Metepec Yaratığı

Meksika’nın Metepec yöresinde bir çiftçi olan Marao Lopez’in fare kapanına yakalanmış halde bulduğu tuhaf yaratığın sırrı çözülmeye başladı. Sonuçlar oldukça düşündürücü.

Fareler için kurduğu kapana yakalanmış tuhaf yaratığı görünce önce korkan sonra şaşıran Lopez ilk başta bunun kötü bir şaka olduğunu düşünmüş. Bu tüysüz minik yaratığı kürkü çıkartılmış bir maymun yavrusu zanneden çiftçi daha sonra onun bildiği hiçbir canlıya benzemediğini fark edince paniklemiş ve öldürmeye çalışmış. Ölmesi için onu suya atan Lopez yaratığın saatlerce suda kalmasına rağmen ölmemesi üzerine daha da korkmuş ve onu sudan çıkartmamış. Solungaçları olmadığı halde su altında uzun süre hayatta kalan yaratık saatler sonra ölmüş.

Yaratığın fotoğrafları medyaya verildiğinde dünya gündemine bomba gibi düşen bu olay pek çok kişi tarafından da kuşkuyla karşılanmıştı. Bazıları bunun prematüre bir hayvan yavrusu, bazıları bir maymun cinsi, kimileri de laboratuvar ortamında üretilmiş bir mutant olduğunu iddia ederken pek çok kişi de onun bir uzaylı olduğunu düşünüyordu. Tüm bu sorulara cevap vermek için bilim adamları çiftçiden aldıkları yaratığa ait doku, kemik, deri örneklerini incelemeye başladılar.Bild’de yayınlanan bilimsel bulguların ilk safhası oldukça şaşırtıcıydı. İlk incelemelerde yaratığın DNA’sı tespit edilememişti, yani bir DNA’sı yoktu. Bazıları bunun yaratığın su altında zarar görmesi nedeniyle DNA tespit edilemeyecek hale gelmesine bağladı. Bilim adamları bu defa araştırma için çiftçinin kasasında sakladığı yaratığı alıp daha detaylı incelemeye başladılar.

Bu defa elde edilen bulgular çok daha ilginçti. Daily Telegraph, rapora dayanarak yaratığın dünya dışı bir varlık olduğunu yazdı. Alınan sonuçlara göre Metepec yaratığının sürüngenlere özgü bir iskelet yapısı var, dişlerinin insanlarda olduğu gibi kökleri yok ve su altında saatlerce canlı kalabiliyor. Yaratığın derisi bildiğimiz canlılarınkinden çok çok daha ince, gözleri ve kulakları da vücuduna oranla daha büyük. Eklem yapısı insanla benzerlik taşıyan yaratığın beyni aşırı derecede büyük; özellikle de arka kısmı. Beyniyle ilgi bulgular üzerine bilim adamları yaratığın üstün zekalı olduğu sonucuna vardılar.

Yaratığın hücreleri üzerinde yapılan detaylı araştırmalar sonucu DNA örneği tepit edildi ama sonuçlar DNA’sının bu dünyaya ait olmadığını ispatladı.

Metepec yaratığının cildinin ıslandıktan sonra çok çabuk kuruması ve kesinlikle çürümemesi ise bir başka ilginç nokta.

DNA testleri sonucu yaratığın bu dünyada yaşayan hiç bir canlıyla benzememesi onun dünya dışı bir varlık olduğu sonucunu çıkartsa da bilim adamları hala temkinli ve daha fazla test yaptıktan sonra kesin kararlarını açıklayacaklarını söylüyorlar.

Çiftçinin tuhaf ölümü

Bütün bunlara adeta tuz biber eken bir başka tuhaf olay da yaratığı bulan çiftçinin açıklanamayan ölüm şekli.

Çiftçi Marao Lopez park halindeki arabasının içinde yanmış halde bulundu. Yapılan testlerin sonucu ise şok edici; bu yangının alevlerinin ısısı normal bir yangının çok çok daha üzerinde, ancak metal eritme işlerinde kullanılan sıcaklıktaymış. Bölgedeki çiftçilerin ikinci bir yaratık gördüklerini iddia etmesi, Lopez’in diğer yaratıklar (uzaylılar) tarafından intikam amaçlı öldürüldüğü dedikodularının çıkmasına yol açtı.

Alıntı:TurkishNY

‘Metepec Yaratığı’ adıyla anılan bu varlığın haberini bir kaç ay önce televizyonda izlemiştim. O sıralarda DNA testlerinin şimdilik sonuçsuz kaldığı söyleniyordu. Geçtiğimiz günlerde İspanyol bir bilimadamının yaratığın DNA sının %99.99 dünyada bilinen bir canlıya ait olmadığını açıklaması ortalığı karıştırdı. Nitekim Kanadalı ve Meksikalı bilimadamları daha önce bu varlığın DNA sının çözülemediğini belirtmişlerdi. Sirius Ufo Derneği Başkanı Haktan Akdoğan ise varlığın kesinlikle ‘dünya dışı’ olduğunu iddia etti.

Konu oldukça ilgimi çekti. Sevgili Sonsuz.us üyeleri, siz ne düşünüyorsunuz?

Hephaistos

Sevgiler

Lephikas’ın Yolculuğu

Bir masal anlatılır yüce Arinis’in eteklerinde…
Denir ki denizlerin insanlara dost olduğu zamanlardan çok önce
Lephikass adında bir çoban yaşarmış Ghor tepelerinde
Lephikas doğuştan duymaz. Annesinden başka kimse anlamaz söylediği sözleri.
Güneşin doğuşuyla uyanır batışıyla kapatır gözlerini. Nice zaman geçmiştir ışıksız gecede korkudan annesine sığındığı.
Yetimdir duymaz olduğu zamandan beri. Bekçilik eder derler yaşadığı eve yetim olduğundan beri.
Derler de gülerler, ya güneş gelmezse geri diye korkup geceleri Tanrı’ya yakaran Lephikas’a.
Küskündür Ghor insanları Tanrı’larına.
Niceleri niyetlenmiş, yollara düşmüşlerdir O’na ulaşmak adına.
Her geceden önce güneşi kollarına alıp tutan,
Yüce Arinis’i aşıp engin denizlere açılmaya.
Niceleri geri dönmüştür, uçsuz bucaksız denizin ötesine geçmeye cesaret edemeden.
Korkusuz yiğitleri ise Ghor Halkının, açmışlardır koca yelkenleri en büyük ustaların ellerinden çıkan.
Ne kendileri dönmüştür evlerine, ne de heybetli gemileri ulaşmıştır ilahi kıyılara.
Onlardan geriye kalan, çığlıklarıdır kuşluk vakti Arinis’e kadar ulaşan.
Dönmüştür yüzünü bütün insanlar böylece, Ghor ülkesinin komşu düzlüklerine.
Bakmaz olmuşlardır ne Arinis’e ne de güneşin yattığı engin denizlere.

Bir tek yalnız kadın Anna kalmıştır O’na sırt çevirmeyen. Bu yüzdendir ki evi tepelerdedir.
Tanrı’nın yattığı denizlere en yakın yerde.
Tek varlığıdır hayatta Anna’nın oğlu. Sözlerini bir tek onun anladığı, doğduğunda duymaz, doğduğunda yetim oğlu.
Her sabah önce onun sonra oğlunun yüzüne doğan güneş,
Bir sabah doğmaz temiz yüzüne her sabahki gibi.
Gözlerini açtığında Lephikas, göremez annesini başucunda o güne kadar olduğu gibi.
Gidip de koynuna sokulduğu anda Anna’nın, anlar bu ebedi uykunun bitmeyeceğini.
Yedi gün, yedi gece sürer Lephikas’ın yası.
Parıldayan gözyaşları her düştüğünde yanaklarından
Isıtır annesinin soğuyan çehresini.
Geceleri bulamadığı ışığı koynunda arar Anna’nın. Korktuğunda sığındığı tek yerde.
Gündüzleri bekçilik eder uykusundaki güzele.
Yedinci günün sonunda alır annesini sırtına yollara düşer. Yüce Arinis’in sarp patikalarına.
Ulaştıklarında başı sonu gözükmeyen sahile, bırakır Anna’yı uçsuz bucaksız denizin kollarına.
Seyrederken annesinin sudaki uykusunu, yalvarır Tanrı’ya dili döndüğünce:
“Ne olur üşümesin ısıt onu güneşinle, ne olur susamasın içir ona denizin suyunu canı istediğinde, ne olur acıkmasın al yanına onu, besle kudretinle”
Gözden kaybolunca annesi engin denizlerde, hıçkırıkları geceye gündüze karışır Lephikas’ın.
Çare olsun diye yalnızlığına, her attığında kendini denize, dalgalar sürükler onu kıyıya savurur kurumuş yapraklar gibi.
Yorgun, çaresiz Lephikas açar gözlerini bir kuşluk vakti.
Küçücük bir çiçek bitmiştir yanı başında, denizin kıyısında.
Yemyeşil gövdeli, sapsarı yapraklı güzel çiçek,
İzler güneşi doğumundan batımına.
Gece olduğunda ise, tıpkı Lephikas gibi, büker boynunu yere.
Başlar güneşin tekrar doğacağı sabahı beklemeye.
Hayran kalır Lephikas bu güzeller güzeline.
Birlikte izlerler bütün gün güneşi.
Bir dosttur çiçek ona, yalnızlığını dindiren bir çare.
Günler sonra bir sesle uyanır Lephikas.
Duymaz kulaklarına sessizliğin içinden,
“Su” diye bağırmaktadır birisi.
Bakar etrafına tedirginlikle.
Kimdir onun kulaklarına erişebilen?
Anlamasıyla su isteyenin sevgili çiçeği olduğunu,
Atılır Yüce Arinis’in sarp kayalıklarına.
Evinin yanıdır sahile en yakın su kaynağı.
Akşam olmadan geri döner Lephikas geçit vermez tepeleri aşarak.
Verdiğinde suyunu sevgili çiçeğine
Canlanır yüzü, açılır gözleri birdenbire.
Gülümser sanki Lephikas’a minnetle.
“ENA” der benim adım
Şükür ki sana hayattayım hala.
Lephikas’ın mutluluğudur, sevincidir Ena’nın sözleri.
Her günkü neşesidir artık Arinis’in sarp yolları.
Kaç gün doğdu bilinmez,
Lephikas çiçeğine su taşıdığı ilk günden beri.
Saçlarına düşen beyazlar, ayaklarına ilişen nasırlar olsa da,
Her su verdiği akşam yeniden doğuşudur Lephikas’ın.
Ena’nın gölgesidir artık Lephikas’ın uyandığı kumsal.
Göğe ermiştir yüzü, görünmez olmuştur sapsarı yaprakları.

Bir sabah uyandığında yine yollara koyulmaya,
Uzandığını görür biricik çiçeğinin ufka doğru.
Sorar çiçeğine acıyla:
Neden almadın beni yanına?
Ena titretir Lephikas’ın yüreğini.
Benim der Tanrı’ya uzanan,
Düşman denizleri aşıp güneşi uykusunda yakalayan.
Sana yer yok benim yanımda.
Ok gibi dikenlerini gösterir Ena.
Cüret etme sakın bana yanaşmaya.
Tüm bedenini kaplar Lephikas’ın acı ve keder.
Yakarır Tanrı’ya
“Nedir benim suçum? Neden işitmezsin dualarımı? Neden izin vermezsin ulaşayım yanına?
O anda yerin, göğün titrediğini hisseder Lephikas.
Ne Arinis’in yüceliği ne de suların derinliği boy ölçüşebilir bu kudretle.
Görünmez bir bulut, hissedilmez bir rüzgâr bükmüştür sanki her şeyi,
Gözün alabildiği yeryüzünde.
Hiçbiri karşı koyamaz, böyle bir sese, böyle bir kudrete.
“İşte” der kalbinin derinliklerine işleyen bir ses Lephikas’a.
“Seni bana ulaştıracak yol önünde durur.
Yola çık vakit kaybetme geç olmadan.”
Bir hışımla atılır Ena’nın dikenli gövdesine Lephikas.
Ayaklarının altındadır ok gibi sivri dikenleri dev bitkinin.
Aldırmaz Lephikas’ın ayakları.
Alışmıştır Arinis’in kayalıklarına yıllar yılı.
Un ufak oluverirler kuru yaprak gibi ölümcül mızraklar ayaklarının altında.
Ne rüzgâra aldırır ne de onu bekleyen dalgalara.
Öyle güçlü, öyle hızlıdır ki bacakları
En büyük yelkenler dahi tutamaz böyle bir rüzgârı.
Bir an ardına bakar Lephikas.
Yıllardır eteklerinde yaşadığı Arinis öyle küçülmüştür ki, görünmez olmuştur.
Bembeyaz bulutlar çevreler etrafını.
Ne Ena’nın gövdesi, ne azgın dalgalar ne de gök kubbe görülür artık.
Doğumundan beri,
Yaşadığı sessizlik artık kulaklarından sebep değildir Lephikas’ın.
Görmediğini, duymadığını ve artık koşmadığını fark ettiği anda,
Beliriverir annesi en güzel haliyle.
Tertemiz gülüşü yüzündedir her sabah olduğu gibi.
Yine yanındadır, yine kollarını açmıştır biricik yavrusuna.
Sığınağıdır yine annesinin kolları, gözleri sımsıkı kapalı.
Ancak bu kez korkuyla değil, mutlulukla.
Gözlerini açtığında tüm bedenini saran huzurla Lephikas,
Ulaştığını anlar ait olduğu ülkeye:
Tanrı’nın yattığı yere…

Rock çocukları,Ahlaki Erozyon ve Kanıma Dokunanlar

Birkaç hafta önce Küçükçiftlik Park’ta bir rock\metal festivali düzenlendi.Son yıllarda yapılan en kapsamlı festivaldi belki ülkemizde. Sevenleri için tam bir bayram havasıydı yani. Gitmedim ben o festivale sonradan pişman olacağımı bilmeme rağmen. Kafam götürmez artık dedim, yorgunluk olur dedim . Şimdi pişmanım tahmin ettiğim gibi gitmediğime ama bu kez farklı. Seneye daha kapsamlısı olur diyemiyorum, daha çok fırsatımız olur diyemiyorum. Önce korkuyorum neler oluyor bize diye sonra da kızıyorum, öfkeleniyorum. Ülkemizi yönetenlerin başındaki isim rock çocuklarını “ahlaki erezyona uğramış gençler” olarak niteliyor çünkü. Arkasında da binler, yüzbinler onu destekliyor. Bu söylediklerinde öyle rahat öyle samimi ki, düşünmüyor bile ne demek istediğini kimden bahsettiğini. Kitlesi de hazır tasdiklemeye. Tek bildiği söz satanist,şeytancı(?),sapık…

Kanıma dokunuyor artık!

Ben Deep Purple’la Led Zeppelin’le Rolling Stones’la Erkin Koray’la büyüdüm. Annemin objektifinden babamın sahnedeki fotoğraflarıyla, uzun saçlı haliyle,turne anılarıyla geçti çocukluğum. Beraber müzik yapmalarını izledim onların. Binbir zorlukla gittikleri konserlerden kalan anılarını okudum. Değil yabancı bir grubun Türkiye’ye gelmesi, plakların hatta ensturmanların bulunamadığı günleri dinledim babamdan.Sonra büyüdüm, ben de saçımı uzattım, ben de sahneye çıktım. Sorun değildi beğenenden çok beğenmeyenin olması. Herkesin düşüncesi,beğenisi farklıdıydı, bu da normaldi babamın dediği gibi. Ama artık bir sorun gibi geliyor bana.Çünkü kimse böyle rahatça,açıkça “ahlaksız” dememişti bugüne kadar. Birilerini dertlendiren, “horned hand” yaptıkları için nezarethaneye atılan o çocuklar gibi bendim, benim babamdı,annemdi.

O kişinin diplomatik ağızla kendince yumuşatarak “ahlaksız” dediği babam, Türkiye’nin ilk rock gruplarında çaldı. Konservatuar okudu. Kendisi gibi öğretmen olan annemle evlendi, 2 çocuğu oldu. 3 kuruşluk öğretmen maaşlarıyla büyüttüler bizi, okuttular. Yokluk görmeyelim “yok demeyelim” diye ek işler yaptılar. Annem özel ders verdi, babam bıraktığı gitarını yeniden astı omzuna ve çalıştı. Okullarındaki anıtkabir gezilerine öncülük ettiler, bizi de götürdüler. Ne kadar şanslı olduğumuzu anlamamızı sağladılar. Oruç da tuttular, dua da ettiler. Asla apolitik olmadılar. Cumhuriyete, Atatürk’e laf geldiğinde hırçınlaştılar. Doğru bildiklerini konuşmaktan çekinmediler hiç. Gene de isyan etmediler son birkaç yıla kadar, kimseyi kırmadılar,kırmak istemediler.

Geçenlerde Bekir Coşkun’un harika yazısında olduğu gibi “Rock Çocukları” onlar. 35 yıl geçmiş tanıştıkları ilk günden bugüne. Yakında Büyükanne ve Büyükbaba olacaklar. “Ahlaksızlıklarını”(!) bu şekilde sürdürecekler. Yeğenime hep bu erozyonu(!) anlatacağım. Üzerine kendi ahlaksızlıklarımı ve annesinin ahlaksızlıklarını anlatacağım.Ve onun için büyük bir dilek tutacağım.Umarım o büyüdüğünde,onun neslinde, bizi ve eskileri yad etmek zorunda kalmaz. Umarım hiçbirşey onun kanına dokunmaz.