Seçim ve Pankartlar

Yine seçimler yaklaşıyor ve her yer pankart, bayrak, gürültü yapan şarkı söyleyen slogan atan hoparlörlü arabalar. Peki bunca yapılan masraf gerçekten etkili oluyor mu? Yani o iç içe geçmiş bayrakları, pankartları, sesleri okuyabilen, duyabilen var mı gerçekten. Yada bunları görüpte atacağı oyu değiştiren?

Ben şahsen olduğunu düşünmüyorum. Kimsenin o bayraklardan etkilendiğini de sanmıyorum. Birde yapılan masrafı düşünün. Bütün bu kirliliğin bedeli var. Milyonlarca bayrak, pankart, bu işe koşulan araçlar. Oysa o yapılan masrafa kaç bin öğrenci okur, kaç okula labaratuar kurulur, kaç iş istihdam sahası açılır.

Anlaşılan, kriz; partileri ve parti liderlerini pek etkilememiş gibi duruyor. Üstelik hiç bir işe yaramayacak, onca şeye yapılan masrafı düşündüğümde, daha çok yolumuzun olduğunu hissediyorum.

Tübitak’a Sansür

Nihayet övündüğümüz Tübitak Bilim ve Teknik dergisinede sansür uygulandı. 2009 yılının Darwin yılı olması nedeni ile Mart sayısında Darwin’e bolca yer verilmişti. Ama yönetimden geçemedi. Kapak ve 11 sayfalık içerik değiştirilerek bilime de sansür uygulanmış oldu.

Yakında Adnan Oktarın yazılarını Bilim ve Teknik sayfalarında görürseniz şaşırmayın.

OKUMA VE YAZMA ÜSTÜNE

Bütün yazılmış şeyler içinde yalnız, kanla yazılmış olanı severim. Kanla yaz: göreceksinki kan, ruhtur. (…) Kanla ve özdeyişlerle yazan okunmak değil, ezberlenmek ister. Dağlarda en kısa yol, doruktan doruğadır; ama uzun bacakların olmalı bunun için. Özdeyişler, doruklar olmalı; söz söylenen kişiler de boylu poslu olmalı. Hava yeğni ve duru, tehlike yakın ve ruh sevinçli hınzırlıklarla dolu; iyi uyar bunlar birbirine.

Çevremde cinler olsun isterim; çünkü yürekliyim ben.

Hayaletleri kaçırtan yüreklilik, cinler yaratır kendine – yüreklilik gülmek ister.
Ben artık sizin gibi duymuyorum: bu altımda gördüğüm bulut, bu gördüğüm karaltı ve ağırlık, – bu sizin fırtına bulutunuzdur işte.

Siz, yükselmek isteyince yukarı bakarsınız. Bense aşağı bakarım; yükselmişim çünkü.

Sizden kim aynı zamanda güler ve yükselmiş olur ? En yüce dağlara çıkan, güler bütün acıklı oyunlara ve acıklı ağırbaşlılığa.(…) Bana diyorsunuz: “hayata katlanmak güçtür.” Yoksa ne işe yarardı sabahki gururunuz, akşamki yerinmeniz. Hayata katlanmak güçtür: siz de çıtkırıldım olmayın öyle ! Hepimiz bulunmaz eşekler, hem de kancık eşekleriz ! Üzerinde bir damla çiğ var diye titriyen gül tomurcuğuyla ortak nemiz var bizim ?Doğrudur: biz hayatı severiz; ama yaşamaya değil, sevmeye alıştığımız için.Sevgide her zaman biraz çılgınlık vardır. Ama çılgınlıkta da her zaman biraz yöntem vardır.Bana da, ben ki hayatı severim, öyle geliyor ki, mutluluğu en iyi bilenler kelebekler ve sabun köpükleri ve insanlar arasında bunun gibi olanlardır. (…)Ben ancak dans etmeyi bilen bir tanrıya inanırdım.

(Nietzsche burada Budizm’e gönderme yapıyor. Efsaneye göre Hint tanrısı Şiva, dünyayı yarattıktan sonra “tandava” hayat dansı yapmıştır.)Şeytanımı gördüğümde, onu ağır, derin, somurtkan ve resmi buldum. Ağırlığın ruhuydu o – her şey onun yüzünden düşer. Öfkeyle değil, gülmeyle öldürür kişi. Haydi öldürelim ağırlığın ruhunu ! (Nefis bir tesbit !!! Tüm dindarlara veya herhangi bir şeye, o şeyi tek ve mutlak kesinlik olarak gören ve inanan insanlara en ağır gelen şey nedir ? Gülmektir tabi ! Onlara saldırın, hakaret edin, tartışın … hepsi boşuna ! O zaman inançlarına daha çok sarılırlar. İçlerinden daha çok şehit çıkartmak için kinlenirler. Ama bir gülüş, tek bir gülüş onların sahte dünyasını yerle bir eder. İşte bu yüzden “Gülün Adı” romanında, kör rahip gülme üzerine yazılan bir kitabı yasakladı ve hayatı pahasına insanların onu okumasını engelledi. Çünkü o da gayet iyi biliyordu ki, inançlarını çeşitli kelime oyunları, önermeler ve varsayımlar kurarak savunabilirdi. Ama gülmeye karşı çok çaresiz ve yetersiz kalırdı.) Ben yürümeyi öğrendim: o gün bugün, kendimi koştururum. Ben uçmayı öğrendim: o gün bugün, kımıldamak için itilmem gerekmez. Yeğniyim artık, uçarım artık, kendi altımda görürüm artık kendimi, bir tanrı dans eder içimde artık.

Böyle buyurdu Zerdüşt.

Nietzsche den Seçmeler

BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT

Zerdüşt otuz yaşında yurdunu ve yurdunun göğünü bırakıp dağlara çıktı. Orada ruhunun ve yalnızlığının tadını çıkardı ve on yıl bundan bıkmadı. Ama en sonu gönlünde değişim oldu ve sabah tanla kalktı, güneşin karşısına geçti ve ona şöyle dedi: “Ey büyük yıldız ! Aydınlattıkların olmasaydı, nice olurdu senin mutluluğun ! On yıldır mağaramın üstüne yükselir durursun: ışığından ve yolculuğundan bıkardın ben olmasaydın, kartalım ve yılanım olmasaydı !”


(Nietzsche, Zerdüşt’ün giriş kısmında -belki biraz da alay ederek – insanın en büyük yanılgılarından birine değiniyor. Antropomorfizm: insanın kendi dışındaki dünyadan anlam çıkarma ve onu kendine benzetme alışkanlığı. Dindarlar da çok sık kullanırlar bu varsayımı. Yani, eğer bizler – biz bilinç sahibi insanlar – olmasaydı, güneşin ve diğer şeylerin varlıklarının da bir anlamı kalmazdı. Karl Marx bu anlayışa karşı çıkacak ve şu hükme varacaktır: “Nesnel dünya onu algılayan insan zihninden bağımsızdır !”) Bak ! Pek çok bal toplamış bir arı gibi, bilgeliğimden usandım; onu almaya uzanacak eller gerek bana. Böyle başladı Zerdüşt’ün batışı. (Ve Zerdüşt bilgeliğiyle insanları aydınlatmak için aralarına inmeye karar verir.)

Zerdüşt dağdan yalnız indi ve kimseyle karşılaşmadı. Ama ormana girdiğinde kutlu kulübesinden ormanda kök aramaya çıkmış yaşlı bir adam belirdi önünde. Ve şöyle dedi yaşlı adam Zerdüşt’e. (…) “Gitme insanlara, ormanda kal ! Hayvanlara git daha iyi ! Neden benim gibi olmak istemiyorsun – ayılar arasında ayı, kuşlar arasında kuş ?”

“Peki, ormanda ne yapıyor ermiş ?” diye sordu Zerdüşt. Ermiş cevap verdi: “Türküler düzüp söylüyorum ve bu türküleri düzerken, gülüyor, ağlıyor ve mırıldanıyorum: böyle övüyorum Tanrı’yı. Peki sen armağan olarak bize ne getiriyorsun ?” Zerdüşt bu sözleri işitince, ermişi esenledi ve dedi:

“Ne vereyim ben size ! Çabucak gideyim de bir şey almıyayım sizden ” Ve ayrıldılar böylece, yaşlı adamla Zerdüşt çocuklar gibi gülüşerek. Ama Zerdüşt yanlız kalınca, şöyle dedi gönlüne: Nasıl olur ! Bu yaşlı ermiş, Tanrı’nın öldüğünü daha işitmemiş ormanında !”(Zerdüşt ormanın kıyısındaki en yakın kente varır ve orada bir ip cambazının gösterilerini seyretmek için toplanmış olan kalabalığa konuşur.) Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın ve inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz açanlara !Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmeyerek. (…) Evet, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi.

(…) İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, uçurum üstünde bir ip. (…) Ben, gönlü har vurup harman savuranı severim – ne teşekkür bekler, ne teşekkür eder: çünkü hep verir o ve kendini korumak istemez. Ben, zar kendine uygun düşünce utananı ve soranı severim: “Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa ?” – çünkü yok olmak ister o.Ben, işine başlamadan önce altın sözler saçanı ve hep sözverdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batışını ister o. Ben, tanrısını yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o; tanrının öfkesinden yok olması gerekir de. Ben, yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük bir şeyden yok olabileni severim: böyle geçer o köprüyü seve seve.

Ben, gönlü dolup taşanı severim, öyle ki kendini unutur ve her şey onun içindedir; her şey onun batışı olur böylece. Ben, özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin içi yalnız olur, ama yüreği batmaya zorlar onu.

(Zerdüşt halka konuşur; ama halk anlamaz onu, alaycı ve buz gibi bakışlarla bakarlar bu dağdan gelen kahine. Derken ip cambazının gösterisi başlar. Cambaz ipin üzerindeyken, bir soytarı ipin üzerine çıkar ve cambaza saldırır. Cambaz ipten düşer. Ölmeden önce, Zerdüşt cambaza doğru eğilir ve onunla konuşur.) Fakat Zerdüşt yerinden kıpırdamadı ve gövde paramparça ama henüz canlı, yanıbaşına düştü. Az sonra, yaralı kendine geldi ve Zerdüşt’ü yanında diz çökmüş gördü. “Ne yapıyorsun öyle?” dedi sonunda. “Şeytanın bana çelme takacağını çoktandır biliyordum. Şimdi cehenneme sürükleyecek beni: ona engel olacak mısın ?” “Şerefim hakkı için, dostum,” diye cevap verdi Zerdüşt, “bu söylediğin şeylerin hiçbiri yoktur: ne şeytan var, ne cehennem. Canın, gövdenden bile önce ölecektir. Hiçbir şeyden korkma artık !” Adam gözlerini kuşkuyla kaldırdı. “Söylediğin doğruysa” dedi sonra, “hayatımı yitirmekle hiçbir şey yitirmiş olmayacağım. Ben, dayakla ve bir lokma yiyecekle oyun öğretilmiş bir hayvandan fazla bir şey değilim pek.” “Ne demek,” dedi Zerdüşt, “sen tehlikeyi iş edindin; bunda hor görülecek ne var. Şimdi de işin yüzünden ölüyorsun: bunun için seni kendi ellerimle gömeceğim.” (Zerdüşt ölen cambazın cesedini beraberinde götürür. Akşam olduğunda cesedi kurtlar parçalamasın diye bir ağaç kovuğuna saklar ve uykuya dalar.) Uzun zaman uyudu Zerdüşt ve yüzü üzerinden yalnız tan değil, sabah dahi geçti. Ama sonunda gözleri açıldı: şaşmış, bakıt Zerdüşt ormanın ve sessizliğin içine; şaşmış, baktı kendi içine. Derken, birden karayı gören bir gemici gibi, çabucak doğruldu ve sevinçten bağırdı. Çünkü yeni bir gerçek görmüştü. Ve gönlüne şöyle dedi: “İçime bir ışık doğdu: yoldaşlar gerek bana, diriler – istediğim yere götürebileceğim ölü yoldaşlar ve cesetler değil. Beni, benim istediğim yere, kendi istekleriyle izleyebilecek diri yoldaşlar gerek bana.İçimize bir ışık doğdu: Sözünü halka değil, yoldaşlara yöneltecek Zerdüşt ! Sürünün çobanı ve köpeği olmayacak Zerdüşt. Niceleri sürüden çekmek; bunun için geldim ben. Halk ve sürü bana kızacak: çobanlar, haydut diyecekler Zerdüşt’e.

Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine iyiler ve doğrular derler. Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine hak dine inananlar derler. İyilere ve doğrulara bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar ? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan – oysa o yaratıcıdır !Bütün inançların inanç erlerine bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar ? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan – oysa o yaratıcıdır ! Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları.

MU Uygarlığı

Mu Uygarlığı’nin keşfi

Mu Uygarlığını tanımamızı sağlayan ilk araştırmacı, İngiliz Albay James Churchward’dir. J.Churchward Mu ile ilgili ilk araştırmalarına Hindistan’da bulunduğu sırada başlamış ve elli yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Aslında pek çok kutsal kitapta ve pek çok kültürün mitolojisinde Pasifik Okyanusunda bir kıtanın yer aldığına, bu kıtanın üzerinde on binlerce yıl hüküm süren ileri bir uygarlığın yeşermiş olduğuna ve bu uygarlığın yozlaşarak yok olduğuna dair atıflar yer almaktaydı. Örneğin, Hintlilerin’Ramayana Destani’nda, Maya Kutsal metinlerinde ve Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda kısmen ya da açikça Mu Uygarlığından söz edilmektedir. Fakat Mü Uygarlığını dini ve mitolojik kimliğinden sıyırıp, konuyu bilimsel bir temele oturtan ilk kişi J. Churchward’dir. Hindistan’da görevli bulunduğu sırada bir tapınağa konuk olan J. Churchward Batık Mu Uygarlığı hakkında ilk bilgilerini bu tapınaktaki arşivlerden edinir. Naga-Maya dili denilen, çeşitli şekillerden, sembollerden oluşan çok eski ve ölü bir dilde yazılmış olan bu tabletler Mu kutsal metinlerinden kopya edilmiştir. Naga-Maya dili Hindistan’daki arkaik şanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir.

J.Churchward Naga-Maya dilini bilen başrahipten bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda öğrenir. Ve rahibin de yardımıyla bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan’a Mu’nun bilim rahipleri dedikleri ‘Naakaller’ tarafından getirilmiş tabletlerdir. J.Churchward bundan sonra Güney Pasifik adalarına, Orta Asya’ya, Mısır’a, Sibirya’ya, Birmanya’ya, Avustralya’ya, Orta Amerika gibi daha birçok yerlere giderek Mu’nun varlığına ilişkin pek çok kanıt elde eder.

J.Churchward’dan başka Amerikalı bir Jeolog-arkeolog olan William Niven da 1921-1923 yılları arasında yaptığı Meksika kazıları sırasında bulduğu 2600’ü aşkın tabletlerde Mu Uygarlığı’nin varlığına ilişkin geçerli kanıtlar elde etmiştir. Tabletleri inceleyen Carneige Enstitüsü uzmanları bunların gerçek tabletler olduğunu ve şimdiye dek bilinen hıçbir uygarlığa ait olmadıklarını açıklamıştır. Niven’in araştırmalarını duyan Churchward Meksika’ya gelerek bu tabletleri inceler ve bunların Hindistan’da gördügü tabletlerdeki Naga-Maya diline çok benzeyen bir dilde yazılmış olduğunu görür. Bu tabletler bügün Meksika Müzesinde bulunmaktadır ve 12.000 yıl önce yazıldığı düsünülmektedir.

Niven ve Churchward’in bulduğu tabletler dışında Mu’ya ilişkin diğer bilimsel belgeler ise şunlardır:

-Yukatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan ‘Troano El Yazması’.
Bugün British Museum’da bulunmaktadır.

-Troano El Yazmasıyla aynı yaşta olan bir başka Maya kitabı ‘Cortesianus
Kodeksi’dir. Bugün Madrid Ulusal Müzesinde bulunmaktadır.

-Paul Schlieman tarafından Tibet’te bir Budist tapınağında bulunan
‘Lhasan Belgesi’.

-Yukatan’da Mu kıtası anısına inşa edilmiş Uxmal Tapınağındaki Yazıtlar yaklaşık 12.000 yıllıktır. Bu tapınakta ‘Geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir,’ diye kabartma yazılar bulunmaktadır.

-Meksiko şehrinin 96 km güneybatısında yer alan ‘Xochicalo Piramiti Yazıtları’. Bu piramit, üzerindeki kabartma yazılara göre ‘Batı ülkelerinin yıkımının anısına’ inşa edilmiştir.

-Dr. Niven’in Alaska’da bulduğu Mu kıtası sembolleriyle işlenmiş bir totempol.

-Eflatun’un Timeus ve Critias adlı eserinde batık kıtaya dair şu sözler geçer: ‘Mu ülkesinde 10 halk vardı.’

Tüm bu belgelere dayanarak, özellikle Churchward’in bulduğu tabletlerdeki yazılar ayrıntılı olarak ‘Dünya ve insanın yaratılışını ve insanın ilk zühür ettiği yerin Mu olduğunu’ ifade ediyorlardı. Bu tabletlerdeki yaratılış öyküsü kutsal kitaplardaki yaratılış öyküsüne çok benzer bir şekilde anlatılmıştı. Ayrıca; kayıp kıtanın Pasifik Okyanusunda, Amerika ve Asya kıtaları arasında bulunduğunu Kuzey Hawaii’den Fijı ve Paskalya adalarına kadar uzandığını, doğusu ile batısı arasında 9.500 km, kuzeyi ile güneyi arasında yaklaşık 4.500 km’lık bir mesafe olduğunu anlatıyordu. Kıta deniz ve boğazlarla birbirinden ayrılan 3 ana kara parçasından oluşuyordu. Pasifik Okyanusuna tek tek ya da gruplar halinde dağılmış kayalık adaların tümü, bir zamanlar Mu kıtasının birer parçasıydılar. Bu kıta üzerinde yaşayanlar yeryüzünü kolonize etmişlerdi. Mu kıtası bundan 12.000 yıl önce korkunç yer sarsıntılarından sonra, şu ve ateş girdapla içinde kaybolup sulara karışmıştı ve beraberinde 83.000 yıllık bir uygarlığı da götürmüstü.

BATIK KITA MU’ NUN SAKİNLERİ ANTAKYA’NIN İLK ZİYARETÇİLERİ MİYDİLER ?

Tarih, geçmisin olaylarını eldeki kaynak sayılan malzeme ve dokümanları kronolojik sırayla tutarlılıkla irdeleyerek inceleyen, neticelerini, neden ve niçin leri ile ortaya koymaya, açıklamaya çalışan bilim dalıdır. Tarihçi, topladığı bilgi ve belgeleri eksik dahi olsalar bir puzzle in parçaları gibi akıl yürütme yolu ile birleştiren, yeniden kurgulayan kişidir. Bütün bu çalışmaları yaparken, arkeoloji, bibliyografya, kronoloji, paleografi, mühürbilim, yazıtbilim, soybilim, antropoloji, sosyoloji ve ekonomiden faydalanır.

  1. yüzyılda gerçekleşen bilimsel, belgesel tarihçilik devrimine rağmen, bir tarihçi ne kadar titiz olursa olsun içinde yaşadığı toplumun parçasidir. Bu da geçmisi algılayısını belirleyen belki de en önemli faktördür. Bilgi ve belgeleri şeçmesinde, konuyu tanımlamasında, vardığı neticede hep parçası olduğu toplumun izlerini ÖZ BENİN de taşır, taşıyabilir. Belki de bu, tarihi TEK YORUM, TEK SENTEZ dayatmacılığından koruyan ve tarihçileri doğruyu bulmaya yönelten bilimsel evrensel bir emniyet sübabidir. Hangi konumda olursa olsun İNSANIN / İNSANLARIN doğup büyüdügü, geçmişten geleceğe bağlandıkları topraklarının, belki de şuuraltındaki meşru müdafaalarıdir. Bu bakımdan tarihçi bütün teknolojik gelişmelere rağmen SÜBJEKTİFTİR. Bu yazının sahibi tarihçi, antropolog, arkeolog değildir. BİR İNSAN olarak önce kendi ÖZ BENİnı geliştirmek arzusu ile okumaya, öğrenmeye önem vermektedir.

Burada anlatılanların hayal mahsulü olduğunu düsünenler olabilir. Yazının sonuna konacak kaynakçalara bakıldığında, OKUYUCU merak eder kaynaklara başvurur, olayları kendince irdelerse hayal ile gerçeğin ne kadar ince bir çizgide seyrettiğini hissedecektir. Daha da önemlisi ATATÜRK’Ü, ÖNÜN BİTTİ DENİLEN BİR İMPARATORLUKtan NASIL BİR HALK, BİR MİLLET YARATTİĞİNİ yalnız ASKERİ DEHASI ile değil, aslında bir an denebilecek zaman aralıklarında GELECEK için, BİZLER için araştirip sentezlediği belgelerde, ANİTKABİR’de bulabilecektir. Tabiidir ki nihai yorum ve sentez her bir okuyucunun BENİNde kendince özümsenecek, şekillenecektir.

Dünyaya gözümüzü açtiğimiz andan kısa bir süre sonra algılamaya başladığımız ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettiğimizde uyumaya çalışırken anlatılan geçmiş zaman hikayeleri var ya… Bir zamanlar Pasifik Okyanusunda, Amerika ile Asya arasında, merkezi ekvatorun biraz güneyinde MU ülkesi denen bir kıtanın varlığından bahseder kitaplar. Ama bu bir geçmiş zaman hikayesi değildir. Bü, İNSAN denilen üstün varlığın yeryüzünde gelişerek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin başladığı yerdir!

Her şey İngiliz araştırmacı Colonel James Churcward’ın (İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay) görevli olarak gittiği Hindistan ve Tibet’te 1880 yılında başladı. Günümüzde evrim kuralları, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkılar sağlayan araştırmalarında Churcward eski dinlerin kökenleri ile ilgili çalışmalar yaparken, 1883 yılında Batı Tibet’te bulunan bir manastırda manastırın Baş rahibi RİŞHİ ile tanıştı. Burada günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları ispat edilen taş tabletlerin varlığını öğrenen Churcward, NAACAL TABLETLERİ olarak adlandırılan bu tabletleri çözümleyebilmek amacı ile manastırda Rishi’nın yanında iki yıl kaldı. Bu süre içerisinde çeşitli sembollerden ve şekillerden oluşan, eski ve ölü bir dil olan Naacal dilini Rishi’den öğrenen ve tabletleri çözümleyen bilim adamı dünyanın çeşitli bölgelerinde Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da, Mısır’da, Avusturalya’da, Güney Pasifik adalarının nerdeyse tamamında Orta Asya ve Sibirya’da 50 yıl sürecek araştırmaların kıyısında olduğunu bilebilir miydi?

Şimdi biraz başa dönelim ve baş rahip Rishi’nin binlerce yıldan beri gizli kalmış bu tabletleri neden Churcward’e gösterdiğini, daha ileri giderek çözümlenebilmeleri için gerekli olan Naacal dilini niçın öğrettiğini düsünelim. Bu konuda ispatlanmış kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak tabletler çözümlendiğinde 15.000 yıl önce yazılmış bu tabletlerin Hindistan’a MU kıtasından Naacal rahipleri tarafından getirildiği ortaya çıkıyordu. Bunlara Naacal Kardeşlik örgütü de denmekteydi. Naacal’lar hem bilim adamı hem rahiptiler ve Mu ülkesinde yönetici konumdaydılar. Mensubu oldukları ilk TEK TANRIli dini (belkide şimdilik kaydıyla) hem kendi kıtalarında, hem kolonilerde yaşayan insanlara daha rahat anlatabilmek amacı ile bu semboller dilini kullanıyorlardı. Bu dilin ezoterik, manalarını ise yalnızca imparator ve kendileri biliyorlardı.

Ezoterizmin Osmanlıca karşılığı batinilik, Türkçesi içsel, içyüz anlamındadır. Ezoterizmin ziddi olan sisteme ise egzoterizm denir. Osmanlıca karşılığı harici, Türkçesi dışsaldır. Ezoterik bilgi herkese verilmeyen, açıklanmayan, belli eğitimlerden geçerek o bilgiyi almaya hak kazanan insanlara verilen bilgilerdir. Bu bilgilere ulaşabilmek için insan önce egzoterik bilgileri öğrenmekle başlar ve çabalarıyla zaman içinde ezoterik bilgileri almaya hak kazanabilir.

Ezotorik bilgiler genelde yazılı olmayabilirler ve bir öğreten, yol gösteren tarafından sembollerle, belirli bir sistemle öğrenciye verilir öğretilirler. Buna inisiasyon denir. Bu kavram örneğin Saman-Türk geleneklerinde el vermek deyiminde manasını bulur. Çağlar içerisinde Mu dan başlayarak sırasıyla Atlantıs, Uygurlar, Maya, Tibet, Hermes-Mısır, Hint uygarlığı, Rama, Babil, Pisağor, Saabilik, Eflatun, Yesevilik, Yeni Platonculuk Kabbala, Ahilik, Mevlana, (ve diğer batını ekollerin) kaynağında ezoterizm ve ezoterik bilgiler yatar. Churcward Naacal tabletlerini çözümlediğinde ilk olarak Pasifik okyanusunda Asya ile Amerika arasında büyük bir kıtanın varlığını ortaya çıkardı. Bu kıta günümüzden yaklaşık 200.000 yıl önce üzerinde belki de ilk insani barındırmaya başlamıştı. Kıtanın toprakları o kadar geniş ve bereketli, hava o kadar iliman ve güzeldi ki her şey hızla çoğaldı. Yıllar çağları, çağlar bin yılları kovaladı ahenk ve güzellikler içerisinde. Günümüzden 70.000 yıl önce Mu kıtası yaklaşık 60.000.000’dan fazla insani barındıran dev boyutta bir kıta olmuştu, hayvani, bitkisi aynı zamanda teknolojisi ile. İlk kolonileşme yeni yerler arama dürtüsü bu yıllara rastlar. Bu hareketlenmenin sonunda batı ve doğu yönünde iki göç yolu ıkı büyük koloni ortaya çikar. Churcward’ü toplam 50 yıl süren bu araştırmalarında hıçbir şey arkeolog William Niven’in 1921-1923 yıllarında Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler kadar etkilemez ve gerçeğe yaklaştırmaz. Niven, Meksika’da eski çağlara ait çok fazla tablet bulmuştu. Bütün bunların çözümlemesi Naacal lisanı ile yazıldıkları için ancak Churcward tarafından yapılabildi. Böylece Mu kıtası, göç yolları ve batısı hakkındaki bilgiler bütünün eksiklerini tamamlayarak, bilimin hizmetine sunulabildi. James Churchward, Willam Niven’i günümüz bilimlerine, kendisine ışık tutan, katkıda bulunan çalışmalarından dolayı sevgi ve saygı ile anmaktadır. Belki de Niven’in buluşları olmasa Churcward çalışmalarını bu kadar ileri götüremeyecekti.

Mu kıtasından çikan, kıtaya göre batıya giden bir göç yolu Uygur İmparatorluğunu ortaya çıkarmıştır. İmparatorluk Asya ile Avrupa nın çok büyük bir bölümünü kapsamakta idi ve Mu’nun en büyük kolonisi idi. Uygur imparatorluğunun sınırları zaman içerisinde Avrupa üzerinden Atlantık kıyılarına kadar ulaşti. IÖ.1000’li yıllardaki Çin belgeleri Uygur’ların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduğunu söyler.

İkinci göç yolu kıta ya göre doğuya giden, Meksika’nin güneydoğusundan Atlantıs kıtasına geçen yoldur. Atlantıs-Uygur’la birlikte ikincil, ilk anakaradır. Mu’dan çıkan doğu koloni yolları Atlantıs’ten sonra Atlantık Okyanusu’nu geçerek Akdeniz’e ulaşmış ve burada bügünkü Fas, Tunus, Cezayir, Yunanistan ve Mısır’a kollar vererek Anadolu’ya ulaşmıştır. Mu kıtası günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce yaşanan depremler ve volkanık patlamalarla suların derinliklerine gömülmüs, yok olmuştur. Churcward’ün derlemiş olduğu haritalar incelendiğinde çağlar boyu medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun hem Uygur İmparatorluğu hem de Atlantıs üzerinden gelen göç yollarının adeta bir harman yeri olduğunu görüyoruz. Bu da aslında Anadolu, Şümer, Babil, Asur, Grek uygarlık etkileşimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde Mu, Uygur, Atlantıs, Anadolu uygarlık etkileşimleri olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Bu gerçeği teyit eden bir başka buluş ise Prof. Ralph Şölecki nin 1957 yılında ortaya çıkardığı buluntulardır. Şölecki Toros dağlarından başlayan, Ağrı Dağı’na doğru devam eden buradan güneydoğuya Zagros Dağları’na (Irak, İran sınırı) inen, buradan da güneybatıya Suriye, Lübnan’a doğru bir kavis çizen dağlık arazilerde (Şölecki buna uygarlık kavisi demektedir) Sanidar mağarasında 44.000 yıl öncesine ait 9 iskeletle birlikte, modern insana ait kanıtlar bulmuştur. Şölecki’nin ifadesine göre bu kavişte günümüzden 13.000 – 100.000 yıl öncesine ait daha çok sayıda mağara gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir. Onbinlerce yıldan beri bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış ANTAKYA’nin geçmisinin genelde ve haklı olarak İÖ.333 yılında Pers hükümdari Darius’u Issos savaşında mağlup eden İskender’in bu toprakları tanıması ile başladığı zannedilir. Bu daha önceki bin, on bin yıllara ait araştırmaların, buluntuların araştırmayı yapanların çalışmalarını ve neticelerini yeterince tanıtamamalarından veya bütün bunların dar bir çerçevede, çevrede kalmasından kaynaklanmaktadır. Bunun ötesinde yapılan bu çalışmalara, araştırmalara verilen lokal ve genel destekler, olayların ciddiye alınıp algılanması da moralite yönünden araştırmacıların cesaretlenmesinde ve genel paylaşımlarında pozitif bir rol oynayacaktır.

Antakya’nın çok eski geçmisi ile ilgili ilk araştırma AMIK KAZILARI PROJELERİ kapsamında, Tell Tayinat, Tell Al-Judaidah, Chatal Höyük gibi uluslar arası arkeolojik tanımlamalar çerçevesinde “Oriental Institute’s Syrian Expedition” tarafından 1932-1938 tarihleri arasında yapılmıştır. İkinci araştırma Sir.Leonard Charles Woolley tarafından önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yılları arasında Tell Atchana’da yapılmıştır. Woolley ve daha önce bu araştırmalara ve kazılara konu olan çağlar IÖ.1400-1800, günümüzden yaklaşık 3400 – 3800 yıllar arasındaki dönemleri kapsamaktadır. Woolley bu çalışmalarından önce 1907-1911 yılları arasında Mısır’in güneyinde ve Sudan’in kuzeyinde araştırmalar, kazılar yapmıştır. Woolley bu araştırmasından sonra 1922 yılında British Museum, Üniversity of Pensilvanya ortak çalışma grubunun genel yöneticisi olarak Ur’daki (modern Irak) bir araştırmaya da başkanlık etmiştir. Buradaki araştırma konusu günümüzden 6000-2400 yıl öncesinin bulgularının tespit edilmeye çalışılmasıdır. Bu iki araştırmadan sonra bir bağlantı olarak günümüzden yaklaşık 3400-3800 yıl önceyi gün ışığına çıkaran Tell Atchana çalışmaları (yeni ANTAKYA HİKAYEŞİ) o dönem için bir tesadüf mü acaba? Bir de bunun Mısır, Irak yaklaşımlarını düsünürsek?…

Hatırlamaya çalışalım!

Mu’dan başlayan, Atlantis’ten gelen göç yolları haritasındaki yerleşimlerden en önemlilerinden birisi MISIR’di… ve nihai varis noktalarından bir diğeri ANTAKYA değil miydi?

Şölecki’nin ifade ettiği gibi, Ur “geçmiş uygarlık yarı kavisı”nın Doğu’daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karşılayan Antakya olamaz mı?

Şimdi daha yakın çağlara gelelim.

İskender’i IÖ. 333 yılında bu topraklara bağlayan anımsanan, bir cümle ile hatırlayalım. “TOPRAKLAR ÖYLE BEREKETLİ, SULAR ÖYLE BERRAKTI Kİ GİDERKEN BU DEFA ARKASINA BAKTI KOCA İSKENDER. SUYUNDAN IÇTİĞİ PINAR ANNESİNİN SÜTÜ KADAR TATLI GELDİ ONA. OLİMPİAS OLSUN ADI, ANNEMİNKİ GİBİ.” dedi ve gitti ……..

Mu’dan ayrılan insanların da aynı hislerle arkalarına bakmadıklarını kim bilebilir?

Zaman akmaya devam etti ……..

IÖ.100’lü yıllarda Roma’dan sonra, kültürü, sanatı, ticareti ve zenginliği ile doğu ve batının her bakımdan buluştuğu bir sentez başkenti idi Antakya.

Şamandağ’da (Seleucia Pieria) deniz hep gönlünce hep coşkuyla gelir kıyılara çağlardan beri… diğer açik AKDENİZ limanları gibi. Tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanın kerteriz alınması gerektiğini söyler. Açık havalarda Kıbrıs’ın en kuzey ucundan Zafer limanından bakıldığında Kel Dağ (Cebel Akra), çoğu zaman Kel Dağ’dan bakıldığında Zafer Limanı görünür.
Acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarını nasıl buldular?…

Günümüzde 1995’li yıllarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute’nın yeniden başlattığı bir çalışma var ANTAKYA’da. Adı AMIK VADIŞI PROJEŞİ. Araştırılan zaman günümüzden 6.000 yılın daha öncesi. Projenin başında tanıdık bir isim… Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslıhan Yener başkanlığında Tony Wilkinson ve diğer değerli bilim insanları. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden değerli öğretim görevlileri ve araştırmacıları. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararası ortak bir çalışma. Bu yazı bundan 3-5 sene sonra yazılsaydı araştırılan dönem günümüzden 6.000 yıl öncesi yerine 10.000 yıl veya daha öncesi olmayacak mıydı?

ATATÜRK

Yıl 1930’dan 2 kısa zaman sonra 1932’de (Türk Tarih Kurumu’nun Atatürk tarafından kurulması 1930) gelişen araştırmalar çerçevesinde; İlkel Diller Uzmani, değerli bilim adamı, emekli general Tahsin MAYATEPEK derinleşen fikri sohbetlerinin birinde ATATÜRK’e Maya dili ile Türk dili arasındaki benzeşmelerden bahseder. (Türkçe de “tepe” sözcügünün karşılığı Maya dilinde “tepek”tir.) Mayatepek buna benzer kelime ve deyim benzerliklerinin 100’den fazla olduğundan söz eder. Bu fikridiyalogtan etkilenen ATATÜRK konuyu daha fazla araştırması için o yıllarda Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya elçi olarak tayin eder. Meksika daki araştırmalarında Türk ve Maya dillerinin benzerlikleri konusunda çalışmalar yaparken William Niven’le tanışan Tahsin bey, hem Niven’in tabletlerini inceleme fırsatını elde eder, hem de Churhward’in 50 senedir üzerinde çalışıp bitirdiği MU medeniyeti ile ilgili eserin varlığını öğrenir.Bu gelişmelerin düzenli olarak ATATÜRK’E aktarılması sonuçu, Churcward kitabının ilk nüshası getirtilir ve yaklaşık 40-50 kişilik bilim adamından oluşturulan grup tarafından incelenir. ATATÜRK Türk dili ve sembolleri ile Niven’in bulduğu Naacal tabletleri, Maya dili ve sembolleri ve Churcward kitapları üzerinde yapılan çalışmalara bizzat nezaret eder. Kendi kayıtlarını tutar. 1960 li yılların sonlarına kadar Türk Dil Kurumun da saklanan bu kitaplar daha sonra ANİTKABİR arşivine devredilmiştir. Bu gün orijinal baskıları ve Türkçe tercümeleri ATATÜRK’ÜN tuttuğu notlarla birlikte ANITKABİR’de saklanmaktadır.