Biseksüel

Eşcinsellik başlığnda tartışırken insanların genelinin biseksüel olduğunu söyledim. Sevgili zensen’de bu bilginin “bilimsel kanıtını” istedi. Bu başlık altında biseksüelliği inceleyeceğiz.

Öncelikle ansiklopedik bilgiye başvuralım.

“Biseksüellik, duygusal ve/veya cinsel yönelimi hem kendi hem de karşı cinsine dönük olan canlı. Her iki cinsiyetten olan insanlara karşı cinsel ve duygusal olarak ilgi duyma ve onlarla duygusal veya cinsel bir ilişki içine girme potansiyelini, bir başka ifadeyle biseksüel olma durumunu belirtir. Biseksüel, her iki cinse aynı ölçüde ilgi duymayabilir ve/veya bu ilginin derecesi zaman içinde değişebilir.

Kendini algılama biseksüel kimliğin anahtarı olarak kabul edilmektedir. Her iki cinsiyetten kişilerle cinsel etkinlik içine girenlerin sayısı hayli fazla olsa da, bu kişilerin çoğu kendilerini biseksüel olarak tanımlamaz. Benzer şekilde, bazı insanlar da yalnızca bir cinsiyet ile cinsel ilişkiye girerler veya hiç cinsel ilişkiye girmezler, ancak yine de kendilerini biseksüel olarak tanımlarlar. Bir kimsenin biseksüel olup olmadığını saptamaya yarayacak bir davranışsal “test” yoktur.

Biseksüel bir kimsenin aynı anda hem bir erkekle hem de bir kadınla cinsel olarak ilgili olması gerekmez. Bazı biseksüeller bu ya da öteki toplumsal cinsiyetle (veya her ikisiyle de) asla cinsel ilişkiye girmemişlerdir. Heteroseksüeller ve gay erkekler ile lezbiyenler için geçerli olduğu üzere, cinsel çekim her arzu edildiğinde davranılmasını gerektirmez.

Heteroseksüeller ve gay kişiler gibi, pekçok biseksüel de cinsel olarak yalnızca bir eşle aktif olmayı seçebilir; uzun-dönemli, tekeşli ilişkileri olabilir. Diğer biseksüeller, aynı-cinsiyetten eşlere, üç-taraflı ilişkilere, veya aynı veya farklı toplumsal cinsiyetlerden olan birkaç eşli (tek başına veya eş zamanlı olarak) ilişkilere izin veren serbest evlilikler yapabilirler.”


Şimdi bir bilgiye bilimsel kanıt istenebilmesi için. Öncelikle o bilginin ölçülebilir, deneylenebilir, gözlemlenebilir ölçütlerinin olması gerekir. Şimdi bizim elimizde ölçütler ne olacak?

Mesela

Sadece “biseksüelim” diyen insanları mı baz alacağız?

Her iki cinsle cinsel yaklaşımı olmuş insanları mı baz alacağız?

Veya sapına! kadar erkek olup ta genç, cildi parlak bir genç oğlan gördüğünde onunla sevişmek isteyen erkekleri hangi kategoriye koyacağız?

Ya travestilerle birlikte olan ama evli olan erkekleri?

Peki ya bir kadın gördüğünde seksi gelen ama her zaman erkeklerle birlikte olan kadınlar?

Lezbiyen olduğu halde erkeklerle de sevişen kadınları?

Ölçütümüz ne olacak ki ona göre “bilimsel ölçüm” yapalım? Peki aşağıda benim yazdığım testi kendinizde uygulamaya ne dersiniz?

Kalabalık bir otobüstesiniz, poponuzda bir el dolaşıyor. Döndünüz baktınız.

El karşı cinsten birine ait. (Öfkelenirim – hoşuma gider – nötr kalırım bir şey hissetmem)

El sizin cinsinizden birine ait. (Öfkelenirim – hoşuma gider – nötr kalırım bir şey hissetmem)

El 4-5 yaşında bir çocuğa ait. (Öfkelenirim – hoşuma gider – nötr kalırım bir şey hissetmem)

Bir başka soru.

Kendi cinsinizden biri sırtınıza dokunduğunda ne hissedersiniz? Poponuza dokunduğunda ne hissedersiniz?

Her ne kadar insanlar biseksüel olmadığını söylese de kendi cinsinden gelen cinsel davranışların geneline olumlu veya olumsuz tepki gösterir. Gösterdiği “tepki” hormonların tetiklenmesine gösterilen tepkiden başka bir şey değildir.

Bu başlık altında bu konuyu inceleyebiliriz.

Sizce “Ateist” olduğu bilinen birisi öldüğünde?

  • Cenazesi, ateist birilerine sorularak işlem görür.
  • Cenazesi yakılır veya törensiz gömülür.
  • Cenazesi kimliğinde yazan dini inancına göre yapılır
  • Cenazesi vatandaşı olduğu ülkenin dini inancına göre yapılır.
  • Cenazesi ailesinin veya çevresinin istediği şekilde yapılır.
  • Kim olursa olsun islami esaslara göre gömülmelidir.
  • Başka bir şekilde yapılmalı. (Yazıyorum hemen)

Sosyolojik Evrimin Hızı

Yaşamlarında belirli bir bilgi düzeyi ve kaliteyi yakalayan kısacası nitelikli yaşayan insanların fazla üremediklerini çok çocuk yapmadıklarını görürüz. Bunun sebebi hem büyük bir sorumluluk yüklemesi hem de kendi yaşam azalmayı eksilmeyi göze almadıkları içindir.

Oysa zor şartlarda olan, bilgi ve yaşam standartı düzeyi oldukça düşük çiftler ise bu durumu çok umursamayıp çok çocuk yaparlar. Zaten kötü olan durumları daha da kötüleşir, zor şartlarda yetişen çocuklar yeterince besin alamaz, yeterince ilgi görmedikleri için onların da çoğu yine anne babası gibi zor ve kalitesiz bir yaşam olacaktır.

Bu durumda bir kuşak sonra nitelikli insan sayısında hızlı bir azalma olması gerekir. Niteliksiz yaşama mahkum insan sayısında ise beklenen artış elbette yaşanacaktır. Kaynakların paylaşım sayısı arttıkça malesef insanların payına düşen azalacaktır.

İkinci grup insanlardan elbette daha fazla mücadele sonrası nitelikli yaşamı seçenler olacaktır fakat onlar da sorumlulukları ve yaşamı etkilenmemesi için üreme hızları yine yavaş olacaktır.

Bu sadece insan açısından değil ülkeler açısından da etkilidir. Bugün Avrupa’da yaşlı nüfusun fazla genç nüfusun az olmasının en büyük sebebi budur. İsviçre’nin nüfusunun değişmezken Somali’nin, Türkiye’nin nüfusunun hızla artmasının sebebi de budur.

Bütün bu gözlemlerimden sonra sormak istediğim soru sosyal evrim sizce yavaşlar veya etkilenir mi bu durumdan? Yoksa tüm bu nitelikli yaşam ve bilgi üreten insan tipinin yetişme şartlarından bağımsız mıdır? İlerleme yerine kaynaklar azaldıkça sosyal evrimde gerileme olabilir mi?

Yaşam, Ölüm ve Sonrası

Yakın zamanda yaşam ve ölüm ve sonrası hakkında yazmış bir çok filozofu okudum. Hepsinin farklı teorileri var ve açıkcası bizler gibi sıradan insanların ne düşündüğüyle ilgili pek ilgilenmemişler.

Yalnız aralarında öne çıkan biri var. Yüzyıl öncesinden bir Amerikan filozofu. Adı, William James. Şimdi bu adam tam yerinde bir şey söylemiş. Dediği gibi, “Her şeyin anlamına dair inançlarına nasıl eriştikleri konusunda filozof tayfası bizden o kadar farklı değil.” Bir de demiş ki, “Hepimiz büyük sorunların yanıtlarına bir tür sezgi ile ulaşırız.“. James bu sezgi şeyine, “yaşamın dürüstçe ve derinlemesine ne anlama geldiğine dair aptal sezgi” demiş ve burada aptalı kötü anlamda kullanmamış. Yani diyor ki ister filozof olalım ister ben ve siz gibi sıradan tipler, çoğunlukla olan bitene dair sezgilerimize bel bağlarız. Bir de şey demiş: “Hepimiz evrenin toplam baskısı ve itelemesini sezme ve hissetme yolları vardır.”

Şimdi bazı filozoflar Büyük Yanıtlara giden yolu çoğumuz gibi el yordamıyla buldukları gerçeğini gizlemeye uğraşıyor. Vardıkları sonuçlara nasıl vardıklarını anlatırken kırk takla atıyor, elli laf uyduruyorlar. Ama aslında onlar da esas olarak tıpkı bizim gibi en başta sezgilerine güveniyorlar. Ama sezdikleriyle eşleşecek müthiş bir felsefe yaratmak istediklerinden, kafalarından bir felsefe uyduruyorlar. Bana sorarsanız işte tam bu noktada çıyanlaşıveriyorlar: sezgilerinin söylediği şeyleri desteklemek için evrenden seçmece kanıtlar topluyorlar ve işlerine gelmeyeni görmezden geliyorlar. Ucuz numara yani.

Bu James denen adamın söylediği aklımca çan çaldıran bir kaç şey daha var. Şimdi James demiş ki ortadaki olgular pek öyle net değilse -hani şöyle kocaman yanan ışıklı tabelalar hesabı- o zaman bize en uyan felsefeyi seçmekte serbestiz. Her Şeyin Anlamından bahsediyor ha: ölüm, yaşam, hepsi işte. Evrenin sizi ittiğinin şöyle bulutlar üstünde bir cennet olduğu kanısındaysanız, ee , tamam işte, ne var bunda yani? Ben kimim ki size yanıldığınızı söyleyeyim? Tüm içtenliğimle söylüyorum: “Umarım oraya gidersiniz ve ben de bir ara yanınıza uğrarım” Belki oturur, bir bira içer, laflarız. Ara sıra bu sitedekilerle yaptığımız gibi.

Son söz olarak;

Heidegger ile bir hipopotam cennet kapısına gelirler ve cebrail “Çocuklar” der, “bugünlük sadece bir yerimiz kaldı. O yüzden hanginiz “yaşamın anlamı nedir” sorusuna en iyi yanıtı verirseniz içeriye onu alacağım.”

Bunun üzerine Heidegger “Varlık’ın kendisini düşünmek açıkça bütün metafizikte olduğu gibi yalnızca varolanlar aracılığıyla ve kendi temelleri bakımından yorumlandığı ve temellendirildiği ölçüde Varlık’a aldırmamayı gerektirir.” der.

Hipopotam daha hiç bir şey diyemeden cebrail elini hayvanın omzuna koyar.
“Hey, hipo! Bugün şanslı günün!”

Cin Nedir? Cinler Nerede, Nasıl Yaşarlar?

Cin nedir sorusu daha önce sitemizde incelenen şeytan nedir, tanrı nedir, cennet cehennem nedir soruları kadar tartışılabilecek bir konudur. Cinlerin tarihi organize dinlerin tarihinden bile eskidir. Neredeyse insanlığın düşünmeye hayal etmeye başladığı günden bu yana cin veya genel anlamda insanlardan daha üstün bedensiz varlıklara inanç vardır.

Bu konu o kadar yaygındır ki, dinsel inançlarının çok zayıf olduğu toplumlarda bile cinlere inanan insan sayısı çok fazladır. Ortadoğu, Pers ve Arap kültürlerinde cinler İbrahimi dinlerden önce cinler varlığını masallarda, hikayelerde insanların korkularında sürdürüyorlardı. Dev cinler, lambadan çıkan cinler, her isteği yerine getiren cinler, kadınlara musallat olan cinler, hastalık sebebi olan cinler, günah işleten cinler vesaire.

Yine İzlanda, İrlanda, İngiltere gibi ülkelerde cinlere inanılır. Gremlinler makinelere ve araçlara zarar veren oyuncu cinler olarak bilinirken, Leprikonlar ayakkabıcılık yapıp zengin olan cinlerdendir. Yine kaybolan altın paralardan bu altın düşkünü cinler sorumlu tutulur. Onların cimrilikleri ve para sevdaları Harry Potter gibi romanlara konu olmuş ve bankada görevlilerin hepsi bu cinlerden oluşuyordu. Efsaneye göre, bir leprikona gözlerinizi kırpmadan baktığınız sürece yerinden ayrılamazmış. Gözünüzü kırptığınız veya başka bir yöne çevirdiğiniz an o da oradan sıvışabilirmiş.

Yine ortaasya, afrika ve bir çok şaman kültürün egemen olduğu toplumlarda bütün psikolojik hastalıkların sebebi olarak cinler sorumlu tutulmuştur. Bugün sebebini bildiğimiz beyinsel hastalıkların (sara gibi) sebebi hep cinler olmuş tarihte. Ve cinden kurtarmak için işkenceye varılacak yöntemler kullanılmış. Yine cinler musallat olduğu iddiası ile öldürülen insanların (özellikle kadınların) haddi hesabı yoktur.

Cinlerle ilgili efsaneler ve hikayeler çocukluktan başlar ve kulaktan kulağa anlatılarak yayılır. Bununla birlikte batıl inanışlarda elbette. Mesela hala evin kapı eşiklerinde cinler yaşadığına inanan özellikle genç kadınlara musallat olmaları yüzünden dikkat eden insanlardan tutun da, tuvalet ve banyo gibi yerlerde kuytu yerlerde yaşadıklarına inandıkları için oraları temizleyemeyen veya korkan insanlara kadar.

Zaman geçtikçe cinler hakkında yorumlar da değişmiş bilimsel terimler eklenerek efsaneler devam etmektedir. Yeni çağ spiritüellerine cinleri soracak olursanız cevabı şu olacaktır. “Farklı frekanstaki enerji varlıkları” veya “yüksek enerji frekanslı canlılar” (mutlaka frekans ve enerji terimlerini kullanacaktır ama.) Yine başka yeni çağ tanımlamalarından dumansız ateş, gelecekten ve geçmişten haber verebilen, insan üstü güçleri olan, (ama nedense bunlar hep bir insana itaat ederler, itaat ettikleri kişi de açık açık sizi tehdit edebilir cinlerini üstünüze salmakla) onların bizi görebildiği ama bizim onların göremediğimiz ama kendilerini hissettiren varlıklar olarak karşımıza çıkarlar.

Sahi cinler nedir? İnancınız nedir? Dininiz ne diyor bu konuda?