Neden?

Evin önündeki kaldırımda duruyordum. Mutluydum, özgürdüm. Son zamanlarda beni etkisi altında tutan kaygıdan kurtulmuştum. Kaygı, yerini bir dinginliğe, güvene terk etmişti. Bu güvenliğin nelerden oluştuğunu pek bilemiyordum, ama boşveriyordum. Öyle ya, sığlıktaki kumlarda dalgalarla boğuşan biri için ne önemi vardır, kurtarıldığı kara parçasının bleşiminin. Atan nabız, ciğerlere dolan havadır önemli olan.

Dışarıda buz gibi bir hava vardı, ama soğuk etkilemiyordu beni. Son günlerdeki zindanım olan o korkunç tuğla binayı arkama almıştım, kalabalık caddeyse nerdeyse önümdeydi. Yanımdan kırağı kaplı burun deliklerinden buhar çıkan insanlar geçiyor, otomobiller cam gibi asfalt üzerinde ağır ağır hareket ediyorlardı. Evin önünde dakikalarca, sanki transa geçmiş gibi hareketsiz durdum. Her şey çok güzel çok açık görünüyordu gözüme. Çevrede yükselen binalara, masif betonda derin bir yarık izlenimi veren caddeye rağmen, etraf açıklıktı. İlk kez bu dünyada yaşamanın ne büyük mutluluk olduğunu hissediyordum. Betimlemesi zor bir duygu bu… Kelime, resim ya da müzikle anlatılamayan… Ancak bu duyguya bir kez kapılmış olan herkes bilir ki dış dünyada bir şey durmuş kendisini beklemektedir.

Caddeyi geçip köşedeki snack-bar a girdim. Büyük orucumdan sonra yediğim ilk şeyler tatsız bir patates püresi ve sentetik ketçapla sunulan iki adet selüloz sosis oldu. Harikulade bir ziyafetti. Alkole ihtiyaç duymuyordum, arınmış, çivili yataktaki bir fakir kadar hafiflemiştim.

Yalnız, ara ara belleğim harekete geçiyor ve başını kan revan içinde kalana dek duvara vuruyordu. Eh hayatta bazı ufak tefek rahatsızlıkları da olabilir insanın yani, diye düşünüyordum. Açık havada geçirdiğim ilk saatlerde varoluşuma bayağı iyimser gözle bakıyor, gizli bir tebessümle dolaşıyordum.

Bu durum bir kavşakta yeşil ışığı beklemek için durana kadar sürdü. Arkamda astragan bir manto ve şapka giymiş yaşlı bir kadın duruyordu. Ayağında kürklü çizmeler, sağ elinde cilalı bir baston vardı. Satın aldığı yiyeceklerle dolu iki büyük naylon torba taşıyordu. Tiz bir fare sesiyle bana seslendi: “rica etsem karşıya geçmeme yardım eder misiniz?” özür dilermiş gibi eğilmiş çizmelerine bakıyordu. “Ayaklarım…”

Dediğim gibi, o ana kadar keyfim yerindeydi. Ama her şeyinde bir haddi var canım! Evet, yani bir yere sınır çizgisi çekmek gerek. Yalvaran iri gözlerle bana bakın kadını inceledim bir süre. Yardım edip caddeyi aşırtmak ha? İçimde bir öfkenin kabarmakta olduğunu hissediyordum. Adalet adına fışkıran bir miktar adrenalin! Caddeyi geçmek için yardım istiyordu ha! Yani ne demeye getiriyordu bu kadın? Koluna filan girmemi mi istiyordu yoksa? Belki de yıpranmış vücudunu benimkine yaslanmasına izin vermemi? Ya da kucaklayıp karşıya geçirmemi? Hatta alışveriş torbalarını dişlerimin arasına sıkıştırıp, onu kaldırıp omzuma almamı! Dört ayak yere çömelmemi mi istiyor? Çıplak avuçiçlerimi çakıltaşı serpili buz zemine dayayıp, beni bir katır gibi kullanmasına izin vermemi mi? Sırtıma binip, elindeki bastonuyla beni değnekleyerek, caddeden karşıya geçmemi mi? Dehh, dehh! Toprak ve buzda eşelenmemi, bir terleyip, bir üşümemi, inlememi. Yalvarmamı…

“Rica etsem karşıya geçmeme yardım eder misiniz?” Ne şeytanca bir soru! Ne adi bir ihtiyar karı! Kahverengi bakışlarının gerisindeki kötülüğü apaçık görüyordum. Tabii ki o masum rolünü çok mükemmel oynuyordu. Ama ben biliyordum onun amacını. Biliyordum ki o çirkin, ihtiyar kafasının içinde beni mahvetmenin düşünü kurmaktaydı. Yıkılmamı, yaya geçidinin üzerine boylu boyunca serilmemi istiyordu. Üzerimden geçmesi için ona yalvarmamı bekliyordu. N’olur lütfedip o emekli ayaklarınızla üzerime basınız! Gelin. Lütfen, yalvarırım! Üzerime basın! Karnıma, göğsüme, boynuma… Yüzümü de unutmayın lütfen! Gözlerime kum ve tuz sıvayın, dişlerimi tekmeleyin, hatta caddenin karşı tarafına geçip canınızı kurtardığınız anda bir de osuruk salmayı ihmal etmeyin. Beni düşünmeyiniz hanfendi, siz yalnızca kendi emniyetinizi düşününüz. Çünkü benim için mutluluk sizin emniyet içinde olmanızdır. Otomobillere geçmeleri için işaret edin. Parmağımı hiç kıpırdatmayacağım. Çivili lastikler tarafından parçalanayım diye dua ederdim zaten hep!

Hayır. Hayır! Beni ele geçiremeyecek. Öfkeden bayılacak gibiydim, midem bulanmaya başlamıştı. Birden elinden bastonu kaptığım gibi ikiye böldüm ve yaşlı kadının ensesinden kavrayıp, kafasını yaya geçidinin beyaz şeritlerine doğru savurdum. Şeytan götüresice! Kadın dizlerinin üstüne düştü, kollarıyla havada genişçe bir yay çizerken, torbaların içindeki yiyecekler yerlere saçıldı. Araba tekerlekleri süt ve kırık yumurta karışımı üzerinde patinaj yapıyordu. Taptaze cadde omleti önümüze serilmişti. Kadının vücudunun üst kısmı devinimini sürdürdü ve alnının ortası asfalta çakıldı. Tıpkı bir müslümanın sabah namazında dengesini kaybetmesi gibi. Kırık baston parçalarını kadına doğru fırlattım. Hay, küstah iblis! Öylesine öfkeliydim ki ağzımdan tek bir ses bile çıkmıyordu. Çenem felce uğramıştı sanki. Birkaç saniye orada kalakaldım. Kadının imdat çığlıkları geliyordu kulağıma. Ne de çok şey istiyordu dünyadan. Yine yardım edilmesini istiyordu kendisine! Birden gözlerim karardı, bir elektrik direğine yaslanmak zorunda kaldım. Birileri koşarak geldi. Bir adam beni kolumdan yakaladı. Tam, iyiyim bir şeyim yok demeye hazırlanırken, adam ansızın sebepsiz yere bir tokat patlattı suratıma.

Bu arada trafik ışıkları yeşile dönmüştü. Adamın elinden kurtulup, koşmaya başladım.

Olup bitenlerden sonra bitap düşmüştüm. Her şey yıkılmıştı. Güneş battı ve etraf karanlığa gömüldü. Eve gitmeye korkuyordum. Neden sanki barış ve uyum içinde yaşamıyordu şu insanlar? Niçin bir avuç insan, diğerlerinin hayatını karartmayı hedefliyordu hep?

02 TEMMUZ 1993 SİVAS MADIMAK KATLİAMI

Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması ve 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaylardır.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında, aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak bu kente geldi. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdiven trabzasındaki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan azgın kalabalığa doğru itildi. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.
Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.
•
Yargılama
Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü hakkında “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.
Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.
28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usül noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usül eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.
Sanıkların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti.
Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33’e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır.
Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır.
Hayatını kaybedenler
• Muhlis Akarsu – 45 yaşında, sanatçı
• Muhibe Akarsu – 35 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi
• Gülender Akça – 25 yaşında
• Metin Altıok – 52 yaşında, şair, yazar
• Ahmet Alan – 22 yaşında
• Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci
• Sehergül Ateş – 30 yaşında
• Behçet Aysan – 44 yaşında, şair
• Erdal Ayrancı – 35 yaşında
• Asım Bezirci – 66 yaşında araştırmacı, yazar
• Belkıs Çakır – 18 yaşında
• Serpil Canik – 19 yaşında
• Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör
• Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
• Carina Cuanna – 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
• Serkan Doğan – 19 yaşında
• Hasret Gültekin – 23 yaşında şair, sanatçı
• Murat Güneş,Murat Gündüz – 22 yaşında
• Gülsüm Karababa -22 yaşında
• Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair
• Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist
• Koray Kaya – 12 yaşında
• Menekşe Kaya – 17 yaşında
• Handan Metin – 20 yaşında
• Sait Metin – 23 yaşında
• Huriye Özkan – 22 yaşında
• Yeşim Özkan – 20 yaşında
• Ahmet Öztürk – 21 yaşında
• Ahmet Özyurt – 21 yaşında
• Nurcan Şahin – 18 yaşında
• Özlem Şahin – 17 yaşında
• Asuman Sivri – 16 yaşında
• Yasemin Sivri – 19 yaşında
• Edibe Sulari – 40 yaşında, sanatçı
• İnci Türk – 22 yaşında
• Kenan Yılmaz – 21 yaşında

Kıssadan hisse

İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler.

Berber, iş adamının kulağına fısıldar; ‘Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi…’
Berber çocuğa seslenir: ‘Ali, buraya gel!’
Bunun üzerine çocuk sakince dükkâna girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, ‘bak şimdi’ diye fısıldar ve bir elinde 5 liralık, diğer elinde 50 liralık bir banknot olduğu halde çocuğa sorar:

‘Hangisini istiyorsan alabilirsin? ‘

Çocuk dalgın dalgın bir 5 liraya bir de 50 liraya bakar ve sonunda 5 liralık banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.

Berber işadamına döner ve gülerek:
‘Gördün mü? Sana söylemiştim.’ der.
Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali’yi görür.

Yanına giderek, neden 50 liralık değil de, 5 liralık banknotu aldığını sorar.

Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:
‘ Eğer 50 liralığı alırsam oyun biter!’

Dale Carnegie diyor ki,
“Tanrı’nın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken… Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz! “

Çocuklardan Tanrı’ya Mektuplar

Avrupa ve Amerika’da 2-9 yaş çocuklara Tanrı’ya ilişkin düşüncelerini sormuşlar. Dinsel eğitimin bir parçası olarak çocuklara Tanrı’ya bir mektup yazın ve duygularınızı isteklerinizi anlatın demişler.

1) Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet, ir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur.
Seni seven Eric –5 yaşında-
Not: Noel Baba’nın olmadığını biliyorum.

2) Canım canım Tanrı,
Astronotları öyle yukari firlatip firfir döndürmelerinden ödüm kopuyor. N’olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme.
Dostun Norman –4.5 yaşında-

3) Sevgili Tanrım,
insanlarin ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden
elindekileri tutmuyorsun? Jane –6 yaşında-

4) Sevgili Tanrı,
Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın.
Bruce –4 yaşında-

5) Sevgili Tanrı,
Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma. Sevgilerle.
Martin –5 yaşında-

6) Sevgili Tanrı,
Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N’olur söyle ona bi’ daha öyle yapmasın.
Ellen –3 yaşynda-

7) Sevgili Tanrı,
Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor: Eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var.
Harriet Ann –6 yaşında-

8) Sevgili Tanrı,
Eğer hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var?
Mark –8 yaşında-

9) Tanrı’cım,
Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin.
Nan –5 yaşında-

10) Sevgili Tanrım,
Ne diye bu kadar çok insan yarattın. Başka bir dünya daha yapıp
fazlalıkları oraya koyamaz mısın?
J.B. –7 yaşında-

11) Tanrım,
Insanlara ruhları her zaman doğru mu dağıtıyorsun? Yanlış yapabilirsin.
Audrey –8 yaşında-

12) Sevgili Tanrı,
Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir şaka bile yapsam yiyorum fırçayı.
Jodie –6.5 yaşında-

13) Sevgili Tanrı,
Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar.
Teddy –9 yaşında-

14) Sevgili Tanrı,
Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var. Norman –6 yaşında-

15) Tanrım,
Şişman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor.
Billy Jean –9 yaşında-

16) Sevgili Tanrım,
Oğlanlar kızlardan daha mi üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama gene de dürüst olmaya çalış.
Sylvia –5 yaşında-

17) Sevgili Tanrı,
Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına?
John –8 yaşında-

18) Sevgili Tanrı,
Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu?
Norman –4 yaşında-

19) Tanrım,
İncil’de neden hiç karının adi geçmiyor? Yoksa İncil’i yazarken daha evlenmemiş miydiniz?
Larry –6 yaşında-

20) Sevgili Tanrım,
Tamam incil’de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım?
Sevgiler, Teresa –5 yaşında-

21) Sevgili Tanrı,
Tanry oldugunu nasıl bilebildin?
Charlene –3 yaşında-

22) Sevgili Tanrı,
Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı?
Tommy –4 yaşında-

23) Sevgili Tanrım,
Eger Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma.
Michelle –6 yaşında-

Dünyevi Sualler

Bir de ölmek vardı.

Bunu unutanlar merhametlerini de kaybetti. Aslolan hep aydınlıktı. Kimse ışığa koşmaya cesaret edemedi. Ondan kaçtılar, bazen neyden kaçtıklarını unutarak hatta. Acaba sadece bir son muydu bu? Sondan kaçarken sona doğru hızla koştuklarını bilmiyorlar mı? Bir tünele girdik ve bu tünelin geri dönüşü yok, öyle de böyle de çıkışa doğru hızla ilerliyoruz ama tünelin sonundaki ışığı neden herkes görmezden geliyor?

Kaç kalp kırdın bugüne kadar hiç düşündün mü? Kaç kişinin mutluluğunu çaldın? Bunları yaparken ne kadar haklıydın? Buna değecek kadar mı? Arkanda ne bıraktın? Sana sayıp söven senin için küçük (!) insanlar mı? Yoksa adını her anışta yüreklerine bir sıcaklık çöken büyük dostlar mı?

Asabını bozanlar olunca yakıp yıkar mısın sen de? Derin bir nefes alıp sakinleşmek yerine derin bir nefes alıp ağız dolusu küfür mü edersin? Yanlış anlamak lügatinde yazmaz mı senin? Duygusal kararlar senin zayıflığından mı gelir? Yoksa karşındakinden çıkarın olmayınca ona dair alınacak kararlarda acımasız olmayı başaracak kadar profesyonel misin işinde? Peki ezmek nasıl sence? Ezmezsen ezilirsin diyenlerden misin? Bu mantıktan yola çıkarak sevmezsen sevilirsin desek acaba senin mantığın ne kadar tutarlı olur? Ya da sen kendi küçük dünyanda sen onlara yapmayınca herkesin sana yapacağına inanıyor musun? Kendini dünyanın merkezine koyarak yaşamanın ne kadar acı verici olduğuna hala uyanamadın mı? Başkalarıyla paylaşmadan yaşamanın tatsız tuzsuzluğu senin damağına bulaşmadı mı?

Haydi hepsini geçtik diyelim, kendine hiç sordun mu bunca sorunun ötesindeki şu soruyu hiç?

Neden yaşıyorsun?

Erkan Serdar Serter