Nesimi Esintisi-5

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2128

Bilinen şeyleri yeniden yazmamak için önce biraz Viki’den alıntı yapacağım:

Hayatı birlikte doğum tarihinin 1399-1344 yılları arasında olduğu , idamının da 1417 veya 1418 yılında olduğu tahmin edilmektedir, Türkçe ve Farsça divanları yazmıştır. Şiirleri dönemin bir çok şairini etkilemiştir. Şiirlerinde Hallac-ı Mansur’u andıran ifadeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çok çekmiştir.

Nesimî’nin yaşadığı dönemde Fazlullah Naimi’nin (1340-1394) kurucusu olduğu Hurufilik hareketi geniş ölçüde yaygınlaşmıştı. Nesimî Naimi’den öğrendiği Hurufiliği kabul etmiş ve bu tarikat uğrunda mücadele etmiştir.

Kendisinin de Mevlana’dan etkilendiği ileri sürülmektedir Çeşitli nazireler yazmıştır. Şiirleri Anadolu,Azerbeycan ve İran’da yaygındır. Esterabadlı Fazlullah’ın yaymaya çalıştığı Hurufiliği benimsedi. Bu mezhebin önde gelen savunucuları arasında yer aldı. Ülkenin çeşitli yerlerinde dolaşarak şiirleriyle yaymaya çalıştı. Bu, yöneticileri rahatsız etti.

Diğer hurufilere olduğu gibi Nesimî de takip edilmiş ve Mısır Çerkez kölemenleri hükûmdarı El-Müeyyed Şeyh’in emriyle  derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi bir hafta halka gösterildi. Ayrıca öldürüldükten sonra derisini omzuna alıp 7 kapıdan aynı anda cıktıgı söylenmektedir.

Ve şiirlerinden kısa bir alıntı:

  • Ne zaman ki, kahpe felek, cahili ve haddini bilmezi sever oldu; artık şüphesiz, faziletin müşterisi bulunmaz. /Fırsatçı hırsız, bütün gerekli şeyleri götürse yeridir. Çünkü yola koyulan kafilede bir kişi bile uyanık değildir. / Halkın işi çığırından çıktı. Gönül yıkıcılar çoğaldı. Yaralı bir gönülü tamir edecek bir mimar bile bulunmaz. / Var git derde katlan ve eziyetlere karşı sabırlı ol. Çünkü gönlün dileğinin azı da, çoğu da bulunmaz. / İki yüzlülük ve hilekarlık işte aldı yürüdü. Fazileti müşterisiz bıraktı. İlim sahiplerine parlak bir pazar kalmadı. / Ey Nesîmî, sen sırrını bu ayak takımına açma. Çünkü bugün dünyada sırdaş bir insan bile bulunmaz.
  • Ey kendinden habersiz, gel Hakk’ı tanı, zira o sendedir. Vücudun şehrine girip seyret. Onun sende olduğunu görürsün. / Zanna kapılıp nerdedir diye şaşkın şaşkın gezersin. Boşuna her yeri gezip durma. Çünkü canın mekanı sendedir. / Ben Hakk’m senden ayrı olduğunu nasıl söyleyebilirim? Çünkü Hakk’m nizamının sende olduğunu gözümle görmüşüm./İlahî bir bülbül isen başka bir gül bahçesi arama. Ruhulemîn’in (Cebrail’in) gül bahçesi sendedir, seyre çık.
  • Gönül sefa ve dünya zevkine aldanma, kana boyar. Seni bu sevdaya salar, kendi başka hayale dalar./ Ey akıl sahibi, şu beş günde devran sana el verirse, biran yüzüne güler, sonra yüz bin üzüntü verir./ Bunca haceti yığacağına, yürü, bir olgunluk, mükemmeliyet iste. Ecel yeli bir gün esince ona çok zarar verir./ Eğer âşık isen, bunca haceti ne yapacaksın, terket. Aşka düşmüş olan mala sevdalanmaz. /Zülfün yüzüne düştüğünü görmeyen ahali, güneş tutuldu diye yanlış fikre kapıldılar./ Varlığını yığıp yedirmeyen kişinin malı zehir (yılan) olur. Ey saki, sözünde yalan olanın vebali boynunadır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0madeddin_Nesim%C3%AE

Mükemmel dizeler doğrusu, üstüne söz söylemeye utanırım.

Çağdaş Azeri yazar Bahtiyar Vahabzade, Feryat adlı manzum tiyatro eserinde Nesimi’den şöyle söz etmektedir:

Nesimi’ni öldüren hagigetten, doğrudan
Min min defa güzeldir onu yaşadan yalan,
Destemiz dağılandan
Nesimi şiirleri
olup dilim ezberi.
Oba oba gezmişem ölkeleri, elleri,
Onun kelamlarıyla
Ruhen ışıglatmışam garanlık könülleri.
Hem sözle, hem gılınçla vurmuşam demadem,
Amalıma, aşgıma öz borcumu vermişem,
artık bitmiş bilirem vazifemi dünyada,
Bundan sonra menüm çün yaşamagdan ne fayda?

Şüphesiz Nesimi Dünya tarihinde işkence ile öldürülen ne ilk ne de son kişidir. Olağanüstü incelikle yazılmış şiirleri onun zamanları aşan hayatiyetini açıklamaya yetmez. Onu asıl yaşatanlar okuması yazması hiç olmayan toplum kesimleridir. Bizce onu bu ölçüde canlı kılan özellik Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi tek bir sözcükte ve o sözcüğün algılanış tarzının toplumda yarattığı etkidedir. Bu “Enel-Hakk” sözcüğüdür. 

Evet nihayetinde bu bir kelimedir. Ancak herşeyden önce, tüm tarihimizde söyleyeni “yaralayan” bir kelimedir. Öte yandan bu kelimeyi söyleyenleri yaralayanlar da çeşitli yaralar almışlardır. Tek bir sözcük hangi dinamiklerle bunca olaya kaynaklık edebilmiştir?

-devam edecek-

Evlilik kurumu eskidi mi?

Son 10 yıl içerisinde yapılan araştırmalar, evliliklerinin % 50 sinin ilk 5 yıl içerisinde bittiğini, ilk 1 senede biten evliliklerin ise giderek arttığını gösteriyor. (Milliyet)

Sorularımız var:

1. Hala evlenmek isteyenler bunu gerçekten bilinçli seçiyorlar mı?

2. Eğer bilinçli iseler, savları nedir, bizimle paylaşmak isterler mi?

3. Yeni Dünya’da evlilik olsun mu? Olsun ya da olmasın seçimlerinin altını nasıl dolduruyorsunuz?

4. Toplumun oluşturduğu devlet yönetimi, kendinin geleceği olan çocuklara bu kadar ilgisiz ve sorumsuz olmayı nasıl ve hangi nedenlerle başarıyor? 

5. Çocukların toplum tarafından benimsenişi ve tüm sorumluluğun yüklenilişi modelini nasıl buluyorsunuz? Eğer bunun gerekliliğini düşünüyorsanız bizleri bunu sağlamakta acze düşüren sizce nedir?

6. “Gücü elinde bulundurmak” rüşveti ile kandırılarak hayat boyu hamal ve köle konumunda tutulması garanti altına alınmış erkekler; hala yorulmadınız mı? Biraz daha devam edelim mi, yoksa kurtaralım mı?

7. Ve son olarak; sevgi ve gerçek iletişim, sahiplenme toprağında çiçek açar mı?

Buyrun konuşalım ama önce aşağıdaki yazıya bir göz atalım:

Evlilik kurumu ilk kez hangi şartlar altında başlamıştı?

Evlilik kurumu, ilk köleci toplumla ortaya çıkmış. İlkel komün al toplumda, diğer deyimle anaerkil dönemde, kadın ve erkek ortak üretim içinde olduğundan iş bölümü netmiş. Kadın toplayıcılık ve idari işleri üstlenirken, erkek avcılık ve güç gerektiren av ve ev aletlerinin yapımını üstleniyor. Kabilede herkes söz sahibi ve doğan çocuklar annenin ve tüm kabilenin.
İlk üst kimliği bağımlı hissetme burada oluşuyor, ben kabileme aidim ve onlarsız hiçim! Evlilik kurumu yok, kadın ve erkek bir araya geliyor, bu da aynı çadırı, evi, mağarayı, paylaşmakla oluyor! Başkasını isterse kadın veya erkek ona gidiyor, zina yok, miras yok, gönüllü birliktelik. Üretim araçlarının gelişmesi ve üretim fazlasının oluşması ise sınıflaşma oluşuyor. İktidar yine kadın ile erkek arasında paylaşılmış, evden-kabile yönetimine kadar, güç gerektiren savaşa kadar, o dönemde savaş aletleri ok, yay, mızrak, sapan, balta, bıçak olduğunu unutmayın! Zenginleşmeyle birlikte sınıflaşan kabile ve kabile birlikleri, diğer kabilelerle yaptıkları savaşlarda edindikleri ganimetlere, insan da katılınca, kölelik ve onların ürettikleri üzerinde zenginleşmek, bu zenginliği devamlı kılmak için askerleri oluşturmak ile erkek iktidarında en önemli adım atılıyor.
– Özel mülkiyet oluşunca bunun hukuku oluşuyor, daha önce kabileye ait olan toprak, av alanı, mera, artık bireylerin elinde toplanıyor, sonrası ise miras için, aile kuramı ortaya çıkıyor! Aile kuramının temelinde, mirasın sonraki kuşaklara intikali sağlanarak, sömürünün ve gücün aileler elinde bulunmasının garantiye alınması yatmaktadır! Süreç içinde kadın hızlı şekilde iktidardaki gücünü kaybetmeye, deyim yerindeyse köleleşmeye başlamış! Soyun devamından sorumlu yapıya indirgenmiş, namus, ahlak söylemleri dinsel motifle süslenmiş. Soyun devamında bozulmanın önüne geçilerek, mirasın yabancı değil, gerçek ellere geçmesi teminat altına alınmaya çalışılmıştır.
– Burada da namus, ahlak, zinanın yasaklanması ve bunun en şiddetli şekilde cezalandırılması, soyun temiz kalarak mirasın doğru adrese ulaştırma kaygısından olduğunu görürüz! Evlilik dışı doğan çocuklarda bile, eğer soydan olduğunu ispatlaması halinde, mirastan pay alma hakkı bundan doğmuştur. Erkeğin çok eşlilik amacı, daha çok bu mirasın erkek evlat eliyle yürütülmesi, miras hukukunda, ya kadının mirastan hak almamasına, ya da erkekten az almasına olanak sağlamıştır!
– Evlilikte bekaret sorunu da, sadece basit bir zar sorunu değil, soyu devam ettirecek kadının bu soyu temiz tutacağının ilk teminatını görmek sorunudur! Erkek, doğanın bu ironik şakasını kendi sömürü ve edindiği kazanımları gelecek kuşaklarına aktarmak için kullanmış! İlk toplumlarda veya sınıfsız toplumlarda bu önemli bir şey değil, bekaret sorunu yok. Örneğin Amerikan Kızılderililerinde Latin Amerika yerlileri ile Afrika’da, Asya, Avustralya’da kadının daha üretken doğurabilmesi için kabilenin büyücüsüne gider, burada kadın olduğunu, doğuracak çağa geldiğini söylemek için, penise benzeyen

Devamını oku “Evlilik kurumu eskidi mi?” →

Hurufilik ve Bektaşilik -4

Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2126

Bektaşi düşüncesine hızla etki eden Hurufilik nedeniyle, bazı araştırmacılar XV. yüzyıldan başlayarak Bektaşilik’in bozulduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Hurufilik hileli yöntemlerle, örneğin Hurufilik görüşlerini Hacı Bektaş’ın görüşleriymiş gibi savunarak, Bektaşi tarikatında etkin olmuştur. 

Oysa Çamuroğlu’na göre, Bektaşilik Anadolu’ya Hacı Bektaş ile birlikte adım attığında Aleviler zaten çoktan bu topraklardadırlar. Aleviler, bir heterodoks derviş olan Hacı Bektaş’ı çeşitliliği barındırma potansiyeline sahip olan bünyeleri sayesinde özümsemişler ve onu bir önder olarak tanımışlardır. Bu bakımdan, Anadolu’da heterodoksi denilince akla hemen Alevi-Bektaşi geleneği gelmektedir. Bu gelenek, çeşitliliği özümsemesi ve hoşgörülü yapısı nedeniyle bir çok farklı heterodoks zümreyi de içinde barındırmış ve tüm ezoterik düşüncelerin Anadolu’daki sığınağı olmuştur. 

Tümü farklı düşünce ve uygulamalara sahip olan Kalenderi, Haydari, Hurufi, Torlak gibi akımlara bağlı olanlar bu geniş yelpazeye katılmış, kendi bağımsız varlıklarını feda ederek, Alevi-Bektaşi toplumsal olgusuna kendilerine özgü renkler katmışlardır. Alevi-Bektaşiler bu durumda bir bozulma görmezler, zira inançları değişime açıktır. Tam tersine bu durum onlar için bir zenginleşme yoludur.

 1376 Yılından başlayarak Isfahan’da başlayan Hurufiliğin, her türlü baskıya karşın, inanılmaz bir hızla Osmanlı topraklarına yayılmasının ve etkili olmasının nedenleri çok yönlüdür. Şiddetli baskı ve zulme karşın hızla gelişen ve yayılan bu inanç sisteminin gelişim nedenleri, hem içinde büyüdüğü toplumsal yapının özelliklerine, hem de kendi içerik ve dinamiğine bağlı olmalıdır. 

Hurufilik öncelikle ezoterik bir inanç sistemidir. Dinlerin “İçrek” (Batın) anlamlarıyla anlaşılması gerektiğini ve bunun da ancak özgür “Yorumlama” (Te’vil) ile gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir. Hurufilik, ezoterik yaklaşımlar arasında, kentli nüfusa en fazla hitap edenlerden biridir. O döneme kadar kentlerde pek görülmeyen ezoterik yaklaşımın Hurufilik’le birlikte hızla kentleri de etkisi altına aldığı görülür. 

Ortodoks İslam’ın simgesel evreni ve kültürü, o güne dek düşünce üretimine kentlerdeki medreseler ve yazılı belgeler yoluyla egemen olmuştur. Hurufilik, yorumlama yoluyla, yüzyıllardır sarsılmaz olduğu sanılan yazı ve kutsal metinlerin egemenliğini yıkmaya koyulur. Harfleri konuşturur. İnsanı kağıda yazılmış olanın üzerine çıkartır. Belge ve kayıtlara güvenen ortodoks sistemin kutsal metinleri, harflere getirilen keyfi yorumlarla kuru yapraklar gibi savrulmaya başlar. Osmanlıların ele geçirdiği kentlere doğru akan heterodoks dervişler, yıllar öncesinden kentlerde yer bulmuş bir Hıristiyan heteroks geleneği ile karşılaşır. Bu geleneğin en etkin temsilcisi “Bogomiller”dir. 

Biri yazılı İncil’in, diğeri yazılı Kur’an’ın kalıplarına karşı mücadele eden iki farklı dinin heterodoks akımları doğal olarak yakın ilişkiler kurarlar. İslam heterodoksisi Hurufilik olmasaydı bu ilişkiyi kurmakta pek zorlanacaktı. Öncelikle Fazlullah’ın kendisini “Mesih” ilan etmesi bu ilişkinin kurulmasında etkin olmuştur. 

Fazlullah’ın yazdığı “Cavidan” adlı yapıtın Firişteoğlu tarafından “Aşıkname” adıyla yapılan çevirisinde sık sık “Yuhanna İncil”inden alıntılar yer alamaktadır. On iki imamla on iki havari arasında paralellik kurulmakta, İsrail’in on iki kabilesine göndermeler yapılmaktadır. Anadolu heteroksisi Rumeli’ne geçerken de Hurufilik’ten fazlasıyla yararlanır. Sonradan Bektaşilik incelenirken Hurufi etkilerinin en yoğun olarak Rumeli ve Arnavutluk Bektaşiler’inde görülmesi, Hurufiliğin oynadığı rolün ne denli önemli olduğunu gösterir. 

Anadolu’nun heterodoks İslam’ı ya da tüm Osmanlı topraklarında İslam’ın egemen olduğu simgesel evren içinde yaşayan heterodoksi, Hurufilik sayesinde, aynı topraklarda yaşayan diğer kültürlerden halkları, uzlaştırıcı çatısı altında toplama yeteneğini geliştirerek daha olgun bir biçim kazanmıştır.

-devam edecek-

2012 yeni bir başlangıç mı?

Merhaba arkadaşlar;
Daha önce bu konuyu tartıştınız mı bilmiyorum.Fakat şu an dünya gündemini epey meşgül ediyor.Şimdilik kısaca deyineceğim konuya.Bence 2012 bir son değil:aksine yeni bir başlangıç.Çünkü:herşey öyle hızlı ilerliyor ki(her yönden) şu an hiçbirşeye yetişemiyoruz.Ve farkındaysanız artık hiçbirşey bizleri tatmin etmiyor.2012 bence tamamen bilinçlerin uyanışı olucak yani “kıyame”. Kıyame Kuran-ı Kerim’de yokoluş,son diye geçiyor(daha sonra uzun uzun açıklayacağım).Malesef ki gerçek anlamı o değil(sonra hep birlikte tartışacağız).KIYAME:tamamen uyanış,yeni bir başlangıç ve bilinçlerin uyanışı demek.Şunu da belirtmeliyim ki;bir şaman olarak yaptığım bir çok ruhsal görüşmelerde(dünya dışı birçok kanalla)yeni bir başlangıca hazırlık yapıldığının bilgisini almış bulunuyorum.Bunları sonraki günlerde uzun uzun tartışacağız ve sahip olduğum bir çok bilgiyi yavaş yavaş sizlerle paylaşacağım.
Şu an daha fazla birşey söylemiyorum ve konuyla ilgili sizlerden gelicek paylaşımları bekliyorum.Konuyla ilgili yorumlarınızı,bilgilerinizi sevgiyle bekliyorum.Umarım usumuzun sınırlarını zorlayabiliz.
SEVGİLERİMLE