ZORAKİ MÜSLÜMANLAR…”TÜRKLER”

İslam Peygamberi Muhammed bin Abdullah kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği ‘miraç gecesinde’gök katlarında kendinden önceki Peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail (Cibrâ’îl veya Cibrîl)’e bunun kim olduğunu sorar. Cebrail”Bu Peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan`da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ‘Abdülkerim Satuk Buğra Han’ adını alacaktır.”der.

İslam peygamberi Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islamiyeti Türk ülkesine yayacak bu insan için dua eder. Muhammed bin Abdullah’in arkadaşlarıda bu ruhu görmek isterler. Muhammed dua eder. Başlarında Türk başlıkları bulunan, kırk silahlı atlı görünür. Abdülkerim Satuk Buğra Han ve arkadaşları selam verip uzaklaşırlar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra, Kaşgar hanının oğlu olarak dünyaya gelir.

Satuk Buğra’nın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştür. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını söyleyip öldürülmesini istemişlerdir. Satuk Buğra’ın annesi; “Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek oğlunu ölümden kurtarmıştır.

Satuk Buğra 12 yaşında iken, arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmaya başlar. Avda oldukları bir günde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve yaşlı bir insan konumu alır. Satuk Buğra’nın daha sonra Hızır (al Khidr) olduğunu anladığı bu yaşlı kişi Satuk Buğra’ya Müslüman olmasını öğütler ve İslamiyeti anlatır.

Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcası Harun Buğra Han ‘dan islamiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar hanı, müslüman olmayı kabul etmez. Satuk Buğra’nın işareti ile yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Türkistan’da İslâm Peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın ölümünden 333 yıl sonra ilk Satuk 12 yaşında iken İslam dinini benimser ve Abdülkerim[3] ismi verilir. Satuk Buğra hükümdar olur ve bütün Türk askeri onun iradesinde İslamiyeti kabul ederler. Abdülkerim Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir.

Buraya kadar olağan üstü olaylarla anlatılan bir efsaneyi aktardım.Olağanüstü olaylarla ilgili anlatılara göre “Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılınçı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. Abdülkerim Satuk Buğra Han Tanrıdan davet almış bu sebeble Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.” Onun yaşamını bitirdiği son gün, Hicrî 344 Milâdi 955’dir. İlahi olaylarla süslenen bu anlatılar Türklerin katliamlara uğramaları neticesinde zorla İslamlaştırılmalarına hazırlanan bir kılıftır…

Türklerin İslam Dinini kabul edişleri ilahi bir ilhama bağlamaya çalışan Satuk Buğra Han Destanının çok kısa bir zamanda geliştiği, islamiyetten önceki Türk Destanlarından da aldığı ana motiflerle daha da zenginleşerek tesbit edilen yazılı şekle geldiği söylenebilir.
Aynı zamanda bu gün bile Kaşgar yakınlarındaki Artuç kasabasında bulunan mezarı bir ziyaretgah mahalli olan Satuk Buğra hayatını, destani bir hava içinde anlatan Satuk Buğra Han Destanı Tezkire-i Buğra Han adlı bir eserde kayıtlıdır. Bu eserin muhtelif el yazmaları vardır.

Türklerin Müslümanlığı Kabulü Hakkında Ne Biliyoruz?
Bu konuda pek fazla birşey bildiğimiz söylenemez. Çünkü Türklerin müslüman oluşuyla ilgili olarak ne okullarda, ne tarih kitaplarında ayrıntılı bilgi verilmez. Verilen bilgilerden ise sanki İslam’ı duyan-dinleyen Türklerin akın akın müslüman oldukları ima edilir. Bu gerçek değildir. Gerçeğin bilinmesi istenmez.
Bakın Diyanet bu konuda ne diyor:
Türklerin İslâm dinine girmesi, Türk milletinin tarihinde bir dönüm noktası olmuş, müslümanlık için hayırlı sonuçlar doğurmuştur.
Türkler, İslâm dinini hiç bir zorlama olmadan kendi istekleri ile kabul etmiştir.

Bunun başlıca sebepleri şunlardır:
1) İslâm dini ve İslâm medeniyetinin üstünlüğü…
2) İslâma girmeden önce Türklerin eski dini inançlarının İslâm inancına yakın olması ve İslâmın getirdiği üstün prensiplerin Türk milletinin ruhuna ve manevi yapısına uygun düşmesi…
*” Hiç bir zorlama olmadan ” ifadesi büyük bir yalandır.Türklerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670’li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740’lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.

İslam”ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670’lerden başlayarak 740’lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..
Arapların Türklere İlk Saldırıları:
Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir. Bu zenginlik öteden beri talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..

Buhara”nın Yağmalanması:
Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24.000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım isterse de bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlerse de tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir. ( Bu sayı kimi tarihçilere göre 50 kimine göre de 80’ dir. ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü….( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)

Haccac ve Rutbil ve Asimilasyon:
İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kan dökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Haraç karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır. Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700.000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır. Buna çok kızan Haccac 40.000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı..

Kuteybe ibni Müslim:

705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.
Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur. Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar. Merv’de askerleri toplayarak,
” Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı ” der. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek ne kadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..

Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler.

Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir. Muhafız birlikleri oluşturulur. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır. Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..

*”Bundan sonra olanları detaylı olarak anlatmaya çalıştım 11 sayfa tuttu.Toplumun bilgiye verdiği değeri bildiğim için okunmıyacağını düşünerek yalnız başlıkları aktaracağım.Ayrıntı isteyen olursa seve,seve paylaşırım”
Başlıklar:
a) Buhara’nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı: Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.(Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarını da ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar)Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..

b) 1. Büyük Katliam – TALKAN KATLİAMI : , Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. ”Bu olay, Ziya Kitapçı”nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır”; “Bu harblerden birinde, et-Taberi”nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe”ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman”ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,
”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.”

c) 2. Büyük Katliam – CURCAN KATLİAMI: Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder. .. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır.. “Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..”

d)Hakan Sulu”nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi:

e)Hakan Sulu”nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti:

f)Kur-Sul”un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması:

Taberi Anlatımları:
Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.(Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)
“Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.
Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.
Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)
Kuteybe dedi: – Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )
Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccac’a gönderdiler.(Syf-347)
Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)
Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)

Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi:
Havarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı. Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı. Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem, derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi. Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı. El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.
Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi. Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi. Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi. Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi. Çaygan’ın adamını geri gönderdi. Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş. Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi. Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinet-ül Fil ki Havarizem’in ulu ve muazzam şehridir. Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir. Ondan ulusu yoktur. Kuteybe çıkıp geldi. Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi. Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi. Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır. Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı. İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi. Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi. Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam gönderip aman diledi.
Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir. Belki ölmek muti olmaktan iyidir, dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi: Kendini nasıl görürsün.
Havarizad dedi: -Ey emir, beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola. İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek, ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu. Dışarı çıkıp boynunu vurdular. Çaygan dedi-Ey emir, henüz gönlüm şifa bulmadı.
Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin?
Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin.
Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi. Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki: Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.
Çaygan Kuteybe’den yardım diledi. Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi. Ve Çaygan’ı gayet incitirdi. Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi. Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü. Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)
-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilermiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz. Ola ki bir fetih edesiniz, dedi. Muslih b.Müslim’i bunlara kumandan tayin etti. Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti. Bir bölüğünü yolun sağ yanına, bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu. Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler. Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler. Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı. Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı. Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu. Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar. Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar. Onlardan kurtulan pek az oldu. Ve onların ekserisi Melikzadeler idi. Ziynetli ve silahlı kimselerdi. Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.
Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki Arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler. Yoksa harbe arapları gönder. Gör ki biz de neler ederiz,dedi. Kuteybe bu sözü işitip gazaba geldi ve münadilere çağırttı. Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar. Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikçe kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü. Müslümanlarda silahşörler çok idi. Kuteybe onları çağırtıp dedi ki: Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm. O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı. Derhal düştü. O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)

Bu 70 yıl süren Türk-arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçları ;
1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir.
2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
3- Şehirler yağmalanmış , ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir.
4- Tüm zenginlikler , tarihi eserler yokedilmiş , yakılmış , yıkılmıştır.
5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek
24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.)
6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları
kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş ,”Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.
9- Türkler böyle bir vahşet ve zulümüÇinlilerden dahi görmemişlerdir.

Bu tarihi gerçekler “islam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte , bahsedilmemektedir.Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir…

http://godaloneexistinsolitude.blogspot.com/2009/10/zoraki-muslumanlarturkler.html

Tanrı Ayağa Kalk…

Binlerce yıldır,insanlık iyinin ve kötünün arasında sıkışıp kaldı;Tevrat insanın yaradılışından beri kötülükle savaştığını sandı ama zafer çoğu zaman kötülük tarafından kazanıldı…

Din bilimciler Tanrı ile Şeytan arasındaki anlaşmanın iç yüzünü anlamaya çalışıyorlar.Tanrı neden kötülüğe izin veriyor?Neden çocuklar ölüyor?Suçsuz insanlar zulüm görüyor?Hitler,Saddam,Stalin gerçekten kötümüydüler?Yoksa onlar dev bir sistemin birer parçasımı?Ya insanlık kendini yok etmeyi başarıp kötülüğü yenebilirse,iyilik kalırmı?İkisininde olmadığı bir dünya nasıl olur?
İncil’de “Eyüp kitabı”nın başlangıcında korkutucu ama aynı derecede ihtişamlı bir bölüm vardır;KÖTÜLÜĞÜN GİZEMİ bence burada saklıdır;ALLah ve ŞEYTAN karşılıklı konuşurlar ve Allah,Şeytan’a sorar;”Ve Rab Şeytan’a dedi;Nereden geliyorsun?Ve Şeytan Rab’ba cevap verdi;Dünyayı dolaşmaktan ve orada gezinmekten…(sonra Allah ve Şeytan bir anlaşma yaparlar).Eyüp peygamber çok acı çekecek ama sabredecektir,her şeyini kaybedecek ama Allah’a şükredecek,Şeytanı ise lanetliyecektir….(Allah’ın soğuk ve alaycı uslubuna dikkat)

Şeytan daima dolaşır;sınırları,çok büyük uzaklıkları aşar.Uydulardan onun hareketlerini takip edebiliriz.Uzaydan çekilen fotoğraflar aydınlık ve nettir fakat haritaların çoğunda lekeler ve birde büyük leke görülür.Üçüncü ve Birinci dünya ülkelerinin üzerinde kötülüğün damgası vardır.Kasırgalar,tayfunlar etkindir,kıtlığın,cinayetlerin, savaşın neden olduğu katliamlar yaygındır.Her yerde soykırım vardır;Gerçek buz gibi bir sonsuz boşluk olarak bizi sarar…

Sabah ve Akşam haberlerini medyadan izlerken,karşımızda doğasal kötülüğü buluruz(örneğin Bengladeş’te bir salgın,Kanserden peşpeşe ölenler,Aıds,Bir deprem veya bir kasırga)Acaba kim sorumludur?Doğamı yoksa onun eliyle Tanrının bize verdiği bir cezamı?Ya diğerleri?Gzegende yaşayan her erkek,her kadın,her çocuk ve her hayvan hatta bitkiler sürekli korku içinde,kötülüğün onları ziyaretini bekliyor.Kötülük size nerede olursanız olun kılığını değiştirip her an gelebilir.Acaba Güney doğuda bu gün kaç kişi ölecek?Orta Amerikada kitle ölümleri nerede olacak?Güney Afrikada ırk çatışmaları kaç kişinin yaşamına mal olacak?Kaç baba yada anne küçük çocuğunu öldürecek?Namus adlı ilkel güdü,kaç kişinin kanını içerek bir kez daha orgazma ulaşacak?Silah satış rakamları kaçları bulacak?Sadece daha lüks yaşamak için uyuşturucudan kazandıkları parayı arttırmak isteyenler,satışları arttırmak için daha neler yapacaklar?Sizin mahallede kaç hırsızlık ,kaç gasp,kaç Taciz ve tecavüz olacak,kaç kızın kafası kesilip çöpe atılacak?Kendi inancını birine kabul ettirmek için kolayca öldürmeyitercih edenler,hala Cennette yer bulacaklarını sanacaklarmı?KÖTÜLÜĞÜN MENÜSÜ çok zengin,O iyibir GURME…

Acaba kötülük son 5 yıl öncesinden dahamı fazla,yada 500 yıl öncesinden?Yakın geçmişin birkaç yılına bakarsak beklenmedik olaylarla dolu olduğunu görürüz;Komüniz’in çöküşü,ırk ayrımının sarsılması,soğuk savaşın bitimi ve nükleer silahsızlanmaya gidiş,büyük güçlerin tükenişi,Hitler,Stalin,Çavuşesku stili yöresel vahşetler,skandalların ve rezaletlerin genelde örtbas edilmesi ve vb…

Artık”TARİHİN SONU”ndayız.Batı ve çoğulcu demokratik sistem doruk noktasında;daha ötesi yok;Uydulu ve bilgisayarlı iletişim,küresel iş kavramının değişmezi olmuş durumda.İnsanlık “Görülecek şeyleri zaman bize azar,azar getiriyor ve nedenler ışığın kenarında beliriyor içinde değil”diyen Lucretius’un sözünü anımsıyor.Tüm olumlu gelişmelere rağmen,Dünya gittikçe kararıyor.(Yada zaten karanlığın içinde)…

İnsanın derinliklerinde yeri bilinmiyen bir yerde,belki bilinç altı uçurumlarında,kötülük olarak tanımlanan Şeytan’ın Tanrıyla eşit güçte olduğu korkusu ve kabusu vardır.İyiliğe giden kapı daha zor açılır;Bu yaklaşım bizi çok eski bir inanç olan MANAİZM’e götürür (M.Ö. 3.yüzyıllarda ZERDÜŞİZM’den kopan hem Allaha hemde Şeytan’a inanan mezhep)Dünya’da İlahi güçlerle Şeytani güçler arasında sürekli bir savaş vardır..1939 da 2.Dünya savaşı başladı;Albert Camus şöyle demişti;”CANAVARLARIN SALTANATI BAŞLADI”ama birkaç yıl içinde sona erdi.
“Farklı toplumlar farklı yüzyılların ürünüdür”.Buna karşın geçmiş yüzyılların etkilerinin hala günümüzdede sürdüğü söylenebilir.Bir insan bir yılan’ı pişmanlık duymadan öldürebilir çünkü yılan kötüdür,bu bir kültürün sonucudur.Bir Aryen Nazi için ise,bir Yahudi öldürülebilir,hatta bunun için sistemler oluşturabilir.Misissipi’de bir zenciye işkence edip,asabilirler.Bu örneklerde kişisel düşmanlıklar yoktur;kitlesel ve kültürel nefret geçerlidir.Öyleyse kültürel ve geçmişten gelen kültür birikimleri zararlı ve yok edicidir.Bu yüzyıl,bizlere Cehennemin nasıl olduğunu acıyla ve kanla öğretti.Kötünün kimyası,kurtuluş rüyalarını lanete dönüştürdü.İyi ve kötü,her insanın düşüncesinde kendi algısı düzeyinde hammadde olarak daima vardır.Kötülük gelir,çizgiyi aşar kişiyle buluşur ve kalp katılaşır,artık acımasızlık ve zulüm başlamıştır.

Acaba KÖTÜLÜK:TANRININ BİR BAŞKA YÜZÜmüdür.İyilik ve kötülüğün mücadelesi insanlık kadar eskidi;oran değişken sayılmaz,kötülük hep önde gidiyor;ölüm dünyada ilk kez bir cinayetle görülmüştü;Habil,Kabil!i öldürdü;Tevrat böyle başlar ve tüm dinler bunu böyle kabul eder.İki erkek vardır ve biri öbürünü katleder.Milyarlarca insanı denetlemekte zorlanmasını belki makul kabul edebiliriz ama daha henüz 4 kişi varken üstelik bunlardan enaz ikisi Peygamber’ken bir cinayetin meydana gelmesi şahsen benim onun adaletini sorgulamamı,hatta cinayete göz yumduğunu düşünmemi haklı kılmazmı?
O nun Şeytan’la yaptığı pazarlığın bilmediğimiz bir yönü varmı?Belki tanrının başka düşünceleri vardı?Belki Tanrı için insanlar hayvanlar gibidirler yani canlı,ilginç ve hatta besleyici.İnsanlık hayvanlara soykırım uyguluyor ve belki Tanrı da bize aynı yöntemi uyguluyor.Acaba çektiğimiz acıların Tanrı için başka bilinmeyen bir anlamımı var?Kötülüğü var eden Tanrı” kötülükten ben sorumlu değilim,her şeyi Şeytan yaptı”diyebilirmi?İlahi bir adaletten söz edeceksek KOZMOS’un orta yerinde mahkeme kurulmalı,tarihin tüm mazlumları birer birer dinlenmeli ve İLAHİ ADALET’in tarafsız YÜCE HAKİM’i Tanrı’yı yargılamalı ve tutanaklara geçmesi kaydı ile;”KARAR: TANRI AYAĞA KALK.Yaz kızım…Adına Tanrı denen,yaratıcı ve adil olduğunu iddia eden sanık;Tarafımızdan SUÇLU BULUNMUŞTUR”demelidir…

(Sedat’ın notu:İddia ediyorum böyle bir mahkemede hiçbir avukat Tanrı’yı savunmaz)
http://godaloneexistinsolitude.blogspot.com/2009/04/tanr-ayaga-kalk.html

Bir Varoluş Masalı(Uzay Operası)

Sonsuz evrenin derinliklerinde bir yerde zamanın bir yerinde galaksiler arasında dolaşabilen olağan üstü canlılar yaşıyordu.Akıl ötesi bir uygarlığa sahip olan bu canlılar,fiziksel yapılarını yenileyebiliyor,kendilerine benzer androitler üretebiliyor,şimşek benzeri ışınlarla istediklerini yok edebiliyorlardı.Ölümsüz sayılırlardı,moleküler transformasyonla bir anda her yerde olabiliyorlar;hologramlarla istedikleri şekilde görünebiliyorlardı.Zaman zaman rastladıkları yıldızların gezegenlerinde yaşayan canlılar varsa,onları yönlendiriyor,yönetiyor veya özgün nedenlerle yok ediyorlardı.Kendi aralarındaki iktidar kavgası süregelen bir olaydı;liderleri Gaia ve Uranüs’tü,12 kişilik Titanlar adlı bir meclisle beraber yönetimi ellerinde tutuyorlardı.

Zaman içinde iki liderin arası açılmaya başlamıştı.Uranüs gittikçe güçleniyor,dengeyi bozuyordu,amacı yönetimi tek başına sürdürmekti.Gaia’nın çevresindeki herkesi tutukluyor,karanlık ve çok uzak yıldızlara hapsediyordu ve sonra Titanlar meclisinin tüm üyelerini de tutuklayarak hapsetti.Bunun üzerine Gaia,silahsız ve güçsüz Titanları kurtarıp Uranüs’ü devirmeyi planladı,onlara gizlice ulaşıp silah ve araç verdi,meclisin başına Kronos adlı üye geçti.Hapsedildikleri yerden kurtulan Titanlar ve taraftarları Gaia’nın da politik desteği ile harekete geçtiler;müthiş bir yıldızlar savaşı yaşandı,Kiklops’lar ve Centimane’ler adlı iki politik güçte onu destekliyordu ve sonunda Kronos kazandı ve Uranüs yok edildi.Gaia ve Titan meclisi onu lider seçtiler,artık gittikçe büyüyor ve sayısız yıldızlara ulaşıyorlardı ve artık güç Kronos ve siyasi destekçisi Rea idi.Rea 6 üyeden oluşan politik bir gurubun lideriydi.Ancak Kronos geçmişi unutmuyor ve iktidar korkusuyla,çevresinde oluşan güç odaklarını istemiyordu.Onları birer,birer uzak yıldızlara yolladı.Rea yalnız kalınca kendi taraftarı olan askeri liderlerden Zeus’un robot bir kopyasını yaptırarak,robotu uzağa yolladı ve Zeus’u özel bir gezegene sakladı.Orada iktidara karşı guruplarla örgütlenme çalışmalarını geliştiren Zeus,yeterince güçlenince Kronos’a karşı olan siyasi ve askeri güçleri toplayarak hükümeti devirdi ve başa geçti.Kronos sonsuz uzaklıktaki bir yıldıza sonsuza kadar hapsedildi.Ama iş bununla bitmiyordu,Titanlar meclisi hala çok güçlüydü,toplanarak tüm güçleriyle bu yeni diktatöre saldırdılar.Korkunç bir savaş daha başladı,yok edici dev ışınlar dağları eritti,denizleri buharlaştırdı.Savaş çok uzun sürdü ama sonunda Zeus’un orduları savaşı kazandılar.Titan’lar birer birer tutuklanarak Tantaros adlı gezegene hapsedildiler.Bu gezegenden çıkmak hemen hemen imkansızdı.Zeus kalan tüm Kronos taraftarlarınıda yok ederek,tüm gücü eline geçirdi ve Titan meclisi’nin yerine Olimpos meclisini kurdu.

Uzun zaman sonra,Titan meclisi üyelerinden birinin oğlu olan ve yeni iktidara bağlılığını bildirerek zarar görmeyen ve hatta Olimpos’un danışmanlığına getirilen mühendis Prometheus,babasının öcünü almak niyetindeydi.
Zeus’un başına dert açmak için yeni bir canlı türü yarattı ama bunlar yeterince güçlü değildiler,asi Prometheus bu kez sadece Olimpos’un kontrolunda olan gücü çalarak,bu yeni canlılara verdi.Artık kendilerine İnsan diyen bu canlılar,gelişiyor ve yayılıyorlardı.Üstelik Prometheus’un ve eski Titan düşüncelerinin etkisinde kalarak Zeus ve Olimpos meclisi’ne karşı çıkmaya başlamışlardı.Yönetim durumu fark ederek ,Prometheus’u tutukladı ve cezalandırdı.Ama insanlar gittikçe çoğalıyordu ve ciddi sorunlara neden olmaya başlamışlardı,düzen bozuluyor,doğa tüketiliyor,yönetimin kararları çiğneniyordu.Zeus meclisi topladı ve alınan kararla insanların yaşadığı yerlerin iklimleri değiştirilerek yok edildiler.Ama kurtulanlar vardı,Prometheus taraftarları ve casusları meclisin kararını öğrenerek bir çok insanı kaçırıp kurtardılar.İnsanlar yeniden çoğalmaya başladılar,bu arada Zeus ve Olimpos meclisi yönettikleri her yerden insanları yok ettikleri için sert tepkiler alıyorlardı ve artık yapacakları başka şey yoktu.İnsanlar yine çoğalarak her yere yayıldılar.Ve Olimpos bir kez daha toplanarak,insanları galaksinin dış kıyısında bulunan küçük bir Güneş’in üçüncü gezegenine toplama kararını aldı.

Şimdi İnsanlar orada yaşıyorlar,tüm geçmişlerini geçen onbin yıllar sonrasında unuttular,kuşaktan kuşağa geçen anılar,efsanelere dönüştü.Gezegene ilk gelenlerin geçmişi hatırlayarak yaptıkları anıtlar ve anlatılar masallarla bütünleşerek,tüm insan ırklarında farklı değişimlere uğradı.Bu gün artık kimse Zeus’u,Olimpos Meclisi’ni ve dev yıldız savaşlarını hatırlamıyor,akıl ötesi bir mucize olarak hatırlanıyor.Ya onlar ne yapıyorlar?Kim bilir,beklide Olimpos Meclisi ve bir görevli insanları izliyor ve yaptıklarını değerlendirip Zeus’a raporlar sunuyor.Şimdilik Olimpos için bir tehlike yok ama ya gelecekte?Kendilerini ve yaşadıkları biricik yeri yok etmekte uzmanlaşan insanlar,Dünya dışınıda tehdit etmeye başlarsa Olimpos Meclisi bir kez daha toplanarak,kendi yarattıkları bu kusurlu canlıları bir kez daha durduracaklar mı?Çünkü,çok uzakta da olsa Prometheus’un veya insanların taktığı isimle ışığı yani enerjiyi getiren Lucifer’in etkileri hala sürüyor ve hatta gittikçe artıyor.

(Artık insanların tanrılardan korkmalarına gerek yok.Tanrılar bizden korksun…)
http://godaloneexistinsolitude.blogspot.com/2009/05/bir-varolus-masaluzay-operas.html

TANRININ TANIMI…

Herşeyden önce, tanrının varlığını veya yokluğunu tartışabilmek için, tanrı kavramının tanımını yapmak gerekmektedir. Şaşırtıcı nokta, herkesin bu kadar sözünü ettiği bir kavramın çok kesin, net, herkesin anlayıp üzerinde birleştiği, kabul edilir ve anlaşılır bir tanımının bulunmamasıdır. Pek çok ateist-teist tartışmasının asıl noktalara gelinemeden, tanrının tanımı noktasında düğümlenip kaldığı, çünkü tanrının doğru dürüst bir tanımının yapılamadığına felsefi alanda çok tanık olunmuştur.

Bunun bir sebebi pek çok teistin tanrıdan ne kasdettiği ve tanrıyı nasıl tanımladığı konusunda fazla kafa yormamış olması, bir diğer sebebi de ortada yaygın birden fazla tanrı tanımının bulunmasıdır.
Genellikle tanrıdan ne kastedildiği tam anlaşılmadan tanrının varlığı veya yokluğunun kanıtlarına geçilir.
Örneğin şu diyaloğa dikkat ediniz ve konuyla olan bağlantısını kurmaya gayret ediniz(Diyalog modernleştirilmiştir) A: Masanın üzerinde küçük bir peri var.
B: Ama ben birşey görmüyorum.
A: Elbette, çünkü bu görünmez bir peri.
B: Ama dokunamıyorum da.
A: Ebette, bu peri görünmez, dokunulmaz ve hakkında hiçbir somut veri edinilemez bir peri.
B: Peki o zaman var olduğunu nereden biliyorsun?
A: Çünkü bu perinin varlığının kanıtları var.
B: Nedir bu kanıtlar?
A: Mesela yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Bu peri yağmur perisi. Ne zaman yağmur yağsa bu perinin varolduğunu anlıyorum.
B: Peki yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden biliyorsun?
A: Çünkü başka birşey olamaz. Sen söyle o zaman yağmurun neden yağdığını?
B: Yağmurun neden yağdığını bilmiyorum. Ama yağmurun sebebinin elindeki peri olduğuna inanmam için başka deliller gerekli.
(Dikkat ediniz, artık bu noktada, B dahi perinin varolup olmadığını veya niteliklerini sorgulamaktan çıkıp, varlığının delillerini tartışmaya başlamıştır).

A: Bu perinin varlığını kanıtlamaya aslında gerek bile yok. Herkes beyninin derinliklerinde bu perinin varlığına inanır. Sadece kişinin gönül gözünü açması gerekir. Bu peri kendi kendinin kanıtıdır. Ayrıca kendi varlığına dair inancı hepimizin beynine koymuştur. Hem sonra, başka türlü yağmurun nasıl yağdığını açıklamanın yolu olmadığından, bu perinin varlığına inanmak zorundasın.
B: Peki bu perinin nitelikleri neler? Neye benzer? Nasıl birşeydir?
(Dikkat edildiği gibi perinin nitelikleri, varlığının kanıtlarının tartışılmaya başlanmasından sonra gündeme gelmiştir).

A: Bu peri 15 cm boyunda, kanatlı, zayıf, ince bir varlıktır. Akıllıdır, konuşkandır ve neşelidir. Devamlı kanat çırpar. Ne zaman yağmurun yağmasını isterse bunu diler ve yağmur yağar. B: Bilmiyorum, bana yine de inanması biraz zor geliyor. A: Ama inanmazsan, bu peri kızar ve evini sel bastırır. İnanırsan ve dediklerini yaparsan ise bahçendeki bitkileri yeşertir, evine bolluk getirir.
(Dikkat ediniz, burada da insan motivasyonunun temel ilkeleri olan ödül ve ceza prensipleri kullanılmaktadır).
B: Ben yine de inanmıyorum.
A: İnanmıyorsan, olmadığını kanıtla o zaman?
B: ???
(Dikkat ediniz, sonunda diyalog dönmüş ve B den perinin olmadığını kanıtlaması istenmeye başlanmıştır. Hele de bu diyaloğun nesiller boyu sürdüğünü düşünün. A ve yandaşlarının bu perinin otoritesini kullanarak topluluklarına düzen getirdiğini, kurallar koyup bunların işlemesini sağladıklarını ve bu yolla bir yaşama ve yürütme otoritesi kurmayı başardıklarını düşünün. )

İşe yarayan ve düzen sağlanmasına yardımcı olan bir toplumsal fenomen, toplumda zaman içinde kabul görür. Daha az sorgulanır. Hele de insanlara bunun anlayamayacakları birşey olduğunu ve bu konuya ancak belli başlı bazı akıllı ve bilge kişilerin vakıf olduğunu söyleyin, insanlar zaten meşgul olan günlük hayatlarından bu meseleyi çıkarır, bu konuda güvendikleri kişilerin fikirlerini ve öğütlerini dinlemeye başlarlar.
Sonunda konuyla ilgili kafa yoran kişilerden de birbiriyle uyusan ve uyuşmayan görüşler çıkmaya başlar. Zamanla periden bütün somut özelliklerini (boyunu, kanatlarını, büyüklüğünü, vb) de çıkarır, daha zor sorgulanabilsin ve daha zor anlaşılabilsin diye tamamen soyut nitelikler atfederler. (Rengi, şekli, büyüklüğü yoktur, yeri yurdu yoktur, öncesi sonrası yoktur, vb gibi).Çünkü insan yalnızca anlayamadığı şeye inanır. Anladığı herşeyi sorgular insan…

Tanrı için de islami kaynaklara baktığınızda pek çok yerde hiç de soyut olmayan, neredeyse insana benzeyen bir varlık karşınıza çıkar. Örneğin tanrının “iki el”inden (Maide: 64; Şad: 75), “yüz”ünden (pek çok ayet içinde, örneğin Bakara:115) bahsedilir. Kuran ın, hadislerin sözlerine bakan kimi yorumcular, tanrının cisimli, “Mücessine” öldüğü görüşüne ulaşırlar. Ayrıca tanrı insan gibi görür, ışıtır, konuşur, yatışır, düşünür, acır, bağışlar, insan gibi “Efendi”dir (Rabb), “Kral”dir (Melik), “Ev”i vardır (Kabe), “Tahtı, Sarayı” vardır (Ars). “Güçlüdür” (Aziz), “Zorba”dır (Cebbar), “Sevecen”dir (Vedud), dost, düşman kazanır,vs. Ayrıca kurana göre tanrı göktedir. “GÖKTE OLAN ın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. GÖKTE OLAN ın başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz?” (Maide Süresi, 16-17). Ayrıca tanrının Ars i (Taht, Saray) da göklerin üstündedir. Bunlara bakan kimi din alimleri ve kuran yorumcuları “Tanrı gökteyse, Tanrı nın gökten daha küçük olması gerekir. Böyle birşey düşünülebilir mi?” gibi, veya “Tanrı gökteyse varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek gerekir, bu nasıl olabilir?” gibi sorular sormuşlardır. Fakat aynı zamanda tanrının “benzeri” olmadığı da söylenir (Şura: 11). “Öncesiz”, “Sonrasız”, “Doğmamış”, “Doğurulmamış” denir tanrı için. Özellikle günümüzde, artık tanrıdan bahsedildiğinde genellikle cisimsiz, mekansız, soyut bir kavram karşınıza çıkar. Tanrı nasıl bir şeydir? diye sorduğunuzda, elinizde kendisine atfedilen akıl, zeka ve istediğini yapabilme dışında hiçbir nitelik kalmadığını görürsünüz.
Aslında sorgulama devam ettiğinde tanrı kavramını bu niteliklerden bile soyutlama ihtiyacı hissederler.
Çünkü bir hristiyan teologun dediği gibi:
“Tanrı hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Çünkü tanrı hakkında birşey söylemek, tanrıyı sınırlamak demektir. Tanrı için A özelliğine sahiptir demek, tanrının non-A (A olmayan) özelliğine sahip olmadığını söylemek olur. Dolayısıyla her türlü sınırlamayı aşan bir kavram olması gereken tanrı için hiçbir şey söyleyemeyiz.”

“Bir elma hayal edin. Ve sırayla elmadan bütün niteliklerini çıkarmaya başlayın. Rengini çıkarın, büyüklüğünü çıkarın, kütlesini çıkarın, şeklini çıkarın. Geriye ne kalır? Konu elma olunca geriye birşey kalmaz ama konu tanrı olunca belli ki geriye var olması ve de bir olması kalıyor.

Bu düşünce tarzı aşağıdaki diyaloğa benzer:
Teist: Tanrıya inanıyorum.
Ateist: Tanrı nedir?
Teist: Bilmiyorum.
Ateist: Fakat inandığın şey ne o zaman?
Teist: Onu da bilmiyorum.
Ateist: Öyleyse inancını inançsızlıktan ayıran faktör ne?

Dolayısıyla bu düşünce tarzının absürdluğu açıktır. Bu yüzden de tanrıyı tüm niteliklerinden soyutlamak da istemezler. Tanrıyı insan olarak ancak kısmen anlayabileceğimizi söylerler örneğin. Ve de mümkün olduğunca genel ve sorgulanamayacak nitelikler atfetmeye çalışırlar. Fakat eğer bu nitelikler herhangi bir felsefi analize tabi tutulmaya çalışılırsa, o zaman yukarıdaki agnostik anlayışa çekilirler. Bu agnostik anlayışın yukarıdaki diyalogdaki gibi saçmalığı dile getirildiğinde ise, yine bazı nitelikleri olduğunu söylemeye başlarlar.

Kısacası teistlerin kullandığı şekliyle tanrı kavramı içinden çıkılamaz bir çelişkidir, bir paradokstür. Ne bir nitelik ithaf edebilirsiniz, ne de hiçbir niteliği olmamasına izin verebilirsiniz.
Bu yüzden tanrı kavramı aslında daha tanımı noktasında terkedilmesi gereken bir kavramdır. Fakat yazının devam edebilmesi için ve tanrının varlığıyla ilgili kanıtların analizi konusunda söz söyleyebilmek için yine de bir tanımda anlaşmak gerekiyor. Bu yüzden tanrı kavramının üç yaygın açıklamasını burada dile getiriyorum:

1) Cisimli, belli bir şekli ve boyutu, vs olan fakat bizim bilmediğimiz ve görmediğimiz biryerde varolan bir somut varlık.
2) Hiçbir fiziksel özelliği olmayan, doğaüstü, fakat yine de akıllı olmak ve istediğini yapabilmek gibi bazı nitelikler taşıyan, ve aynı zamanda tüm nitelikleri tam anlaşılamayacak bir varlık. 3) Varolan fiziksel dünyanın tümü, bütünü. (Panteist tanrı anlayışı).

(Bu yazı boyunca, her ne kadar tatminkar bir tanım olduğuna inanmasak da 2 numaralı tanımı kullanacağız. Çünkü toplumda en yaygın şekilde anlaşılan tanrı kavramı bu. )

Tanrının varlığını kanıtlamak için öne sürülen deliller ve akıl yürütmeler:
Bu kısımda tanrı kavramını kanıtlama gayesiyle en çok kullanılan bazı akıl yürütmeleri ve sunulan bazı delilleri ele alacağım..

1) İlk neden:
Bu akıl yürütmeye göre dünyada herşeyin bir nedeni vardır ve nedenler zincirinde geriye doğru gittiğinizde bir ilk nedene ulaşırsınız. Bu ilk neden ise tanrıdır. Bu akıl yürütme çeşitli konulara uygunalanabilir. (Örneğin ilk canlı nasıl oluştu, evren nasıl oluştu, vs).
Bu akıl yürütmenin felsefi açıdan zayıf noktası ise kendi amacıyla çelişmesidir. Nedenler zincirini hem kesmek hem de devam ettirmek isteyen bir akıl yürütmedir bu.

Yani şunu demek istiyorum: “Nedenler zincirinde geriye doğru gidip, ilk şeyin nedenini bulmaya çalışıyorsunuz, ve Evrene ilk ne sebep oldu? sorusuna kadar geldiniz diyelim. Eğer burada Evrene de tanrı sebep oldu deyip duracaksak, o zaman neden bu noktada durduğumuz ve neden Peki tanrının sebebi neydi sorusunu sormadığımız noktası gündeme gelir. Yök eğer Tanrı hep vardı veya Tanrı kendi kendisinin sebebidir diyebiliyorsak, o zaman bunu neden evrenin kendisi için diyemiyoruz? Sorusu gündeme gelir. Yani, belki evren hep vardı, veya evren kendi kendisinin sebebiydi? Yök eğer evrenin sebebini sorgulama ihtiyacını içimizde hissediyorsak, o zaman neden tanrının sebebini sorgulama ihtiyacını hissetmiyoruz?“
Kısacası görüleceği gibi burada yalnızca sebebi bilinmeyen birşeyi açıklıyor gibi görünmek gayesi vardır. Yapılan açıklama ise gerçek bir açıklama değildir. Teorik olarak zincire devam edebilir ve tanrının sebebi de kutsal ruh, onun da sebebi başka birşeydir diyebilirdim. Ama eğer varlığın bir açıklamasının yapılabilmesi için bir yerde durulması gerek diyorsanız, o zaman nerede duracağınızı neye göre seçiyorsunuz? Yani evrenin sebebinde durmuyorsunuz da niye tanrının sebebinde duruyorsunuz? …
Görüldüğü gibi ortada çok açık bir düşünce yanlışı bulunmaktadır. Nitekim İlk neden akıl yürütmesi, yüzyıllardır ciddi felsefi tartışmalarda kullanılmaz. Fakat günlük hayattaki tanrı tartışmalarında hala ısrarla ateistlerin önüne getirilmektedir.
2) Evrenin düzenli olması:
Evrende bir düzen olduğu gözlemi bazen tanrı kavramının bir kanıtı olarak kullanılır. Denir ki evren kaotik değildir, belli kurallara uyar. Ve dolayısıyla, bu düzenin altında, bu düzene sebep olan bir zeka olmalıdır. Ya da başka bir şekliyle bu akıl yürütme doğa kanunlarının kanun koyucusu fikri ile karşımıza çıkar. Denir ki “evrende doğa kanunları var, dolayısıyla bu kanunların bir kanun koyucusu gerekir, bu da tanrıdır.”Ya da evrende zeka ve bilincin olması (insanoğlu), buna sebep olan daha üst bir zeka ya da bilincin varlığının bir kanıtı olarak ifade edilir bazen. Tüm bunlar aynı akıl yürütmenin değişik versiyonları olduğundan, bu yazıda bir arada, aynı madde altında inceliyoruz…

Birincisi, evrenin kaotik değil, belli kurallara uyan bir düzen olduğunu ilan etmek o kadar kolay değildir. Nitekim uzmanlar, günümüzde kaotik olarak adlandırılan sistemler altında dahi n boyutlu diferansiyel denklemlerle ifade edilebilecek düzenler bulmaktadır. Sonuçta düzen kaos içindeki belli bir paterne uyan bir parçanın özelliğine verilebilecek bir isimse, herhangi bir kaos sayısız miktarda düzenli alt parça içerebilir demektir. Dolayısıyla evrenin daha üst bir kaosun belli bir paterne uyan bir alt parçası olması mümkündür.
Ayrıca evreni düzenli ilan etsek de herhangi bir düzenin bir zeka gerektirdiğini iddia etmek mümkün değildir. Zeka ile düzen arasında nedensel bir bağ yoktur. Bir düzenin ille de bir zekadan çıkması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez.

Zekanın zekadan çıkması da aynı şey. Bir zekanın ya da bilincin daha üst bir zeka ya da bilinçten kaynaklanması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez.

3) Ahlaksal kanıtlar ve adalet fikri:
Denir ki “tanrı olmazsa iyi ile kötü arasındaki farkı anlamanın ve ahlaksal prensipler getirmenin bir yolu kalmaz.”
Ya da denir ki, “bu dünya adaletsizliklerle doludur. Çoğu kez kötülük, kötülük yapanın yanına kalır. Öbür dünya, cennet ve cehennem, dolayısıyla tanrı olmalıdır ki adalet yerine gelebilsin.”
Birinci konu, yani tanrı olmazsa iyi ve kötü arasında bir farkın kalmayacak olması konusu doğru bir gözlem olabilir de olmayabilir de. Ancak, doğru olsa dahi bu prensip tanrı kavramının bir kanıtı olamaz. Belki gerçekten de iyi ya da kötü diye birşey yoktur ve biz boşu boşuna iyilik diye birşey tanımlayıp öyle davranmaya çalışıyoruz. Ya da belki iyi ya da kötü dediğimiz şeyler, insanoğlu olarak, bir toplum içinde bir arada yaşamanın gerekleri yüzünden, topluluğun tümünün refahı için uymamız gerekli olduğuna inandığımız kurallara verilen isimlerdir. Dolayısıyla, belki de iyi ve kötü insan yapısıdır ve insanların, yani bizlerin tanımladığımız şeylerdir. Yani tanrıyla bir ilgisi yoktur.

İkinci konu ise, yani adaletin yerine gelmesi için öbür dünyanın olması gerektiği konusu, felsefi açıdan bir delil değil, olsa olsa safça bir insanı temennidir.

4) Sonsuzluk:
Sonsuzluğu insanın kavrayamayacağı, böyle bir kavramı ancak tanrı gibi mutlak bir varlığın kavrayabileceği, dolayısıyla tanrının olması gerektiği fikri de felsefi alanda değil ama günlük hayatta bazen karşılaşılan bir akıl yürütmedir. Fakat mantıksal ve felsefi açıdan kanıt olarak nitelendirilebilecek bir yönü yoktur. Çünkü sonsuzluk kavramını insanın kavrayıp kavrayamaması konusu bir yana, kavrayamıyor desek de, insanın sonsuzluğu kavrayamamasıyla, sonsuzluğu kavradığı söylenen bir varlığın var olmasının gerekliliği arasında nedensel bir ilişki yoktur…

5) İmam Gazali nin kanıtı:
Bunun da bir önceki sonsuzluk örneğinde olduğu gibi yazıya alınmasının tek sebebi islami teist kesim arasında popüler olmasıdır. Yoksa bu da herhangi bir mantıksal ya da felsefi değer taşımaz. Bu kanıt, Gazali nin bir inançsızla tartışırken kullandığı „“Eğer sen haklıysan benim kaybedeceğim birşey yok, ama eğer ben haklıysam senin kaybedeceğin çok şey var“. Yani inansan iyi edersin anlamına gelecek türdeki bir akıl yürütmesidir.
Görüleceği gibi felsefi açıdan herhangi bir kanıt kaygısı güden bir akıl yürütme değildir bu. Çünkü karşı tarafın kendi beyninde ikna olup olmamasıyla ilgilenilmiyor, yalnızca itaat etmesi bekleniyor. Dolayısıyla, politik yandaş toplamada belki kullanılabilecek bir psikolojik manevra olabilir, ama felsefi değeri olan herhangi bir yönü yoktur…

Ayrıca, diğer açıdan bile yeterince güçlü olmadığını ifade etmekte fayda var. Nitekim, tanrıya inanmak, tanrıya inanan inanç sistemlerinden özel olarak birini seçmeye insanı kolayca yönlendiremiyor. Örneğin, Hinduizm, Hristiyanlık ve Bahaızm dinlerini örnek alırsak, tümünde tanrı kavramı olmasına rağmen, örneğin Hinduizmde islamla bağdaşmayan reenkarnasyon inancı, Bahaızm de İslam la bağdaşmayan Muhammed in son peygamber olmadığı inancı, Hristiyanlıkta ise Muhammed in bir peygamber olmadığı inancı mevcuttur. Dolayısıyla, Gazali ye hak versek bile, alternatifler arasında seçim yapmakta yine de zorlanırdık gibi gözüküyor…

6) Her şey mümkün olanın en iyisidir iddiası:
Bu da malesef tanrı konusunda sözü edilen yaygın kanıtlama girişimlerinin mümkün olduğunca fazlasını bu yazıda ele alma gayretim yüzünden, yazının ciddiyetinden ödün vermek istemememe rağmen, eklemek durumunda kaldığım bir akıl yürütmedir.
“Dünyaya tarafsız bir şekilde bakınca, aslında pek çok kişinin de gözlemlediği gibi, ortada yapılmış pek etkileyici bir iş yoktur. Yani insan her şeye kadir bir varlıktan biraz daha iyi işleyen, aksaklıkları, saçmalıkları ve kötülükleri daha az olan bir sistem beklerdi.”

Fakat bu konu bir yana, biz yine de kullanılan akıl yürütmeye dönersek, buna göre dünyada herşey en mükemmel şekliyle yapılmıştır. Buna örnek olarak da çoğunlukla doğadaki ahenk, ve bulunduğu ortama iyi uymuş canlılar, vs verilir. Fakat örneğin canlıların bulunduğu ortama uymak zorunda olduklarını, çünkü doğal seçilim sebebiyle uyamayanların soyunun tükendiğini, ancak uyabilenlerin hayatta kalıp genlerini yeni nesillere aktarabildiğini, vs ifade eden bilimsel bulgunun bilincinde olunmadan, ya da bu hesaba katılmadan yapılan bir beyandır bu.
Teistlerin bu konuda söylediği herşey, insan burnunun gözlük takmak için yaratılmış olduğunu söylemeye benzer. Yaptıkları şey meseleyi tersinden görmektir. Herşeyin çevresiyle uyum halinde olmasının, doğanın sadece çevresine uyanı barındırmasından kaynaklandığını görmezler. Bu ahenge ve uyuma hayret etmek, doğanın işleyişine dair bir kavrayış eksikliğini ifade ettiği gibi, bu hayret doğal olsa bile, bunun ortada hayret edici bir durum olması dışında ifade ettiği bir gerçek yoktur. Yani hayret ediyor olmak, hayret edici olayın sebebine dair birşey söylemez…

7) Mantıksal ve Ontolojik kanıtlar:
Teolojide çeşitli örneklerine rastlanan bu tür kanıtlar, saf mantıksal akıl yürütmelerle tanrının varlığını kanıtlama çabalarıdır. Örneğin Descartes in tanrı kanıtı bunların bir örneği kabul edilebilir.
Bu akıl yürütme şu şekilde özetlenebilir:
*”Tanrı En Yetkin ve En Gerçek varlık olduğuna göre böyle bir kavramı benim zihnime kim sokmuş olabilir? Ben En Yetkin ve En Gerçek özelliklerine sahip bir varlık değilim, öyleyse bu düşünceye ben kendim ulaşamam. Çevremde gördüğüm varlıkların da hiçbiri bu özelliklere sahip değil. Öyleyse bu fikri benim zihnime kendisi En Yetkin ve En Gerçek olan bir varlık, yani Tanrı koymuş olmalıdır…”
Bu tür düşünce tarzındaki birinci yanlış, tanımlanan bir şeyin varolmasının zorunlu zannedilmesidir. Örneğin ben efsanelerdeki kanatlı atı veya noel babayı tanımlayabilirim, fakat bu onların gerçek dünyada karşılıkları olduğu anlamına gelmez. Birşeyin zihinlerimizde varolmasıyla gerçekte de varolması aynı şey değildir…

Buradaki ikinci yanlış ise, bu akıl yürütmenin mantıkta döngüsel akıl yürütme (circular reasoning) denen türde bir düşünce tarzı olmasıdır. Bu tür akıl yürütmelerde ulaşılmak istenen sonuç yola çıkılan başlangıç noktalarında gizli olarak içerilir. Örneğin burada, yapılan tanrı tanımı, sonuçta ulaşılmak istenen amaca (tanrının var olması) hizmet edecek tarzda seçilmiştir. Bu tür akıl yürütme, düşünce biçimi olarak yeni bir bilgi vermez. Ancak başlangıçtaki postulalardan birinde içerilen bir bilgiyi açığa çıkarmaya yarar…

Bu tür tanrı kanıtlarına birbaşka örnek olarak Leibnitz in bir argümanını verebiliriz. Buna göre:
“Bu dünyada kendi varlıklarının nedenini içlerinde bulundurmayan varlıklar vardır. Örneğin ben anneme, babama bağlıyım, derken havaya, beşine, vs. Ayrıca bu dünya tek tek nesnelerin gerçek vaya hayali bir bütünü ya da topluluğudur, ki bunların hiçbiri yalnızca kendi içlerinde varlıklarının nedenlerini bulundurmamaktadır. Bu bakımdan, nesneler ve olaylar varolduğuna göre ve hiçbir tecrübe nesnenin kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurmadığına göre, bu sebebin, nesnelerin bütününün kendi dışında bir nedeni olması gerekir. Bu nedenin bir varlık olması gerekir. Diğerlerinin nedeni olan bu varlık, kendi kendinin nedeni olabilir de olmayabilir de. Eğer kendi kendisinin sebebiyse, tamamdır, değilse daha ileri gitmemiz gerekir. Ama bu anlamda sonsuza kadar gidecek olursak, varlığın bir açıklaması yapılmış olmaz. Bu bakımdan varlığı açıklamak için, kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurması gereken, yani varolmadan yapamayacak bir varlığa varmamız gerekir. Bu da tanrıdır”
Burada da dikkat edilirse tanrıyı Kendi sebebini kendi içinde içeren ve varolmadan yapamayacak bir varlık olarak tanımlamış, dolayısıyla bir döngüsel akıl yürütmeye düşmüştür. Yani yola çıkış noktasından daha fazla bir bilgi veren bir akıl yürütme değildir bu da…
Felsefede yalnızca mantık ve zihinsel akıl yürütmeler kullanarak tanrının varlığını kanıtlama çabaları daima boşa çıkmıştır. Çünkü bu tür bir kavram, kanıtlanmak için dışarıdan gelen verilere ihtiyaç duyar. Yalnızca zihin içinde yapılan akıl yürütmeler, doğaüstü bir varlığın varolduğunu göstermeye yetmez.

Tanrı kavramındaki mantıksal çelişkiler:
Tanrı kavramıyla ilgili ilk çelişki, yazının başında dile getirdiğimiz tanımı ile ilgili genel çelişkidir. Yazının bu kısmından bu genel çelişkiden yola çıkarak, tanrı kavramının içerdiği çeşitli sorunlardan bahsedeceğiz…

Örneğin, Herşeye kadir bir varlığın herhangi bir niteliğe sahip olması mümkün olabilir mi? . Tanrı her şeye kadirse, tanrı hakkında hiçbir sınırlama getiremiyorsak, o zaman örneğin Tanrı birdir nasıl diyebiliyoruz? Bu durumda Bir olma niteliği, bir den fazla olma şansını sınırlamış ölmüyor mu tanrının? Örneğin kendisi gibi aynı niteliklere sahip ikinci bir tanrıyı yaratabilme gücünü? Ya da kendisini yok edebilme gücünü?..

Benzer şekilde bir varlığın olumsuz olması, ölme şansını, var olması, var olmama şansını, veya herhangi bir A niteliği, non-A niteliğine sahip olmasını sınırlamıyor mu tanrının? Ya da doğaötesi bir kavramın tanımından çıkan bir başka sorun olarak, filozoflar Tanrı mantık ilkelerinin de üstünde midir? sorununu dile getirmişlerdir.
Mantık ilkelerini bilirsiniz.
1) A., A dır.
2) A, non-A değildir.
3) A, aynı zamanda hem A, hem de non-A olamaz.
Bunlar Aristo tarafından ilk olarak dile getirilmiş ve felsefe tarihi boyunca karşı çıkılmadan kullanılmış 3 temel mantık ilkesinin tanımıdır…
Her şeyin üstünde olduğu iddia edilen bir varığın, mantık ilkelerinin de üstünde olup olmadığını sormak geçerli bir soru oluyor o zaman:
Örneğin tanrı Evli bir bekar , Daire şeklinde bir kare , ya da Doğru olan bir yanlış önerme yaratabilir mi?
Kısacası, ayrıntılı bir felsefi analize tabi tutulduğunda, tanrı inancı absürd denebilecek düzeyde saçma ve sağlıklı düşünen bir bireyin normal koşullarda kabul edemeyeceği bir kavramdır.
Fakat o zaman nasıl oluyor da dünya üzerindeki bu kadar insan böyle bir kavrama inanabiliyor? Bunun cevabı büyük ölçüde uygarlık tarihinde, sosyal mekanizmaların işleyişinde ve insan psikolojisinde yatmaktadır…

İnsan sosyal bir varlık olmasaydı, tanrı kavramı ve ondan çıkan dinlerin uygarlık tarihinde yapıcı fonksiyonları olmasaydı ve öbür dünya inancının psiklojik açıdan pek çok insanın ihtiyaç duyduğu yapıcı bir yönü olmasaydı, tanrı kavramının çocuk masallarından öte inanılır bir yönü olmazdı…

Peki o zaman tanrı kavramı bir ihtiyaç midir? Tanrıya inanmamak psikolojik bozukluğa yol açar mı?:”Aslında benim düşünceme göre, tanrı inancından kaynaklanan psikolojik etkiler (ceza korkusu ve suçluluk duygusu), tanrıya inanmamaya göre daha zararlıdır. Ve bence, ki bunu ateist kesim üzerinde yapılmış gözlemlere göre söylüyorum, yeterli bir entellektüel olgunlukla birleşmiş bir ateizm, kişide tanrı inancını bir ihtiyaç olmaktan çıkardığı gibi, psikolojik açıdan daha sağlıklı bir hayat sürdürebilmeyi de sağlamaktadır… “Nitekim günümüzde, dinin diğer fonksiyonları (kanun ve düzen koyuculuk), bilimsel yöntemlerle diğer alanlara (bilimsel politika, hukuk, sosyoloji, vs) aktarılmış olduğu için aslında insanlık olarak dine ve tanrı inancına bir ihtiyacımız kalmamıştır.

Fakat toplumdan kısa sürede bu inancı terketmesini beklemek pratik açıdan pek mümkün değildir. Dolayısıyla, şu anda insanlık bu inancı uygarlık geçmişinin bir mirası olarak taşıyor ve öyle görünüyor ki yakın gelecekte de bu durum değişmeyecektir.

http://http://godaloneexistinsolitude.blogspot.com/2010/02/tanrinin-tanimi-veda.html