Babası Ve Oglu

Saat 17.00 suları… Tevfik eşyalarını doldurduğu kutusunu topladı, iş arkadaşlarıyla vedalaştı ve Nakil Vasıtaları Vergi Dairesi veznesinden son kez çıktı. Ne durağa koştururken, ne de otobüste, bir daha hiç geri dönmeyeceği işi gelmedi aklına. Yalnızca evi düşünüyordu. Bir an önce ulaşmak istediği evini…

Evin bulunduğu sokağa geldiğinde marketin önünde durdu. Yılbaşı günüydü o gün. Gecikmesine gecikmişti ama, bütün akşam ve gece bir daha çıkamayacağı için markete uğramak istedi. Vazgeçip devam etti. Sonra tekrar durdu… Geri döndü ve markete girdi. Portakal, elma, muz, biraz da şu hazır, karışık kuru yemişlerden…Bir şişe kola aldı, Bir kaç paket de gofret ve şeker. hızılca paketledi alışverişini, işyerinden getirdiği kutunun içine attı ve hızlı adımlarla evin yolunu tuttu.

Dairesinin kapısını Sevda açtı. Siyah bir gece elbisesi giymişti ve makyajını neredeyse tamamlamak üzereydi. Tevfik kan ter içinde, nefes nefese, mahçup bir ses tonuyla “Geciktim mi” diye sordu.

Sevda gülümsedi. Daha vakit var önemli değil diye yanıtladı. Tevfik elindeki kutuyu kapının karşısındaki yemek masasının üstüne bıraktı. Hemen solundaki salona geçti. “Murat” diye seslendi. Murat’ın yüzünde bir anda kocaman bir gülümseme belirdi. Ellerini çırpmaya başladı. Baba,Baba diye alkış tuttu. Tevfik oğlunun yanına hasretle sokuldu. Saçını okşadı. Kendilerini salonun girişinde izleyen Sevda’ya döndü sonra. “Yorduk seni de” diyebildi yine mahçup bir ses tonuyla. O nasıl söz Tevfik Amca diye yanıtladı Sevda. Gülümser Teyzem az mı kahrımı çekti benim çocukken… Tebessüm etti Tevfik. Derin bir iç geçirdi. “Haydi” dedi. Daha fazla geç kalma sen kızım. Sevda paltosunu ve çantasını koluna alırken, Murat bu kez de Sevda,Sevda diye alkış tutuyordu elinden geldiğince. Sevda da karşılık verdi. Murat Abi, Murat Abi diye… Hepsi de gülümsüyordu. Kapıdan çıkarken Sevda, “Ne zaman ihtiyacın olursa çağır beni mutlaka Tevfik Amca” dedi. Bir yerlere gitmen lazım gelince. “Artık hep buradayım be kızım diye cevapladı Tevfik. “Evim Murat, işim Murat artık”.

Sevda ayrıldıktan sonra Tevfik mutfağa koştu. Sucuk kızarttı tavada,üstüne de yumurta kırdı. Çay demledi. Salona, oğlunun yanına getirdi tepsiyi. Televizyonda yılbaşı programlarından birini açtı. Bir oğluna yedirdi, bir kendi yedi. Sonra portakal soydu, antep fıstıklarının kabuklarını soyup Murat’a verdi. Baba-Oğul, erkek erkeğe, dansözleri izlediler, piyango sonuçlarını takip ettiler. 12’ye daha çok vardı, Tevfik Murat’ı sandalyesinden kucakladı güçlükle ve televizyonun karşısındaki yatağına yatırdı. Üstünü özenle örttü. Kendi de yandaki çekyata kıvrıldı. Televizyonu kapattı ve uykuya daldı.

Tevfik’in gördüğü 62’inci, Murat’ın gördüğü 38’inci, Gülümser Hanım’ın göremediği ilk yılbaşı böyle sona erdi. Yeni yıla nasıl girerseniz, bütün bir yıl öyle geçer der ya insanlar, onlar için de öyle oldu.

Bi Arkadaşın Arkadaşı : “Furkan”

Hani bazı insanlara ilk görüşte kanınız kaynar da, gecenin sonunda masadan kırk yıllık ahbap gibi kalkarsınız ya, o insanlardan değildi Furkan. Girdiği tüm ortamlarda asgari düzeyde konuşur, saatlerce susup kalkmaya yakın dandik bir mevzuda enteresan iki laf eder ve her nasılsa masadakilerin akıllarında kalmayı başarırdı. Ancak bu akılda kalmanın dozunu öyle güzel ayarlardı ki, veya tesadüfen olurdu, insanlar “Faruk muydu, Fatih miydi neydi o herifin adı?” diye sorarlardı sonradan. Fatih, Furkan, Faruk… Pek de önemli değildi insanlar için. O sadece arkadaşın arkadaşı kontenjanın biriydi…

Güngören, Camlıkahve’de ikamet etmekteydi Furkan. Çocukluğunda mahalledeki çocuklar üç’e ayrılırdı: arka sokaktaki inşaatın ikinci katından kum yığınına atlayanlar, birinci katından atlayanlar ve hiç atlayamayanlar. Furkan birinci kattan bir kere atlayıp, hiç atlayamayanlarla makara yapan o zibidi güruhun üyesiydi.

15 yaşına kadar hayatı 2 ekmek yanında para üstüyle bir paket cheetos alıp, tasoları biriktirmekle geçti. “Kepilme” korkusu öyle büyüktü ki, neredeyse hiç taso oynamadı. Arkadaşlarına gösterip hava attığı tasoları, aslında yediği cheetosların sayısını gösteriyordu.

Lisede beraber olduğu kız sayısı, arkadaşlarına açıkladığı şekliyle 3’tü. Aslında 0 (Gerçekte beraber olduğu kız sayısı) + 3 (Uydurma beraber olduğu kız sayısı) = 3 formulünü kullanıyordu. Daha sonra Tanrı’nın eliyle bu 1+3 oldu, imana geldi ve şansının yardımıyla olayı 2+2 de sabitledi.

Furkan’ın Ünivresite hayatında hiç birşey olmadı…

Yaşı 24’e geldiğinde yalan söylememeyi, kendi deyimiyle “abartmamayı” prensip haline getirdi. Önce askere gitti, sonra bir sigorta şirketinde işe girdi. Ciddi düşündüğü (!?) kız arkadaşına ne olduğunu değil, ne olmadığını anlattı. Alçak gönüllü olmaya çalıştı insanlara karşı. Zaten böbürlenecek bir şeyi pek de yoktu. “İnsanlar beni olduğum gibi sevsinler” felsefesini benimsedi. Yalan söylediği gün gibi belli adamlara gülüp geçti. Ağırbaşlı olup insanların takdirini kazanmayı ve kabul görmeyi bekledi. Bekledi… Bekledi… Önce 3 sene terfi edemediği işinden atıldı, sonra sevgilisi tarafından terk edildi. Ne olmadığını öğrenen kızlar ona sırt çevirdi, yaptığı işi abartmadığı için yeni başladığı işte göze giremedi.

Bir gün, kum yığınına atlayamayanların “Atlarım aslında ama bileğimde platin vardı” demeye başladığını, Kendinden çok tasosu olanların çaktırmadan ordan burdan çaldığını, Lisede herkesin 0+5 = 5 yaptığını gördü. Yeniden abartma ufuklarına yelken açacağı beklenirken o öyle yapmadı. Kendisi onlar gibi olmadığı için, gerçek dünyada yalanlarıyla var olmadığı için mutlu oldu. Doğru yoldaydı. Elbet bir gün, doğruluk ve dürüstlük ona mükafatını verecekti.

Bekledi… Bekledi… Bekledi Furkan…

Sonunda beklediğine değdi mi bilinmez ama, o ortamlardaki 3 saatlik susuşun ardından “Ölünce ne oluyor acaba?” temalı dandik muhabbete yaptığı enteresan katkıyı gerçekleştirdi geçen cuma. Yeniden başlamak istiyordu hayata. Öldükten sonra baştan başlanıldığına inanmak istiyordu aslında.

En Güzel Arkadaşım

Çocukken evcil hayvan dükkânlarının önünden geçerkenki halimi hatırlıyorum. Var gücümle direnirdim beni elimden tutup yürütmeye çalışan anneme. Dükkânın vitrininde sıra sıra, altlı üstlü kafeslerde kâh uyuyan, kâh yırttığı gazete parçalarıyla oyunlar oynayan kedi ve köpek yavrularını izlemek, mümkün olamayacağını bilsem de onlara dokunmak, sevmek için yırtardım kendimi. “Sevimli” kelimesi ne kadar anlamlıysa 5-6 yaşlarındaki bir çocuk için, benim için de o kadar sevimlilerdi kedi ve köpek yavruları. Kabarık tüylerine, her daim mahmur gözlerine, o küçücük kafeslerindeki kocaman özgürlüklerineydi onlara olan ilgimin sebebi. Bilmeden yaptıklarını hoş görmek, bilerek yaptıkları için hayranlık duymak bana büyükannemden kalan bir mirastı belki de.

Kocaman yüreğine kaybettiği üç evladın anısını, savaş yıllarını, zenginliği, yoksulluğu ve yüzünden hiç düşmeyen o güzel gülümsemeyi aynı anda sığdırabilen bir cumhuriyet kadınıydı büyükannem. Evinde olduğu gibi, yüreğinde de bir köşe hep mahmur yüzlere, kabarık tüylere ait olmuştu bildim bileli. “Şeker” diye başlardı, benim bebekliğimde evini paylaştığı köpeğini anlatırken.

“ Seni eve getirdikleri ilk gün biliyordu kimin yavrusu olduğunu. O yüzden ki oyuncaklarını bir tek annenin yanına getirmedi sen yürüyene kadar. O yüzden ki sen uyandığında gecenin bir yarısı, anneni seçerdi haber vermek için. Ne de olsa o da bir anneydi.”

Sayısız kez dinlediğim o inanılmaz öykü her zaman aynı şekilde biterdi.

“İnsan olmak yetmez bir anneyi anlamak için. Anne olmak, senden bir parçanın yaşadığını görmek gerekir mutlaka.”

Gençlik yıllarımda Kırçıl’la tanışana kadar rahatsız etmezdi beni “Beslemek” ya da “Bakmak” sözcükleri. Belki tam olarak farkına varamamıştım. Bugün ondan bahsederken görev edinmişimdir kendime bunu açıklamayı.

“Siz yetişkin bir köpeğe bakmazsınız, bakamazsınız. Yaptığınız şey yalnızca paylaşmaktır. O size muhtaç değildir. Çıkıp gitmek söz konusu olduğunda emin olun ki sizden daha özgürdür.”

Kırçıl da özgürdü çıkıp gitmekte. Sarıdan turuncuya çalan tüyleriyle o “altın retriever”, sadece insanlarla değil diğer köpeklerle de iyi geçinirdi. Sakindi, sevmezdi ortalığı ayağa kaldırmayı. Kocaman dişlerini, gök gürültüsü gibi sesini kullandığında anlardım yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu. Hiç yanıltmadı ne beni ne de bir başkasını. Bir dostun hüznü ve sevinci nasıl hissedebileceğini, huzurun yatağında sere serpe çekilen bir uyku olduğunu ondan öğrendim. Sekiz yıl dile kolay. Yokluğunu lugatımdan çıkartacak bir ömür gibi…

Annemleri bin bir güçlükle dışarı yollayıp kız arkadaşımı evime davet ettiğimde, sadece o şahit olmuştu benim heyecanıma. Küçücük sepetinde meşhur tıkırtılı topuyla oynarken bize aldırış etmiyordu. Masum görünüşlü cadı beni terk ettiğinde ise yine Kırçıldı gözyaşlarıma şahit olan tek canlı. Arabayı kaçırmaya başladığımda suç ortağıydı, sigara paketlerimi sakladığımda ise bir numaralı ispiyoncuydu. Caddebostan sahilindeki yürüyüşlerimizde ise hoş tanışıklıkların vesilesiydi. Kendisini seven güzel kızlar yaklaştığı sırada durur ve en sevimli haline bürünürdü. Ağzı, burnu, kulakları, tüyleri birbirine geçtiğinde sevilmekten, göz ucuyla bakardı bana “beğendin mi” dercesine. Babamın terlikleri, annemin salon yastıkları ve benim gizlediğim herhangi bir eşyam en büyük eğlencesiydi. Kaçırılan parça evin tüm fertlerine önce bir gösterilir, sonra dörtnala koşularla herkes oyuna davet edilir, bütün odalar talan edilip pes ettiğimizde ise önümüze sakince bırakılırdı. Şimdi bile söylerim Kırçıl benden daha espriliydi. Eğlenmesini benden daha iyi bilirdi diye.

Anne olduktan sonra büyüdü Kırçıl tıpkı hemcinsleri insanlar gibi. Olgunlaştı, sorumluluk duygusunu geliştirdi. Doğumda kaybettiği iki yavrusundan biri için yas tuttu. Ne yemek yedi ne oynadı ne de neşelendi günlerce. Hiç unutmam evdeki o matem havasını. Bir aile ferdinin kaybının paylaşıldığı günleri. Kendisinin kopyası diğer yavrusuna sarıldı sonra. Bir anneannenin kızıyla birlikte torununa ilgi göstermesi gibi, annemle kendi sepetindeki yavrusuna baktılar, Şaşkını sütten kesene kadar. Hassastı her anne gibi küçük “şaşkın” söz konusu olduğunda. Kendisine gelince sorun yoktu ama aile fertleri dışındakiler dokunmazdı bebeğine.

Aradan yıllar geçti.

O kuru, kavurucu yaz günü, tam dört yıl önce bu gün. Son kahvaltımızı ettik dostumla. Öğle vakti şaşkını da alıp üçümüz oynadık. Hep Kırçıl kovaladı bizi. Onu seçmiştik nedense. Bilseydim o akşam simsiyah gözlerini göremeyeceğimi, bağırımdan, göğsümden uzak tutmazdım ayrılana kadar.

Akşama doğru bir aile görücüye geldi yazlığımızı. Misafiri seven yapımız sayesinde bilmiyorum kaçıncı çiftti onlar evimize gelen. Kırçıl’ı gören. Bilmem kaçıncı çocuktu Kırçıl’a ilgi gösteren. “Isırmaz değil mi” sorusu içten içten hep güldürürdü beni. Ama kimseyi yargılamamak, suçlamamak lazım geldiğini düşünerek açıklardım üşenmeden. Yine aynısını yaptım.

Evi gezdirirken yatak odası penceresinden onları gördüm. Nereden bulmuşsa 10 yaşındaki çocuk, eline bir sopa almış, kulübesinin içinde duran Kırçıl’a doğru savuruyordu. İçim rahat etmedi. İzin isteyip yanlarına gitmek için ayrıldım. Merdivenlerden inerken tek bir havlama sesi duydum. Adımlarımı hızlandırdım. Arka bahçeye ulaştığımda ise o ana şahit oldum. Gözlerinin arasına gelen o tek darbeyi. Kulübesinden çıkmamıştı. Belki o da beklemiyordu bir “yavru” dan böyle bir hareketi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Koştum tüm gücümle. Yanına varana kadar geçen saniyeler yıl gibi geldi bana. İçimde hissediyordum çektiği acıyı. Gözlerime bakarken yattığı yerde neler dedi bilemiyorum.

“Neredeydin? Neden izin verdin?”

Belki de olgundu, sakindi ve beni teselli ediyordu hep olduğu gibi:

“Üzülme ben iyiyim”

Ben onun başucunda ne yapacağımı bilmez diz çökmüşken, yine bir anne çocuğu için kaygılıydı:

“İyi misin oğlum ısırdı mı?”

Dönüp şöyle bir baktım yüzüne. Hiç bir şey söylemedim, söyleyemedim. Kendimi toparlayıp en güzel dostumu, ailemden birini kucaklayıp arabaya atladım. Elini tutarken yol boyunca, dilim döndüğü kadar dua ettim, ona seslendim. Akşam olduğunda ise Kırçıl kapattı gözlerini o ameliyat masasında. Onu seven en yakın dostu ve veterinerinin karşısında.

Bugün dört yıl oldu en yakın dostumu kaybedeli. Evdeki satılık ilanı kalktı o günden sonra. En sevdiği oyun bahçesinde, en sevdiği oyuncağı tıkırtılı topuyla beraber yine şimdi. Yine kuru, kavurucu bir 4 Ağustos günü, bana mirası biricik kızı Şaşkın ve en eski dostu onun başındayız. Yalnız değiliz ama artık. Tanışamamış olsa da karım ve ilk yazını yaşayan kızım da yanımızda. Ona bakıyoruz ve onu anıyoruz hep birlikte.

Bu dünyada Sevmenin, sevilmenin ve paylaşmanın hiçbir fark ve engel tanımadığını bana öğrettiğin için, sana teşekkür ederim arkadaşım. Rahat uyu güzel uykunda. Evinde, ailenle…

Metepec Yaratığı

Meksika’nın Metepec yöresinde bir çiftçi olan Marao Lopez’in fare kapanına yakalanmış halde bulduğu tuhaf yaratığın sırrı çözülmeye başladı. Sonuçlar oldukça düşündürücü.

Fareler için kurduğu kapana yakalanmış tuhaf yaratığı görünce önce korkan sonra şaşıran Lopez ilk başta bunun kötü bir şaka olduğunu düşünmüş. Bu tüysüz minik yaratığı kürkü çıkartılmış bir maymun yavrusu zanneden çiftçi daha sonra onun bildiği hiçbir canlıya benzemediğini fark edince paniklemiş ve öldürmeye çalışmış. Ölmesi için onu suya atan Lopez yaratığın saatlerce suda kalmasına rağmen ölmemesi üzerine daha da korkmuş ve onu sudan çıkartmamış. Solungaçları olmadığı halde su altında uzun süre hayatta kalan yaratık saatler sonra ölmüş.

Yaratığın fotoğrafları medyaya verildiğinde dünya gündemine bomba gibi düşen bu olay pek çok kişi tarafından da kuşkuyla karşılanmıştı. Bazıları bunun prematüre bir hayvan yavrusu, bazıları bir maymun cinsi, kimileri de laboratuvar ortamında üretilmiş bir mutant olduğunu iddia ederken pek çok kişi de onun bir uzaylı olduğunu düşünüyordu. Tüm bu sorulara cevap vermek için bilim adamları çiftçiden aldıkları yaratığa ait doku, kemik, deri örneklerini incelemeye başladılar.Bild’de yayınlanan bilimsel bulguların ilk safhası oldukça şaşırtıcıydı. İlk incelemelerde yaratığın DNA’sı tespit edilememişti, yani bir DNA’sı yoktu. Bazıları bunun yaratığın su altında zarar görmesi nedeniyle DNA tespit edilemeyecek hale gelmesine bağladı. Bilim adamları bu defa araştırma için çiftçinin kasasında sakladığı yaratığı alıp daha detaylı incelemeye başladılar.

Bu defa elde edilen bulgular çok daha ilginçti. Daily Telegraph, rapora dayanarak yaratığın dünya dışı bir varlık olduğunu yazdı. Alınan sonuçlara göre Metepec yaratığının sürüngenlere özgü bir iskelet yapısı var, dişlerinin insanlarda olduğu gibi kökleri yok ve su altında saatlerce canlı kalabiliyor. Yaratığın derisi bildiğimiz canlılarınkinden çok çok daha ince, gözleri ve kulakları da vücuduna oranla daha büyük. Eklem yapısı insanla benzerlik taşıyan yaratığın beyni aşırı derecede büyük; özellikle de arka kısmı. Beyniyle ilgi bulgular üzerine bilim adamları yaratığın üstün zekalı olduğu sonucuna vardılar.

Yaratığın hücreleri üzerinde yapılan detaylı araştırmalar sonucu DNA örneği tepit edildi ama sonuçlar DNA’sının bu dünyaya ait olmadığını ispatladı.

Metepec yaratığının cildinin ıslandıktan sonra çok çabuk kuruması ve kesinlikle çürümemesi ise bir başka ilginç nokta.

DNA testleri sonucu yaratığın bu dünyada yaşayan hiç bir canlıyla benzememesi onun dünya dışı bir varlık olduğu sonucunu çıkartsa da bilim adamları hala temkinli ve daha fazla test yaptıktan sonra kesin kararlarını açıklayacaklarını söylüyorlar.

Çiftçinin tuhaf ölümü

Bütün bunlara adeta tuz biber eken bir başka tuhaf olay da yaratığı bulan çiftçinin açıklanamayan ölüm şekli.

Çiftçi Marao Lopez park halindeki arabasının içinde yanmış halde bulundu. Yapılan testlerin sonucu ise şok edici; bu yangının alevlerinin ısısı normal bir yangının çok çok daha üzerinde, ancak metal eritme işlerinde kullanılan sıcaklıktaymış. Bölgedeki çiftçilerin ikinci bir yaratık gördüklerini iddia etmesi, Lopez’in diğer yaratıklar (uzaylılar) tarafından intikam amaçlı öldürüldüğü dedikodularının çıkmasına yol açtı.

Alıntı:TurkishNY

‘Metepec Yaratığı’ adıyla anılan bu varlığın haberini bir kaç ay önce televizyonda izlemiştim. O sıralarda DNA testlerinin şimdilik sonuçsuz kaldığı söyleniyordu. Geçtiğimiz günlerde İspanyol bir bilimadamının yaratığın DNA sının %99.99 dünyada bilinen bir canlıya ait olmadığını açıklaması ortalığı karıştırdı. Nitekim Kanadalı ve Meksikalı bilimadamları daha önce bu varlığın DNA sının çözülemediğini belirtmişlerdi. Sirius Ufo Derneği Başkanı Haktan Akdoğan ise varlığın kesinlikle ‘dünya dışı’ olduğunu iddia etti.

Konu oldukça ilgimi çekti. Sevgili Sonsuz.us üyeleri, siz ne düşünüyorsunuz?

Hephaistos

Sevgiler

Lephikas’ın Yolculuğu

Bir masal anlatılır yüce Arinis’in eteklerinde…
Denir ki denizlerin insanlara dost olduğu zamanlardan çok önce
Lephikass adında bir çoban yaşarmış Ghor tepelerinde
Lephikas doğuştan duymaz. Annesinden başka kimse anlamaz söylediği sözleri.
Güneşin doğuşuyla uyanır batışıyla kapatır gözlerini. Nice zaman geçmiştir ışıksız gecede korkudan annesine sığındığı.
Yetimdir duymaz olduğu zamandan beri. Bekçilik eder derler yaşadığı eve yetim olduğundan beri.
Derler de gülerler, ya güneş gelmezse geri diye korkup geceleri Tanrı’ya yakaran Lephikas’a.
Küskündür Ghor insanları Tanrı’larına.
Niceleri niyetlenmiş, yollara düşmüşlerdir O’na ulaşmak adına.
Her geceden önce güneşi kollarına alıp tutan,
Yüce Arinis’i aşıp engin denizlere açılmaya.
Niceleri geri dönmüştür, uçsuz bucaksız denizin ötesine geçmeye cesaret edemeden.
Korkusuz yiğitleri ise Ghor Halkının, açmışlardır koca yelkenleri en büyük ustaların ellerinden çıkan.
Ne kendileri dönmüştür evlerine, ne de heybetli gemileri ulaşmıştır ilahi kıyılara.
Onlardan geriye kalan, çığlıklarıdır kuşluk vakti Arinis’e kadar ulaşan.
Dönmüştür yüzünü bütün insanlar böylece, Ghor ülkesinin komşu düzlüklerine.
Bakmaz olmuşlardır ne Arinis’e ne de güneşin yattığı engin denizlere.

Bir tek yalnız kadın Anna kalmıştır O’na sırt çevirmeyen. Bu yüzdendir ki evi tepelerdedir.
Tanrı’nın yattığı denizlere en yakın yerde.
Tek varlığıdır hayatta Anna’nın oğlu. Sözlerini bir tek onun anladığı, doğduğunda duymaz, doğduğunda yetim oğlu.
Her sabah önce onun sonra oğlunun yüzüne doğan güneş,
Bir sabah doğmaz temiz yüzüne her sabahki gibi.
Gözlerini açtığında Lephikas, göremez annesini başucunda o güne kadar olduğu gibi.
Gidip de koynuna sokulduğu anda Anna’nın, anlar bu ebedi uykunun bitmeyeceğini.
Yedi gün, yedi gece sürer Lephikas’ın yası.
Parıldayan gözyaşları her düştüğünde yanaklarından
Isıtır annesinin soğuyan çehresini.
Geceleri bulamadığı ışığı koynunda arar Anna’nın. Korktuğunda sığındığı tek yerde.
Gündüzleri bekçilik eder uykusundaki güzele.
Yedinci günün sonunda alır annesini sırtına yollara düşer. Yüce Arinis’in sarp patikalarına.
Ulaştıklarında başı sonu gözükmeyen sahile, bırakır Anna’yı uçsuz bucaksız denizin kollarına.
Seyrederken annesinin sudaki uykusunu, yalvarır Tanrı’ya dili döndüğünce:
“Ne olur üşümesin ısıt onu güneşinle, ne olur susamasın içir ona denizin suyunu canı istediğinde, ne olur acıkmasın al yanına onu, besle kudretinle”
Gözden kaybolunca annesi engin denizlerde, hıçkırıkları geceye gündüze karışır Lephikas’ın.
Çare olsun diye yalnızlığına, her attığında kendini denize, dalgalar sürükler onu kıyıya savurur kurumuş yapraklar gibi.
Yorgun, çaresiz Lephikas açar gözlerini bir kuşluk vakti.
Küçücük bir çiçek bitmiştir yanı başında, denizin kıyısında.
Yemyeşil gövdeli, sapsarı yapraklı güzel çiçek,
İzler güneşi doğumundan batımına.
Gece olduğunda ise, tıpkı Lephikas gibi, büker boynunu yere.
Başlar güneşin tekrar doğacağı sabahı beklemeye.
Hayran kalır Lephikas bu güzeller güzeline.
Birlikte izlerler bütün gün güneşi.
Bir dosttur çiçek ona, yalnızlığını dindiren bir çare.
Günler sonra bir sesle uyanır Lephikas.
Duymaz kulaklarına sessizliğin içinden,
“Su” diye bağırmaktadır birisi.
Bakar etrafına tedirginlikle.
Kimdir onun kulaklarına erişebilen?
Anlamasıyla su isteyenin sevgili çiçeği olduğunu,
Atılır Yüce Arinis’in sarp kayalıklarına.
Evinin yanıdır sahile en yakın su kaynağı.
Akşam olmadan geri döner Lephikas geçit vermez tepeleri aşarak.
Verdiğinde suyunu sevgili çiçeğine
Canlanır yüzü, açılır gözleri birdenbire.
Gülümser sanki Lephikas’a minnetle.
“ENA” der benim adım
Şükür ki sana hayattayım hala.
Lephikas’ın mutluluğudur, sevincidir Ena’nın sözleri.
Her günkü neşesidir artık Arinis’in sarp yolları.
Kaç gün doğdu bilinmez,
Lephikas çiçeğine su taşıdığı ilk günden beri.
Saçlarına düşen beyazlar, ayaklarına ilişen nasırlar olsa da,
Her su verdiği akşam yeniden doğuşudur Lephikas’ın.
Ena’nın gölgesidir artık Lephikas’ın uyandığı kumsal.
Göğe ermiştir yüzü, görünmez olmuştur sapsarı yaprakları.

Bir sabah uyandığında yine yollara koyulmaya,
Uzandığını görür biricik çiçeğinin ufka doğru.
Sorar çiçeğine acıyla:
Neden almadın beni yanına?
Ena titretir Lephikas’ın yüreğini.
Benim der Tanrı’ya uzanan,
Düşman denizleri aşıp güneşi uykusunda yakalayan.
Sana yer yok benim yanımda.
Ok gibi dikenlerini gösterir Ena.
Cüret etme sakın bana yanaşmaya.
Tüm bedenini kaplar Lephikas’ın acı ve keder.
Yakarır Tanrı’ya
“Nedir benim suçum? Neden işitmezsin dualarımı? Neden izin vermezsin ulaşayım yanına?
O anda yerin, göğün titrediğini hisseder Lephikas.
Ne Arinis’in yüceliği ne de suların derinliği boy ölçüşebilir bu kudretle.
Görünmez bir bulut, hissedilmez bir rüzgâr bükmüştür sanki her şeyi,
Gözün alabildiği yeryüzünde.
Hiçbiri karşı koyamaz, böyle bir sese, böyle bir kudrete.
“İşte” der kalbinin derinliklerine işleyen bir ses Lephikas’a.
“Seni bana ulaştıracak yol önünde durur.
Yola çık vakit kaybetme geç olmadan.”
Bir hışımla atılır Ena’nın dikenli gövdesine Lephikas.
Ayaklarının altındadır ok gibi sivri dikenleri dev bitkinin.
Aldırmaz Lephikas’ın ayakları.
Alışmıştır Arinis’in kayalıklarına yıllar yılı.
Un ufak oluverirler kuru yaprak gibi ölümcül mızraklar ayaklarının altında.
Ne rüzgâra aldırır ne de onu bekleyen dalgalara.
Öyle güçlü, öyle hızlıdır ki bacakları
En büyük yelkenler dahi tutamaz böyle bir rüzgârı.
Bir an ardına bakar Lephikas.
Yıllardır eteklerinde yaşadığı Arinis öyle küçülmüştür ki, görünmez olmuştur.
Bembeyaz bulutlar çevreler etrafını.
Ne Ena’nın gövdesi, ne azgın dalgalar ne de gök kubbe görülür artık.
Doğumundan beri,
Yaşadığı sessizlik artık kulaklarından sebep değildir Lephikas’ın.
Görmediğini, duymadığını ve artık koşmadığını fark ettiği anda,
Beliriverir annesi en güzel haliyle.
Tertemiz gülüşü yüzündedir her sabah olduğu gibi.
Yine yanındadır, yine kollarını açmıştır biricik yavrusuna.
Sığınağıdır yine annesinin kolları, gözleri sımsıkı kapalı.
Ancak bu kez korkuyla değil, mutlulukla.
Gözlerini açtığında tüm bedenini saran huzurla Lephikas,
Ulaştığını anlar ait olduğu ülkeye:
Tanrı’nın yattığı yere…