Kaos ve düzen

Bu da benden bir kaos/düzen karşılaştırması, eski bir yazı 🙂

Hangi konuyu tartışırsak tartışalım bir süre hem de kısa bir süre sonunda geldiğimiz ana bir eksen var; muhafazakarlık- anarşizm!
Evrenimizin kaos ve düzen arasında sorunsuz varoluşu gibi bunun iz düşümleri olarak biz de muhafazakarlık ve anarşizm arasında doğup yaşayıp ölüyoruz.
Üstelik bu ana eksenin, zaten varoluşun temelini oluşturan düalizmin gereği olduğunu sıklıkla atlıyoruz ve farkında olmaksızın bu oltalardan birini yutuyoruz. Üstelik yaşamımızın içinde belki ağırlıklı olarak bunlardan birini destekler biçimde yer alışımıza karşın farklı zamanlarda ve farklı durumlar karşısında diğer metodu da savunmaktan geri durmuyoruz. Hatta birini savunurken diğerini yaşıyor olabiliyoruz. Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki olgu; Tanrı-şeytan ikiciliği, bizi deli konumuna getirmeksizin kendi içimizde, birbirlerinden habersiz yaşayıp gidiyorlar.
Bu kelimeleri hangi kavramlar ile bağdaştırdığımı açıklama ihtiyacı duyuyorum ola ki anlatmaya çalıştığım kavram karşıtlığını ifade edecek daha doğru kelimeleri siz biliyor olabilirsiniz.
İki karşıt uç olarak varoluşumuzun temeli; düzen ve kaostur. Varoluş bu iki uca doğru düzenli koşular sonucu ortaya çıkmış gibi görünüyor. Aslında fizikçilerin dediğine bakılırsa bu ikisi ayrı uç bile değil, aynı anda birbirlerinin içinde ve birlikteler yani dalga ve parçacık olarak kuantum hareketi sergilerler.
İşte bu karşıtlığı sosyolojik anlamda ifade eden uygun kelimeleri bulmaya uğraşıyorum.
Düzeni koruyan ve savunan için genel anlamda kullanılan sözcük, “muhafazakar” oluyor.
Muhafazakar görüş, tek başına belli bir görüşü savunmaz, adı üstünde “o an ve yerdeki” DÜZENi, o her ne olursa olsun muhafaza edendir.
Düzenin karşıtı olan, düzensizlik hali kaostur ve kaotik görüşün ismi de muhtemelen anarşi olabilir.
İnsanın ve toplumların bir arada yaşamasını temin etmek için düzene ihtiyaç var. Bu sebeple anarşi kelimesi muhtevası uyarınca insanın tüylerini diken diken eder.
Anarşi bir anlamda bindiğin dalı kesmek gibidir, oysa ayağını basacağı bir yere ihtiyaç duyan insan bu kelimeyi adeta unutmak isteyecek kadar ilgisiz karşılar. Bu davranışı aklı başında her kişi olumlayacaktır.
Dolayısı ile varlığını tehdit eden bu tehlikeli kelime yerine, muhafazakarlık kavramının karşıtı olarak muhtelif sözcükler koymuştur:
Devrimci; Mevcut düzenin toptan yıkılmasını ve yerine önerdiği sistemin gelmesini ister.
Reformist; mevcut düzenin tümüyle yıkılmasının zor ya da gereksiz olduğunu ama bazı kısımlarının yenileri ile değiştirilebileceğini savunur.
Evrimci; Mevcut düzenin aynı doğa unsurları gibi zaten evrileceğini ve bu sebeple reformistleri dinlemenin yerinde olabileceğini söyler.

Muhtemelen unuttuğum başka kademelerde olabilir. Eğer şimdilik bu sözcüklerden hareket edecek olursak; muhafazakarların en büyük düşmanı gibi görünen devrimcilerin de aslında kendilerinden pek farklı olmadığını açıkça görebiliriz. Çünkü devrimci, eskiyi yıkıp yerine yeni bir düzen getirecek ve getirdiği düzenin muhafazakarı olacaktır, hatta daha düzeni kurmadan bile muhafazakar olmuştur. Getirmek istediği düzene söz söyletmez, eleştiri kabul etmez ve bu sebeple ha bire doğurur. Doğurarak küçülür ve değişim kudretini kaybeder.

Devrimcinin ve onun alt düzeyi olarak reformistin hazırladığı yeni düzen paketinde yer alan unsurlar nereden gelmiştir peki?
Düzen haline gelmeyi zaten istemeyen, buna karşı olan anarşi çorbasından çıkmaları muhtemeldir. Çünkü bu çorbanın içinde her şey vardır, seç beğen al!
Örneğin ve basitçe; “Erkek egemen toplum yıkılsın” diyen anarşist görüşü beğenen bir devrimci bunu alır, kuracağı düzene “kadın erkek eşitliği” olarak geçirir, feminist görüş bunu alır “artık kadınların zamanı geldi” diye geçirir vs. Anarşizm düzen önermediği için yalnızca yıkmaya çalışan bir hareket olarak tespitler yapıyor gibi geliyor bana.
Halbuki normal bir insan olarak anarşiden çekip aldığımız her yıkma girişimi anında yenisini yapma isteğimizle tamamlanıyor.
Böylece Devrimci, reformist, muhafazakar olarak hepimiz dalgayı çökertmeye uğraşıyoruz. Bu hatalı bir davranış değil varolabilme savaşıdır. Bu sonsuz sürecin, üstelik de anlam olarak birbirinden hiç farkı olamayan sürecin, farklı basamaklarında yer alıyoruz. Tabii ki yer aldığımızı düşündüğümüz basamak yalnızca ağırlıklı olarak kullandığımız anlamına gelecektir. Yukarıda bahsettiğim gibi yıkıp-yapma ve koruma, güdü olarak her şekilde her insanın kullandıkları arasındadır.
Belki konuyu daha da basitleştirmeliyiz. Anarşi yani temsil ettiği kaos, insan olarak varoluşumuzun karşısında olduğuna göre onu zaten kategori dışı bırakıp, muhafazakarlığın içinde “eski ve yeni” yanlıları şeklinde daha elle tutulur bir düzeye indirgeyebiliriz.
Yani eski düzenin muhafızları ve yeni düzenin muhafızları şeklinde saf tutabiliriz. Ya da bilinçsizce her zaman yapa geldiğimiz gibi her iki safta da “işimize geldiği ölçüde” durabiliriz.
Örneğin, anne-baba olarak çocuğumuza kendi düzenimizi dayatırken “eskinin muhafızı” ve aynı anda işyerinde yaşlı müdürün baskısına karşı “yeninin muhafızı” olabiliriz.
Araba kullanırken aynı seyahatte bile, bazen eskinin bazen de yeninin muhafızı olur ve bundan hiç rahatsızlık duymayız.
En reformist, en devrimci olanımızın bile bir durma noktası var. “Ahlaksız teklif” filminde iddia edildiği gibi herkesin bir fiyatı vardır. İnternette bir forumda bulunuyorsanız o topluluğun sorunsuzca bir arada yollarını sürdürmeleri açısından, durma noktalarının farklılıkları hep sorun yaratacaktır.
Halbuki görünüş bundan farklı gibidir çoğu zaman; sanki bazı üyeler “her şey serbest olsun, kuralsız olalım”, diğerleri de “hayır bu işin bir adabı vardır” diyorlar ve taban tabana zıt iki gurupmuşlar gibi ha bire birbirlerini saf dışı etme çabasında görünüyorlar.
Oysa herkesin, en devrimci, reformist görünenin dahi bir durma noktası ve durduğu yerdeki düzeni koruma kaygısı vardır. Belki bunu düşünmemiş olabilir fakat düşünse iyi de olabilir 

Sonuç olarak “yok aslında birbirimizden farkımız!” , eskiyi savunan kişi şunu bilmelidir ki; yeniyi savunanların da bir durma noktası vardır yani iş genişleye genişleye anarşiye varmaz, bu varlık nedenimize aykırı olur. (En azından şimdilik) bu sebeple endişe edip “aman elimizdeki değerler gidiyor, kaosa yuvarlanacağız, mahvolacağız” çığlıkları samimi olmakla birlikte yersizdir. Buradaki endişe onların zannettikleri gibi kaosa dalıp kaybolmak değil, eskinin alışılmış ve gözü kapalı yerine getirilen kurallarına karşı yeninin biraz tehlike, daha çok çalışma ve daha çok düşünme gereğinden kaçınmak isteyen, yalnızca pek nahif “tembellik” güdüsüdür bence.
Ve eğer eskiyi savunan biraz tembelleşmiş insanlığımız olmasa, üstümüze yağacak olan bir çok farklı yeni dalga arasında hakikaten bocalayabilirdik. Oysa eskiyi savunanlar tarafından bu tehlike otomatikman saf dışı bırakılıp ancak eskiyi devirebilecek nitelikte büyük değişim enerjisi biriktirmeyi sağlıyor ve dolayısı ile muhafazakar, yeniye ayak direyerek YENİYİ YARATIYOR.
Varlığımızın her iki nedenine de aynı ölçüde saygı duyuyorum. Molla Nasreddin haklıymış, herkes haklı olabiliyor hatta onların haklı olduğunu söyleyen de haklı olabiliyor.

Sibel Atasoy
10.03.04

Nerden bildiniz?

“Osmanlı zamanında bir orman köyünde Ali dede isimli fakir bir oduncu yaşarmış, adamcağızın varı yoğu bir atmış. Ormandan odun keser, atına yükler, kasabada satar ve ailesine bu yolla bakarmış. Bir gün sabah uyandığında bir bakmış at yok, at kaçmış, bir feryat bir figan ailede, komşularda… Tek tek ziyarete gelmişler Ali dedeyi… “vah vah, görüyor musun şu başına geleni, ne kötü oldu senin için.” Deyince Ali dede hiç istifini bozmadan “nereden biliyorsunuz?” demiş, köylüler buna akıl sır erdirememişler bilmeyecek bir şey yok bunu, adam aklını bozdu herhalde deyip evlerine dönmüşler. Ertesi gün bir uyanmışlar evin önünde iki at, biri kendi atları biri de bir tay, nasıl sevinmişler , sanki düğün dernek… Komşular hemen kutlamaya gelmişler; “aman ne iyi oldu değil mi?” Ali dede yine sakin cevap vermiş; “nereden bildiniz?” komşular yine kös kös dönmüş evlerine. Ertesi gün Ali dedenin oğlu yeni taya binmeye çalışırken düşüp bacağını kırmış, yine çevreden bir ağıt bir ağıt “aman ne kötü oldu bu Ali dede” diye, bizimkinde yine ayni cevap “ nereden biliyorsunuz?”. Ertesi gün bir bakmışlar köye haberciler gelmiş, ferman okurlar; Osmanlı sefere çıkıyor, bütün gençler savaşa çağrılı, tabii bir tek Ali dedenin ayağı kırık oğlu kalmış köyde genç nevinden… Tüm komşular başlamış yine “ aman ne iyi olmuş da ayağı kırılmış senin oğlanın” ve Ali dedede ayni cevap “NEREDEN BİLDİNİZ?” ..BU HİKAYE BÖYLE SONSUZCA UZAYIP GİDER.”

a
Az önce bişey ararken gördüm bunu 🙂 Çok yıllar önceden bi selam gibiydi bana, çok sever çok anlatırdım bi zamanlar. Muhtemeln biliyosunuzdur da yine de paylaşayım bir dedim 🙂

Yeni Dünya

Dünyada çok ilginç gelişmeler oluyor ve olacak.
Yeni dünya kuralları ile şu anda bizim bildiğimiz eski bir çok şey sanırım çöpe gidecek.
Herşeyin değiştiği bir düzen geliyor ikibinli yıllarda. Ve umarım bu birçoğumuz tarafından kucaklanan bir yapı olsun.
Yeni dünya düzeninden sanırım yavaş yavaş bahsetmeye başlayacağım.
Şu anda sadece küçük bir ip ucu olarak söyleyebileceğim; yeni doğan çocukları dikkatle seyretmeye odaklanmak ve onlara öğretmen değil öğrenci olarak yazılmak! Amiyane tabirim için lütfen kusuruma bakmayın. 🙂
Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalıdır. Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.

Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.
Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Peki kendinizin ne olduğunu biliyor musunuz?

Düzenin ya da dünyanın ne olacağına bakmayın hiç, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?

Aklıma gelenlerden başlayayım, sonra ilaveler yapalım birlikte:

  1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
    Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

  2. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.
    Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
    Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
    (Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
    Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı. Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
    Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
    Bu korkunç ötesi bir sorumluluk. Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!
    Ne demek istediğimi daha rahat anlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi. Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüf değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

    “Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
    Parmak kaldırıyorum 🙂
    Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
    Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.

  3. Yeni dünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
    Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
    Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol
    Okumak, öğrenmek, kütüphaneler ve ansiklopediler iyiydi ama bunlar da tarihin tozlu sayfalarında, eski dünyada kalacaklar.
    Çünkü yeni dünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
    Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi.
    Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
    Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

-devam edecek-edelim-

Bilinç, Niyetlilik ve Arkaplan

Arkaplan tezi basitçe şöyledir: Anlamlar anlayışlar, yorumlar, inançlar, istekler ve deneyimler gibi niyetli fenomenler sadece kendiliklerinde niyetli olmayan bir Arkaplan yetileri kümesi içinde işlerler. Bu nedenle, ortada farklı Arkaplan yetileri bulunduğunda, aynı niyetli durum farklı karşılama şartlarını belirleyebilir. Ve eğer uygun bir arkaplan ile bağıntılı olarak uygulanmaz ise, niyetli bir durum hiçbir karşılama şartını belirlemiyecektir.

Bir inanca veya isteğe sahip olmam için, diğer inançların ve isteklerin tüm bir Ağ Bağlantısına sahip olmam gerekir. Dahası Ağ Bağlantısının tümünün bir Arkaplana ihtiyacı vardır. Çünkü Ağ Bağlantısının öğeleri kendi kendilerini yorumlayamaz veya kendi kendilerini uygulayamaz.

Bu Arkaplan (ve Ağ Bağlantısı) tezi çok sağlam bir iddia oluşturur. Bu tez en azından şunları içerir:

  1. Niyetli durumlar kendi başlarına işlemezler. Tek başlarına karşılama şartlarını belirlemezler.

  2. Her bir niyetli durumun işlemesi için diğer niyetli durumları içeren bir ağ bağlantısıa ihtiyacı vardır. Karşılama şartları ancak bu Ağ Bağlantısısına bağlı olarak belirlenir.

  3. Hatta Ağ Bağlantısı da yeterli değildir. Bu Ağ Bağlantısı ancak bir Arkaplan yetileri kümesiyle bağıntılı olarak işler.

  4. Bu yetiler daha fazla niyetli durumlar veya belirli bir niyet durumun içeriğinin bir parçası değildirler ve bu şekilde değerlendirilemezler.

  5. Aynı niyetli içerik, farklı Arkaplanlarla bağıntılı ve kendisinin hiç bir şekilde belirlemediği bazı Arkaplanlara bağlı olarak, doğruluk şartları gibi farklı karşılama şartlarını belirleyebilir.

Arkaplan ile Ağ Bağlantısı arasındaki ayrımın temeli nedir?

Arkaplanın niyetli olmayan fenomenlerden oluştuğunu ve Ağ Bağlantısının da bir niyetlilik ağı olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Arkaplanın hiçbir fizikötesi uzantısı olmadığına işaret etmek de önemlidir. Zira Arkaplan temsil edilen gerçekliğin değil, bizim gerçeklik temsilimizin bir özelliğidir. Arka plan işleyişinin belli kuralları vardır ki bazıları şunlardır:

1.Çoğu zaman, algı olmaksızın eylem, eylem olmaksızın da algı olmaz.

  1. Niyetlilik düzenli bir eylem ve algı akışı içinde gerçekleşir ve Arkaplan ise bu akışın oluşturduğu biçimlerin imkan şartıdır.

3.Niyetlilik Arkaplan yetisinin düzeyini yükseltme eğilimindedir.

  1. Niyetlilik Arkaplan yetisinin düzeyini artırsa da, her şekilde yetinin dibine ulaşır.

  2. Arkaplan sadece ortada niyetli bir içerik olduğunda görülür.

J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabından Düzenleme Sibel Atasoy

19.02.08

http://agnia.blogcu.com/

Cinsel Enerji Aktarımı

Cinsel enerjiyi ve aktarımını anlayabilmek için öncelikle ayırdına varmamız gereken önemli bir husus var:

Kadın olsun erkek olsun “insan” dediğimizde tek bir özneden bahsetmiyoruz.
İnsan bir bileşimdir. Bu sebeple anlaşılması zordur.
İnsan üç ayrı bölümden oluşur; akıl – beden – ruh.
Bu üç bölümün her birinin ortasına onları ikiye bölecek şekilde bir perde yerleştirilmiştir. İşte bu sebeple insana dair herşey bu ikiye bölünmüşlüğün bileşimi olarak anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Konuya devam etmeden önce lütfen söylediklerimi bir öğrencinin kavrama çabaları olarak değerlendirin. Yaradılışa ait gerçeklik, gökteki yıldız sayısından bile çoktur. Hepimiz kendi genetik/ruhsal yapılanmamızın getirdiği argümanları kullanarak bu gerçekliğin bir parçasını aydınlatırız/karartırız.
Aklın bölünmüşlüğü:

Akıl ağacına inen perde onu ikiye ayırdı; bilinç ve bilinçaltı

Aklın bilinçli kısmı, hareketsiz olan erkek kısmıdır.
Aklın bilinçaltı kısmı ise, potansiyel vericidir ve dişidir.

Hikaye bilincin bilinçaltını kullanmasıyla başlar. Bu işlemin olması değişik katalizörler (vesile olan olay) gerektirir. Bilinç, katalizörler sayesinde potansiyel vericiden küçücük parçalar aşırmaya başlar. Ve aşırdıkları ile deneyim yaşar. Deneyim olmaksızın biz hiç birşeyiz. Her kadın ve her erkek yukarıda belirttiğim gibi bir bileşimdir.
Yani cinsiyeti her ne olursa olsun kişi kendi potansiyel vericisinden ivme almak durumundadır. Ta ki bu işlemler neticesinde akıl, gerekli dönüşümü gerçekleştirsin ve aydınlık ile karanlık arasında bir seçim yapsın.
Cinsel birleşim esnasında, erkek dişiye fiziksel enerji dejarjı yapmış olur. Fiziksel enerji canlılığı çok az olan dişi böylece kendini tazeler. Aynı anda dişi de depolamış olduğu zihinsel/duygusal enerjisini dejarj eder, doğası gereği bu bölgede daha az canlılık gösteren erkeğe ilham, şifa ve kutsama sunar.
Aklın bilinçaltı bölümü; dişidir ve potansiyel vericidir. Akıl bu bölümden döllenemediği takdirde bilinç hareketsiz kalır.

Enerji aktarımının en kolay, zahmetsiz ve dolaysız yapılabileceği alan olarak cinsellik çok önemli olmasına rağmen insanlık neden bunun farkına varamıyor? Çünkü çok basit olan mekanizma, ahlaki önermeler ile çoklukla gözden yitmiş durumdadır.
Mekanizmayı bozan davranış modellerinden örnekler:

Bildiğiniz gibi dişi erkeği seçer.
Erkek seçilmeyi beklemektedir ve bu sebeple, yani seçilebilmek için her türlü yeteneğini kullanır. Bu durumda eğer dişi, kendi eksiğinin/yeteneğinin farkında olsaydı, seçimi şöyle yapardı:
Kendi eksiği olan fiziksel canlılığı bulacağı en iyi erkeği seçerdi.
Oysa bu eksiğini bilmediğinden, aslında onda eksik olmayan başka kıstaslara göre seçim yapmaktadır; nedir bunlar? Hepimizin bildiği şeyler; statü, para, güvence…
Bunlarla zaman/uzayda ne yapılabilir ki! İş baştan sakatlanmaktadır. Üstelik dişi bu yanlış seçiminin sonuçlarını yaşarken kabahati de erkeğe yükleme eğilimine girer çoğunlukla. Eşinin işkolik olduğundan, ilgisizliğinden ve anlayış noksanlığından yakınır.
Bazen tesadüfen bu gereksiz özelliklerinin yanında fiziksel gücü yüksek bir erkek de bulunabilir tabii, evrende çareler tükenmez ama işi tamamen kazaya bırakmış oluyoruz.
Gelelim erkeğin seçimine;
Erkek kendinde olmayan ilham, şifa ve vizyonu alabileceği kadına mı kur yapıyor (onun tarafından mı seçilmek istiyor)? Çoğunlukla hayır.
Ne yapıyor? Dişinin fiziksel özelliklerine bakıyor!!!
İşin çarpıklığını görebiliyor musunuz?
Her biri kendindekini dışarda arıyor, eksik olanı değil!

Hangi hallerde cinsel enerji aktarımı yapılabiliyor?

Cinsel enerji, uzay/zamanla zaman/uzay arasında bir çeşit titreşimsel köprü kurulmasını sağlar. Köprü kurulduktan sonra oradan gelecekleri tahmin edemezsiniz ama şundan emin olabilirsiniz; gelenler, sizin hazır olduğunuz yeniler olacaktır.
Bunu tekrar açıkladıktan sonra bu tür köprünün kurulmasının şartlarına bakalım.

Cinsel birleşimde bulunan kişi, hem kendisinin hem de eşinin bir “birlikte yaratan” olduğunun bilincinde olmalıdır.

Bu enerji, köprüyü kurmak üzere kırmızı kök çakradan yukarı fırlar, sırasıyla turuncu ve sarı çakraları geçip yeşil yani kalp çakrasına ulaşması beklenir çünkü köprü orada kurulur. Fakat enerji merkezleri tıkalıysa ve yukarıda söylediğimiz birinci şart yani “birlikte yaradan” olma durumu eşlerden biri tarafından bilinmiyor/hissedilmiyor ise, enerji aktarımı ikinci yani turuncu merkezde kalır.

Peki köprünün kurulamadığı nasıl belli olur?

Yeşil ışın titreşimi başlamamış kişide (eşinde başlamış olduğunu varsayalım) tatminsizlik ve doyumsuzluk hissi görülür. Cinsel aktarım alamayan kişi günlerce aç kalmış birinin haliyle cinsel ilişkiye doyamaz hale gelir. Bu durum bedenin ulaşamadığı köprüye uzanmak için tamamen reflekssel çabası olarak görülebilir.
Enerji aktarımı, potansiyel farkının (kutuplar arasında) salıverilmesi ile oluşmaktadır. En güçlü olarak eşlerin aynı anda orgazm olması sırasında aktarılır. Fakat bu şart değildir; kendini diğerine sunma gayreti, isteği, onun yaratan olduğu bilinci, sadece dokunarak bile aktarım köprüsünü kurar.

Çakraların açılması için bazı basit meditasyon önerileri var. Fakat bunların muntazam yapılması daha önemli bir şart. Tensegrity hareketlerinin ve doğa yürüyüşlerinin de katkısı olacağını düşünüyorum. Aslında önce bir bioenerji uzmanı ya da reiki ustası tarafından hangi çakraların tıkalı olduğu tespit edilse ve yoğunlukla onlar üzerine çalışılsa daha da iyi olur.

Bazen çakraların hepsi açık olsa da uyumlu ve dengeli çalışmama durumları olabiliyor. Çevrenizde kimler var? Bunları dikkatle gözlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü auralar birbirine değiyor özellikle uzun saatler (hele bir de aynı mekanda uyunuyorsa) birlikte olan kişilerin aura karışıklıklarını birbirlerine bulaştırdıkları bir gerçektir.
Eğer böyle bir uzmana danışma imkanı yoksa, başka imkanlar da mevcut. isteyene evren herşeyi altın tabakta sunuyor.
Benim tavsiyem şu; hayatınızda şu anda aşık olduğunuz biri var mı? Varsa çok şanslısınız, mümkün olan tüm zamanları ona yakın geçirin. (tutku ya da sevgi adına kullanılan şeyleri değil gerçek aşk’ı kastediyorum)
Eğer şu anda böyle bir durum yoksa yine çaremiz var:
Yoğun olarak hayranlık duyduğunuz, eğer imkan olsa onun gibi olmak istediğiniz kişiyi tespit edin. Bu kişi tarihe mal olmuş biri de olabilir, dini bir lider, mahallenin çöpçüsü ya da babaanneniz, hiç farketmez. Ölmüş olması da hiç farketmez! Mesafeler geçersizdir, dünyanın öbür ucunda da olabilir.
Sizin için bu kişi kim?! Önce onu bulun.
Sonra, fırsat bulduğunuz her an onu düşünün, ona olan hayranlığınız ve sevginize odaklanın. Varsa resmine bakın, yazılarını okuyun, çevrenizdeki kişilere onun isminden sıkça bahsedin. Onun ismini, kulağınız, gözünüz, burnunuz ve deriniz sürekli olarak algılasın. Gece yattığınızda ona ait hayaller kurun.
Ve bunları yaparken kendinize zaman tanıyın.
Bir süre sonra inanılmaz şeyler olacak.
Birlikte Yaratan nedir?
Birlikte yaratan tanımlamasını burada metafizik anlamda biraz izah etmeye çalışacağım ama bu işin esası kuantum fiziğindeki;
gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.
altın sözünde tam olarak kendini ifade ediyor.

Evrenin bir yaratıcısı, yani ilk olan bir gücün varlığını kabul etmeye yatkınız; çünkü daha iyi bi fikir aklımıza gelmedi. Buna bilim adamları zeki enerji diyor, ben BİR diyorum. Dini inanç sahipleri Tanrı diyor.
Bizim güneş sistemimizin yaratıcısı olan Bir’in sapmış bölümü (sevgi), işe önce ışığı yaratarak başladı, sonra gerisi geldi. Yaratma işlemi esnasında Sevgi (bir’in sapmışı olan bölümü) , yarattıklarına “özgür irade” verdi.
Özgür irade, seçim yapabilmek anlamına gelir basitçe. İnsanlar seçim yaparak yaratanın işlerine katkıda bulunmaya başladılar, yani birlikte yaratmaya başladılar.
Bu yetki, insan için bir onur/görev dir. Bunun farkında olmak, insanı hem sevince hem de sorumluluğa mahkum eder.
Konumuza dönecek olursak, insan kendisinin ve diğer insanların “birlikte yaratan” olduğunu hatırladığı oranda, farkındalığı gelişir (bileşim noktası hareket eder).
Birlikte yaratan olma durumu “sevgi” olduğunu hatırlamaktır.
Sonuç olarak, cinsel enerji aktarımı için etaplar basitçe şöyle olabilir:

  1. En üst, nihai niyetim; farkındalığın yüseltilmesi olmalı.
  2. Bunun bedava olmadığını bilmeliyim. Bana enerji gerekiyor.
  3. Bu enerjiyi alabilmenin yollarından birinin (en önemli ve kolayı) cinsel birleşim olduğunu biliyorum.
  4. Bunun için şartlarımı uygun hale getiriyorum; çakralarımın normal ve dengeli çalışmasını sağlıyorum.
  5. Cinsiyetim ne ise “bende eksik olan unsurun” tamamlanması için uygun eşi seçiyorum, ya da seçilebilmek için çalışıyorum. (aşk varsa bu maddeye gerek yok, otomatik pilottayız demektir. Malum aşk, ışıktır ve o da BİR’in sapması sevginin ilk tezahürüdür.)
  6. Seçtiğim eşin benim gibi “birlikte yaradan” olduğunu aklımdan/gönlümden çıkarmıyorum. Bu, onu seviyorum/saygı duyuyorum/benden en büyük faydayı sağlamasını ümid ediyorum demektir.
  7. Birleşim süresince her iki taraf da kendini karşıdakine bağışlamalıdır (Kendinizden kurtulun derim). Zamanı unutup, ANda kalınmalıdır. Estetik, sonsuz bir danstır bu. Eğer kutsal olan bi şey varsa dünyada işte budur.
  8. Bu disiplin korunursa bir zaman içinde, enerjinin kök çakrasından çıkışını, bütün çakraları kolayca kat ettiğini, an be an izleyebilirsiniz. Hedef 6.cı çakraya, yani çivit maviye kadar yükseltebilmektir. Çünkü o nokta, evrensel sevginin kucağı ve BİRe açılan kapıdır.
  9. Her şey yolunda gitmişse, erkek uyumak isteyecektir; çünkü fiziksel enerji aktarımı yaptı. Fakat uykuya giderken yanında götüreceği bi kucak ilham, şifa ve kutsama olacaktır.
    Eğer yolunda gitmemişse, bezginlik, boşunalık duyguları, doyumsuzluk, öfke, ihtiras vs vs vs…
    Tabi anlattıklarım, sizler gibi bir “birlikte yaratan”ın kendi dünyasında derleyip toparladıklarıdır. Hekes kendi dünyasını güzelleştirmeye çalışıyor

İnsan aklına perde inmeden önce varlıkların en çok yaptığı şey şevişmekti. O zamanlar hiç bir şartı ayarlamak da gerekmiyordu; çünkü herkes bu şartlara sahipti. Enerji ganiydi. Biz o günlere cennet diyoruz. Sonra cennetten kovulduk ve aklımıza perde indi. Şimdi herşey için dışarıya/içeriye mahkum olduk.

Bir erkek sahip olduğu ilham ve şifa ile ne yapar?
Ne yaparsa yapar ben karışmam!

Belki sabah uyanır, aklına çöle gidesi gelir, orada kendi Don Juan Matus’unu bulur.

Sibel Atasoy
Ortaköy-11.06.05