BARIŞI DÜŞLE/ BELLEKTE İZ BIRAKACAK BİR DENEYİM OLARAK YAŞAYAN KARŞI SANATIN İZİNDE:Beuys ve Ono

1960 sonrası sanatta biçimciliğe ve akademik sanata tepki olarak doğan akımların içinde Fluxus; yaşamın sürekli değişerek yenilenen bir değer oluşunu ve sanatçının bu değişim ve yenilenişteki sosyal varlığının tanımına katkısını Joseph Beuys ve Yoko Ono’nun Düşünceleri, söylemleri ve yapıtlarıyla ya da “Düşünce Plastiktir” diyen Beuys’un ifadesiyle plastize edilmiş düşünceleriyle ortaya koyar.

Sürekliliği, değişimi ve yenilenmeyi, durağanlığa karşı koyuşu insanın zaten var olan potansiyel sanat gücüyle birleştirme, açığa çıkarma ve ortaya koyma eylemi Beuys’da insan ve ait olduğu tabiatla olan uyumunun ifadesi olabilecek düşünce ve görüngü arayışına , Ono da ise yaşamsal değişimin döngüselliğini ifade etme ve evrensel bir barış mesajı enerjisini oluşturabilme arayışına dönüşmüştür. Fluxus’u besleyen süreklilik, akış, devinim ve sanat eylemini sanat ürününden ayıran bakışla sanata kalıcı varlık kazandırma düşünüşü her iki sanatçıda köklere, ilk’e ve belki ilkele bakışı ve bunu yaparken de insanın var oluş kaynağı olan tabiatın akışından, enerjisinden faydalanma isteğine dönüşür. Kucağındaki ölü tavşana galerideki resimleri anlatırken Beuys’un tavşanın ölü bir tavşan olduğunu bildiği açıktır ancak; evrendeki sonsuz döngü içinde bir enerji olarak varlığını sürdüreceğini bu noktada “malzemesinden” hatta sanattan ayrılarak kalıcı bir varlık kazanacağını ifade etmeye çalıştığını söylemek mümkün görünüyor.

“İnsan” olma durumu ile ilgili yoğun düşünce pratiği üreten ve toplumsal kaygıyı önemseyen, modern hayatta “Dünyanın insan yaşamındaki yeri” ne dönüşen insan ve dünyayla olan ilişkisi sorunsalını “İnsanın Dünyadaki yeri ve konumunu belirleme ve sorgulamaya çalışma” deneyimlerine dönüştüren Beuys ve Ono, çalışmalarını toplumsal alanla ya da toplumsal-yaşamsal olanla karşı karşıya getirerek Beuys’un en bilinen performanslarından biri olan “Amerika’yı seviyorum ve Amerika beni seviyor” performansında; bir kır kurduyla galeride geçirdiği beş gün deneyimini bir enerji transferi olarak tanımlayarak insan oluşun vahşi bir o kadar kırılgan doğasının tabiatta bir karşılıklı oluş hali olduğunu bilinen en vahşi hayvanla yalnız, beş gün yaşama deneyimiyle oldukça ileri götürmesinde olduğu gibi ; insana ve topluma ait olanının bütünüyle dünyaya ait olduğunu ifade ederek bir enerji transferi gerçekleştirme isteği gösterirler.

Dünyaya; “Imagine all the people living life in peace.” (Hayal et bütün insanların hayatı barış içinde yaşadığını) Diyerek seslenen John Lennon 1980’de öldürülünceye kadar birlikte, eşinin ölümünden sonra da birlikte çıktıkları yola yalnız devam ederek “evrensel barış” ı arayan, düşleyen Yoko Ono’nun çalışmalarının tematik eksenini; yaşam, ölüm, varoluşun sürekliliği kısacası fluxus oluşturur. 50 tane tabutun üstündeki deliklerden filizlenmiş zeytin ağaçlarından oluşan “Ex It” adlı yerleştirmesi sanatının düşünsel kaynakları hakkında oldukça “derin” bilgi verir niteliktedir.
Fluxus’un; sanatın metalaşarak ticari değeri olan üretime dönüşmesine karşı geliştirdiği tavır, bellekte derin izler bırakma eylemleridir. Bu noktada ; “Dünyanın durumu insanlığın suçudur ve bütün bunlara ben de dahilim. Fakat bilinçteki tembelliğin üstesinden gelmeye çalışıyorum.” diyen Beuys’un ve “Gezegenimizi ve insan olmayı seviyorum. Her birimiz doğanın parçası olan, yaşayan varlıklarız. Gezegenin geri kalanıyla uyum ve sevgi içinde yaşamak zorundayız. Eğer yapıtlarım bu gerçekten uzaklaşırsa güçlerini kaybeder.” Diyen Ono’nun evrensel insanlık belleğinde çok uzun süre derin izler bırakmayı sürdüreceği açıktır.

PS: Çağdaş sanat için yazdığım makalelerden biri, tartışabileceğimiz kavramlar içeriyor.

Sonleylakvalsi

— mümkün olduğu kadar yavaş tekrarlamalısınız sözlerimi, bir kez daha deneyelim şimdi.

—uykusuna cam kırığı karışan kızçocuklarının kanayan gözkapaklarına leylak yaprağı sürer uykunun oğlanları ve bu büyük bir hafıza kaybına neden olur.

  • sizce de büyük yerine derin mi desek?

Evet , uykusuna camkırığı karışankızçocuklarının kanayan gözkapaklarına leylak yaprağı sürer uykunun oğlanları ve bu derin bir hafızakaybına neden olur.nasıl.

  • güzel.şimdi bir kez de elinizdeki makasla saçlarınızı keserken sizinle tekrarlayalım ama lütfen mümkün olduğunca çok canınızı acıtın..unutmayın bu bir prova.ve bir provayı aslından ayıran çok az şeydir.

  • son değil mi.

-evet ama nerden buluyorlar sizin gibi gençleri, geç gelen,sürekli gevezelik eden,çabuk yorulan,çabuk acıkan,unutkan ve tembel ve çok şikayet eden..biz…eskiden…biz sizin yaşlarınızdayken gerekiyorsa provada bile tüm içtenliğimizle keserdik saçlarımızı, bileklerimizi, bir tekmil damarlarımızı….neyse.son

-eve dönüyorum.her gece bu binadan çıkıp sokaklar geçip eve dönüyorum. soğuksular içiyorum. aynada tekrarlıyorum bakışımı. uykularımdan uyanıyorum. leylak kokusunu sevip sevmediğimi bile anımsamıyorum. sonra başka başka birçok şeyi.isminizi.burada ne işim olduğunu, beni neden azarladığınızı, yetersiz ve hatta belki yeteneksiz bulduğunuzu, neden bu kadar acı çektiğimi, saatimin camının neden olmadığını, en son ne zaman ismimle çağrıldığımı, kedimin mamasının markasını,birsürü şeyi anımsamıyorum.örneğin dün gece şiar diye çağırmıyor muydunuz beni? Öyleyse neden şimdi düşes dediğinizde dönüp bakıyorum. Ya da bakmak zorunda kalıyorum. Ya da bakmak zorunda olduğumu düşünüyorum? Şiar mahzene saklan, Şiar sakın ses çıkartma.Hanımefendinin sözünden çıkma! Bu çok saçma! Daha önce de söyleyecektim fakat kırılmanızı istememiştim. Ne aptallık.şimdi burada beni büyük bir bencillik ve fütursuzlukla kırışınızı izliyorum.ama söylemeliyim. Hanımefendinin onun varlığından bile haberi yokken şiar’ın saklanması çok saçma.ve bunu yani bu kaçışı da şiar’ın varlık sebebi olarak açıklamanız.Size inanamıyorum nasıl bu kadar yıkıcı olabiliyor, gücü son raddesine kadar kullanıp,çukuru derin çok derin kazıp birini mutlak delirtip diğerini mutlak ve kesintisiz sağlıklı kılabiliyorsunuz. Şiar gözkapaklarını kanatırken şimdi bu kız çocukları da nerden çıktı. Düşes neden hafıza kaybı yaşayarak ödüllendirilirken şiar sonsuz net bir belleğin kareleri arasında delirmek zorunda….Sanırım şöyle diyorlardı. Zavallı hanımefendi ne kadar üzücü, ne kadar talihsiz, nasıl da büyük, güzel ve derin bakıyor, dudaklarının kıvrımlarından sanki isminiz dökülecek..bekliyorsunuz…isminiz…isminiz…isminiz…hanımefendinin belleği vaftizci yahya’nın kalbi kadar temiz şimdi. yazık. amen. evet böyleydi sanırım.tüm bunları söylerken siyah saten elbiseler giymiş koronun ellerindeki küçük mümkünse daha önce parçalanmış büyük bir boy aynasının parçası olan kırık-kesik aynalara bakmalarını istiyor ve buna da yüzleşme diyordunuz.öyle mi.peki kendileriyle bu kadar naif yüzleşmelerine ve sonra çekip gitmelerine izin verdiğiniz koronun aksine neden o ayna kırıklarıyla kendini kanatmasını istediniz şiar’ın. neden kan görmek istediniz. L Ü T F E N C E V A P V E R İ R Mİ S İ NİZ neden kan görmek istediniz.şiddetin ve korkunun üç boyutluluğuna kübik bir üslupla yaklaşmak ve bunu yaparken kendinizi sanatsal yaratıcılığınızın doruklarında hissetmek miydi niyetiniz. Sanmıyorum.biliyor musunuz bunu hiç sanmıyorum.
Sizin gerçekten daha önce hiç kan gördüğünüzü de sanmıyorum.
Acil turnike…çok hızlı
Halıda leke yapar
Giysilerde
Merdivenlerde
Deri koltuklarda
Beyaz örtülerde
Tende
Heryerde…
Kuruyunca tuhaf çiçekler açar ve bu çiçekler emin olun gündönümlerinde yıldönümlerinde zart gününde zurt gününde sevgilinize verdiğiniz dilendiği kadar süslü ve söz dinleyen itaatkar çiçeklerden değildir. Yani….bunu bilmeniz olanaksız..Ve buna rağmen kendisini hiç tanımayan, varlığından haberi bile olmayan ve bence uydurma bir hanımefendiden kaçan şiar’ın eline o cam kırığını tutuşturup hanımefendiye üzülüyorsunuz öyle mi…dikkatinizi çekerim..bu aptal koroyla kan kokusunu silemezsiniz bu oyundan..sonra düşes gelsin sizin his artıklarınızı, şımarıklığınızı, hanımefendiyle olan suç ortaklığınızı büyük bir ustalık ve tecrübeyle temizlesin öyle mi..hıh..hem de neyle…sizin lutfedip seçtiğiniz bir iki replik ve dekor ve kostümle…muhteşem…ne kadar zarifsiniz…alkışlanmaya değersiniz…umrumda değilsiniz..Hafıza kaybımı size borçluyum..

kutsal yaratıcı zeka usta eller deney 1: yas tutabilmek için hafızanın ne kadarına ihtiyaç duyulur..

Şiar’ın elbisesinin yakası dantelli, incecik, şiar gözlerini kısarak bakar ve “hanımefendinin yürümediği, eteklerinin değmediği bir yol, bir toprakparçası olduğunu bilseydim, gözlerinin değmediği herhangi bir görüntünün, rengin ve gökyüzünün varlığına inanabilseydim belki yaşayabilirdim” der.

Sonra büyük bir karanlığın içinden ısrarlı gölgeler şiar’a adını sormaya gelir, şöyleydi işte; şiar öfkeli, gözleri kan çanağı ve günlerdir uykusuz kendi yakasına yapışmış, yakasındaki danteli sökerken kekeliyor ve kesinlikle kimsenin gözlerine bakmıyor. Bu sahnede seyirciyi şiar’ın dengesiz, tutarsız ve kesinlikle rahatsız biri olduğuna inandırıyor ve öyle anlaşılıyor ki bundan da büyük bir haz alıyorsunuz. Şiar meczup, hanımefendi bir çiçek kadar kırılgan, düşes ise adildir. Böyle olmak zorundadır yani. Sizin ve o garip adalet anlayışınızın canı cehenneme. Çok fazla şey bilmediğim doğru ancak; bildiğim ve emin olduğum şey gerçekten o cam kırıklarıyla kesilip parçalanması gerekenin siz olduğu. Gözlerinizi ve kulaklarınızı iyi açın, iyi görün ve çok iyi dinleyin çünkü ; biraz sonra burada olmayacağım, biraz sonra kalbiniz fena halde kırılacak, üstelik bunu size sevgili düşes’iniz yapacak . Adalet bir süre sonra kendi suçlularını yaratıyor işte , adil olmak bazen aynı zamanda suçlu da kılıyor bizi öyle değil mi. Ahh siz….sonleylakvalsinden dönerken cam kırıklarıyla kanatılmış uykunun oğlanlarının sahibi, siz..his artığı, düşünce kırıntısı…

Şiar’ın son bir repliği olsaydı sanırım şöyle olurdu; beni çölde, siyah saten bir düşün peşine süren karanlığım kendi lanetiyle ne zaman yüzleşecek heyhat! Evet ama siz sorulduğunda ne diyordunuz? Onlar..onlar hepimizin gerçekliği , hepimizin acılarının idealizmi falan filan…yenilikçi bir arabesk desenize siz şuna…Evet. Şimdi sorunuzu yanıtlayabilirim ki siz cevabımı bekleme lütfu bile göstermeden karar vermiştiniz ama…evet, derin bir hafıza kaybı çok daha yakışık alır tüm inceliğimizi unutmayı anlatmaya.

PEKİ, O ZAMAN HANIMEFENDİYE YOLU GÖSTER ALEX

Sokağı geçince dur. Sokağı geçince bekle. Saatine bak. Şapkanı düzelt. Saatine bak. Y. Uğur Eczanesine bir film yıldızı edasıyla ilerle.Camekanın önünde dur. Bekle. Saatine bak.ilaçların isimlerini oku.en çok bir bebek pudrasının adıyla ilgilen. Gelmeyeceğini anla. Aynı istikamete gelişinden daha hızlı ilerle. İlerle. Sinirlen. Ve bir daha ona sakın inanma…

“Peki, o zaman hanımefendiye yolu göster Alex “ ellerim cebimde olmalı mı. Yoksa bir elim dirseğimde diğer elim çenemde bir duruş daha mı etkili olur. Deneyelim.” Peki. o zaman hanımefendiye yolu göster Alex. “pencerenin önünde dışarıyı seyrediyormuş gibi yaparak, en sevdiğimiz tablonun önünde durup konuğumuza sırtımızı dönüp, “peki. o zaman… “yüzlerce kez hayali bir konaktan kovuyoruz hanımefendiyi..kendimize kahve hazırlıyoruz sonra. Kitaplarımıza dönüyoruz. Hanımefendi bir hayalet değil. Sanrımız . illüzyonumuz. Sırrımız hiç değil. Üç yıl önce talihsiz bir rastlantıyla isminiz ? diye soran bendim evet ama her şeyi berbat eden de oydu. Talihsiz bir rastlantı? Ne kadar klişe. Şöyle demeliyim. Üç yıl önce korkunç bir yanlışlıkla isminiz diye soran bendim. –bu kısmı değişmiyor- evet ama her şeyi berbat eden de oydu. Bir bakalım. Sıralayacak olursak:

• Şehir kütüphanesinden sayesinde sonsuza dek kovuldum. Yalancı ; üç gün sonra getireceğim. Ama biliyorsun çok önemli. Tamam canım endişelenme. Kitap benim üstüme kayıtlı. Tamam dedim. Sonra. Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyin. Ateş saçan gözler. Nefes alışlarda düzensizlik.

• Tatil için çok önce parasını ödediğim gidiş –dönüş biletlerime bakıp “yaa oraya gidip ne yapacaksın bütün yaz çekilir mi o sıcak hem de ne, börtü böcek toplamak için. Hıh” demişti evet.!tanrım ve ben gitmekten vazgeçtikten sanırım dört gün sonra bana tatil fotoğraflarını yollamıştı. Not: burası harika, senin için bir böcek buldum, dönünce görüşürüz. Peki ben ne yaptım? Döneceği güne kadar fotoğraflara ilkel bir fotomontajla kendi yüzümü yapıştırıp yapış yapış sıcakta hava durumu haberlerine gömülüp gerçekten gitmekten vazgeçmemi haklı çıkaracak ya zaten çok sıcak ben dayanamazdım dememi sağlayacak bir derece aradım. Peki buldum mu. Hayır!

• Doğum günümü çok büyük bir alışveriş merkezinin şeffaf asansöründe havada asılı kalarak geçirmeme neden olduğu yıl 93’dü sanırım (artık çok popüler birisin burada demişti bir de) bütün gün asla satın almayacağım şeyleri almış olmaktan bile mutsuz sayılmazdım bir bakalım 12 kişilik tequilla kadehi belki yarın büyük maya olmeca gelir esprisiyle ki biz tequilla içmiyorduk. Bir adet mini kamp piknik seti + 8 taksit, akıllı leke çıkarıcı diye gerçekten saçmalık abidesi bir kimyasal falan filan ama önemli değildi çünkü Efsun hanım bunları önemserdi bir gün lazım olduğunda bulunsun isterdi ulu toplayıcı. Aldıklarımızın parasını ödeyip bagaja yerleştirdikten ve tam eve gidecekken neyi unuttuğumuz. çilekli dondurma ama bütün bir hafta bu film için bu hayali kurmuş olduğu yapış yapış ne olur alalım mıları ve tekrar ışıklar kalabalık, kalabalık sesler, kasa, kasiyer kız, kızın mutsuz yüzü ve simli pembe uzun tırnakları, 5.95lira para üstleri, fişler, çok yoruldum asansörle inelim miler ve benim yardım bağırışlarım, yardım gecikince öfke bağırışlarım. Lunaparkta asılı kalmış dönme dolap hissinin ters yüz edilmiş hali( çünkü bu kez yüksekte olmanıza karşın izlenen sizsinizdir. İzlenen. işaret edilen.Gülünen,”salak” denilen, beklenen, izlemekten sıkılınan, gidilen, yenileri tarafından izlenilen…) iyi ki doğdun’larım ne demezsin’lerim..

• Tetanoz olduğuma ve delirerek öleceğime iyiden iyiye inanmaya başladığım iskeleden denize bakma hikayesini anlatmayacağım bile.
– ……vs.

Ekim ayının 23’ü yıl 1990; kahramanımız küçücük minicik bir çocuk parkında oturup kum havuzunu izler. Kırmızı kürekler, mavi kovalar, kumlar kumlar. Ve işte merhaba! Oturabilir miyimler. Kendinden emin bir serinkanlılık. Gülümsemeler, mahalle fırının simitlerinin artık güzel olmayışları, buranın simitlerinin daha… falan filan. Gülümsemeler. Neden bu kadar sessiz oluşum. Çocukluğunun geçtiği evin bahçesindeki duvar duvarın ardındaki deli adam (adı Yahya’ymış. Dev gibiymiş. Şimdi düşününce satir’e daha çok benziyormuş. duvara bile yaklaşmaları yasakmış.Çok korkmuş hepsi.uslu uslu durmuşlar, duvara da hiç yaklaşmamışlar.) falan filan. Gülümsemeler pis geveze ve Bir sorunumun mu olduğu? Hayır benim biraz uykusuz olduğum aslında genelde sorunlu biri olmadığım.Benim mi hayır hiç olmadı öyle yasaklı bir yerim.Hayır vardı, yani bahçemiz ama öyle ağaçlar, meyveler, kamelya, çaydanlık, lastik top, (meyveler ağaçlar kamelya çaydanlık lastik top, kamelya meyveler ağaçlar çaydanlık lastik top, çaydanlık kamelya meyveler ağaçlar lastik top, bütün olasılıkları denemiş olduğumdan bir kez daha emin olmak istiyordum sadece) İşte…. İsminiz? Bunu sormamış olsaydım o herhangi biri olacaktı işte öyle. Ağaç? Hangi Ağaç Şu üstünde kalan son bir iki yaprağa tutunan ağaç. İsminiz. Söylediği her şeyi dinlediğim ve ona değer verdiğim izlenimini yaratacak sonra hakikaten ona değer vermeme ve sayesinde değersizleşmeme neden olacak her şeyi başlatacak soruyu ben sordum ve her şeyi mahfeden o oldu. Sessizce kalkıp gitmem gerektiğini söyleyebilirdim. Hem kaba da olmazdı bu. Yani gerekirse teşekkür ederdim. Sohbet için. Sohbet? Anlattıklarınız için ? Böyle söylenmezdi. Tamam şöyle diyebilirdim; sohbetiniz için teşekkür ederim ama gitmem gerekli. Peki, ben ne yaptım İsmini sordum; o, mahallesini, marketin cingöz kardeşinin bütün gün yan gelip yattığını, kasaptaki çırağın biraz akıldan yoksun ama zararsız bir çocuk olduğunu fakat yüzünden bir an bile silinmeyen tebessüme birkaç dakikadan fazla bakılınca sinir bozucu olmaya başlayıp pek de güven vermediğini bu yüzden dükkâna girmeden alışveriş tutarını ortalama olarak hesaplayıp para üstünü ayarlayıp sadece birkaç dakika çocuğa bakıp ortalama beş dakikada dükkândan çıkmasının gerekliliğini çünkü çok korkutucu görünmeye başladığını, falanı filanı anlattı. Birlikte kahve içiyoruz. İşte! hızla dekoru değişen bir oyun gibiyiz. Ve ona entomolojiden bahsediyorum o aaaa bu harika böcekbilim derken; hamamböceklerinin dişilerinin çiftleşme için salgıladıkları “feromon” özel kokusunu Amerika’da büyük bir üniversitede laboratuar ortamında saptamayı başaran Japon master öğrencisinden, bu kokunun yeni ve daha etkili böcek ilaçlarının yapımına yarayabileceğini düşündüklerinden bahsedip ( birbirimizi sonsuza dek hatırlamamıza yarayacak kokularımızı düşünüyordum) telefon numaralarımızı kaydedip şehir kütüphanesine bazen birlikte gidebileceğimizi düşünüyoruz.. Küçük defterin arkasına özenli fakat abartısız bir yazıyla Efsun Hanım 3501494 yazıyorum. Gülümsüyor. Efsun hanım. Pis düzenbaz!

Gel pisi pisi Alex pisi pisi…Alex pencereden içeri giriyor. Kısık gözlerinin yemek yerken yüzüne ne kadar mutlu bir ifade verdiğini düşünüyorum. Efsun Hanım’ın düzenbazın biri oluğuna sen de benim kadar inanıyorsun değil mi Alex. Şıpırtılar, kıtırtılar. Beni hiç önemsemedi. Küçücük bir dil hızla mama kâsesine değerek pembe bir ağızda yok olan. Enkazından çıkartılacak bir kara kutuydum onun için. Okudu okudu. Anlattı anlattı. Peki, sonra uykulu bir ses tamam geleceğim. Gelmen gerektiğini biliyorsun. Ya tamam mutlaka geleceğim, hayır beklemen gerekmeyecek. Uykulu gülümser, sıkılırsan ilaçların adını oku der Efsun Hanım.

Üç yıl boyunca söz verir unutur, hatırlatılınca gülümser aaaaa ya çok özür dilerim der, elini hızla alnına götürüp nasıl unuturum diye kendisine sorar. Üç yıl boyunca özür diler Efsun Hanım, önemli değil derim ben. Birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca çok önemserim onu dinlerim. Anlarım. Dinlerim. Anlatırım. Dinlerim. Susarım. Dinlerim. Unuturum. O hep gelir ben beklerim, o hep gelmez ben beklerim bu’yumdur ben, “uysal” der o bana.

Sokağı geçince dururum. Sokağı geçince beklerim. Saatime bakarım. Şapkamı düzeltirim. Saatime bakarım. Y. Uğur Eczanesine bir film yıldızı edasıyla ilerlerim. Camekanın önünde dururum. Beklerim. Saatime bakarım. İlaçların isimlerini okurum, en çok bir bebek pudrasının adıyla ilgilenirim. Gelmeyeceğini anlarım, içinde hastanenin verdiği tarihlerin ve tahlil sonuçlarının olduğu zarfı ikiye katlar ceketimin iç cebine yerleştiririm fısıltıyla yağmur yağacak derim ve aynı istikamete gelişimden daha hızlı ilerlerim. İlerlerim. Sinirlenirim. Ve bir daha ona inanmam….

Efsun hanım üç yıl boyunca yetmiş iki kez beklendiği yere gelmemiş, doksan üç kez verdiği sözü unutmuş, bunların sadece otuz altısını yerine getirmiştir ve son anda gelmekten vazgeçip uyumuştur. Böyle olmuştur.

SÖZCÜK EVİ VII/Varlığın Bilmecesi-ÇoCUk OyUnU

Binlerce kelime…..tılsımı kendinden menkul çağırış…fısıltı… isimler…kurtarıcıdan çok kaos uzantısı..sözcük Evi’nde bizi dönüştürecek olan ….iki rengin karışımındaki kimyasal deha….origami ustasının kağıttan katladığı kuş koridorda uçuyor….onu izleyeceğim…bu kaçkın yerde iyi bir rehber gibi görünüyor olması benden daha hızlı hareket edebiliyor ve en az bir kare daha önce ve fazla görüyor olması yüzünden mi.. fakat gördüklerini işleme gücü hakkında bir şey bilmiyorum…rehberin hedeflerinin önemi sorunsalı için liderler tarihine bakmayı küçük deftere not edip edimin karşıkonulamaz davetkar takibinin izini sürüyorum…dünyanın merkezi olmayacağı açık sanırım gideceğim yerin…bu karmaşa da bile tebessüm edebiliyor oluşum sanırım beni burada bir kitaptan ayırabilen yegane şey.. origami ustasının bahsettiği durum değişikliği bir halden diğerine mi geçiş yoksa bir yer değiştirme mi? einstein okumalarının yapıldığı koridoru bulmalıyım..einstein’a daha önce ne zaman bu kadar ihtiyaç duymuştum ve neden şimdi hiçbir şey anımsamıyorum…

Kağıttan rehber uçuyor koridorlarda sesler karışıyor seslere…sözcükler sözcüklere….bir sözcük önce bir cürettir sonra bir sessizlik diyor öğretmenin biri …bu da ne şimdi ….

Bir diğeri, koridorun duvarına sarı yaldızlı bir boyayla bir sözcük yazmış karşısında tekrarlıyor (sözcük bildiğim bir dile ait değil):

beni biraz daha engelleyebilirsin burada…sonra istesen de istemesen de karışacağım sana…

bir ses kadar tiz ve pes

bir renk kadar parlak ve mat..

bir his kadar görünür ya da görünmez….

bir kokudan evrilerek…..gökyüzü evrenin üzerinde bir çocuk resmi gibi kutsal gerilirken…..nerede olduğum sorusu…birlikte olduğumuzu düşünemeyecek denli karışacağım rengine, kokuna…..nerede olduğunu unutacak denli…….”

SESLER YÜKSELİYOR-bu yaklaşmış olduğum hissini uyandırırken dinliyorum…..

Bilgi, sırrına eğer başını…omzuna yaslanır….yola birlikte çıkmışlardır…sır sihirbazın ışıltılı tozu…bilginin oyun arkadaşı, ustanın gücü…çözülür…çözülecektir…diyerek bir kalemin ve defterin devir teslim törenine şahit oluyorum koridorların birinde…

Kağıttan katlanmış kuş; uçan rehberim bir odanın önünde duracağı hissini uyandırıp yavaşlarken ansızın güçlü bir hamleyle odanın kapısına fırlatıp çarpıyor kendini…kapıya yapıştırılan bir kağıt olan rehberin üstünde

VARLIĞIN BİLMECESİ yazıyor…içeriden bir ses: Giriniz….

“başlangıçta ben sendim…senin ben olman da mümkün….”aynı” bile olsalar iki “ayrı” “şey” e (varlığa, bilgiye, hisse, akla, edime, düşe, oyuna, soruya, cevaba, renge, kokuya, ….) karşılık gelen sen ve ben, ben ya da sen…karşılaştığımızda isimlerimizi biliyorduk, makul yanıtlarımız vardı…aklımız karışmamıştı…ya da aydınlanmamıştık berrak bir suda…ta ki yerdeğiştirinceye kadar…

Odanın zemininde mavi bir minderin üstüne oturmuş bir kadın, önünde bir saksı saksıda bir dal çiçek gözlerime bakıyor…tebessüm edip nazikçe; çiçeğiniz çok güzel görünüyor diyorum….(nezaket, konuşma gerekliliğinin kamuflesinde en iyi yoldur öğretisi) teşekkür ederim birazdan öğrencilerim gelecek, tabiat aklımızı oldukça karıştırdı, bir öğretmen olarak benim onları sağ salim bilgiden geçirmem beklenirdi ancak yapamadım. Burada işler öyle zor ki..sanırım siz yeni geldiniz….yeni gelmek? Öyle görünüyor olmalıyım (ama nereden geldim ki) ııı…evet yeni gelmiş olmalıyım diyorum…Tabiat aklımızı çok karıştırdı biz de sadeleştirme temelli anlamaya çalışıyoruz ve bize göre bir dal çiçek gezegenin kendisidir..tebessüm ediyor…gözlerinin çok güzel olduğunu farkediyorum..Nasıl? beğendiniz mi? Diye soruyor…eğlenceli bir grubuz..belki kalmak istersiniz? Nerde olduğuma dair en ufak bir fikrim yok ve deliler gibi einstein okumak isterken origami ustasının benim için uğrak seçtiği bu odada bir süre daha kalma fikri ilgimi çekiyor…olabilir…diyorum..olabilir…..

Ansızın çocuk bir koro şefi (ona neden böyle dediğimi tam olarak bilmiyorum) ve yetişkinler odadaki yerlerini almaya başlıyorlar. Öğretmen koro şefinin hareketlerini takip ediyor gibi dalgın, kendimi koronun içinde buluyorum ve bu gösteri bitinceye kadar sanırım bu kalabalıktan çıkmam imkansız….öğretmen sesini hazırlıyıp okumaya yakın bir ton ve vurguda konuşmaya başlıyor:

ÇOCUK OYUNU:

“başlangıçta iki ayrı olandık…BİR olacak “an” sonra…..biçimlerimiz, tanıklığımız,her şey buraya ait oluşumuzu vurguluyordu…ayrı zamanların ayrı geceleri ve gündüzleriydik..ismimizle çağırdık birbirmizi…Ay’dan çalınmış en yassı taşla SekSek’in Gökyüzü hanesinde iki haylaz çocuk…ıslığı güneşten…yağmuru rüyadan….yüksek yerlerden atlama hikayeleri anlattık birbirimize…kaybolma hikayeleri….Sözcük evinde sesimiz…zamanı algılayışımız..gezegen seyahatimiz….Çemberimiz…bir ucu açık eğri zamanımız…

imge …

usulca gerer iplerini iki kişi-iki durum-iki rüya…(…) arasında…

karşılıklı ve görece şimdi oluşumuz, geçmişte ve gelecekte olma olasılığımız…

koro neredeyse nefes almadan dinliyor öğretmeni, çocuk koro şefi bir heykel gibi sessiz ve asil duruyor….bir an içedönüyorum,

içedönüş: Sözcük evinde bir Gökyüzü seyri….kutsal sahneler, tragedyalar, görkemli replikler…ve hatta bir matador gördüğünü söyleyen bile oldu orada…aşık….

koro şefi odaya girdiği andan sonra neredeyse ilk kez yaşam belirtisi gösterircesine başlangıç işaretini veriyor ve koro şen bir sesle okuyor:

“parçacık fiziğinde eğlenceli rastlaşmalar bulurum birbirimize… bir kokuyu bir başka kokudan, bir hissi diğerinden, gözyaşını tuzlu sudan ayıran sınırda yeniden ilk ana dön… “ayrılık” başlangıçtadır sonda değil …ya BİR olursunuz ya da sonsuza dek ayrı.”

Sözcük Evi VI/ Nequequam vacui

An empty place
I hope to find,
the place I had left
Now I know:
There are no gaps.
Life
like flowing water
fills cracks and crannies
more than enough.
I have sunk like a stone
Down into the depth.
I lie on the seabed
And I feel
As though I had never existed.
(Rozewıcz, Kartoteka- “The Prodigal Son”/Martin Esslin; Absürd Tiyatro:250)*

Sözcükler hissin plastik elamanı olmaktan öteye gidemez; diyerek elinde tuttuğu kağıt katlama sanatının şaheseri olabilecek kağıt kuşun kanatlarını hareket ettirip gözlerime bakarak konuşmasını sürdürüyor. Gerçekte insanı kıran, acıtan, umutsuz bırakıp güçsüz kılan sözcükler değildir. Çünkü nasılsa bir süre sonra zihin tarafından değiştirilip belki (büyük olasılıkla) yitirilecektir. Boşluklar usta bir el yardımıyla doldurulacaktır. Asıl parçalanış eylemde, sözcüklerde ve zamanda boşluklardır, önemli olan boşlukların nasıl doldurulduğudur ve emin olabilirsiniz boşluklar daima doldurulur çünkü sanırım şöyle diyorlardı “Nequequam vacui” (Hiç boşluk olmamalı, Boşluğun hiçbir amacı yoktur) diyerek gülümsüyor. Gözlerindeki kuşkucu parlaklığı görmemek mümkün değil. Bu da ne şimdi ben Alice’den geçip geldim buraya mı desem. Ama orada değildim ki. Sadece bir okumayı biraz dikkatli dinliyorsunuz ve işte hooop karşınızda boşluklardan bahseden bu origami ustasını buluyorsunuz. Nasıl bir yer burası tanrım! Evet. Alice’ten bahsetmeliyim o da bana bunun postmodern bir Alice kâbusu olduğunu biraz sonra uyanacağımı falan söylemeli. Evet. Böyle olmalı….. Belki de biz unutarak hatırlamadığımız, silinen hislerin, düşüncelerin ve eylemlerin ancak bir yedeklemesi olabilecek evreni gerçek diye tanımlarsak boşluğun gerçeklik kazanabileceğini düşünerek ve mutlak şimdi anımsayamadığımız ama bir vakitler olmuş olması olası “iyi şeyler”in de varlığının bizi götürdüğü inançla yaşamak istiyor olabiliriz.( Bu da ne şimdi? Asla çıkamayacaksın buradan. Bunlar değildi söyleyeceklerin. Alice diyecektin aptal. Tırtıl. Kelebek. İşte. e artık tüm olacakları hak ediyorum ben . Tanrım lütfen bağışlama artık beni çünkü bunu hak etmiyorum.)

Hep böyle karanlık ve bilmiş misiniz? diye soruyor. Gülümsüyorum. Elbette hayır. Kağıt kuşun kanatları sahibinin elinde hareket ediyor. Ben her zaman böyle değilimdir. Çok iyi çilek reçeli ve sıcak şarap yapar, yağmur yağdıracak bulutları tanırım diyorum..ama niye. Engel olunamaz bir tebessüm yüzüme yayılıyor. Bu gerçekten postmodern bir kâbus olmalı diyorum ve Alice için söz konusu olan yiyecek ve içeceklerin gerek kalmadığı, sanırım direkt atmosfer ve oksijen kaynaklı “güzel olmuş bir aklın postmodern kâbusu”. Gitmeliyim, izninizle hem söyleyeceklerim bunlar değildi diyorum. “emin ol bu yalnız senin sorunun değil” diyorlar. Gülüşmeler. Bu kez koridorun sonunda iki kişi önde dört kişi arkada olası bir basamağın üstünde bir ayin korosu planında sevgili(!) cücelerim devam ediyorlar. “yüzyıllar boyu insanoğlu istemediği şeyleri söylüyor zaten!” gülüşmeler. Peki. Burada durup ait olduğum türün kullanamadığı dile ve zihne genellenmeyi bekleyecek değilim. Origami ustası konuştuğumuz zaman boyunca boşlukta büyük bir keyifle yapay uçuşunu seyrettiği şaheseri kağıttan yapılma kuşu kat izlerinden bozarak kare bir kağıt elde ediyor ve statik bir tonda okumaya başlıyor:

“Konuşma yetimiz de, tıpkı düşüncemiz gibi, beynimizin iki boyutlu aritmetik işlevinden önce gelir. Evet derken, hayır derken, olumlar ya da olumsuzlarken (…) konuştuğum dil, nesnelerin ikili bir kutuplaşma içinde olduğu bir dünyanın zayıf bir kopyası olmaktan öteye geçemez. Dildeki bu yetersizlik kaçınılmaz bir durumdur. Ama nesneleri hep iki boyutluluk, iki kutupluluk içinde algılayan zekânın yetersizliğine ne demeli? İç varlığı, nesnesinin özü yok işte. Tutamıyor bunu. Işığın düz gittiğini ve aynı zamanda sapma gösterdiğini benzen molekülünün altı atomu arasında çifte bağ kurduğunu, ama karşılıklı olarak çiftteki her ikisinin de karşısındakini yerinden çıkarıcı, oynatıcı güçte olduğunu keşfedebilir, bulabilir; kabullenebilir, ama anlayamaz bunu, kendi işleyişine katıp da irdelediği derin yapıların gerçekliğini bir bütün halinde toparlayamaz. Bunu yapabilmesi için durum değiştirmesi gerekir, şu anda yararlandığı mekanizmalardan başka mekanizmaları da beyinde işleme koyması ve de aklın, biçimleri benimseyen benzer bilinci kurması ve önünde bu derin yapıların algılanması zor ritmini özümsemesi gerekecektir. (Cortâzar “Seksek-Büyücülerin Sabah Gazetesi”: 474)

*
Boş bir yer
Bulmayı ummuştum,
Ayrıldığım yeri.
Şimdi biliyorum ki:
Boşluğa yer yoktur.
Hayat
Akan bir su gibi
Çatlakları doldurur
Tıka basa.

Bir taş gibi çöktüm
Derinlere
Uzanıyorum denizin dibinde
Ve
Sanki hiç var olmamış gibi
Hissediyorum kendimi.
(Rozewıcz, Kartoteka- “The Prodigal Son”/Martin Esslin; Absürd Tiyatro:250)*