Kültürel Çalışmalar

Genelde üniversitelerin sosyoloji bölümlerinde klasik toplumsal kurallar ve bunlar üzerine ilişkiler işleniyor sanırım. Günümüzdeki insanın durumu ise henüz bu alana resmi olarak giremiyor. Oysa hızla üreyip, tükenen bir pop kültürü, metropol yaşam kültürü, değişik sosyal gruplar, internet kültürü, sokak dili vs şeklinde listeyi o kadar çok uzatabileceğimiz alanlarla bilimsel ve akademik olarak ilgilenenler var mı?

Yoksa herşey medya çalışanlarınca (ya da patronlarınca) birer istatistiki bilgi olarak ve ne yöne doğru kaydıracaklarını belirlemekten mi ibaret. Bu alanlarda mutlaka çalışanlar olduğunu düşünüyorum. Peki bu insanlar nasıl yetişiyor ve yeterli donanıma sahip oluyorlar mı? Yoksa çevrelerini gözlemleyen iyi birer gözlemci rolündeler mi sadece.

Konuyla ilgili kafamda aslında çok şey var fakat sabah sabah toparlamakta zorlanıyorum. Siz birşeyler eklerseniz yeni açılımlara doğru gideriz sanırım.

Darwin Yılı 2009

“Bugün 12 Şubat, ‘Uluslararası Darwin Günü’. Bundan 200 yıl önce, 12 şubat 1809’da büyük doğa bilgini Charles Darwin doğmuştu. Bunu göz önüne alan Uluslararası Biyolojik Bilimler Birliği (IUBS) ve UNESCO, bugünü ‘Darwin Günü’ ilan etti. Bu yüzden, ‘Darwin Günü’ şu anda dünyanın pek çok yerinde kutlanıyor. İçinde bulunduğumuz yıl aynı zamanda, Darwin’in yeryüzündeki canlı çeşitliliğini açıklayan ‘Türlerin Kökeni’ adlı yapıtının yayınlanışının da 150. yıldönümüdür. Dolayısıyla, 2009 yılı dünyada ‘Darwin Yılı’ ilan edilmiştir. Değişik ülkelerde farklı etkinlikler yapılmakta; çeşitli üniversitelerde, her türden eğitim kurumunda, herkese açık konferans ve toplantılarda, çeşitli kuruluşların etkinliklerinde Darwin ve evrim kuramı ele alınarak, kutlamalar yapılmaktadır. Benzer etkinlikler ülkemizde de gerçekleştirilecektir.

Darwin’in, canlıların doğal seçilim yoluyla ortak bir kökenden günümüzdeki çeşitliliğe ulaştığı görüşünü ortaya attığı evrim kuramı, o denli büyük bir düşünsel devrimdir ki, insanın doğaya ve kendine bakışını değiştirmiştir. Darwin’in düşüncesi bununla da kalmamış, tıptan tarıma, teknolojiden sanata, sosyolojiden politikaya bütün alanları derinden etkilemiştir. Darwin’in yapıtı, insanlığın bilgi birikiminin artırılması ve refah ve mutluluğunun geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bilim insanları tarafından, biyolojinin olmazsa olmazı olarak kabul edilen evrim kuramı, insanın kökeninin kavranması; hastalıklarının anlaşılması; binlerce yıldır kullandığımız tarımsal ürünlerin verimliliklerinin artırılması; biyoteknolojik yöntemlerin insan ve doğa yararına akılcı kullanımı; akılcı çevre ve doğa koruma programlarının oluşturulması gibi bağlamlarıyla kaçınılmaz olarak modern gündelik yaşamın bir parçası olmuştur.

Buna karşın evrim kuramı bir tür bilim düşmanlığının ana hedefi haline gelmiş bulunmaktadır. Dini inançlara dayandırılmak istenen bu evrim karşıtlığı, günümüzde uluslararası bir boyut kazanmıştır. Farklı dinlerin en yetkili temsilcileri evrim kuramının dini inançlarla çelişmek zorunda olmadığını ifade etmelerine karşın, büyük kaynaklarla beslenen yoğun bir kampanya, ülkemizde de yürütülmektedir. Bir bilimsel kuram, bir tür tahmin ya da sezgiden farklı olarak, maddi olgular üzerine temellendirilmiş bir yapıdır. Bilimsel okur-yazarlığın düşük olduğu toplumlarda bu gerçeğin genelde yeterince anlaşılmamasından da yararlanan bu saldırı, dinsel yaratılış inancını bilimsel gerçeklerin karşısına çıkarmaktadır. Böylece kişileri, içinde yaşayıp araçlarından yararlandıkları modern bilim dünyası ile inançları arasında bir seçim yapmaya zorlamaktadır.

Bu genel bakış çerçevesinde, bilim insanları olarak, 2009’da Darwin ve evrim konulu etkinlikler düzenlemek; bunları ülkeye yaygınlaştırmak; ülkemizde bilimsel – akılcı düşünceye, evrimsel biyolojinin kanıtlarına karşı oluşturulan bilgi kirliğinin önüne geçmek için bir araya geldik. Darwin2009 adını verdiğimiz oluşumumuz, başta büyük kentler olmak üzere ülkenin pek çok yerinde bütün bir yıl boyunca değişik etkinlikler düzenleyecek, düzenlenmekte olanlara da yardım edecektir.

Darwin ve evrim kuramına karşı yürütülen kampanya yalnızca biyolojinin bu temel kuramına değil, bilime ve bilimsel yönteme, akılcı düşünceye, aydınlanmaya da karşıdır. Bu nedenle, ülkemizin akılcı düşünceden yana kişi ve kurumlarını birlikte çalışmaya çağırıyoruz”

DARWIN2009

DARWİN2009 İÇİNDE YER ALAN BİLİM İNSANLARI (*)
Prof. Dr. Adnan Gümüş (Sosyoloji, Çukurova Üniversitesi)
Prof. Dr. Aslıhan Tolun (Moleküler Biyoloji – Genetik, Boğaziçi Üniversitesi, TÜBA üyesi)
Yrd. Doç. Ata Soyer (Tıp – Halk Sağlığı, 9 Eylül Üniversitesi)
Prof. Dr. Aykut Kence (Ekolojik Genetik ve Evrim, ODTÜ)
Prof. Dr. Ayşe Erzan (Fizik, İTÜ, TÜBA üyesi)
Prof. Dr. Celal Şengör (Yer Blimleri, İTÜ, TÜBA üyesi)
Prof. Dr. Cem Terzi (Tıp-Cerrahi, 9 Eylül Üniversitesi)
Prof. Dr. Demet Özbabalık (Tıp- Nöroloji, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi)
Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü (Astronomi ve Uzay Bilimleri, Ege Üniversitesi)
Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy (Evrimsel Biyoloji ve Genetik, Hacettepe Üniversitesi)
Prof. Dr. Gencay Gürsoy (Tıp-Nöroloji, TTB Başkanı)
Günseli Bayram (Biyomühendislik, Sabancı Üniversitesi)
Yrd. Doç..Dr. Handan Üstündağ (Antropoloji, Eskişehir Anadolu Üniversitesi)
Prof. Dr. Haydar Şengül (Ziraat, Çukurova Üniversitesi)
Prof. Dr. İlhan Özgüneş.(Tıp-Enfeksiyon Hast., Eskişehir Osmangazi Üniversitesi)
Prof. Dr. İrfan Açıkgöz (Fizik, Dicle Üniversitesi)
Prof. Dr. İzge Günal (Tıp-Ortopedi, 9 Eylül Üniversitesi)
Dr. Kenan Ateş (Moleküler Hücre Biyolojisi – Genetik, Tıp, Sabancı Üniversitesi)
Kudret Emiroğlu (Tarih, Bilkent Üniversitesi)
Doç. Dr. Mahmut Toğrul (Kimya, Dicle Üniversitesi)
Doç. Dr. Meral Kence (Moleküler Biyoloji- Genetik, ODTÜ)
Yrd. Doç. Meral Türk (Tıp-Halk Sağlığı, Ege Üniversitesi)
Prof. Dr. Rıdvan Şeşen (Biyoloji, Dicle Üniversitesi)
Doç. Dr. Suavi Aydın (Antropoloji, Hacettepe Üniversitesi)
Prof. Dr. Şahin Koçak (Matematik, Eskişehir Anadolu Üniversitesi)
Prof. Dr. Şevket Ruacan (Tıp-Patoloji, Hacettepe Üniversitesi, TÜBA üyesi)
Prof. Dr. Yaman Örs (Felsefe, Tıbbi Deontoloji, Akdeniz Üniversitesi)
Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal (Antropoloji, Hacettepe Üniversitesi)

EĞİTİM VE BİLİM EMEKÇİLERİ SENDİKASI (Eğitim Sen) Genel Merkezi
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ (TTB) Merkez Konseyi
TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI (TYS)
ULUSLARARASI YAZARLAR BİRLİĞİ PEN TÜRKİYE MERKEZİ

(*): İsimler alfabetik olarak sıralanmıştır.

Foton Kuşağı Nedir?

Yüksek enerjili fotonlardan oluşan büyük bir kuşak. 2012 yılında güneş sistemimiz tüm gezegenleri ile birlikte bu kuşağa girdiğinde dünyamızın ozon deliği onarılacak ve tüm yaşam 3. boyuttan 5. boyuta geçecek. İnsanların 2 sarmallı DNA’ları ikişerli olarak biraraya gelip 12 sarmallı bir DNA’ya sahip olacaklar. Bu olay sırasında tüm insanların chakra’ları açılacak ve duyuları ve algılamaları artacak. Herkes birbirinin düşüncesini okuyabilecek. Bu ilk önce kısa süren bir kaosa neden olacak fakat daha sonra herkes bir düşünce birliği halinde bir araya gelerek, önyargının, yalanın ve kötü düşüncelerin olmadığı bir ortama geçilecek. İnsanlar birbirinin auralarını görebilecekler. 12 sarmallı DNA’ya geçiş sonrası insanlarda hiçbir hastalık kalmayacak, hasta olanlar kendilerini ve birbirlerini iyileştirebilecekler. İnsanlar ölümsüz olacaklar. Ölüm olayı ise fiziksel dünya’da kalmaktan vazgeçip başka bir boyuta geçmeye karar verme şeklinde olacak. Yani, dünya’da geri kalanlar (kalmayı seçenler) ölmeye (başka boyut gitmeye) karar verenlerin ortadan bir anda kaybolduğunu görecekler. Fiziksel dünyamızda kalmayı seçen insanların ışık bedenleri olacak ve bu cennete benzeyen ışıklı dünyada çok güzel vakit geçirecekler. Fiziksel olarak 2000 yıl sürecek olan bu olay sonrasında foton kuşağı güneş sistemimizi terkedecek.
Foton kuşağı ilk kez ingiliz astronom Edmund Halley (1656-1742) yılında Pleiades takımyıldızlarını kuşatan gazımsı bir kuşak olarak gözlendi (Halley kuyruklu yıldızını da keşfeden astronom). Fredrick Wilhelm Bessel ise foton kuşağının dönüş hızını keşfetti (herbir yüzyılda 5.5 derece saniye). Jose Comas Sol Pleiades takımyıldızındaki güneş sistemlerini keşfetti. Paul Otto Hesse foton kuşağının kalınlığını saptadı (2000 ışık yılı). Güneş sistemimiz her 25.860 yılda bir Pleiades çevresinde bir tur dönmektedir. Yani, yaklaşık olarak her 12.500 yılda bir güneş sistemimiz bu foton kuşağının içine girer. Güneş sistemimizin foton kuşağının içindeki yolculuğu 2000 sene kadar sürer. Yani, foton kuşağından çıktıktan sonra tekrar foton kuşağına girmek için 10.500 yıl geçmektedir. Bu devrelerin alt devreleri de vardır ama üst devre 206 milyon yıl sürer.

Foton kuşağının kendisinin de aurası var ve ilk aura katmanına (enerji seviyesine) 1962 yılında dünyamız (ve tüm güneş sistemimiz) girmiş durumda. Yani şu anda foton kuşağının düşük enerjili ilk kısmının içinde bulunuyoruz. Dünya’mız ikinci enerji seviyesine ise 1987 yılında girdi. 2012 yılında üçüncü enerji seviyesine girmesi sırasında 110-144 saat (5-6 gün) boyunca karanlıkta kalacağız. Üçüncü enerji seviyesine (foton kuşağının kendisinin bulunduğu esas enerjili kısım) girildiğinde ise karanlık sona erecek ve artık hiç gece olmayacak yeryüzünde. Sırasıyla yazarsak:
1. gün: 21 Aralık 2012’de kör bölgeye giriş, tüm canlıların beden tipinin değişmesi, hiçbir elektrik aygıtının çalışmaması, tam karanlık
2. gün: Atmosfer basıncının düşmesi, herkesin kendisini şişmiş hissetmesi, Güneş’in yeterli ısıtamaması, dünya ikliminin soğuması (buzul çağı soğuğu)
3.-4. gün: Atmosferin şafak vakti gibi sönük bir ışıkla aydınlanması, foton etkisinin başlaması, foton enerjili aygıtların çalışabilir hale geçmesi, yıldızların yeniden gökyüzünde belirmeleri.
5.-6. gün: 24 saatlik gündüz devresine giriş, kör bölgeden çıkıp ana foton kuşağına giriş, tüm canlıların güçlenip zindeleşmeleri, dünya ikliminin ısınması, foton ışınıyla çalışan gemilerin uzayda yolculuk yapmaya başlaması, telepati, telekinezi gibi psişik yeteneklerin ortaya çıkışı (uyanış, süperbilinç).

Kısaca, foton kuşağı dünya’daki tüm yaşam için çok büyük bir faydası olan, yüksek enerjili fotonlardan oluşan devasa bir kemer. Güneş sistemimiz bu kuşağa girdiği zaman tekrar çıkması 2000 sene sürecek. Foton Kuşağı (Manaşik Halka) kendi etrafındaki dönüşünü 25.860 yılda bir tamamlamakta ve güneş sistemimiz her bir 10.500 yılda bir foton kuşağına girmekte. Foton kuşağı torus şeklinde (araba lastiği biçiminde) bir kemer ve bunun kalınlığı (çapı değil, kemerin kalınlığı) 2000 ışık yılı. Önemli bir husus elektrikli hiçbir aygıtın ise foton kuşağına girildikten sonra hiçbir şekilde çalışmaması. 2000 yıl boyunca sürecek olan safhada elektrik enerjisi ile çalışacak araca ihtiyaçta olmayacak zaten. Çünkü süperbilinç halinde olma hali ve foton enerjisi kullanabilecek teknoloji ile elektrik enerjisini kullanmaya ihtiyacımız olmayacak.

Foton kuşağı (Photon Belt) konusunda daha detaylı bilgi için Virginia Essene’nin “Galaktik İnsan” kitabını tavsiye edebiliriz.

xenix: Öncelikle bu konuyu tartışalım, fikri olanlar söylesin sonra forumlarda hangi bölüme yerleştireceğimize karar veririz. Bana sorarsanız bir çok yere yerleşebilir. 🙂

Alo

“telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız ‘alo’ sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. sevgilinin tam adı allessandra lolita oswaldo’dur. bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, a.graham bell’in sevgilisiydi. graham bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. atölyesinde telefon çalınca arayanın allessandra lolita oswaldo’dan başkası olamayacağını bildiğinden graham bell, telefonu açar açmaz ‘allessandra lolita oswaldo’ diyordu. bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu ‘ale lolos’ diye karşıladı. çalışmaları uzadıkça graham bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. bu kısa ad ‘alo’ idi. allessandra lolita oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca graham bell’i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.yaşlı bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. graham bell’i artık başka kişiler de arıyordu. fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu ‘alo’ diyerek açıyor ve artık herkes ‘alo’ diyordu. o günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında alexander graham bell’in anısına saygı olarak ‘alo’ demeye başladı. bugün tümümüzün kullandığı ‘alo’ sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.”

Bu dokunaklı hikayeden sonra bunun internet efsanesi olduğuna inanmak oldukça zor. Ama sadece internet efsanesi ve uydurulmuşlukla kalmıyor sadece Türklerin uydurduğu ve kullandığı bir hikaye olarakta sonsuz.us un sahte hikayeler bölümünde yer almaya hak kazanıyor.

Gelelim gerçek hikayeye;
Alo kelimesinin ilk yazılı kullanımı, Edison’un “3 ile 6 metre uzaktan duyulabileceği için ” telefon görüşmesine “alo”yla başlamak gerektiği önerisini belirttiği 1887 tarihli bir mektubunda geçer.

Edison bunu Alexander Graham Bell’in ilk telefonunu test ederken keşfetmiştir. Bell ise denizcilerin kullandığı “ahoy, hoy [Türkçe karşılıkları: Hey, ho]” ünlemlerini tercih ediyordu.

Edison, Bell’in tasarımını geliştirmeye çalışırken Menlo Park labaratuvarındaki alıcılara “alo!” diye bağırırdı. Onun bu alışkanlığı önce çalışma arkadaşlarına, ardından telefon santrallerine yayılmış ve nihayet herkesin kullandığı bir kelime haline gelmiştir. “Alo” kullanılmadan önce telefon operatörleri “Orada mısınız?”, “Kimsiniz?” ya da “Konuşmaya hazır mısınız?” derlerdi.

Bukalemunlar

Bulundukları ortama uymak için renk değiştirmezler.

Bunu hiç yapmamışlardır; hiçbir zamanda yapmayacaklardır. Bu tamamen bir mittir. Tümüyle uydurmadır. Koca bir yalandır.

Bukalemunlar değişik duygusal haller sonucunda renk değiştirirler. Eğer bu ortamla aynı renge denk geliyorsa tamamen tesadüftür.

Bukalemunlar, korktuklarında, bir tehlike atlattıklarında yada bir kavgada kazandıklarında renk değiştirirler. Bazen karşı cinsten bir bukalemunu gördüklerinde de renk değiştirirler. Bazende ısı ve ışıktaki değişikliklerde renk değiştirirler.

Bukalemunların ortama uymak için renk değiştirdikleri düşüncesinin bu kadar ısrarcı olması tuhaftır. Bu uydurmaca ilk defa Antigonos adlı bir yunanlı yazarın M.Ö. 240 civarında yazdığı eserinde görülür.

Bukalemunlar hakkında bildiğimiz tek şeyin yanlış olması bu konuyu sahte hikayeler bölümüne almama sebep olmuştur.