Mizahi o yer!

Mark Twain’in dediği gibi – hayatta bazı şeyler o kadar ciddi ki, tek yapabileceğiniz gülmektir. Bu tür mizah dünyanın bir çok şekilde yanılsama olduğu kavrayışından geliyor. Eski’den bir Yeni doğurmaya çalışan bilincimiz ve bütün bu olaylara tanıklık eden gözlemcimiz arasında bir yerlerde eğlenceli bir yer var. Bu yolda eğlenceli yeri bulmak; daha farklı gerçeklik oyunları aramak isteyenlerimiz için galiba olmazsa olmaz bir mutabakat.

Don Juan bunu bize sık sık hatırlatırdı Castaneda kanalı ile. Dün gece CnbcE’de “süper kahramanlar” hakkında uzun bir biyografi izledim. Çizgi kahramanların tarihçesini ve bu öykülerin insanlar üzerindeki psikolojik, toplum üzerindeki sosyolojik etkilerini açmaya çalışıyorlardı. Programı pek incelemeden dağınık bir gözle seyrederken aklıma neler neler geldi 🙂

Şamanlar, objektif dünyanın, görmenin yalnızca bir yolu olduğunu epey erken keşfettiler. Her şeyin AYRI olduğuna dair iddia son derece güçlü ve faydalıydı.
Objektif dünya hakkındaki ikincil önerme ise her şeyin bir başlangıcı ve sonu olduğuna dair farz olmuştu, ki bu da ilki kadar hoş ve faydalı bir yanılsamaydı. Böylece filmi evirip çevirip yeniden seyretme imkanı oluşuyordu ve tabi ayrılığın getirdiği yarışma duygusu bilinen her şeyi kaçınılmaz biçimde uhdesine almıştı.Ki hala durum büyük ölçüde böyledir ancak şimdi çok boyutlu gerçekliklerin henüz fikir olarak hazırlandığı dönemde bu (faydası sona ermekte olan) yanılsamaların nasıl düzeltileceğine dair pek çok yöntem önümüze sürülmekte.

Galiba benim bir sorunum var! Daha yeni mi anlıyorsun diyebilirsiniz, evet genellikle en son ben duyarım!

Mesele şu ki, ben Gerçek ve Kurgu ayrımı yapamıyorum, tüm kurguları gerçek gibisine yaşıyorum, bu küçükten beri böyledir. Rüyalarımda kendisini apaçık gösterir, gerçeğe en aykırı görünen fact’ler dahi bana son derece sıradan gelir. Belki bu sebeple rüyada uyanmak denen kavrama ulaşamadım. Eğer bi şeyi garipseyebilseydim “bu bi rüya olmalı” hissi gelebilecekti. Oysa bir çok harika arkadaşım var ki, Gerçeği ve Kurgu’yu fevkalade güzel ve ayrı ayrı takip edebiliyorlar. Peki ben neden böyleyim? Eminim psikoloji sahasında bu sapmanın bi ismi vardır, neyse ki uzun bi ömrü kabul edilmiş, üzerinde anlaşmaya varılmış dünya oyunu/rüyasından kopmadan yaşayabildim.

Kurgu ve Gerçek arasında bir fark göremiyor oluşum, kuantum dinamiği dahil bazı çetrefil görünen konuları durumları kolayca anlayabilmemi sağlıyor sanırım, bu da sorun gibi görünenin ödülü olabilir. Bana on yıl önce “Oyun Kuramını” da yazdıran da bu olsa gerek 🙂

İlerlemek zorunlu mu?

5/12/2005 ·Tarihinden bi günlük notu (Ne kadar ciddiyim? Vay canına dedim görünce!)

Belki inanmayacaksınız ama son yılımın tek çelişkisi bu oldu/oluyor!

Dünya tarihine bakıldığında evrim en bariz realite. Sanki evrilmek mecburi gibi görünüyor.  Üstelik sonsuzca devam edebilirmiş gibi görünüyor (bulunduğum noktadan bakıldığında); çünkü evrim, zamanı hiç takmıyor!

Evrilmekten kaçmak mümkün değil mi?!

Zaten benim “oyun kuramı” da sonuçta evrilmenin bizi bi yere götürmediği olgusu üzerine yapılanıyor.

Kendi kuramımda oyundan kaçmak için yapılacak tek şeyin kendi etrafında dönmeyi bırakmak olduğunu söylemiştim. Bundan da hala hiç kuşkum yok!

O zaman ne demeye evriliyormuşum gibi hissediyorum?

Cevabı açık; demek ki kendi çevremdeki dönüş durmuyor!

Çelişki burada başlıyor; evrilmek için hazırım. Yani Sibel denen makina şu anda buna hazır, biliyorum. Kıpırdamaya çekiniyorum. Ama üzerime sel suyu gibi geleni görmezden gelemiyorum.

Mesele aslında şu; ben Sibel değilim. Ben evrilmenin gereksizliğini bilenim.

Berbat bi durum!

Ve yine biliyorum ki; bu ve buna benzer çelişkiler, Sibel’le aynı seviyeye geleceğimiz ana kadar bitmeyecek.

Onunla ne yapacağımı bilemiyorum.

Daha berbat olanı da şu; ne yapacağımı bilmek için Sibel’e muhtacım!!!

İronik değil mi?

Sibel ne yapacağını fevkalade biliyor; zaten programı buna göre hazırlanmıştır.

Evrilmenin anlamsızlığını bilen ben, kendi etrafında dönmeyi bırakamıyan Sibel yüzünden, onu evrilmesi için serbest bırakmak zorundayım.

Serbest bırakmazsak, onunla sonsuza kadar ŞU AN da duracağız. Fakat bu çelişki de bizimle duracak…

Ben hayatımda bu kadar saçma bi şey görmedim. Bir şeyin oluşunu, onun olmama nedeninin içine nasıl sokarım ben? Hayır bu kadar da şapşal olamam herhalde!

Yine de olmuşum işte!

Bu yalnızca KAZA eseri olabilirdi…

Bir (1), sıfırın (0) içine girebilir mi?

01010000101011111010100101010100100101010101010101010101010101

Böylece yan yana geldiklerinde görüntü oluşuyor; hayat illizyonu!

Bu zavallı dizilerden kurtulmak için bir, sıfırın içine girmeli!

Küçük Prens ve ciddiyet-3

  • Öyleyse, dikenler ne işe yarar?
    Hiç bilmiyorudum. O anda da otorumun sıkışmış bir vidasını sökmeye uğraşıyordum. Çok dertliydim; motordaki bozukluk çok önemli görünüyordu. İçme suyumuz da günden güne azaldığından, geleceği karanlık görmeyğe başlamıştım.
  • Dikenler ne işe yarar?
    Küçük Prens bir soru sordu mu, vazgeçmezdi. Vidaya çok sinirlenmiştim. Rastgele bir cevap verdim:
  • Dikenler hiçbir işe yaramaz. Çiçeklerin kötü huyundan doğar.
  • Aa…
    Kısa bir sessizlikten sonra, kin dolu bir bakışla:
  • İnanmam! dedi. Çiçekler zayıftır, saftır. Tehlikelere karşı koymak için, ellerinden geleni yaparlar. Hem onlar dikenleriyle kendiierini çok güçlü sanırlar…
    Hiç cevap vermedim. O anda: “Şu vidayı sökemezem çekiçle uçururum” diye düşünüyordum
  • Hem sen inanmıyor musun ki çiçekler…
  • Yok, yok, bir şeye inandığım yok. Aklıma geleni söyledim. Hem ben ciddi şeylerle uğraşıyorum.
    Küçük Prens dona kaldı:
  • Ciddi şeyler!
    Elimde çekiç, parmaklarım makine yağıyla kapkara olmuş, hiç beğenmediği o uçakla uğraşıyordum. Bir an baktı, sonra:
  • Sen de büyükler gibi konuşuyorsun, dedi.
    Biraz utanmıştım. O ise acımadan sözünü tamamladı:
  • Her şeyi birbirine karıştırıyorsun… Kafan darmadağın…
    Çok kızmıştı, başını sallıyor, altın sarısı saçları rüzgarda uçuşuyordu.
  • Ben bir gezegen bilirim, içinde al yanaklı bir bay oturur. Ömründe bir çiçek koklamamış, bir yıldıza bakmamıştır. Hiç, hiç kimseyi sevmemiştir. Yalnız toplamalar yapar. O da senin gibi sabahtan akşama kadar: ” Ben ciddi bir adamım, ciddi bir adamım” der durur. Çok da övünür. Ama adam değil ki o, mantardır.
  • Nedir?
  • Mantar!
    Küçük Prens öfkesinden sapsarı olmuştu.
  • Milyonlaraca yıldan beri çiçekler diken salar, milyonlarca yıldan beri de koyunlar çiçekleri yer. Hiçbir zaman, hiç bir işe yaramayan bu dikenleri neden bıraktıklarını anlamaya çalışmak ciddi değil de nedir? Koyunlarla çiçeklerin savaşı önemli değil de o al yanaklı şişko bayın toplamaları mı daha ciddi, daha önemli? Ve ben bu dünyada bir çiçek tanıyorsam, biricik bir çiçek, benim gezegenimden başka bir yerde bulunmayan bir çiçek ve günün birinde bir koyun gelip de, ne yaptığını bilmeden, o çiçeği kkoparıp yerse, önemli değil mi?
    Yüzü kızararak ekledi:
  • İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bi tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. “Çiçeğim oralarda bi yerdedir” der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir. Bu da mı önemli değil?
    Daha ileri gidemedi, birdenbire hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Karanlık çökmüştü. Aletlerimi fırlatıp attım. Bana çekiç, vida, susuzluk, ölüm vız geliyordu artık! Yıldızın, gezegenin birinde, benim gezegenim olan bu dünyada bir Küçük Prens vardı, onu avutmak gerekti. Onu kollarımın arasına aldım, salladım.