Üretim Kuralı Sorusu

4 kart veriliyor ve size kartların kesin bir kurala göre üretilmiş oldukları söyleniyor. Kural şu “Bir yüzünde çember olan kartın öteki yüzü sarıdır.”

Her kartın bir yüzünde şekil öteki yüzünde ise renk var. Size sorulan üretim kuralının doğru olup olmadığını kesin olarak anlayabilmek için en az kaç kartın ve hangi kart yada kartların arkasına bakılması gerektiği…
Kartlar resimde gösterilmiştir:

Kartlar

Sonsuz Us ve Haklar

Son zamanlarda göz ucuyla takıldığım sohbet bandında ve bazı yorumlarda gündemde olan ebubekirin uzaklaştırılması ve hak-haksızlık üzerine bir yazı yazmak istedim.

Sonsuz.us u bir pazar yerine benzetiyorum. Bizlerde bu pazar yerinde mallarımızı/ürünlerimizi satan satıcılarız. Hepimizin kendine ait bir satış alanı var, üstelik kira da ödemiyoruz. Bu alanda ister bol çeşitli ürünler kullanırız satışı arttırmak için, ister aynı ürünü yığarız. Buna karışılmıyor. Hatta ve hatta ürünlerimizi sadece kendi tezgahımızda değil, komşularımızın tezgahında da teşhir edebilir, satabiliriz.

Sonsuz’da bu pazar yerinin sahibi. Onunda görevi, bu pazar yerine daha çok müşteri çekmek, tanıtımını yapmak, çevre düzenlemesini yapmak, teknik alt yapıyı geliştirmek ve bir de satıcılar arası ve pazar yerine gelenler arasında huzuru sağlamak.

Hal böyleyken bazı satıcılar çıkıyor. Kendi tezgahını tek tip ürünle dolduruyor. Bu yetmiyor, komşularının tezgahlarına da aynı ürünü yığıyor. Bu da yetmiyor, komşularına hakaret ediyor, kötü geçiniyor, kavga ediyor. Pazar yerinden uzaklaştırıldığında ise haksızlığa uğradığını iddia ediyor. Pazar alanı sahibini neden diğer komşumu da çıkarmadın pazardan diye adaletsizlikle suçluyor.

Her şeyden önce bu pazar yerinde ürünümüzü/malımızı pazarlayacaksak bunu komşularımızı karalayarak değil müşteriyi kendimize çekmeye çalışarak yapmalıyız. Bilirsiniz serbest ticarette olsa, başka firmaları karamalaya yönelik reklamlara izin verilmez. Bu karalama, hakaret isteği bir hak değildir. Bunu kendine hak olarak gören satıcı, elbette komşularıyla iyi geçinemez.

Bu davranışların ve isteklerin altında yatan psikoloji şu olabilir. Benim elimdeki mal pek iyi değil, ama sizinkileri kötülersem belki müşteri kazanabilirim malımı satmak için.

İpliğimizi pazara çıkartmak lazım. Başkalarının bizim ipliğimizi pazara çıkartmasını beklemeden.

“BEN” nesli

Yazar: Adnan Şerifoğlu

En Çok Seni Seviyorum Ey Kendim

“Çocukken kitap okumayı o kadar çok severdim ki, bir kitabı bitirebilmek için sıklıkla uyku vaktimi geçirirdim. Ancak Amerika’nın orta batısından olan anne ve babamın, yeterli uykuyu almam gerektiği gibi radikal bir düşüncesi vardı. Bir seferinde kitabımı banyoda bitirmeye kalktım ama hemen basıldım. Bu olaydan sonra, okumaya yetecek kadar parlak ama kapının altından sızıp ebeveyn birimini alarma geçirmeyecek kadar da loş olan akvaryumun ışığını açık bırakmayı akıl ettim. Gecenin bir vakti loş ışıkta sayfaları çevirirken, yakalanırsam yalan söylemeye hazırdım.”

Yukarıdaki satırları Jean M. Twenge’in “Generation Me” adıyla, yayınladığı ve dilimize Esra Öztürk’ün “Ben Nesli” adıyla çevirdiği kitabın “Teşekkür” bölümünden aldım. Yazarın bu kitaba ve yazdığı başka kitaplara, yazacaklarına doğru başlayan serüveni böyle kaçak, ama zevkli, tehlikeli, oldukça heyecanlı başlamış.

Kitabın yazarı Jean M. Twenge, San Diego Devlet Üniversitesi’nin psikoloji bölümünde doçent olarak çalışmakta. Ben Nesli dışında Narsisizm Salgını adlı kitabının da yazarı… Bu çalışmaların dışında onlarca makalesi, onlarca sunumu var. Ayrıca üniversitede lisans dersleri veriyor. Çevirmen Esra Öztürk ise internet ortamında Dragomanos sitesinin editörü ve çevirmen. Dragoman çevirmenlerinden ve kendi araştırmalarından derlediği terimleri kontrol ederek sitenin veri tabanına giren kişi…

Kitap, 2007 yılında ABD’de basılmış, 2009’da da Türkçe yayınlanmış. Sözünü edeceğim nüsha Kaknüs Yayınlarınca yayınlanan 2’inci baskı. Kitap, zor bir konuyu ele alıyor, bilimsel verilere dayanıyor. Uzun ve çok yorucu bir çalışmadan sonra, ortaya, 380 sayfalık böyle bir eser çıkmış.

Eserin önsözünü, Psikiyatr Dr. N. Mustafa Merter yazmış. Dr. Merter, Türkiye Ben ötesi Psikoloji Derneği Başkanı. Önsözün başlığı “Türkiye’de Ben Nesli”. Yazar burada Amerika’daki “Ben Nesli”ne benzeyen bir neslin bizde de yetiştiği endişesini taşıyor:

“Anlaşılan şu ki, eğer acil tedbirler almazsak gittikçe yalnızlaşan, aşırı bencil / narsist, zevkperest / hedonist, kaygılı, öfke ve nefret dolu bir insanlığa doğru doludizgin gidiyoruz. Bu çocuklar evlenmeyecek, aile kurmayacak, istikrarlı bir şekilde çalışmayacak ve medyanın kendilerine sunduğu hayali değerlerle yetinecekler. Tüm dünya sessizce ama kesin bir şekilde, bir “açık hava tımarhanesine” dönüşüyor.”

Yazar Twenge, toplumsal değişmelerin öncelikle gençleri vurduğundan bahsederken; esas amacının, kitap aracılığıyla yapmak istediği şeyin, 1950’lerden günümüze kadar yaşanan değişim sürecini izlemek olduğunu söylüyor. Bunu da kitabıyla başarmış durumda. Kitap, bize nesil farklılıklarıyla ilgili 1.3 milyon genç hakkındaki bilgilere dayanan on iki araştırmanın sonuçlarını sunuyor gerçekten de. Yazar, karakterimizi, ailemizden çok doğduğumuz dönemin etkilediğini belirtirken, bir atasözüyle de bunu pekiştiriyor: “İnsan, içinde yaşadığı çağa, babasına benzediğinden daha çok benzer.”

Kitabın odağını , 1970, 1980, 1990’larda doğmuş ve yazarın “Ben Nesli” diye adlandırdığı gençler oluşturuyor. Yazarın kendisi de 1971 doğumlu olması nedeniyle bu neslin bir mensubu. Bu sadece ABD’yi ilgilendirir gibi dursa da, bu neslin ortak özelliklerine baktığımızda, bizim nesillerimizle örtüşen çok yönlerinin olduğunu görüyoruz.

Bu nesilde görülen ve narsisizme kadar varan “bencillik” , insanı yer yer bunaltan bir özgüvenle kendinin çok özel olduğuna inanmak, çok yüksek beklentilerle olmayacak hayallerin peşinde koşmak, bunu yaparken de en ufak bir tökezlemede her şeyden vazgeçmek… Bizim yeni nesillerimiz için de geçerli.

Bu neslin “çocuklarına tapan büyükleri” var. Onlara aşıladıkları kibirle, onların, kendilerine “en mükemmel nesil” ve “gelmiş geçmiş en iyi çocuklar” olduklarına inanmalarını sağladılar. Bu nesil bir dünya savaşı yaşamadı. Buna karşın askere gitmemek için bin bir bahane üretmek, olabildiğince “mahalle baskısından uzakta olmak”, “kimseyi takmamak” gibi genel ve özel tavırlar geliştirilmiş bir hayatı yaşamayı tercih etti.

Hiç kimsenin farklı gözükmek istemediği 1950’lerin nesli ile Ben neslini kıyaslarsak çok belirgin farklar görürüz: İstediğini yapmak, toplum kurallarını aşma cesareti, dans partileri, başkalarını yok saymak, dünyanın kendi etrafında döndüğünü kabul etmek, alabildiğine özgürlük ve açık fikirlilik, kimseyi umursamadan dilediğince giyinebilmek, değerleri sürekli sorgulamak, siyasete katılma konusunda eksiklik…

Bu kuşak için “Öz Saygı” her şeyden önce gelir. Her şey Öz Saygı kavramını izlemek durumundadır. Bunun sonucunda da haddinden fazla beslenen bir “ben”le azmanlaşmış bir “bencillik”, narsisizmi doğurmuştur. Başarı, bu Öz Saygı kavramının gölgesinde kalarak, yeterince dallanıp budaklanamamıştır. Öğrencilerden bir şeyler öğrenmeleri beklenmemektedir. Tek beklenti onların “kendilerini iyi hissetmeleridir.” Böyle bir bakışla da okullar, çocukların kendilerini dış dünyadan soyutlayacakları ve kendilerini entelektüel açıdan olmasa da duygusal yönden besleyecekleri yerler olmalıdır. “Ancak her hangi bir çocuk, hiçbir şey yapmadan kendini mükemmel bulacaksa neden bir şey yapsın ki? Temeli olmayan öz saygı çalışkanlığı değil, tembelliği teşvik etmektedir.”

Bu Öz Saygı kavramı etrafında, ışığın cazibesine kapılmış pervaneler gibi dönen anne-babalar, bu ışığın kaynağı alev tarafından yakılmakta olduklarını fark ettiklerinde artık çok geç olmuştur. Çocukları tarafından çeşitli vesilelerle “deli” veya “özürlü” olarak hakarete uğradıklarında bile, onların ruh sağlıklarına zarar vereceklerini düşündüklerinden, bu çocukları terbiye etmemişlerdir.

Peki, sizce böyle yetiştirilmiş bir neslin sonu ne olmuştur? Yazar Jean M. Twenge’in araştırmaları bizi depresyon ve yalnızlıkla baş başa kalan bir nesle götürmektedir? Bu neslin çağı “endişe çağı”, bu nesil de “gergin bir nesil”dir.

Kitabın bize anlattığı, bol örnekle incelediği nesil, bizde de var. Bu nesli yok sayamayız. Onlara yardım etmek, onları tanımakla başlar. Tanımak için de okumak ve gözlem yapmak gerekiyor. Endişe çağının bu gergin nesline yardım için anne-babalar, öğretmenler, başka eğitici ve öğreticiler olarak böyle bir eseri okumakla işe başlamamız gerektiğine inanıyorum.

Bence asıl sorun, dünyanın en mükemmel insanı olduğumuzu düşünmemizdir, endişelerimizin olması değil…

indigodergisi.com

Yılbaşı Gelirken

Her yılbaşı rahatsız olduğumuz bir konu var. Tacizciler. Nerede kalabalık bir insan topluluğu yılbaşı kutlaması yapacak olsa orada tacizciler yerlerini alıyor. Kimdir bu tacizciler? Tek tek her biri süt dökmüş kedi gibi duran, fakat bir araya geldiklerinde birbirilerini gazlayarak hepsi bir canavara dönüşen insan kitlesi.

Sadece tacizcilerde yoktur bu özellik. Hepiniz lise sıralarından geçtiniz. Arkadaş gruplarında her biri pırlanta gibi olan çocukların bir araya geldiklerinde çevrelerine nasıl zarar verdiklerine şahit oldunuz.

Bütün bunların sebebi nereden geldiğini bilmediğimiz “Linç Kültürü” nün izleridir. Tek başlarına kimseye zarar vermeyen bir topluluğun üyeleri, bir araya geldiklerinde gaza gelerek linç ederler. Taşlarlar. Döverler. Öldürürler…

Şimdiden Taksim, Nişantaşı, veya her hangi bir meydanda yılbaşı kutlaması yapacak kızlara bir öneri. İçlerine çelik elbiseler, kafalarına da kask giysinler. Çünkü ben bu topluğun sadece taciz ettiğini değil, kalabalığa bira şişesi attıklarını da gördüm.