demokratik sistemle, halkın oylaması ile başa gelen Hitliler mi? Halk mı? Ananelerimiz dedelerimiz mi? Silahı icat eden mi? Atomu bulan mı? Sizce suçlu kim? Suçlu yok! suçlu aramayın!
Sevgi özür af dilemek ve teşekkür etmek
En mühim duygudur.
Gidenleri suçlarız hep! Neden gitti? Sence neden gitti?
İçindeki korkuların mı suçlu? Taşıp giden duyguların, onsuz olmayacağına düşündüren hislerin mi suçlu? Kıskançlık? Öfken? Kaygıların mı suçlu?
Suçlu yok! Suçlu aramayın!
Ailem yüzünden başarılı olamadım. Benim özel imkanlarım olamadı. İşime engel olan kişiler oldu. Başarımı kimse çekemedi. Motivasyonumu onlar düşürdü? Suçlu kim? Ailen mi? Arkadaşların mı? İş çevren mi?
Başkalarına suç bulmayı öyle çok severiz ki. Yargılamayı, incitmeyi, kırmayı, öfkelenmeyi kendimiz dört dörtlükmüşüz gibi karşımızdakiyle iç kavgalar yaşarız.
Karşınıza her çıkan kişi için nefret etseniz dahi, içinizden kendinizi arındırmak adına, seni seviyorum, özür dilerim demeyi hiç denediniz mi? Zor öyle degil mi?
Bazen etrafınızda sağlığı, aşkı, parayı ve bunları yaşayacak zamanı bulmuş insanlar görürüz. Peki biz? Veya bir çok insan, parası sağlığı aşkı olup ama bunların tadını çıkaramayacak zamanlarının olmadığı, yada zamanlarının bol olduğu sağlık para aşkın olmadığını görürüz…yaşamdan lezzet almak için hepsine yetecek imkanları bulmak gerek, oluşturmak gerek, Suçlamadan hayatı, bunları yaşamak yaşatmak gerek. Suçlu yok? İçinizde ki sevgiyle insanı, maddeyi, hayvanı hatta uzaktaki yaşayışları, olguları, davranışları yok edebilirsiniz.
Nasıl mı?
Kendinizi arındırmak istiyorsanız?
Seni seviyorum
Özür dilerim
Lütfen beni affet
Teşekkür ederim.
Tekrarlayın içinizdeki suçlu zehirli düşünceler bir bir terk edecek sizi.
Sağlığın, aşkın, paranın, bolca zamanın olduğu bir yaşam dilerim kendime ve sizlere ben mi ben bunu başarıyorum.

Kelebeğin Kanadındaki Etki

“Bir” olduğunu bilerek “Birey” oluş ve “Birey” olarak “Bir”e doğru savruluş. Birbirine zıt iki halin beraber ve aynı ruhun sonsuzluğunda ve “Bir”in soluğunda yaşanan müthiş hayat! “Bir” den çıkan “sonsuzluk nefesi” ve sonsuzluğun ilk sesi ve ilk yanılsama! İnsan, “ben varım” sanmakta! Böylece başlar rüya ve böylece uçuşur rüzgâr. Rüzgârın her nefesinde yüz bin tane can kımıldar.

Yanılır insan ve arar yanılmaz gerçeği, kaybolur insan ve sorar tutunacak en sağlam yeri. Bulamaz insan sığınacağı o sıcacık kelimeyi ve buruşur beyni, buruş buruş olup kıvrılır! Kıvrıldıkça beyninin her bir akrep sokmuş eti, yanarda kavrulur insanın o hepten yitirdiği benliği.

Böylece başlar “Deliler Yokuşu”nda çile devri. İnsanın çilesi çok, yeter ki adam gibi çile çekmeyi bilmeli! Bilmek bir ağır yüktür. Bilmemek ise daha da ağır. İnsan ağırlıklar içerisinde yollar almak için vardır. Bu nedenle zihnimizin yönünü, hızını ve istikametini belirlememiz bizim ilk bilmemiz gereken kontrol vasıtamız olmalıdır. Bilmemekte zor, çileyi çekmekte. Birisi öbürünün önünde duruyor! Acaba insan hangi tercihi seçmekte? Seçimlerle hayat renklenmekte ve yine seçimlerle hayat tüm rengini yitirmekte. Sadece seçilmiş ruhlar huzur içinde ilerlemekte. Seçilmiş ruhlar kimlerdir? Seçilmiş ruhlar, “bir”den gelip yine “bir”e gidenlerdir. Gelişte büyük doğum var, gidişte ise büyük aşk. İnsan aşkla kavrulacak ve kendi ruhunu seçip aydınlanacak. Seçilmiş ruhlar kendilerini seçenlerdir. Kendini bilen ruhlar bu seçimi yapabilir. Seçilmiş ruhlar seçme derdinde değildir. Seçilmiş olduklarını bile belki de bilmemektedir. Bilenler ise susup seyretmektedir. Seçilmiş ruhların akrepli kaderi çile değirmeninde erimektedir.

Nereden başlayacağını bilmeyen bir insanın önce nasıl başlayacağını bilmesi gerekir. Nasılını sormuyorsan eğer bütün anlamlandırma çabaların bir hiçtir. Nasıl ile birlikte anlamlar yeşerir. Anlamsız olarak markalandığı anda hayatın herhangi bir anı, işte o anda sormamız gereken sorular nasıllarda saklı.

Değişmek aklı hür kılmaktır. Serbest zihin bizim asıl hürriyet vasıtamızdır. Üzerinde düşüncelerimizi yeşerttiğimiz mantık dinamiklerimizi değiştirebilme kudretimiz, bizim serbest zihin sahibi olduğumuzu bize göstermektedir. Bu şekilde bir yapısı olduğunu kavrayan zihin artık esaret altında bir hüküm serüveni sürmeyecek ve kayıtsızlık ve şartsızlık kaydı ve şartı altında kendini daima yenileyecektir. Serbest zihinler üretebilecek ve yapılara hükmedip onları kendi doğası gibi özgürleştirip değiştirebilecektir. Değişmeyen tek şey biziz. Biz değişimin kendisiyiz. O halde kendi yapımız gereği hep gerçeğe yönelmeli ve gelişim için değişimi daima öz ruhumuzda beslemeliyiz. Gelişmediğimiz zaman biz kendi gerçeğimizi göremeyiz.

Hiçbir düşünceye saplanıp kalınmamalı, düşüncelerin efendisi olup serbest zihin krallığına doğru yol alınmalı! Zihniyle insan nasıllarını kendisi yakalamalı. Yakalayamadığımız anda ise oradan derhal kaçmalı! Çünkü orada bir “saplantılı düşünce pususu” saklı! Bir yanılsamalar silsilesi olan zihnin bu yatay rüyasında elbet kaldıracaksınız ruhunuzu dimdik ayağa!

Doğrularımız bizlerin kabulleridir. Kabul ettiğimiz şeyler bizlerin doğruları. Doğrular asla diğerlerine dayatılmamalı. Dayatmak doğru değildir. Bu doğru üzerinde herkes hemfikirdir. Sadece kendi doğrularımızı severiz. En doğru benim doğrumdur deyip büyük yanlışa sürükleniriz. Yarıştırırız doğrularımızı koşan atlar gibi; atlar yorulur bizler hala hevesli, bu doğru yarışı nasıl ve ne şekilde bitmeli? Doğruları insanlık mayasında eritip te her ruhun ağzına bir damla şurup gibi vermeli.

Zıt salınımlar ve birini tercih etmeye çalışma hatası. Her ikisi de insandır. “Hem” mantığı insanın öz ruhunda vardır. Tercih etmek ve birini seçmek bizim ruh yapımıza uymamaktadır. İnsan her şeydir. Hem et-kemiktir. Hem savrulan her nesnedir. Hem her şeye anlam yükleyen ve ayıran çoğu yapılandıran zihindir hem de tüm bunları aynı anda yaşayan ve her şey olan “Bir”dir. İnsanın sırrı “Bir”de gizli iken “Bir”in sırrı ise “Sonsuzda” saklı!

Matematikteki “salt zihinsel eş-birlikler” sosyal hayatta görünememektedirler. Her şey yanılsamalarla başlamaktadır. Yanılsamaların; yanılmadan bizleri baştan yanılttığı ilk nokta ve sonrada yanıltarak oyaladığı son hali bizlerin “doğruyu”, ilk çıkış noktamız olan aksiyomlarımızda doğrulamadan alıp kabul etmemiz ve ardından bu ilk kabulleri doğrulamadan çıktığımız bu yanılsama serüveninde zihnimiz ile yaşadıklarımız arasındaki şaşmaz çelişkileri doğrulamaya çalışmak olarak bizlere bir zihin serüveni hediye etmektedir.

Böylece yanılsamalar deneyimlere kucak açmakta ve zihin ayırdıkça ayırmakta ve sonsuzluğu yaratmaktadır. Hiçbir şey birbiriyle aynı ve eş değildir. Bu nedenle her ispat çabası hastanelik bir hayaldir. İspat etmeye gayret etmek demek, eşsiz ve benzersiz olan her yapıyı birbirine aynı ve eş ilan etmek için uğraşmak demektir.

Birbirinin aynı ve eşi olan şey zaten o bir olan şeydir ve o bir olanın bakın işte bununla aynıdır demeye çalışan ispatla hiçbir işi olamaz ve böyle bir durumda ispat insanların aklında bile bulunamaz. Bir şeyin kendisiyle aynı olduğunu ispat etmek o şeye sen acaba sen misin? demektir. Buda ispat değildir. Bunun için ise birçok yollar seçilir. Bir önermenin mantıksal doğruluğunu ispat çabası kabul edilen diğer bir önermenin ya da kabul edilen bir aksiyomun doğruluğuna delil olarak gösterilemez. Doğruluğunu ispatsız olarak kabul ettiğimiz temel önermelerimiz bizim çıkış noktamızdır. Bu çıkıştaki “doğru” sadece kabulümüzdür. Doğru kabul edilendir.

Bu kabullerimiz en azından zihnin temel yapısı olarak hep beraber kabul ettiğimiz ortak doğrularda kesişse de bu ortak yapı bazen temel zihin çıkış noktalarımızda bile bizleri doğru ve gerçek analizinde ve bir türlü analizi net olarak yapılamayan bu hayatın ta kendisinde ayırmaya ya da ayrıştırmaya yeter sebep olarak karşımızda ve dimdik ayakta durmaktadır.

İnsandır kıvrım kıvrım akan! Göklerden yağmur damlası olarak yeryüzüne doğru kaçan! Buhar olup göklere sevdalanan! İnsandır zaman denilen korkunç an! Su misali hayatımız akıp gidiyor yine bizim gibi! İçinden çıkamadığımız büyük hatamız, asla bırakmıyor bizi çılgın bir sevgili sanki!

Yaşayıp duruyoruz her nasılsa; düşünüp anlasak ta, oturup ağlasak ta, bilinmeyene sevdalanıp arayıp dursak ta, aklımızı olmazların zoru içerisine sokup beynimizi kıvrandırsak ta yada tüm bunları kafaya takmayıp sabah doğan güneş ile birlikte hissedip akşam o güneş ile birlikte yok olsak ta!

İşte şimdi yaşıyorum kendimi kandıramadığım müthiş anlarımdan birini. Biliyorum artık asla susmayacağım, aşkı elinden alınmış bir mecnun gibi. Ben bir insanım! Etli, kemikli bir can! Ruhumda sonsuzu arayacağım, akışında seyre dalan! Akmadığı zaman, mekânın kirli sularında boğulan! İnsandır zaman! Seyrinin ismini zaman koyan!

Kaynak:indigodergisi.com